BİZİM KÖŞE
BİRLİĞİN VE BİLGİNİN MEKANI
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

MUHSİN YAZICIOĞLU

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> DEVLET,SANAT,BİLİM ve EDEBİYAT BÜYÜKLERİ
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
ulubatlı Hasan
onbaşı
onbaşı


Kayıt: 18 Oca 2008
Mesajlar: 41
Konum: Sivas

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 4:10 pm    Mesaj konusu: MUHSİN YAZICIOĞLU Alıntıyla Cevap Gönder


Muhsin Yazicioglu, 1954 yilinda Sivas'in Sarkisla ilçesi Elmali Köyü'nde bir çiftçi ailesinin oglu olarak dogdu. Ilk ve orta ögrenimini Sarkisla'da yapti.

Yüksek ögrenimini yapmak üzere 1972'de Ankara'ya geldi. Üniversite tahsilini, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nde tamamladi.

1968'de cemiyet (dernek) çalismalarina basladi. Sarkisla'da Genç Ülkücüler Hareketi'ne katildi. Ankara'ya geldikten sonra ise, Ülkü Ocaklari Genel Merkezi'nde görev yapmaya basladi. Sirasiyla; Ülkü Ocaklari Genel Baskan Yardimciligi ve Ülkü Ocaklari Genel Baskanligi yapti. (1977-78 ).

1978'de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Dernegi'nin kurucu Genel Baskani oldu. 1980 yilina kadar MHP'de Genel Baskan Müsavirligi görevinde bulundu.

12 Eylül 1980'de yapilan askeri darbenin ardindan, MHP ve Ülkücü Kuruluslar Davasi sanigi olarak cezaevine konuldu. 5,5 yili hücrede olmak üzere 7,5 yil Mamak Cezaevi'nde kalan Muhsin YAZICIOGLU, 7,5 yil cezaevinde kaldigi bu davadan herhangi bir ceza almadi.

Cezaevinden çiktiktan sonra, magdur olmus ülkücülere ve onlarin ailelerine yardim amaciyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Egitim Vakfi'nin baskanligini yapti.

1987'de arkadaslari ile birlikte MÇP'de siyasete girdi. MÇP'de Genel Sekreter Yardimciligi görevinde bulundu.

1991 genel seçimlerinde üç partinin olusturdugu ittifak bünyesinde, milletvekili adayi oldu. “O, inançlarinizi Meclis'e tasiyacak” sloganiyla, Sivas'tan milletvekili seçildi.

1992 yili Temmuz ayinda, “içinde bulundugu partinin siyasi anlayisiyla uyusamadigi için” bir grup arkadasi ile birlikte MÇP'den ayrildi. 29 Ocak 1993 tarihinde Büyük Birlik Partisi kuruldu ve bu partinin Genel Baskanligina seçildi.

24 Aralik 1995'te yapilan erken genel seçimlerde ANAP-BBP ittifakindan 20. Dönem Sivas milletvekili olarak, yeniden meclise girdi. 28.02.1996 tarihinde ANAP'tan istifa ederek, BBP'ye döndü.

26 Nisan 1998'de yapilan 3. Büyük Kurultay'da, 8 Ekim 2000 tarihinde yapilan 4. Büyük Kurultay'da, 2 Haziran 2002 tarihinde yapilan 1. Olaganüstü Büyük Kurultay'da ve 20 Temmuz 2003 tarihinde yapilan 5. Olagan Büyük Kurultay'da tekrar BBP Genel Baskanligina seçildi.

Halen bu görevi devam ettirmekte olan Muhsin YAZICIOGLU, evli ve iki çocuk babasidir

_________________
VATAN NAMUSTUR SATILMAZ
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ulubatlı Hasan
onbaşı
onbaşı


Kayıt: 18 Oca 2008
Mesajlar: 41
Konum: Sivas

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 4:24 pm    Mesaj konusu: YORUM VE KÖŞE YAZILARI Alıntıyla Cevap Gönder

MUHSİN YAZICIOĞLU diyor ki:

Mamak zindanlarından,devlete uzanan bir kader çizgisinde Müslüman Türk Milletimizin vicdanı olmuş dava adamı YAZICIOĞLU diyor ki:
İ'lay-ı Kelimetullah Davasına gönül vermiş bir insan olarak;Allah'ın bize seçtiği dine yeminle söylüyorum...
Bizi zindanlara attılar,adına
YUSUFİYE dedik.
Bizi sürgünlere yolladılar,adına
HİCRET dedik.
Bizi ölümlere uğurladılar,adına
ŞEHADET dedik;
Küfrün,İslamı engemek için yapabileceği bu üç önemli müeyyide,imanımızın bizlere vermiş olduğu bir imtiyazla bizleri Allah'ın Rızasına götüren yollar olmuştur.
Ateşi Gül bahçesine çeviren
"İbrahimi teslimiyete"esir olmuş insanlara kim ne yapabilir?
Zindanlarda durdurulamayan,süngülerle dizginlenemeyen,ölümlerle öldürülemeyen bir hareketin durak noktası Millet Meclisi değildir.
Varlık sebebimiz olan,iki cihan serveri Peygamberimizin yanı başı olacaktır inşallah...
Müslüman Türk'e kalmış son kara parçası olan Anadolu'da inançlarımıza,bin yıllık Nizam-ı Alem misyonumuza uygun,Devlet,Millet bütünlüğünü inanç ekseninde sağlamış yeni bir nizam fikrinin taşıyıcısı olacak Aziz Anadolu Gençliği...
Seni kendi memleketinde öksüz bırakan,namus anlayışının biricik remzi olan başörtüsüne tahammül edemiyecek kadar senin değerlerine düşman olan,bu dünya ile beraber ahiretine ipotek koymaya yeltenen,haklığı değil,zengini haklı sayan,tarih boyunca istikbalinden zerre pay vermemiş bir milleti emperyalizme peşkeş çeken,mazlumun yanında yer almak davasının yüzyıllarca bayraktarlığını yapmış bir milleti zulme seyirci pozisyonuna sokan ve bunlara eklenebilecek sayısız şeneatin sahibi bu sistem,heyhat ki,bunca *liğine rahmen bizleri yine kendisine muhtaç duruma sokmaya çalışmaktadır...
İcra merci olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Müslüman Türk kimliğini ve onun ulvi misyonunu taşıyabilecek kanunlarla engellenmeye çalışılmaktadır...
Kurtuluş şavaşında Maraş'ı,Antep'i,İzmir'i kurtaran ecdadımız istiklalimizden sonra memleketlerine dönmüşler,Ankara'yı likayetsiz ellere bırakmışlardı.70 yıllık tecrübelerimiz göstermiş ki,müslümanlar yönetimde söz sahibi olmadıkca huzursuzluk devam edecektir.
Ankara'yı fethetme vazifesi ve şerefi boynunda olan gençlik...
Tarihteki Alperenlik ruhunu Meclise taşıyacak,kıvırmadan siyaset yapacak insanları,icra makamı olan Meclis'e sokmadıkça bu vurguncu düzen devam edecektir.

