| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Prş Oca 17, 2008 11:07 am Mesaj konusu: Evliya Çelebi |
|
|
Demokrasi mimarı Çelebi'yi unuttuk
Bugünlerde demokrasi ve anayasa kavramlarıyla yatıp kalkıyoruz. Türkiye'de demokrasinin var olup olmadığı tartışılıyor. Osmanlı tarihindeki en önemli isimlerden biri olan Kâtip Çelebi, demokrasi, parlamento, anayasa, akademi ve benzeri pek çok siyaset ve bilim tarihi terminolojisini, 17. Yüzyıl'ın ilk yarısında ilk kez Türkçe literatürde kullanan ve tanıtan âlimdi. Buna rağmen Üsküdar Belediyesi dışında hatırlayan olmadı
Türk tarihinde birçok başarılı devlet adamı ve komutan çıkmıştır. Ancak aynı oranda bilim adamı ve aydın çıkaramadık. Çıkardığımız üç beş kişiye de fazla itibar etmedik. Osmanlı İmparatorluğu'nun Piri Reis ve Evliya Çelebi ile birlikte en önemli aydın ve yazarı Kâtip Çelebi'dir. Sessiz sedasız geçen 2007 yılı, Kâtip Çelebi'nin ölümünün 350. yıldönümü.
OSMANLI AYDINI
Dünyada en çok tanınan Osmanlı yazarı, Piri Reis'ten sonra Kâtip Çelebi (Hacı Kalfa)'dir. Asıl adı Mustafa olan Kâtip Çelebi, mesleği kâtiplik, yani memurluk olduğu için bu isimle meşhur olmuştur. Meslektaşları arasında ise Hacı Halife diye tanınırdı. 1609'da İstanbul'da doğan Kâtip Çelebi, beş yaşına gelince eğitime başladı. Okuma yazmayı öğrendikten sonra İslâmiyet'le ilgili kitaplar okudu. Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip hafız oldu. Hat dersleri aldı. Kâtip Çelebi'nin babası Osmanlı bürokrasisinde görev yapan bir memurdu. Osmanlı bürokrasisinde görev yapan memurlara kâtip denirdi. İmparatorlukta memurluk bir aile mesleği şeklindeydi. Bir büroda çalışan memur öldüğünde veya emekli olduğunda büyük oğlu bu işi yapabilecek kabiliyete sahip ise onun, babasının kadrosuna tayin edilmesi kanun gereğiydi. Memurların çocukları küçük yaşlardan itibaren babaları ile birlikte bürolara devam eder ve bürokrasinin inceliklerini öğrenirlerdi. Yetiştikten sonra kadro temin edemezlerse kadrosuz olarak çalışırlar, babalarının ölümüyle onun kadrosuna geçerlerdi.
Tanzimat öncesinde Osmanlı bürokrasisindeki bürolar kendi memurunu yetiştiren birer okul durumundaydılar. Sekiz-on yaşlarında yetenekli çocuklar bürolara şâkird (çırak) olarak alınır ve burada kıdemli memurların yanında yazı çeşitleri ile yazışma usullerini öğrenirdi. Şakird (çırak) olarak bürokraside görev alan kişi, daha sonra Kâtip olur, eğer kabiliyetli ise hacegan (bürokrat) olurdu.
Kâtip Çelebi de dönemin geleneğine uygun olarak 1622'de 14 yaşındayken babasının yanında memuriyete adım attı. Osmanlı maliyesinin bürolarından birisi olan Anadolu Muhasebesi'nde hesap kurallarını ve siyakat gibi özel yazıları öğrendi. Babasının ölümünden sonra 1627'de Kapıkulu süvarilerinin işlerine bakan Süvari Mukabelesi Kalemi'ne geçti.
KİTAP SEVGİSİ
Memurluk hayatı sürerken İstanbul'daki ilim meclislerine devam edip, bilgisini artırıyordu. Babasından kalan mirasın tamamını kitaba yatırmış, zamanını tarih, tabakat ve vefeyât ilimleriyle ilgili olarak topladığı kitapları incelemekle geçirmeye başlamıştı. Parasının bittiği bir dönemde 1638'de akrabası olan zengin bir tüccarın mirasından hissesine bir miktar para düşmesi Kâtip Çelebi'ye kitap alması için yeni bir imkân yaratmıştı. Kâtip Çelebi, kitap için "Kitap ne hayırlı arkadaştır ve ne güzel dosttur. İnsan onunla konuşmaktan sıkılmaz; ulu bir cömertler cömerdidir ki, kendisinde bulanan nefis incilerden hasislik etmez, zengine de verir" derdi.
Kâtip Çelebi, 1640'lı yıllardan sonra özel dersler vermeye ve eserler telif etmeye başladı. Ölene kadar kitap toplamaya, okumaya ve yazmaya devam etti. 6 Ekim 1657 Cumartesi günü sabah kahvesini içerken fenalık hissederek fincanı elinden düşmüş ve vefat etmiştir. Mezarı, Zeyrek'de Unkapanı'na inen caddenin solunda ve Kâtib Çelebi İlköğretim Okulu'nun yanında iken, 1950'lerde yol çalışmaları dolayısıyla, caddenin karşısındaki Voynuk Şücâ Camii kabristanına kaldırılmıştır.