"Allah nurunu tamamlayacaktır"

_________________
VATAN NAMUSTUR SATILMAZ
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
kurt_32
Kıdemli Çavuş
Kıdemli Çavuş


Kayıt: 26 Ksm 2007
Mesajlar: 92
Konum: Şırnak

MesajTarih: Sal Oca 22, 2008 2:38 am    Mesaj konusu: MUHSİN YAZICIOĞLU-NDAN İŞKENCE GÜNLERİ Alıntıyla Cevap Gönder

MUHSİN YAZICIOĞLU-NDAN İŞKENCE GÜNLERİ

'Kollarım açık olarak, üzerime omuzumdan bir kalas bağladılar, -T- şeklini aldım. Bir sandalyenin üzerine çıkartıldım. Kalas tavanda bir yere çengellere asıldı, sandalye altımdan çekildi, havada sallanarak boşlukta kaldım. O şekildeyken küçük parmağımdan ve tenasül uzvundan elektrik verdiler...'

ÇEKTİĞİM İŞKENCELERE İSYAN ETMELİYDİM

12 Eylül öncesinde Türkiye’nin her tarafında sıkıyönetim olduğu halde, neden olaylar önlenemedi de 12 Eylül sabahı, ne kadar örgüt varsa hepsi bir gecede yakalandı? Bunların isimleri, adresleri belli olduğuna göre neden o güne kadar beklendi? General Bedrettin Demirel “İhtilale bir yıl önceden karar vermiştik, ama henüz olgunlaşmamıştı.” demişti. O bir yıl içinde sağcı solcu binlerce genç hayatlarını kaybetti, binlercesi de suçlu duruma düştü. Buna neden izin verildi? Cevapları verilmeyen o kadar çok soru, o kadar değişik işkence metotları ve hesabı dürülmeyen o kadar çok işkenceci oldu ki. Sorularımızı unuttuk, bari yaşananları hatırlayalım dedim.

İhtilalin kaçıncı günü alındınız?

Şubat ayının sonuna kadar teslim olmadım. “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar” diye bir dava organize edildi. Bize teslim ol çağrıları yapıldı. Kızılay’da bir büroda kalıyordum. Bir gün kapım çalındı. Ben “Üzerimi giyiyorum” diye seslenince, “Namahrem misin ya!” diye bağırarak kapıyı kırdılar. Zeki Kaman adlı bir komiser, “Yazıcıoğlu, nasıl bulduk seni!” dedi. Kapının önüne çıktık. Her taraf sarılmış. Arabanın oraya geldiğimde, birkaç taraftan vurdular. Arabada darp yapmak istediler, karşı koydum. Dürüst Oktay adlı başkomiser, “Dokunmayın, biz teslim ettikten sonra ne yaparlarsa yapsınlar” dedi. Atatürk Öğrenci Yurdu’nun önünde gözümü bağlayıp ellerimi kelepçelediler. Başka bir ekibe devrettiler. Ama gerçekte devir miydi, yoksa o süsü mü verdiler, anlayamadım. Bir nizamiyeden geçtiğimi anladım. Kolumdan tutarak indirdiler. Daha orada sağımdan solumdan arkamdan tekme atmaya başladılar.

Bağırıyor musunuz o anda?

Hayır, yalnız “kolumu bırakın” diye direndim. Arkadan enseme vuruldu, kafam bir yere çarptı ve alnımdan aşağıya doğru ılık ılık kan aktı. Hakaret ede ede, vura vura götürdüler, ayakkabılarımı, çorabımı çıkarttılar. Bir kalasın üzerine sırt üstü yatırıldım ve iple bağlandım. O zamanki, Ülkü Ocakları’da , MHP Gençlik Kolları’nda görev yapmış ama henüz yakalanmamış olan kişileri soruyorlardı.

Aklınızdan ne geçiyordu?

Kendi vicdanımda doğru kabul ettiklerimin dışında bir şeyi asla kabullenmeyeceğim. Gerekirse bir ülkücü işkence masasında ölür. Böyle bir psikolojiyle karşı koyuyorum. Beni yatırır yatırmaz serçe ve ayak parmaklarımdan devreyi tamamlayacak şekilde cereyan verdiler. Bundan çok etkilenmedim. Sonra bütün çamaşırlarımı çıkarttılar. O zaman haya duygusuyla direnmeye başladım ve orada ilk hatayı yaptım. Çünkü yapılandan etkilenmiş olduğumu anladılar.

Eyvah!

Kollarım açık olarak, üzerime omuzumdan bir kalas bağladılar, -T- şeklini aldım. Bir sandalyenin üzerine çıkartıldım. Kalas tavanda bir yere çengellere asıldı, sandalye altımdan çekildi, havada sallanarak boşlukta kaldım. O şekildeyken küçük parmağımdan ve tenasül uzvundan elektrik verdiler. İşkenceden ziyade soyundurulmuş olmaktan etkilendiğim anlaşıldığı için, sonraki sorgulara soyundurularak alındım.

Bunları yapan asker mi, polis mi?

Polis ve askerden oluşan karma bir tim olduğu kanaatindeyim. Zaten askerî savcıların kontrolünde, askerî bir ortamda yapılıyor. Sonra beni askıdan indirip bir demir parmaklığa götürdüler. Bileklerimden panele kelepçelediler. Yan odada da sorgulama yapılıyor, işkence sesleri geliyor. Orada herkese “komutanım” demek zorundaydık..

Onlar size nasıl sesleniyor?

Bizim adımız da “lan”. Bir ara omuzuma bir ot yastık kondu. Çok rahatladım. Herhalde birisi bana iyilik yaptı dedim. Ama bir müddet sonra yastık ağırlaştı.. Dedim ki, “Şu yastığı öbür tarafa kor musunuz?” “Yasak lan” dedi. Anladım ki yastık da işkencenin bir parçası. Yemek yok. Su içmek yasak: Bir, psikolojik baskı gerekçesi olarak. Bir de cereyana verildiğimiz için, vücut susuz kalıyor, ani bir su içme halinde iç kanamadan ölümler meydana geliyormuş. Bazı arkadaşlarımızın tuvalet ihtiyacı için gittiğinde, oraya buraya dökülmüş sulardan eliyle alıp yaladıklarını biliyoruz. Bizi soyundurdukları zaman, üzerimizden bir kova su dökülüyor. Vücudumuzda elektrik akımı gezdirildiğinde o su, her tarafımızı birden etkiliyor. Ayaklarımızın altına falaka vuruldu. Bir arkadaşımız, araba lastiğinin içinde sıkıştırılarak döndürüldü. Yüzlerce arkadaşım işkenceyi benden çok daha ağır yaşadı.

Bahçelievler katliamından da sorgulandınız mı?

Evet. “Konuyla ilgili bilgim yok” dedim. “Haluk Kırcı’yı tanıyor musun?” diye sordular. “İsmini duydum ama ilişkim yok.” dedim. Ağzımı bantladılar, içeriye bir kişi getirip sordular: “Muhsin Yazıcıoğlu’yla nerelerde buluştun?” O da “Ankara’ya geldiğimde Ülkü Ocakları Genel Merkezi’ne gittim, şöyle oldu, böyle oldu” diye anlatmaya başladı. Onu dışarıya çıkarttılar, benim ağzımı açtılar. “Şimdi söyle lan” dediler. Dedim ki: “Bu kişi kim bilmiyorum. Gözlerimi açın. Yüzleşelim. Söyledikleri doğru değil.”

İddiası ne?

İşte diyor ki “Ben Bahçelievler olayından sonra Muhsin Yazıcıoğlu’nun yanına gittim, kendisi bana ne yapacağımı sordu. “Beyrut’a gitmek istiyorum” dedim. O benim Antalya’ya gitmemi önerdi.” Dolayısıyla beni, o olayla ilişkilendirmiş oluyor. Sonra ikimizi yüzleştirdiler. “İsmi ne bu arkadaşımızın?” dedim. “Haluk Kırcı” dediler. Dedim ki “Haluk bu söylediklerin olmadı. Ben seninle hiç görüşmedim. Niçin bunları söylüyorsun?” Bu sefer benim dizlerime postallarla vurarak, “Yönlendirme” dediler. Sonra ona döndüler, “Evet Haluk sen ne diyorsun?” dediler. Dedi ki: “Ben Muhsin Yazıcıoğlu’nu hiç görmedim.” Bu sefer beni hemen kaptıkları gibi dışarı çıkarttılar, sonra Haluk’un feryatları içerden geldi. Bu defa onu askıya aldılar. Orada yirmi günden fazla kaldım.

Geceleri hücrede mi yatıyorsunuz?

Hep sandalyede bağlı oturuyoruz. Hiç yatmadık 20 gün. Sonra, Haluk Kırcı ile savcının önünde karşı karşıya geldik, gözlerimiz açık. Beni görür görmez, “Abi özür diliyorum. Bana ısrarla ifadende, Muhsin Yazıcıoğlu’na yer vereceksin dediler. Ben de nasıl olsa yakalanmamıştır, sırf oradan bir an evvel çıkayım diye bunları söyledim.” dedi.

Siz onu, Bahçelievler katliamının sorumlusu olarak mı tanıyorsunuz o zaman?

Hayır, basında çokça çıktı ama ben onun katil olduğunu düşünmüyorum. Bakın, ben geriye giderek bir olayı daha ifade edeyim. İşkence 12 Eylül öncesinde de yaşandı. 1979’da beni yine evden aldılar. Mamak’ta 2,5 metrekarelik bir hücreye koydular. Mazgalı da kapalı. Dört gün sonra kapı açıldı, biri geldi, gözümü bağladı. Kollarımdan tutup bir yere götürdü. “Evet Yazıcıoğlu, dışarıda ne oldu biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum”, dedim. “İhtilal oldu. Türkeş de başka bir yerde sorgulanıyor, senin gibi. Hepiniz toplandınız” dediler. “Hayırlısı olsun” dedim. “Hasanlar Kıraathanesi diye bir yer hatırlıyor musun?” dediler. “Yok” dedim. “Hani Seyranbağları’nda bir baskın yapıldı” dediler. “Ha evet” dedim, “Hatırlıyorum. Sivas’a giderken Yozgat civarındaydım, arabanın radyosundan Seyranbağları’nda bir kıraathanenin basıldığını ve orada birkaç kişinin öldüğünü dinledim. Hemen Ankara’yı aradım: Bu neyin nesi, bizimle bir ilgisi var mı? Onlar da hayır bizimle bir alakası yok dediler” dedim. “Sen bu olayla ilgili birisine görev verdin mi?” dediler. “Hayır”, dedim. “Çağırın şu vatandaşı” dediler. İçeriye birisi alındı. “Anlat bakayım oğlum” dedi birisi. O dedi ki: “Ben bir gün genel merkeze geldim, genel başkan seni çağırıyor dediler, Muhsin Yazıcıoğlu’nun yanına çıktım. ‘Şu anda solcuların lideri Hasanlar Kıraathanesi’nde oturuyor. Gidin onu halledin’ dedi bana. Ben de yanıma bir arkadaşı aldım, gittim. Masadakilerin hepsini vurdum. Sonra da geri döndük, Yazıcıoğlu’na görevimizi yaptığımızı söyledik.” Onu dışarı çıkarttılar. Sorguyu yapan “Şimdi söyle bana Muhsin” diye sordu. Ben de “Böyle bir şey söz konusu değil. Neye dayanarak bunları söylüyor. Beni yüzleştirin” dedim. Beni epey zorladılar. Sonra beni Ankara Emniyeti’ne götürürlerken kelepçe vuran bir görevli, bana bir sempati gösterdi. Ondan cesaretlenerek, “Dün beni nereye götürdüler?” diye sordum. “Cezaevi müdürünün odasına götürdüler”. “Kim vardı?” dedim, “Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden bir baş komiser vardı” dedi

Kim o?

Dürüst Oktay.

12 Eylül’de de sizi alan kişi

Evet. Emniyette beni bir hücreye koydular. Orada da askıya alındım, işkence gördüm, cereyana verildim. Sonra savcılığa götürülürken benden emir aldığını söyleyen delikanlı ile göz göze geldik. Mehmet Ali Aksümer diye bir genç. “Abi çok özür diliyorum. Benim bacağımda yaram var. Kangren ederiz yaranı dediler, yaramı sıktılar. Bana işkence yaptılar. Seninle ilgili ifade vermem için zorladılar. Önüme birkaç tane olay koydular. Bu olaylardan birisini üstlenmemi ve seni suçlamamı istediler. Ben de bu olayı kabul ettim” dedi. “Ne biliyorsan söylersin savcıya” dedim. “Ben” dedi, “O olay olduğu tarihte cezaevindeyim.”

Ha onun için onu seçmiş ki, daha sonra kanıtlayabilsin

Evet. Hamdi Sevinç diye bir askeri savcının karşısına çıktık. Çocuk söylediklerini savcıya anlatmasına rağmen dikkate almayıp tutukladılar beni. 38 gün, Mamak Askeri Cezaevi’nde tecrit hücresinde kaldım. Sonra, yüksek mahkeme dosyamı inceledi, bu çocuğun o tarihlerde cezaevinde olduğuna dair belgeler geldi, beni bıraktılar. Burada önemli bir ayrıntı daha var. O arada simit satan bir çocuk, bu Mehmet Ali Aksümer’i teşhis ediyor, “Katliamı bu yaptı” diyor. Sonradan onun da bir emniyet piyonu olduğu anlaşıldı. Ancak, düşünüyorum da bu Mehmet Ali Aksümer olay tarihinde cezaevinde olmasaydı, ortada bir tanıklık olduğu için Muhsin Yazıcıoğlu idam edilmişti.

Sizin bir de kafes hikayeniz vardı.

Mamak Cezaevi’nde kafes diye bir yer var. Üç tarafı demir parmaklıklarla çevrili. Biz de girdik o kafese. Her hareket için izin almak zorundasınız. İzinsiz oturduğunuz için coplanıyorsunuz. İster bir kişi ol, ister yirmi kişi, belli saatlerce kalk, rahat, hazır ol, yerinde say, uygun adım marş. Kafesin içinde dört dönüyorsunuz. Ayağını şaşırttın. “Gel bakayım”, dayak. “Niye gözüme baktın? Tavana bakacaksın” dayak. Solcular da, ülkücüler de aynı kafeste. Konuşmak yasak. Kesinlikle, sağına soluna bakamıyorsun. Sadece önüne bakacaksın. Çağrıldığın zaman tavana bakarak gideceksin.

Kafeste marş söyletiliyor mu?