İLİM AŞKI HİÇ BİTMEDİ
Osmanlı İmparatorluğu'nda ufak bir memur olarak görev yapan Kâtip Çelebi, ilim aşkıyla yanıp tutuşan ve hiç durmadan okuyup araştıran bir kişiydi. Yıllarını geceli gündüzlü olarak okuyup araştırmaya veren Kâtip Çelebi, bazen bir kitabın üzerinde kendisini unutur ve odasında güneşin batmasından doğmasına kadar mum yanardı ve o hiç bıkmadan sabaha kadar mum ışığında kitap okuyup, notlar alırdı. Kâtip Çelebi başlıca tarih, bibliyografya, biyografi, coğrafya, haritacılık, fıkıh, astronomi ve sosyoloji alanlarında olmak üzere değişik türde 25'e yakın eser kaleme almıştır.
Kâtip Çelebi, toplum ve devletle ilgili görüşlerini, Düstûrü'l-amel li-ıslâhi'l-halel, yani Bozuklukları düzeltmek için ne yapılacağını gösteren düstûr isimli kitabında anlatır.
Kitabının birinci bölümünde halk, ikincisinde asker, üçüncü bölümünde de hazineyle ilgili durumu anlatır. Devletin içine düştüğü buhrandan çıkması için şu tedbirleri ileri sürer: "Devlet giderlerinin azaltılması için bürokrasideki yersiz harcamaları azaltıp, işin ehli ve dürüst insanları görevlendirmektir. Böylece, bir iki yılda harcamalar azalır.
Halkın güçsüzlüğüne çare, üzerlerindeki bazı vergilerin bir miktar indirilmesinden sonra halka zulmetmeyecek memurları uzun süre çalıştırmaktır. Halka zulmedenin hakkından gelinirse bir iki yılda vergi veren insanlar kendine gelir ve ülke ekonomik açıdan rahatlar." Doğu ve Batı kaynaklarını kullanarak kaleme aldığı Cihânnümâ, Osmanlılar'ın coğrafya görüşünde yeni bir devir açan bir eserdir. Bir dünya coğrafyası olan Cihânnümâ Osmanlı ülkelerinin yegâne sistematik coğrafya kitabıdır. Kâtip Çelebi, İrşâdü'l-hayârâ ilâ tarîhi'l-Yunan ve'r-Rum ve'n-Nasârâ, yani Yunan ve Hıristiyan tarihi hakkında hayırlıları irşad isimli eserinde ise Avrupa ülkeleri ve toplumları hakkında Osmanlı yazarlarını bilgilendirmeyi amaçlamıştı. Bazı İslâm tarihlerinde, Avrupa ülkeleri hakkında yalan, hurafe ve gülünç şeyler yazıldığını görmüş ve düşmanlarının durumundan Müslümanlar'ın bilgisiz kalmaması ve gafletten uyanmaları için bu eseri kaleme almıştı.
İrşâdü'l-hayârâ'da Avrupalılar'ın dinleri, hükümdarları, idare tarzları, seçim usulleri, âdet ve kanunları çerçevesinde bilgiler verip, kompleks yapmadan Avrupalılar'ın ileri olduğu hususları açıklar. Demokrasi kelimesi de ilk kez bu eserle Türkçe literatüre girmiştir. Kâtip Çelebi'nin araştırmaları ve eserleri sayesinde Türkçe literatüre ilk kez, monarşi, aristokrasi, demokrasi, anayasa, parlamento, centilmen ve akademi birçok siyaset ve bilim tarihi terminolojisi girmiştir.
KATiP ÇELEBi iÇiN NELER DEDiLER
"Hacı Kalfa, bilgisi akla gelebilecek bütün sahalara yayılmış olan en büyük Osmanlı tarihçisidir" (Prof. Dr. Franz Babinger)
"Kâtip Çelebi, Batı'daki tarih görüşüne doğru ileri bir adım atan Türk tarihçisidir" (Szekfü Gyula).
"Kâtip Çelebi'nin takvim ve coğrafya eserleri olmasaydı, Osmanlı İmparatorluğu tarihinin yazımına girişecek olan tarihçiler, çoğunlukla körü körüne karanlık içinde yürüyebilecekti" (Joseph von Hammer)
"Kâtip Çelebi gibi zâtlar yetiştiren millete, uygar, ileri ve kabiliyetli denir" (Vambery)
"Kâtip Çelebi, döneminin en büyük Müslüman âlimlerinden biridir" (Prof. Dr. Bernard Lewis).
"Kâtip Çelebi, XVII. asır Türk ilim dünyasının müspet ve hür düşünceyi temsil eden en kuvvetli ve bâriz siması olup, büyük bir yekûn tutan eserlerinin kıymet ve ehemmiyeti dolayısıyla gerek bizde, gerekse Avrupa'da yakın bir dikkat ve alâka uyandırmıştır" (Orhan Şâik Gökyay).