Evet. İzmir Marşı, Eskişehir Marşı. Saat 16’da İstiklal Marşı söylettiriliyor. Tuvalet ihtiyacınız oldu, uygun adım marşla gidiyorsunuz. Ben bunu yaşamamak için hiç tuvalete gitmek istemedim. Sonra koğuşa gönderildim. 51 kişiyiz, 7’si ülkücü, gerisi sol gruba mensup. Nöbetleşe karavana almaya gidiliyor. Orada sorular soruyorlar. Cevap veremeyenler ve bağırarak söylemeyenler dayak yiyor. Zemin 1-2-3 diye bir koğuş var Mamak’ta. Orada kalanlardan birinde tetanos çıktı, birine verem teşhisi kondu. Dilekçeler yazdırıyorlar diyorlar ki: “Bu koğuş sağlıksızdır, kapatılsın.” Hiç cevap verilmiyor. Bir gün, Kenan Evren, Erzurum’da konuşma yapıyor. Megafondan da cezaevine dinletiyorlar. Evren diyor ki, “Bizi denetlemeye hakları yok. Biz bağımsız bir devletiz.” Halbuki o konuşma sırasında cezaevi içinde Avrupa’dan gelen İnsan Hakları Komitesi dolaşıyor. Ülkücüler, “Kendi devletimizi yabancı birisine şikayet etmeyiz” diyorlar. “İşkence oldu mu?” deyince, “Türk devleti işkence yapmaz. Bu bizim iç sorunumuzdur” diye milli bir duyarlılıkla konuşuyorlar.

Bunun adı milli duyarlılık değil ki. Suça ortak olmak.

Yabancılara şikayeti onurumuza yediremiyoruz. Bu milli gururumuzu incitiyor. Uzun süre şikayet etmemekte direndik. Ama bir gün, İnsan Hakları Komitesi koridordan geçerken bizim çocuklardan birisi, Almanca olarak “Zemin 1-2-3’ü kontrol edin” diye bağırdı. Heyet duruyor, kapıyı açtırıyor. O koğuşa giriyorlar, sadece bir kokluyorlar ve diyorlar ki: “Bu koğuşta insan yaşayamaz, kapatılsın.” 45 dakikada koğuş kapatıldı. Ondan sonra başka bir psikolojiye kapıldık. Yani kendi devletimize, hukukumuzu koruması için yaptığımız müracaatlara cevap verilmiyor, ama dışarıdan biri geliyor ve bunu kapattırıyor. O olay, yaşadığımız işkencelerin mutlaka anlatılması gerektiğini ortaya çıkarttı. Ama biz yine de ailelerimize işkence gördüğümüzü söylemedik.

Üzmemek için mi?

Üzmeyelim diye. Ama sol grup, böyle değil. Annesiyle görüş kabinine girdiği anda feryadı basıyor. Onlar da hemen oradan çıkıyor, Başbakanlık’ın önüne gidiyorlar. Aileleriyle ellerini arkada tutarak görüşüyordu arkadaşlarımız, şişlikleri görmesinler diye. Ben hiç ailemi ziyarete istemedim. Sadece açık görüşte, bayramlarda benim ailem geldi. Bizde yaşadıklarımızı abartma değil de, azaltma gibi bir özellik var. Genel olarak bir ülkücü karakteri bu. Ben cezaevinde arkadaşlara yazı yazın, şiir yazın dedim. Bir kompozisyon yarışması verdim. Orada kader konusunu inceleyeceksiniz dedim. Cezaevindeki arkadaşlarımız içersinden edebiyatçı, şair, roman yazarı çıkmalı. Bunları yalnız onlar yazabilir. Ancak, tevekküle sahip olan birisinin acılarını dışarıya yansıtabilmesi, o acılarından şikayet ederek bir roman, bir hikaye, bir şiir çıkartması son derece zordur.

Bunu bir eksiklik olarak görüyor musunuz?

Biz elbette kaderimize değil ama yaşadıklarımıza isyan etmeliydik. Bu kadere isyan değildi ki. Kadere karşı gelmek değildi

Bir hamlık vardı o zaman hepinizde.

Aslında bu hayat görüşünde bir hamlık değil. Başkalarının hayatını sona erdirmek Allah’ın iradesindedir. İşkence, zulüm, dinimizin reddettiği bir eylem. Haksızlık ve adaletsizlik kabul edilmeyecek bir yaklaşım. Tabii bunu kendimiz yapmadığımız için başkasının yapmasını da istemiyoruz, karşı çıkıyoruz. Fakat dışarıya feryat ederek, ağlamak, sızlamak, bağırmak, çağırmak da onurumuza yediremediğimiz şeyler.

Bunun altında biraz kibir de var ama...

Kibir mi dersiniz, gurur mu dersiniz yoksa bu feryadı da aşağılanma gibi algılayan bir psikoloji mi? Biz bu kötü muamelelerin hepsini beraber yaşadık. Sola ne yapılmışsa, bize de aynısı yapıldı. Ama solda isyan kültürü var. Bu isyan kültürünün getirdiği tahrikle karşı tarafta çatışma ortamına daha fazla girme eğilimi var

Size işkence yapanlarla daha sonra hesaplaştınız mı?

Hayır. Yedi buçuk sene kaldım içerde. Zeki Kaman, beni ilk yakalayan komiser haber gönderdi, “Kesinlikle ben işkence yapmadım. Dürüst Oktay yaptı“ diye. Dürüst Oktay haber gönderdi bazı kişilerle, “Ben yapmadım, Zeki Kaman’lar yaptı” diye. İkisi de birbirlerini suçladılar. Sonra Zeki Kaman gece rüyasına girdiğimi, çocuklarını okula gönderemediğini, korktuğunu, kesinlikle ilgisinin olmadığını söyledi. Ben de “Biz hukuk dışında asla bir şey düşünmeyiz. Çocuklarına yönelik en küçük bir kaygı içerisinde bulunmamalıdır. Çocukları okullarına gitsin.” diye haber gönderdim. Ama herhalde vicdanı çok rahat etmedi, bir trafik kazasında çok ciddi şekilde ağır yaralandı, arkasından da, vefat ettiğini duydum.

Dürüst Oktay?

O hâlâ görevli.

Hiç yüz yüze gelmediniz mi?

Hayır.

Bana niye bunu yaptın, ne hissettin, bunu nasıl yapabildin, sen insan mısın vs. demek istemediniz mi?

Bunlar sorulmalı, hala soruyoruz ama ben yasanın dışında bir şey düşünmedim. Yasal yönden de yapacağımız kadarın yaptık. İkisi hakkında dava açtım ama bunu nasıl delillendireceksiniz? Ben savcılığa başvurdum. Mahkemeye gelen doktor raporlarında kafamda bir yarık, parmağımda yanık izi, ayak tırnağımın deforme olduğu, kollarımın altında, omuzumda çürümelerin olduğu yazılmış. Ama mahkeme “Bunların işkenceden dolayı bir iz olduklarına dair delile rastlanmamıştır” diyor. O zamanki savcı Nurettin Soyer’in, işkence sırasında yüzünü gördüğümü, gözlerim bağlıyken ayakkabısı ve pantolonunu gördüğümü, sonra bir ara falaka sırasında yüzünü gördüğümü ifade ettim. “Peki bunu delillendirebilir misin?” diyorlar. Ben kiminle delillendireyim?

Beraat ettiler.

Beraati bırakın, soruşturma bile açılmadı. Yargılanmadılar. Ben koğuşa geldiğimde kapıya çıkartılıyordum Mamak’ta. Dışarıya güneşe karşı oturtuluyorum. Ayaklarımın altını güneşe tutuyorlar. Ayaklarımın altı üç defa kavladı benim. Her tarafımdan cerahatler akmaya başladı.

Niye öyle yapıyorlar?

Tedavi olsun diye! İşkenceden geldiğim için cereyandan dolayı susuz kalıyordu vücudumuz, bir de ayaklarımızın altına vurulduğu için onlar böyle yapıyordu.

Yine de inanamıyorum, niye yüzleşmek istemediniz? Yani kaba kuvvet göstermek durumunda değildiniz. Gel bakayım, ilaç mı alıyordun, ne düşünüyordun demediniz. İşkence öğretiliyor herhalde. Yahut ilaç mı veriyorlar onlara?

Bilmiyorum. 79’da Ankara Emniyeti’ne götürülürken kapının önünde benim kolumdan tuttu bir polis, dedim ki “Benim kolumdan tutma. Ben Türk gençliğini temsil ediyorum. Hırsız değilim, terörist değilim, vatan haini değilim.” O zaman bir komiser dedi ki: “Bırak kardeşim dokunma, zaten bıraksan da kaçmaz.” Asansöre bindim aynı polisle, yukarı çıkıyoruz. “Sen kolundan tutulamaz adam mısın?” dedi. Hiç seslenmedim, gözüne baktım sadece. “Bakma gözüme” dedi. Sonra da geldi bir başka görevli, “Dokunma kardeşim, sen buraya kadar getirirsin, buraya teslim ettiğine göre seni ilgilendirmez” dedi. 12 Eylül’den sonra C 5’teyim. Birden bire mideme güm güm vuruldu. Bütün organlarım ağzımdan çıktı zannettim. Sonra dedi ki vuran: “Bir zamanlar kolundan tutulamazdı.”

–Aa aynı adam!

–“Sen” dedi, “Bir zamanlar kartaldın. ‘Kolumdan tutulamaz’ dedin.” Gitti geldi, fırsat buldukça vurdu bana. O “Bir zamanlar kolundan tutulamazdı” sözü, 79’u hatırlattı. O zaman kolumdan tutan kişi, sarı, yüzünde çiller bulunan, uzun boylu, saçları dökük, asker tıraşı gibi saçlarını tıraş eden bir polisti.

Öğrendiniz mi sonra kim olduğunu?

Öğrenemedim. Şöyle bir örnek daha vereyim. İstiklal Marşı söylenecek. Hep beraber sıraya geçiriliyoruz. Diyorlar ki, “İstiklal Marşına başla.” Topluca söylüyoruz ama bağırarak söyleyeceksiniz. Birisi elinde copla dürtüklüyor. Şimdi ben İstiklal Marşı için hayatını vermeye hazır birisiyim. Bana İstiklal Marşı zorla söylettiriliyor.

Bu müthiş bir paradoks

Evet. Ben bunun için mücadele ettiğime inanıyorum. Kavgaya bu değerin korunması için girmişim. Ama bana İstiklal Marşı söylettirilmek için cop kullanılıyor. Ben diyorum ki kendime, bunu bağırarak söylesem, korkudan söylemişim gibi algalınır, söylemesem, o zaman darba maruz kalıyorum. Böyle bir ikilem yaşıyorum. Hücrede yatan devrimci bir arkadaşa dedim ki, “Ben senin yerinde olsam çok rahat olurdum. Mesela Rusya’da esir düşsem, Enternasyonal Marşını söyletmek isteseler söylemem. İşkence yapsalar dayanırım, direnirim. Bunun için gerekirse sürünürüm. Söyletemez kimse bana. Ama burada bana İstiklal Marşımı sanki cop kullanarak söyletiyorlar. Bunu içime sindiremiyorum. Sesini hiç çıkartmadı. İstiklal Marşı benim de marşımdır demedi. İstiklal Marşı söylememekten dolayı mahkemeye giden arkadaşlarımız oldu. Hakim bile anlayamıyor bunu. Aslında anlıyor ama sonuçta önüne gelen dosyaya göre davranıyor.

Bütün bu yaşadıklarınızı, Türkiye’de işkencenin bütünüyle ortadan kaldırılması için dava haline getirmemek, bir ufuksuzluk, dar görüşlülük değil mi?

Hayır. Bununla ilgili belli çabalarım oldu dışarı çıktıktan sonra. Ankara’da Abdi İpekçi Parkında ölüm orucu tuttu ailelerimiz. Bunları duyurmak için. Cezaevinde biz açlık grevi yaptık. Tabii ölüm orucu inançlarımıza ters geldiği için biz yapmıyoruz. İnsanın başkasına zulmetmesi ne kadar yanlışsa, kendisine zulmetmesi de aynı derecede yanlış. O yüzden açlık grevi yaptık. Avukatlarımız aracılığıyla haber gönderdik dışarıya ama hiçbir gazetede yayınlattıramadık. Taha Akyol, o zaman Tercüman’da yazıyordu. Haber yolladım ona, dedim ki, hiç olmazsa aileleri karşısına çıkartılıp, Türk’üm, doğruyum, çalışkanım diye ilkokul çocuklarına söylettirilen marşları çocuklarının karşısında nasıl söylediklerini yazsınlar. Onun üzerine Taha Akyol köşesinde yazdı. Sonra ben bu muamelelere maruz kalmış çocukların hukuki durumlarını takip etmek üzere vakıf oluşturdum. Her fırsatta, Meclis’te olduğumuz dönem içerisinde de işkencenin tümüyle ortadan kaldırılması gerektiğini söyledim.

Manisalı Gençler Davası’nda sesinizi çıkardınız mı?

Çıkarttım. Kimsenin işkence yapmış olmaktan dolayı hukuka veya başka bir gerekçeye sığınarak kendisini mazur göstermesini asla kabul etmediğimizi, orada en azından bu talimata direnmesi gerektiğini ifade ettik. Ben cezaevindeyken de solcuların işkence görmesine dayanamayıp, bağırdığım. Solcular için hücrede yattım

Nasıl oldu?

Tecrit hücrelerinde yatıyoruz. Bir gün sol görüşe sahip birini hücrenin içerisinde yatırdılar. Ayağını kapının demir parmaklığı arasından dışarı çıkarttılar. Ayaklarının altına vuruyorlar. Önce hiç sesi çıkmadı. Ondan sonra ufak ufak sesler çıkmaya başladı, sonra bağırmaya başladı. Onun üzerine ben bağırdım hücremden. “Yetti be, yeter artık!” dedim. Geldiler, kapımı açtılar. “Sen ne diyorsun?” dediler. Dedim ki: “Yeter artık, insanız biz.” Kaptılar beni götürdüler. Komutanların karşısına çıkardılar. Bir tanesi dedi ki: “Allah Allah sen Muhsin Yazıcıoğlu’sun öyle mi? Sen niye askere karşı geldin?” Olayı anlattım. “Sana ne?” dedi. Dedim ki: “Ben insanım, biz insanız.” O da diyor ki: “Bu, senin dışarıda dövüştüğün adam.” Ondan sonra da hücre cezasına çarptırıldım.

Sizce işkenceciler özel olarak mı yetiştiriliyor?