KATiP ÇELEBi ÜSKÜDAR’DA ANILIYOR
2007 Kâtip Çelebi'nin vefatının 350. yılı. Bu Osmanlı aydınını fazla hatırlayan olmadı. Kâtip Çelebi'yle ilgili ilk programı Üsküdar Belediyesi düzenledi. Program üç temel bölümden oluşuyor. Birinci bölümde ülkemizin en önde gelen Kâtip Çelebi ve Cihannüma uzmanı Fikret Sarıcaoğlu ile Coşkun Yılmaz'ın düzenlediği sergi yer alıyor. Bu sergi dünyada ilk defa gerçekleşiyor. Çünkü ilk defa Fikret Sarıcaoğlu'nun araştırmaları sayesinde netlik kazanan Kâtip Çelebi'nin Cihannüması'ndaki bütün harita, resim, astronomik şekiller ve cetvellerin tamamının fotoğrafı bu sergide yer alıyor. Şimdiye kadar, çok azı yayınlanan ve tamamlanması için ayrı kütüphanelerde onlarca cihannüma taranarak bir araya getirilen bu görsel materyal bilim tarihimiz açısından da çok büyük önem taşıyor. Bu materyalin en önemli özelliklerinden birisi de, ilk matbaamız olan Müteferrika Basımevinin en önemli resim koleksiyonu olmasıdır ki ilk defa bu sergide bir arada sunulmuş olacak. Sergide ayrıca Kâtip Çelebi'nin el yazısından örnekler, müellif hattı eserlerden reprodüksiyonlar ve kendi çizdiği haritalardan da örnekler yer alacak. Üsküdar Belediyesi'nin katkılarıyla hazırlanan bu sergi mutlaka çok daha geniş mekânlarda ve farklı ortamlarda devam etmeli!
Programın önemli bir diğer bölümü de, benim de konuşmacı olarak katıldığım oturumdur. Bu bölümde, Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç, Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Prof. Dr. İdris Bostan, Prof. Dr. Feridun Emecen ve Dr. Coşkun Yılmaz gibi sahalarının önde gelen ilim adamları Kâtip Çelebi'nin çeşitli yönlerini anlatacaklar.
Programın son bölümünde ise Mehmet Güntekin Yönetimindeki Yine Bir Gülnihal Grubu, Kâtip Çelebiye ait olduğu belirtilen besteleri ve döneminin ünlü müzik eserlerini seslendirecekler. Kâtip Çelebi gibi önemli aydını hatırlayıp, bu programı ve sergiyi hazırlatan Üsküdar Belediye Başkanı Mehmet Çakır ile bu programa emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.
Erhan AFyoncu _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Prş Oca 17, 2008 11:08 am Mesaj konusu: Evliya Çelebi-Seyyah-yazar |
|
|
Evliya Çelebi-Seyyah-yazar
"O bütün bir Osmanlı geleneğinin zamanı ve mekanı aşan bir hafızasıydı adeta."
Seyâhatnâme’siyle meşhur bir Türk yazarı ve seyyahı. 1611’de İstanbul’un Unkapanı semtinde doğdu. Aslen Kütahyalı olan âilesi, fetihten sonra İstanbul’a yerleşmiştir. Babası Saray-ı Hümâyûn kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zıllî Efendidir. Devrin büyük imâmlarından Evliyâ Mehmed Efendiye çok hürmet duyduğu için oğlunun ismini Evliyâ koydu.
İlk tahsilini Sıbyan Mektebinde yapan Evliyâ Çelebi, daha sonra Unkapanı’nda Fil Yokuşu’ndaki Hamid Efendi Medresesinde, yedi yıl eğitim gördü. Bu arada Sâdizâde Dârülkurrâ’sına giderek Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Babasından da zamanın güzel sanatlarından olan hat, nakış, tezhib öğrendi. 1635 yılında, teyzezâdesi Silahdâr Melek Ahmed Ağa vâsıtasıyla Ayasofya Câmiinde Dördüncü Murad Hana takdim edilen Evliyâ Çelebi, yüksek seviyede devlet adamlarının, ilim erbâbının ve askerî şahsiyetlerin yetiştiği kaynakların en büyüklerinden biri olan Enderûn Mektebine alındı. Burada dört yıl kaldıktan sonra 40 akçeyle sipâhî zümresine katıldı.
Evliyâ Çelebi, genç yaşta (1630’larda) seyâhat etmek, yeryüzünde yaşayan çeşitli toplulukları, kurulan medeniyetleri, mîmârî eserleri tanımak arzusuna düştü. Buna, içinde yaşadığı çevrenin büyük ölçüde sebep teşkil ettiği görülmektedir. Babasının Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinden kalma, güngörmüş bir kişi olması, hepsi hoş-sohbet kimseler olan babasının arkadaşlarının anlattığı şeyler, zâten insanları, yeryüzünü tanımaya meraklı olan Evliyâ Çelebi’nin bu arzusu gördüğü rüyasıyla bütünleşmiş ve onu daha da çok heveslendirmiştir.
Seyahatnâme’nin birinci cildinde gördüğü bu rüyayı şöyle anlatmaktadır: "İstanbul'da hanemde bir gece uykuya dalmıştım. Birden bire kendimi Yemiş iskelesi yanında bulunan Ahi Çelebi Camiinde gördüm. Camiinin içi nur yüzlü bir cemaatle dolup taşmıştı. Ben de bu camiinin içine girerek minberin dibine diz çöküp oturdum. Bu nur yüzlü pirleri hayranlıkla temaşaya daldım. Fakat bunların kim olduklarını anlayamamıştım. Nihayet yanımda bulunan bir zata sordum: '-Benim sultanım, ism-i şerifinizi ihsan buyurur musunuz?' dedim. O zat, Kemankeşlerin Piri "Sa'd ibni Ebi Vakkas" olduğunu söyledi. Derhal elini öptüm. Yine:"-Sizin yanınızdaki zatlar kimlerdir?' diye sual ettiğimde: 'Sahabe-i Kiram ve Ensar Hazretleridir dedi. O tarafa baktım. Bu zatlar sıra ile Hazret-i Ebu Bekir (ra), Hazret-i Ömer (ra), Hazret-i Osman (ra), Hazret-i Ali (ra) idiler. Bunları doya doya seyredip taze can buldum.
Mihrapta ise Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm oturmakta idi. Biraz sonra yanımda oturmakta bulunan Sa'd İbni Ebi Vakkas Hazretleri elimden tutup beni Peygamber Efendimizin huzuruna götürdü ve dedi ki:" 'Âşık'ı sâdıkın ve ümmet-i müştakın Evliya kulun şefaatin rica eder.'"Ben de derhal Hazret-i Peygamberin dest-i mübareklerini bûs ettim. Fakat heybetlerinden çok korkarak titredim. Kendilerine:" 'Şefaat ya Resulallah!' diyeceğim yerde:"Seyahat ve Resulullah! diyi verdim. Cenab-ı Peygamber derhal tebessüm ettiler. Seyahatlerimin hayırlı olması için 'Fatiha' dediler. Bundan sonra sıra ile Eshab-ı Kiram'in ellerini birer birer öptüm. Cümlesi:"Seyyâh-ı âlem ve ferîd-i beni âdem ol! "diye dua ettiler.
Ben de Ahi Çelebi Camiinden dışarı çıktım.Sabah olup uyanınca bir abdest alıp rüyâsını zamânın meşhur yorumcularından, Kâsım Paşa Mevlevihânesi Şeyhi Abdullah Dede’ye anlatır. Dede, bu parlak rüyâyı güzelce yorumladıktan sonra; “İptidâ, bizim İstanbul’cağızı tahrir eyle” tavsiyesinde bulunur. Sahabelerin yaptığı dualar Dergâh-ı İlâhî'de kabul olunmuş ve Evliya Çelebi benzeri olmayan ve sahasında da tek olan dünya seyyahı oluvermiştir.
Evliyâ Çelebi’nin ilk faaliyeti olan İstanbul gezileri netîcesinde başlıbaşına bir İstanbul târihi sayılabilecek Seyâhatnâme’nin birinci cildi meydana gelmiştir. Ancak, babası, Evliyâ Çelebi’nin taşraya çıkmasına uzun zaman karşı koyup, izin vermemiştir. Fakat 1640’ta, eski dostu Okçuzâde Ahmed Çelebi ile gizlice Bursa’ya giden Evliyâ Çelebi’nin bu yolculuğu bir ay sürer. Dönüşünde artık oğlunu tutamayacağını anlayan babası, seyâhate çıkmasına izin verir. Türk İslâm edebiyâtının, dünyâca tanınmış bir şahsiyeti böylece doğar.
Seyahatnâmesinde gezdiği yerlerde toplumların yaşama düzeninin özelliklerini de yazmıştır.Dili kolay anlaşılabilir bir sadelikle kullanmıştır.Uslubunda yer yer sürükleyici,eğlenceli ve zaman zamanda alaycılık yer almıştır.Anlatımlarına kendi yorumlarıyla renk katmış,bir süreyle sınırlandırmadan geçmişle gelecek,şimdiki zamanla geçmiş iç içe kullanmıştır. Seyahatnâme’de kullandığı dilde gezdiği yerlerdeki olayları anlatırken orada kullanılan kelimelerden örnekler verir. Bu örnekler dil araştırmalarında ışık olmuştur.
Ayni zamanda geçen iki olayı yerinde görmüş gibi anlatarak zaman kavramını ortadan kaldırmıştır.Gördüğü yerlerle ilgili izlenimlerinin yanında,araştırma konusu olabilecek öyküler,türküler,halk şiirleri,masallar,dil farklılıkları,halk oyunları,giyim-kuşam,düğün,inançlar,komşuluk bağları,toplumsal davranışlar,sanat ve zanaatkarların anlatımı yanında,yörenin evleri,camileri,mescidleri,hanlar,saraylar,konak yerleri,hamam,kilise,manastır,kule,sur,kale,yol havra gibi bütün değişik yapılardan söz ederdi, yapılış yıllarını,yapanı,onarımlarını anlatırdı.
Seyahatnâme'nin bir özelliği de değişik yöre insanlarının yaşama biçimlerine, davranışlarına, tarımla ilgili çalışmalarından, süs takılarına,çalgılarına dek ayrıntılarıyla geniş yer vermesidir. Eserin bazı bölümlerinde, gezilen bölgenin yönetiminden, eski ailelerinden, ileri gelen kişilerinden, şairlerinden, oyuncularından, çeşitli kademelerdeki görevlilerinden ayrıntılı biçimde söz edilir.
Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, bir on yedinci yüzyıl klâsiği olarak hem zevkle okunabilecek bir edebiyat eseri hem de tarih, dil, halkbilimi, sanat tarihi, topografya, dinler tarihi, tasavvuf tarihi ve yerel tarih araştırmacıları için kaynak niteliği taşır.