Şili’yle ilgili bir film seyretmiştim. O filmde, bir cezaevi yaşantısı gösteriliyordu. Onu seyredince, sanki Mamak’ta biz yaşıyormuşuz gibi hissettim. Demek ki bu daha global bir proje. Türkiye’de de herhalde sorgulama metotları ile ilgili eğitimi bizimkiler biraz dışarıdan alıyor. 12 Eylül öncesinde sağcıları sorgulamak üzere özel bir grup, solcuları sorgulamak üzere özel bir grup oluşturulmuştu. İhtilalden sonra da Ankara’da solcular başka bir yerde sorgulandı, sağcılar Mamak’ta C 5’te sorgulandı. Başka yerlerde de benzeri şeyler yapıldı. Onun için ülkücülerle ilgili görevlendirilmiş polislerde ideolojik husumet de arandı. O bakımdan tesadüfen seçilmiş kişiler olduğu kanaatinde değilim. İşkenceci portresini, işkencecinin kendisine tarif ettirmek lazım. Yani bu her insanın yapabileceği bir iş değil. “Ben kamu görevlisiyim, bana söyleneni yapıyorum” diyemez bir insan. Akşam gidince nasıl çocuklarıyla oturacak, nasıl yemek yiyecek? Yani sağlıklı oldukları kanaatinde değilim. Eğer bütün yaptıklarına rağmen sağlıklı kalabildiyse o zaman bir arıza var onda demektir.

Yani arızalı adamları mı tek tek buldular, yoksa onları senelerce eğittiler mi?

Tabii sistematik bir şey bu, münferit değil. Ben sistematik olarak yetiştirildikleri, eğitildikleri kanaatindeyim

Şu anda nedir durum?

Şu anda Emniyet’te bir hayli düzelme olduğunu görüyorum. Ama işkencenin tamamen bitirildiğini söylememiz mümkün değil. Yer yer buna benzer şikayetler ulaşıyor

Kafanızdaki soyut devletle, hayatın somut devleti arasındaki fark, sizi nasıl etkiledi? Bir deprem yaşadınız mı? Biz kandırılmışız dediniz mi?

Yani öpmek istediğimiz bir el tarafından dövüldüğümüz hissine kapıldık mı? Ben aslında öpmek istediğim bir el gibi görmedim. Mücadele hayatımda da, bir yerin görevlisi değildik biz. Spontane bir şekilde çıkmışız, köyden gelmişiz, bir mücadelenin içerisinde kendimizi bulmuşuz. Üniversitelerde, sokaklarda kamplaşmalar oluşmuş. Adeta tam bir milli refleks içinde, yaşamak, okumak için mücadele etmek mecburiyetinde görüyorsunuz kendinizi. Nasıl ki göz kapaklarınız iradeniz dışında herhangi bir tehlikeyi gördüğünde refleks gösterirse, bir milleti de bir vücut gibi gördüğünüzde, onun tabii refleksleri içerisindedir milliyetçiler, ben böyle görüyorum

Gerçekten devletin sizleri kullandığı hissine kapılmadınız mı?

Kullanıldığınız kavramı biraz ağır buluyorum; ama istismar edildiğimizi görüyorum. Bütün gençlik istismara uğramıştır. Bir zamanlar okullara sığmadık, mahallelere sığmadık, şehirlere sığmadık, Türkiye’ye sığmadık, birbirimizi sığdırmadık. Ama arkasından iki buçuk metrekarelik hücrelere sığdık. Dışarıda birlikte yaşayamayanlar, hücrelerde birlikte yaşamaya mecbur oldular. Dışarıda birlikte yaşamanın yolunu bulamayanlar, hücrede birlikte yaşamanın kültürünü geliştirebildiler. Onun için yeni gençliğe benim tavsiyem, nüansları derinleştirerek farklılığa dönüştürmek ve onları bir çatışma sebebi yapmak yerine, nüanslarımızı zenginlik sayarak, fikirlerimizi, yaşama tarzlarımızı birbirimize dayatmadan, birlikte yaşamanın yolunu bulmak zorundayız.

Ruhunuzda ve bedeninizde ne tür etkiler bıraktı işkence?

Öncelikle müthiş bir tecrübe birikimi oluşturdu, çok acı olsa da. Çünkü kendi bedenlerinde işkenceyi yaşamış, haksızlığı yaşamış insanlar olarak, işkencenin olmadığı bir dünyayı sağlamak istemek ve bunun için, gerekirse her türlü fedakarlığı göze almak kültürünü geliştirdi.


Bu olumlu kısmı, olumsuza gelelim.

Herhalde bunlar bedenimizde zaman içerisinde çıkıyor. Bazı arkadaşlarımız çok erken yaşlarda bunun tahribatlarını yaşıyorlar. Ben bedenen çok şükür sağlıklıyım. Belki iç dünyamızı diri tutan, bizim bir özelliğimiz olan inançlarımızdan kaynaklanan bir sabır kültürü var. İnançlarımız bizi öbürlerinden çok daha fazla korumuştur. Mesela ben beraber yattığım Dev–Genç genel başkanına diyordum ki, şimdi senin işin benden daha zor. Sen cezaevinden çıktığın zaman elli yaşına gelmiş olacaksın, ondan sonraki durumun ne olacak, evlenecek misin, çocukların olacak mı, bütün bunları düşünüyorsun. Çünkü o sabaha kadar çok fazlaca uyumadan kalırdı. Ben kalkıyorum, seccademi seriyorum. Namaza durduğumda başka bir âleme gidiyorum, burada yaşamıyorum. Beni tedavi eden böyle bir avantajım var. Bu da ruhi tedavi imkanı veriyor bize. Dolayısıyla bu ağır travmaya rağmen, hem bedenen, hem de ruhen sağlıklı kaldığımı düşünüyorum.

İşkenceyi önlemek için öneriniz var mı?

İşkenceyi bir metot olmaktan çıkartmak ve en ağır şekilde suç kapsamına sokulmasını sağlamak için bütün siyasi kadrolara çağrıda bulunuyoruz. Onunla ilgili yasal düzenlemeleri Türkiye zaten büyük ölçüde yapma çabası içinde. Ama, bu konu daha somut bir şekilde, Avrupa’nın bir talebi, dışarının bir dayatması olarak değil, Türkiye’nin hem devlet ve hem de millet meselesi olarak ele alınmalı. Cezaevinden çıktıktan sonra, Konya’da bir arkadaşımızın düğününe gitmiştim. Hemen cezaevinden çıktıktan sonraki dönem. Akşam oturduk konuşuyoruz. Hanımlar bir taraftalar, beyler bir tarafta. Sabaha kadar sohbet ettik. Tabii epeyce gülüşmeler falan oldu. Sordular sabahleyin hanımlar, “Niye o kadar güldünüz?” Dedi ki arkadaşlar: “Mamak’ta yaşadıklarımızı anlattık.” “Allah Allah, bizi niye o kadar ağlattınız peki?” Şimdi yaşanmış olan öyle şeyler var ki, çok aşağılayıcı, ruhen ezici şeyler. Ama sonradan anlatırken gülünüyor. Mesela komutan koğuşa girdiğinde demir parayı atıyor yere. Orda duran birine diyor ki “onu al”. Parayı almak için ranzanın altına girmesi lazım. Ranzanın altına girdiği zaman da copla dövüyorlardı.