O bütün bir Osmanlı geleneğinin zamanı ve mekanı aşan bir hafızasıydı adeta.
Yazmış olduğu Seyahatnâmesinden ancak yaralanılabilecek 10 cilt mevcuttur.Bu kültür hazinesinin ne yazik ki her konuda geçmişimize gerektiği önemle sahip çıkamamanın izlerini taşımaktadır.Seyahatnâme'nin, günümüz Türkçesinde yapılmış tam bir yayımı yoktur. Osmanlı döneminde sansür kurulları tarafından sakıncalı görülüp çıkarılarak eski harflerle yayımlanmış, daha sonra yayıncılar tarafından lüzumsuz görülerek eserden çıkarılmış bölümleri bulunan yayınlar, Seyahatnâme'yi tam olarak yansıtmamaktadır.
Evliya Çelebi üzerine çok şey yazıldı ve söylendi; fakat onun bir insan ömrü adadığı Seyahatnâme'si, bu güne kadar tam olarak yayımlanmadı.Sonuçta bu göz kamaştırıcı kültür hazinesi, az sayıda uzmanın yararlanabildiği 10 ciltlik bir yazma külliyatı olarak kaldı. Seyahatnâmeden;Evliya Çelebi’ye babasından Öğütler..
Bir gün hoş geldin Bursa seyyahı, sefa getirdin dedi babam. Oysa benim nereye gittiğimi kimse bilmiyordu. Ya da ben öyle zannediyordum. Babacığım!Bu fakirin Bursada olduğunu nereden bildiniz? Deyince babam:
-Sen 1050 senesi Muharrem ayında kaybolduğun gece, ben nice etkili dualar okudum. O gece rüyamda seni gördüm. Bursada, Emir Sultan Tekkesindeydin. Ağlıyordun. Gezi için izin istiyordun. O gece nice canlar, sana izin vermem için bana yalvardı. Ben de izin verdim.
Birlikte Fatiha okuduk. Bak oğlum, bundan sonra sana bol bol seyahat görünüyor anladığım kadarıyla. Ama öğüdümü dinle, dedi. Elimden tutup ayağa kaldırdı. Sağ eliyle sol kulağımı bükerek:
-Oğul!
-Sakın ola besmelesiz yemek yeme. Adam yoksul olur. Sırrın varsa en yakınına bile söyleme. İyi adını kötüye çıkarma. Kötüye yoldaş olma. Zararını çok çekersin. Sen daima ileri yürü! Gözüm benim, geri kalma. Ekili tarlaya basma. Dost payına göz dikme.Bir şey koymadığın yere el uzatma. İki kişi konuşurken dinleme. Ekmek ve tuz hakkını gözet. Davetsiz bir yere gitme. Gidersen, güvendiğin yere, dürüst kimseye git. Sır sakla. Topluluklardan duyduğun sözleri aklında tut. Evden eve söz taşıma. Dedikodu etme, ahlaklı ol. Herkesle iyi geçin. İnatçı ve kötü sözlü olma. Yaşlılara saygı göster. Senden büyüklerin önünde gitme. Her zaman temiz ol. Haram ve yasak olan şeylere yaklaşma. Beş vakit namazını bırakma. İlim ve erdeminle meşhur ol.
Oğul!
Büyük adamlarla, vezirlerle beraber olursun. Dünya için bir şey isteme ki kendinden nefret ettirme. Eline geçen malı boş yere harcama. Tutumlu ol ki kimseye muhtaç olma. Su uyur, düşman uyumaz. Uyanık ol. Allah yardımcın olsun. Bu öğüdümü kulağına küpe et, deyip enseme bir pehlivan tokadı vurmasın mı?
-Yürü! Sonunda hayır ola! Fatiha, dedi.
Tokadın etkisinden kurtulup gözlerimi açınca evimizin içi nurla dolmuştu. Hemen babamın elini öptüm. Bana on iki kitap hediye etti. Bir miktar da para verdi.
-Yürü! Ne tarafa istersen gidebilirsin. Ama gurbet elde tedarikli ol, cömert ol. Dertlilere yardım et.
Alnımdan öptü. Kalp gözüm açılmıştı.Heyecanlanmıştım, sevinmiştim. Ertesi gün, İzmite doğru yola çıktık.
Seyahatnâmeden;Karadeniz'in doğu kıyılarını bir taç gibi süsleyen Trabzon için bizim tatlı sözlü seyyahımız Evliya Çelebi şöyle der:
- Bu şehre küçük İstanbul denilse yeridir. İrem bağları gibi süslü bir şehirdir burası. Hamsi balığı pek meşhurdur. Onun için şu beyitleri söylerler:
Trabzondur yerümüz
Ahça tutmaz elümüz
Hamsi paluk olmasa
Nic'olurdu halumuz
Evliya Çelebi, Trabzon'u bütün özellikleriyle anlata dursun biz, adı üzerindeki söylentilere geçelim:Bir zamanlar Trabzon'un bulunduğu yerde küçük, şirin bir kasaba varmış. Bir gün, kasabaya, tozu dumana katarak dört nala, bir atlı girmiş. Doğruca nalbant dükkanına giderek haykırmış:
- Atım terini soğutmadan tiz nallayın! Yoksa hepinizi kılıçtan geçirim.