_________________
Biz ustayız VATAN sevmenin
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ulubatlı Hasan
onbaşı
onbaşı


Kayıt: 18 Oca 2008
Mesajlar: 41
Konum: Sivas

MesajTarih: Sal Oca 22, 2008 11:32 am    Mesaj konusu: Muhsin-i 12 Eylül günlüklerinden tanıdım Alıntıyla Cevap Gönder

Muhsin’i 12 Eylül günlüklerinden tanıdım

Muhsin’i 12 Eylül günlüklerinden tanıdım

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun 18 yıllık hayat arkadaşı, Aksiyon’a konuştu: “Gördüğü işkenceleri anlatan Muhsin’in günlüklerini okumayı bitiremedim.”


Darbe ilanı, sokağa çıkma yasağı ve siyasilerin bir bir cezaevlerine gönderilmesi. 14 yaşındaki Gülefer Pakdil için 12 Eylül belki de sadece bunları ifade ediyordu. Gün gelecek, 12 Eylül bu genç kızın hayatında önemli bir yer tutacaktı. O, Kahramanmaraş'ın Göksun ilçesinde ortaokulda okurken cezaevinde yazılan bir not, belki de ona hayatının en zor gününü yaşatacaktı.

Dokuz çocuklu Pakdil ailesinin çocuğu olarak 1968'de dünyaya gelir Gülefer Pakdil. Annesi ev hanımı, babası ise memurdur. Maraş'ın Göksun ilçesinde yaşayan aile, baba Hayri Bey’in çocuklarını büyük şehirde okutmak istemesiyle Ankara'ya yerleşir. Gülefer Pakdil 20 yaşına geldiğinde abisinin yakın arkadaşlarının vasıtasıyla tanıştığı bir gençle evlenmeye karar verir. O kişi, cezaevinden yeni çıkan Muhsin Yazıcıoğlu'dur. 80 ihtilaliyle hapse gönderilen siyasiler arasında yer alan Yazıcıoğlu, cezaevinden yeni çıkmıştır.

Baba Hayri Bey için cezaevinden çıkan birine kızını vermek kolay olmaz. Tabii Gülefer Hanım için de evlenmek. Aile temkinli davranır, Gülefer Hanım ise korkar cezaevinden çıkan biriyle evlenmekten. Muhsin Yazıcıoğlu'nun köyüne kadar gidip araştırır aile. Ağabeylerden de olumlu cevap gelince Gülefer Pakdil artık Gülefer Yazıcıoğlu olur. Baba Hayri Bey’in de bu dünyada oğullarından ayırt etmediği biricik damadı.

MUHSİN'İN GÜNLÜKLERİNİ BİTİREMEDİM

Gülefer Yazıcıoğlu Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun 18 yıllık hayat arkadaşı. Gülefer Hanım ilk başta cezaevinden çıkmış bir insanla evlenmekten korktuğunu anlatıyor. Ancak 'Benim için kişinin neden cezaevine girdiği önemli' diyerek Yazıcıoğlu'nun 'vatan' mücadelesinden etkilendiğini dile getiriyor. Eşinin cezaevinde yaşadıklarını yazdığı günlüğü ve notlarını okuduğunda gözyaşlarını tutamamış: "Muhsin'i hapiste tuttuğu günlüklerden tanıdım. Onun yaşadıklarını, günlükleri okudukça daha iyi anladım." Furkan (13) ile Firuze'nin (17) annesi Gülefer Hanım, "Başörtülü biri First Lady olabilir." diyor. Bayan Yazıcıoğlu, sert görünümüne rağmen romantiktir dediği şair ve baba, eş Muhsin Yazıcıoğlu'nu anlattı.

12 Eylül'ün en sancılı dönemlerini hiç şüphesiz en çok siyasiler yaşadı. Özellikle de milliyetçi kanat. 80 ihtilaliyle cezaevine gönderilen siyasiler arasında Muhsin Yazıcıoğlu da vardı. Gülefer Hanım, Muhsin Bey için en çok üzüldüğü anı anlattığında gözleri dolu dolu oluyor. On günlük evliyken eşinin dosyalarını düzeltmeye çalışan Gülefer Hanım’ın rastladığı saman kâğıt, ona 12 Eylül'de eşinin yaşadığı bütün sıkıntıları yaşatmış. O ana kadar eşinin cezaevinde yaşadıkları hakkında pek bir şey bilmeyen Gülefer Hanım kâğıdı ancak yarıya kadar okuyabilmiş. Muhsin Bey’in cezaevinde tuttuğu günlükte yazılanları Gülefer Hanım şöyle anlatıyor: "Çarmıha gerildiği, vücudunun her yerinden elektrik verildiği, tırnaklarının söküldüğü yazıyordu. Kâğıdı daha fazla okuyamadım..."

BAŞÖRTÜLÜ BİRİ KÖŞK’E TEK ŞARTLA ÇIKABİLİR

Gülefer Hanım bu olaydan sonra eşine cezaeviyle ilgili soru sorma cesaretini de bulamaz kendinde. Belki de daha fazla acı duymaktan, ona acılarını hatırlatmaktan korkar. Hatta yaşadığı işkenceler sonrasında eşinin ayak tırnaklarından bazılarının olmadığını o zaman fark eder. Gülefer Yazıcıoğlu ilk çocukları Firuze dünyaya geldiğinde Muhsin Bey’in anne ve babasının düğün bayram ettiğini anlatıyor. Çünkü vücuduna verilen elektrik neticesinde oğullarının çocuk sahibi olamayacağını bile düşünmüşler.

Muhsin Yazıcıoğlu yoğun siyasi hayatına rağmen çocuklarıyla ilgilenmeyi de ihmal etmiyor. Saat kaçta gelirse gelsin, çocukları uyumuş dahi olsa onları kaldırıp ballı sütlerini muhakkak o içiriyor. İlkokul çağlarındayken kızı Firuze'nin babasıyla vakit geçirememekten yakındığını 'Babam ne olur mebus olmasın!' diye dua ettiğini anlatan Gülefer Yazıcıoğlu, artık çocuklarının böyle düşünmediğini belirtiyor. Hatta karakterini eşine benzettiği 17 yaşındaki kızı Firuze'nin ilerde babası gibi aktif siyasette yer alacağına inanıyor.

Gülefer Hanım AK Partili hanımlarla da görüştüğünü belirtiyor. Ona göre insanların siyasi görüşleri kimseyle görüşmesine engel değil. Ancak isim vermekten kaçınıyor. "Ben muhalefet partisi liderinin eşiyim. İsim verirsem belki sıkıntı duyabilirler." diyor. Emine Erdoğan ile en son Tayyip Erdoğan'ın Belediye Başkanlığı zamanında görüştüklerini dile getiriyor. First Lady tartışmalarına da değinen Yazıcıoğlu, başörtülü birinin First Lady olabileceği görüşünde: "Dini siyasete karıştırmadığı ve başörtüsünü eşinin icraatlarının önüne geçirmediği müddetçe sorun yok. Laik bir ülkede yaşıyoruz. Başörtülü bir hanım pekâlâ First Lady olabilir."

Bayan Yazıcıoğlu nadir de olsa eşinin gezilerine katılıyor. Fakat çok göz önünde olmak istemiyor: “Her yerde tanınmaktan ve bulunmaktan mutlu olmam. Özgürlüğüme düşkünüm.” Siyasilerin eşlerinden örnek aldığı bir isim olmadığını vurguluyor: "Ben Nene Hatunları, Halide Edip Adıvarları kendime örnek alırım."