Herkes, süvarinin heybetinden titremeye başlamış. Nalbant hemen dört nal hazırlayıp süvariye uzatmış:
- Yiğidim, gör nalları! Beğenirsen çivileyelim, demiş.
Süvari nalları şöyle bir yoklamış, avucunda sıkarak iki büklüm edivermiş:
- Ben teneke değil, nal isterim! diye gürlemiş.
Nalbant bu defa, halis çelikten dört nal hazırlamış, atını nallamış. Atlı yabancı memnun. Cebinden bir altın çıkararak nalbanta uzatmış. Nalbant, altını parmakları arasında şöyle bir sürtüştürmüş. Paranın bütün yazıları silinmiş. Kendine dikkatle bakan atlıya:
- Al bu bozuk altını! Baksana tuğrası bozulmuş, diye uzatmış.
Yiğit adam şaşırmış, bir altın daha çıkarmış. Nalbant bir sürtüşle, onun da tuğrasını bozmuş. O zaman atlı, karşısındakinin hiç de yabana atılır birisi olmadığını anlamış:
- Hey, demiş. Atla atına, düş peşime. Sen bir nalbant dükkânına değil, er meydanına layıksın.
O günden sonra bu kasabanın adı "Tuğra bozan" olmuş. Ve bu isim, zamanla "Trabzon" biçiminde söylenmiş.
Bir başka söylentiye göre de, Trabzon kalesi, sofraya benzer, yuvarlak, kesme taşlardan yapılmış. Bugün bile Trabzon'un Harmankaya'sında bu taşlardan varmış. Sofraya benzetilen taşlardan... Rumlar, sofraya "trabeze" dediklerinden, şehrin adı da Trabzonolmuş.
Evliya Çelebi'miz, Trabzon'un ilk kurucusunun, zevk ehli, şen şatır bir kadın olduğunu, bundan dolayı bu şehre, neşeli kadın anlamına gelen "Tarb-zen" denildiğini, ya da suyu ve havasının hoşluğundan dolayı "tarb-ı efzun" adının verildiğini kaybeder. Bazı kitaplarda da, Trabzon adının "Tuğra basan" dan geldiği, bu şehirde de, sultanların kendi adlarına tuğralı sikke, yani madeni para bastırdıkları kayıtlıdır.
Hayatının 50 yılını seyahat ederek geçiren Evliya Çelebi’nin 1682'de Mısır'dan dönerken yolda ya da İstanbul'da öldüğü sanılmaktadır.Ne kadar acıdır ki mezarı bulunamamıştır. Mezarı konusunda Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı;"Evliya Çelebi ve babası, IV.Murad'ın kuyumcubaşısı Mehmed Zıllî Efendi Lohusakadın türbesinin yanında medfundur. Fakat yol yapılırken ordaki bütün mezarlar yerinden söküldü ve mezar taşları bir çukura dolduruldu.
Ben yol yapılırken gitmiş ve mezar taşlarını görmüştüm."Koca Evliya Çelebi'nin, Mehmed Zilli Efendi'nin ve daha nice büyüklerin mezarları yok olmuştu, yok dilmişti. Evliya Çelebi'yi araştıran Batılı bir araştırmacı İstanbul'a gelip Evliya Çelebi'nin mezarını sorsa, "yoktur" veya "kayıp" cevabı verilecekti. O da "Ayıp" diyemeyecek kadar nezaket sahibi ise, "yazık" diyecekti. Nitekim öyle de demektedirler.“Geçmişimize olan vefasızlığımıza rağmen, tarihe mal olan bütün büyüklerin önünde saygı ile eğiliyoruz.” _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Prş Oca 17, 2008 11:10 am Mesaj konusu: EVLİYA ÇELEBİ |
|
|
Evliya Çelebi'nin hayatının dönüm noktası bir rüya ile başlar
On ciltlik muhteşem eseri "Seyahatnamesi" ile dünya çapında tanınan âlimimiz ve seyyahımız Evliya Çelebi'nin hayatının dönüm noktası bir rüya ile başlar. Seyahatnamenin birinci cildinde gördüğü bu rüyayı şöyle anlatmaktadır:
"İstanbul'da hanemde bir gece uykuya dalmıştım. Birden bire kendimi Yemiş iskelesi yanında bulunan Ahi Çelebi Camiinde gördüm. Camiinin içi nur yüzlü bir cemaatle dolup taşmıştı. Ben de bu camiinin içine girerek minberin dibine diz çöküp oturdum. Bu nur yüzlü pirleri hayranlıkla temaşaya daldım. Fakat bunlann kim olduklarını anlayamamıştım. Nihayet yanımda bulunan bir zata sordum: '-Benim sultanım, ism-i şerifinizi ihsan buyurur musunuz?' dedim. O zat, Kemankeşlerin Piri "Sa'd ibni Ebi Vakkas" olduğunu söyledi. Derhal elini öptüm. Yine:
"-Sizin yanınızdaki zatlar kimlerdir?' diye sual ettiğimde: 'Sahabe-i Kiram ve Ensar Hazretleridir dedi. O tarafa baktım. Bu zatlar sıra ile Hazret-i Ebu Bekir (ra), Hazret-i Ömer (ra), Hazret-i Osman (ra), Hazret-i Ali (ra) idiler. Bunları doya doya seyredip taze can buldum. Mihrapta ise Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü vesselam oturmakta idi. Biraz sonra yanımda oturmakta bulunan Sa'd İbni Ebi Vakkas Hazretleri elimden tutup beni Peygamber Efendimizin huzuruna götürdü ve dedi ki:
" 'Âşık'ı sâdıkın ve ümmet-i müştakın Evliya kulun şefatin rica eder.'
"Ben de derhal Hazret-i Peygamberin dest-i mübareklerini bûs ettim. Fakat heybetlerinden çok korkarak titredim. Kendilerine:
" 'Şefaat ya Resulallah!' diyeceğim yerde:
"Seyahat ve Resulullah! diyi verdim. Cenab-ı Peygamber derhal tebessüm ettiler. Seyahatlerimin hayırlı olması için 'Fatiha' dediler. Bundan sonra sıra ile Eshab-ı Kiram'in ellerini birer birer öptüm. Cümlesi:
"Seyyâh-ı âlem ve ferîd-i beni âdem ol! "diye dua ettiler. Ben de Ahi Çelebi Camiinden dışarı çıktım.
"Sabah olup uyanınca bir abdest alıp bu rüyamı tabir ettirmek üzere Kasımpaşa'da İbrahim Efendi Hazretlerine gittim. Bu zat bana:
"Sen büyük bir seyyah olacaksın!'
"buyurdu. Ben de bundan sonra seyahata çıkıp gördüklerimi yazmaya başladım."
Sahabelerin yaptığı dualar Dergâh-ı İlâhî'de kabul olunmuş ve Evliya Çelebi benzeri olmayan ve sahasında da tek olan dünya seyyahı oluvermiştir.
Asya, Avrupa ve Afrika'ya yayılan imparatorluğun topraklarını adım adım dolaşarak gördüklerini tesbit eden Evliya Çelebi'nin telif ettiği on bin sahifelik "Seyahatname"si emsalsiz bir tarih ve coğrafya eseri olarak dünya ilim âleminin dikkatini çekmiştir.
Meşhur seyyahımız 1630'da gördüğü yukarıda bahsi geçen rüyadan sonra, ilk seyahatim 1640'ta ailesinden gizli olarak Bursa'ya yapmıştır. Çıktığı bu ilk seyahati bir ay devam etmiştir. Evliya Çelebi Seyahatnamenin ikinci cildinde seyahat dönüşü babasının tavrım ve kendisine yaptığı nasihatlan şöyle anlatmaktadır:
"Hakir o gün hane-i gamkînimize (gam içinde olan evimize) varıp peder ü mâderin (baba ve ananın) dest-i şeriflerini (ellerini) öpüp huzur-i şeriflerinde (önlerinde) karar ettiğimde (durduğumda) peder-i azizim eyitti:
"Safa geldin Bursa seyyahı! Sefa geldin! 'Halbuki ne canibe gittiğimden kimsenin haberi yok idi. Hakir dedim: 'Sultanım, hakirin Bursa'da idiğimi nerden bildiniz?'
"Buyurdular ki: -Sen bin elli senesi muharreminin aşuresinde (1640 senesi Mayıs başları) kaybolduğun gece ben nice me'sure (makbul dualar) tilâvet ettim. Bin kerre "kevser" suresini okudum. Ol gece Âlem-i menamda (uykuda) seni gördüm ki Bursa'da Emir Sultan zaviyesinde ruhaniyetten istimdat ile seyahat rica edip bükâ ederdin (ağlardın) o gece bana nice ehl-i hal canlar rica edip senin seyahata gitmekliğin için izin talep eylediler. Ben de ol gece cümlesinin rızasıyla sana destur (izin) verdim. Fatiha tilavet eyledik.
"Gel imdi, oğul! Şimdengeri (bundan sonra) sana seyahat göründü. Allah mübarek eyliye. Amma sana nasihatim var" diye elimden yapışıp, huzurunda ayak üzerine durdurup sağ eliyle sol kulağımı burarak şu nasihata ağâz eyledi (başladı):
"Oğul! âdem yoksul olur, besmelesiz taam (yemek) yeme. Sırrın var ise sakın avratına deme. Cünüp iken yemek yeme. Esvabının (elbisenin) söküğünü üstünde dikme. İyi adını keme takma. Keme (kötüye) yoldaş olma, zararını çekersin. Sen yürü ileri, gözüm, kalma geri. Alay bozma..."
Seyahat için babasından da ruhsat alan Evliya Çelebi o tarihten itibaren vefatına kadar durmadan gezip dolaşmıştır.
Tatlı dilli, hoş sohbet seyyahımız Evliya Çelebi, 1611 yılında, İstanbul'un Unkapanı semtinde dünyaya gelmiştir. Asıl ismi Hafız Mehmed Zıllî Evliya idi Aslen Kütahyalı olan babası, Sultan IV.Murad'ın Kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zıllî Efendi de âlim bir zattı. Evliyanın kuvvetli bir tahsil görmesi için çalışmıştır. Evliya da babasını mahcup etmemiş, zekası, çalışkanlığı ve kabiliyetiyle hocalarının takdirini kazanmıştır. Hamid efendi medresesindeki tahsilini ikmal ettikten sonra, tanınmış âlim Ahfeş Efendi'den yedi sene ders almış, Evliya Mehmed Efendi'nin de ilminden istifade etmiştir. Bilahare Topkapı Sarayındaki Enderun-u Hümayun'a girmiş, burayı bitirdikten sonra da sipahi sınıfına dahil olmuştur.