Gülefer Hanım aslında siyasetle ilgilenen bir aileden geliyor. En çok gazetecilik hayalini gerçekleştiremediğine hayıflanıyor. Ağabeylerinden biri TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil. Diğer abisi Nihat Pakdil ise Tarım Bakanlığı'nda müsteşar yardımcısı. Gülefer Hanım’ın siyasete girmek gibi bir hayali olmamış. İnsanlara hizmet etmeyi sevdiğini fakat bunu gizli yapmaktan hoşlandığını belirtiyor. Siyasetin dürüstçe yapıldığı takdirde kendisini korkutmadığını dile getiren Yazıcıoğlu, "Eşim de babam da siyaseti dürüstçe yaptı." diyor. Eşi için 'İnsanlara vaat ettiklerini yapabilecekse iktidara gelsin, yoksa Allah nasip etmesin' diye dua eden Gülefer Hanım için illa iktidar veya başbakan olmak önemli değil. O, muktedir olmanın daha önemli olduğu görüşünde. "İktidar olabilirsiniz ama muktedir olamazsınız." diyor. Eşinin şu andaki siyasi pozisyonunu da değerlendiren Yazıcıoğlu, onu siyasi olarak daha iyi yerlerde görmek istediğini dile getiriyor. Ortak hayalleri ise 'Türk- İslam birliği' kurulması.

CESUR ÇIKIŞLAR

28 Şubat sürecinde sert çıkışlar yapan eşinin cesur davrandığını dile getiriyor. Gülefer Yazıcıoğlu, eşinin 12 Eylül'deki söylemleriyle bugünkü söylemlerinin aynı olduğunu vurgulayarak “Eşimin tüm söylediklerinin arkasındayım. Zira onun davasına inanıyorum.” diyor. 18 yıllık hayat arkadaşının bir 'derya gibi' olduğunu ifade ederek, merhameti, dürüstlüğü ve en çok da vatanı ve milleti için mücadelesinin kendisini etkilediğini anlatıyor. Muhsin Bey’in sert görünümüne rağmen oldukça duygusal olduğunu, eşinin kendisine sık sık şiir yazdığını anlatıyor. Ancak partinin amblemindeki gül ile, Muhsin Bey’in şiirlerine ilham olan gülün kendisiyle alakası olmadığının altını çiziyor. Öğreniyoruz ki amblemdeki gül Peygamber Efendimiz’i simgeliyormuş.

Eşinin sürekli cep telefonuna şiir mesajları attığını dile getiren Gülefer Hanım, benim böyle bir yeteneğim olmadığı için sadece teşekkür ediyorum diyor. Hatta eşinin siyaseti bırakması hâlinde iyi bir şair ve yazar olacağı görüşünde. Muhsin Bey’e göre kadınlar Allah'ın bir emaneti. Her kadına en iyi şekilde davranmak erkeklerin birinci vazifesi.


İÇLİ KÖFTE SEVER, İSLAM BİRLİĞİ İSTER

En sevdiği yemek: İçli köfte (eşinin yaptığı)
Yaptığı en güzel yemek: Sivas'a özgü mantı
İdeali: Türk-İslam birliği kurmak
Sinirlendiği konu: Vatan, millet ve din karşıtı söylemler
Sinema: Uzun zamandır gitmemişler.
Tiyatro: Geçen sezon Nejat Uygur'un tiyatrosuna gitmişler.
Alışveriş: Gülefer Hanım yapıyor.

Muhsin Yazıcıoğlu'nun eşine yazdığı şiirlerden biri

Ben sevda yolunda, aşkı ararken
Karanlık dünyama, bir ışık yaktın
Su damlası gibi gönlüme aktın
Bir anlık bakışınla kalbimi yaktın

Kırağı vurmuştu hüzün bahçelerime
Solan sevgilerime bin sevda kattın
Kara saçlarına kaderimi bağladım
Buğulu gözlerinde ben, mutluluktan ağladım.
MUHSİN YAZICIOĞLU


aksiyon

_________________
VATAN NAMUSTUR SATILMAZ
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 412
Konum: Isparta

MesajTarih: Sal Oca 22, 2008 11:36 am    Mesaj konusu: YAZICIOĞLU-12 EYLÜL-DE ÇOK SÜRÜNDÜK Alıntıyla Cevap Gönder

YAZICIOĞLU-12 EYLÜL-DE ÇOK SÜRÜNDÜK

Onlarca film, yüzlerce kitaba konu oldu 12 Eylül.. 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi yargılandı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi... Ülke tarihinin bu en acı en karanlık günleri tekrar gündemde.



MUHSİN YAZICIOĞLU (BBP Genel Başkanı)

teslim ol çağrıları yapılacak. Birgün de yakalandığımı söyleyecekler. İdam talebiyle yargılanacağım. Ama beraat edeceğim. Merak etmeyin” dedi. Bu konuşmayı yaptığı günlerde Ülkü Ocakları Genel Başkanı ve MHP Genel Başkan Müşaviri’ydi. Mamak Askeri Cezaevi’nin C-5 koğuşunda 5.5 yılı tecrid hücresinde olmak üzere 7.5 yıl kaldı...

“Kızılay’da bir arkadaşımın bürosunda yakalandım. O gün gözüme taktıkları gözbağı 26 gün sonra savcılığa çıkacağım gün açıldı. Gözkapaklarım beyaz, yüzümün kalan kısmı simsiyahtı. C-5’e tekmelerle girdim ve başımı duvara vurmamla birlikte kafam açıldı, başım kanıyor dedim. ‘Geber o zaman’ dediler. 26 günü C-5, 7 günü kafes olmak üzere 33 gün işkence gördüm. İlk işkenceleri el parmaklarımdan elektrik vermeleri oldu. Yaptıkları her sorguda beni soydular. Kollarımın altından geçirdikleri kalasla askıya alıp, çengelle tavana asıyorlardı. Ayağınızın altına bir sandalye koyuyorlar ve öylece bekliyorsunuz. Sonra elektriğin bir ucunu serçe parmağınıza bağlayıp, diğer ucunu manyetonun çalışmasıyla birlikte vücudunuzda gezdirmeye başlıyorlar. Dişinize, dilinize, cinsel uzvunuza nereden acı vermek istiyorlarsa oraya dokunduruyorlar. Bu işlemi yaparken ayaklarınızın altındaki sandalyeyi aldıkları için havada asılı kalıyorsunuz. İşi o kadar sistematik bir hale getirmişlerdi ki askıya çıkardıklarında başımızdan bir arabanın lastiğini geçirirler bunu bel hizamızda sabitlerlerdi. Elektrik verdiklerinde lastiği aşağı doğru bastırırlardı, bedeninizin ikiye ayrıldığını hissettirirlerdi. Birçok acı yaşadım ama beni en çok etkileyen çırılçıplak soymalarıydı.”dedi.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> DEVLET,SANAT,BİLİM ve EDEBİYAT BÜYÜKLERİ Tüm zamanlar GMT + 3 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Geçiş Yap:  

Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız



BİZİM KÖŞE



Powered by phpBB © 2001 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu
Chronicles phpBB2 theme by Jakob Persson (http://www.eddingschronicles.com). Stone textures by Patty Herford.

Abuse - Report Abuse
Powered by forumup.com forum gratis free, create open your free forum!
Created by Raulken of Hyarbor S.r.l.
TOS & Privacy.

Page generation time: 0.119