Sultan IV.Murad, ilmini ve ahlakını yakinen bildiği Evliya Çelebiyi saraya muhasib olarak almıştır. Evliya Çelebi Sultan İbrahim ve Sultan IV. Mehmed devirlerinde de mühim resmi vazifeler almış ve bu vazifeler dolayısiyle çeşitli beldeleri gezmiştir.
Defterdarzade Ahmet Paşa ile Anadolu'yu, Şam Beylerbeyi Murtaza Paşa ile Suriye ve Filistin'i gezdikten sonra Melek Ahmed Paşa'nın sadrazamlığında sadarette memuriyet almış, Paşa'nın Rumeli Beylerbeyliğine gönderilmesi üzerine onu takib etmiştir.
Fazıl Ahmed Paşa'nın ordusuyla birlikte Avusturya'ya gitmiş, yolda gördüğü yerler hakkında çeşitli malzeme toplamıştır.
Elçi Mehmed Paşa ile birlikte Viyana'ya gitmiş, bu vesile ile Avusturya şehirlerini dikkatle tedkik etmiştir. Seyahatini İspanya, Hollanda ve Danimarkaya kadar uzatmış, daha sonra Eflak-Boğdan, Kırım, Kafkasya ve Hazer Denizi çevresini, Volga boylarını incelemiştir.
Hac vazifesini yerine getirmek için Hicaza, oradan Mısır, Sudan ve Habeşistan'a gitmiştir.
Yetmiş senelik ömrünü devamlı seyahat etmekle geçiren Evliya Çelebi, Osmanlı devletinin hemen bütün şehirlerini ve kasabalarını gezmiştir. Anadolu, Rumeli, Suriye, Irak, Mısır ve Hicaz'ın yanı sıra Macaristan, Transilvanya, Almanya, Hollanda, Bosna-Hersek, Dalmaçya, Güney Rusya, Kırım, Kafkasya ve İran'ın birçok bölgelerini dolaşmıştır.
Gördüklerini basit bir şekilde ele almamış, köklü incelemelerde bulunmuştur. Bölgelerin ahlak, görgü ve an'anelerini, meşhur şahıslarını, binalarını ve tarihlerini inceledikten sonra kaleme almıştır.
Seyahatlerinden bir kısmını savaşlara katılmak suretiyle yapan Evliya Çelebi, bizzat savaşlara da katılmış ve silah kullanmada, ata binmedeki maharetini harp meydanında göstermiştir.
Güzel sesi ve hoş sohbeti ile her zaman padişahların, vezirlerin ve komutanların yanıbaşında bulunmuştur. Onun hoş sohbeti yazı üslubuna da aksetmiş ve ölmez eseri "Seyahatname" zevkle okunan bir klasik hüviyetini asırlardan beri muhafaza etmiştir.
Ömrünü ilme adayan bu değerli âlim ve seyyahımız hiç evlenmemiştir. 1681'de vefat eden Evliya Çelebi'nin mezarı kayıptır.
Seyahatname'si muhtelif dillere tercüme edilmiş olan dünya çapında şöhret sahibi Evliya Çelebi'nin mezarının kayıp oluşunu kabullenmek istemiyorduk bir türlü. Araştırmaya başladık. Tarihî kaynaklar, Evliya Çelebi'nin Mısır Seyahati dönüşünde İstanbul'da vefat ettiğini ve Lohusakadın türbesinin yanına defnedildiğini söylemekteydi. Şişhanede bulunan Lohusakadın türbesinin yanında Meyyiz Zade Kabri ve onun bitişiğinde Evliya Çelebi ailesine ait mezarlık bulunmaktaymış. O civarda yaptığımız araştırmada, Lohusakadın türbesinden başka hiç bir mezar göremedik. Nasıl olurdu, koskoca mezarlık nereye giderdi? Kafamıza düğümlenen suallerin cevablarını değerli tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı'da bulduk. Şöyle diyordu Konyalı:
"Evliya Çelebi ve babası, IV.Murad'ın kuyumcubaşısı Mehmed Zıllî Efendi Lohusakadın türbesinin yanında medfundur. Fakat yol yapılırken ordaki bütün mezarlar yerinden söküldü ve mezar taşları bir çukura dolduruldu. Ben yol yapılırken gitmiş ve mezar taşlarını görmüştüm."
Bu ifadeden sonra tekrar Şişhane'ye gittik ve bu defa mezar taşlarını aramaya başladık. Ne yazık ki bütün aramalarımıza rağmen bir tek mezar taşına bile rastlayamadık. Evet, Koca Evliya Çelebi'nin, Mehmed Zilli Efendi'nin ve daha nice büyüklerin mezarları yok olmuştu, yok dilmişti. Evliya Çelebi'yi araştıran Batılı bir araştırmacı İstanbul'a gelip Evliya Çelebi'nin mezarını sorsa, "yoktur" veya "kayıp" cevabı verilecekti. O da "Ayıp" diyemeyecek kadar nezaket sahibi ise, "yazık" diyecekti. Nitekim öyle de demektedirler. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|

|