BİZİM KÖŞE
BİRLİĞİN VE BİLGİNİN MEKANI
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

İLK TÜRK DEVLETLERİ
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> SELÇUKLU ve OSMANLI DEVLETİ,SULTANLARI ve PADİŞAHLARI
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:32 am    Mesaj konusu: Araplarla Mücadele Alıntıyla Cevap Gönder

Araplarla Mücadele

665'i takip eden yıllarda, Karadeniz kuzeyindeki "Büyük Bulgarya" devletinin kuvvetli Hazar genişlemesi karşısında dayanamıyarak parçalanması neticesi, Dnyeper'e kadar uzanan düzlükler Hazarlara geçmiş ve hakanlık Kafkasların güneyinde de İslam ileri harekatına karşı yolları kapamıştı. Araplarla Hazarların mücadeleleri şiddetli ve devamlı oldu. İlk büyük taarruz Halife Osman zamanında H. 31 (651-652)'de Selman b. Rebîa kumandasında yapıldı. Derbend'i aşarak Hazar başkenti Belencer'e kadar sokulan Arap kuvvetleri geri püskürtüldü ve Hazarlar güneye doğru Ermenistan'a girdiler.

Bundan sonra, yarım asırdan fazla devam eden sınır boyu çarpışmalarını Arapların büyük çapta harekâtı takip etti. Bu seferlerin başında Emevîlerin ünlü kumandanlarından Mesleme Abd'il-Melik (Halîfe Velîd 1 -705-715-'in kardeşi) bulunuyordu. Derbend havalisine kadar uzanan (707-710, 711 yılları) Mesleme 714'de Derbend'i zaptetti ise de, kendisinin Istanbul'a yürümek üzere Kafkaslar'dan ayrılmasından sonra, Hazar taarruzu karşısında Arap kuvvetleri geri çekildi. 722 yılında, Ermeniye valisi el-Carrah'ül-Hikemî Hazar ülkesinde büyük başarı kazandı.

730'a kadarki karşılıklı akınlar sonucunda Araplar tekrar Azerbaycan'a gerilediler. Fakat en mühim başarılarını Ermeniye ve Azerbaycan valisi Mervan b. Muhammet (sonradan halife)'in 737'deki harekatı ile elde ettiler. Bu münasebetle hakanın İslamiyeti kabule zorlandığı söylenir; ancak rivayete göre, az sonra o yine eski dinine dönmüştür. İslam halifeliğinde Abbasîlerin iktidara gelmesi ile nıücadele hızından kaybetti. Mühim olmak üzere 8. asrın 2. yarısında, 760'lardan sonra, Hazarların Tiflis'i tekrar ele geçirip Ermeniye bölgesine girmeleri zikredilmeğe değer.

Bu savaşlar dolayısiyle belirtildiğine göre, halîfe El-Mansür tarafından H. 141 (758)'de Daryal'da kurulmuş olan Ermeniye vilayet merkezinde vali Yezîd b.Useyd, hakanla uzlaşmak için, halîfenin arzusu gereğince bir Hazar prensesi ile evlenmek istemiş, tarhanlar refakatinde ağır çeyizi ile Berdaa (vilayet merkezi)'ya getirilen kızın doğum esnasında çocuğu ile ölmesi, hakanı bunun gerçekte bir ihanet sonucu olabileceği düşüncesine sevkederek harp sebebi sayılmış ve As-Tarhan kumandasındaki Hazar ordusu hilafet topraklarına yürümüştür.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:33 am    Mesaj konusu: Hazar Devletinin Gelişmesi Alıntıyla Cevap Gönder

Hazar Devletinin Gelişmesi

İslam hilafet imparatorluğunun en kuvvetli devirlerinde Arap ordularına karşı gösterilen bu çetin mukavemet Hazar devletinin kudretini bir kere daha ortaya koyar.Hakikaten 8.-9. asırlarda hakanlık, îslam müelliflerinin ifadelerinden de anlaşıldığı üzere, Çin ve Bizans ile denk ayarda olmak üzere, Doğu Avrupa'nın en büyük siyasî teşekkülü durumunda idi.Sınırları bilhassa batı ve kuzey yönünde genişlemiş, Kuzey Kafkaslar'da "Serîr" ülkesi "Avarlar", Alanlar, On-ogurlar ve Kafkaslar'ın dağlı kavimleri, Kırım'da Gotlar, İtil Bulgarları, Volga civarında Fin-Ugor Burtas'lar ve başka çeşitli Fin kolları, Desna ırmağı ile orta Dnyeper çevresindeki İslav kütlelerinden Radimiçler, Vyatiçler, Severianlar, Polianlar vb., Kuban havalisindeki Macarlar ve Kiyef ile dolayları, hakanlığın idaresine girmişlerdi.

Böylece, 9. asır sonlarına ait bir kaynakta (Eldad ha-Dani) hakanı "25 kral"ın başında olduğu söylenen Hazarlara bu siyasî gücü sağlayan başlıca imkanlardan biri, hakanlığın, coğrafî mevkii itibariyle Ortaçağ'ların belki en canlı ticarî faaliyet bölgesinin merkezinde yer almış olması idi. Hazar ülkesine İskandinavya'dan, Volga ve Kama boylarından bilhassa kürkler (samur, kakım, sansar, zerduva, tilki vb.) ve diğer ticarî mallar (balmumu,tutkal), Çin'den ve Türkistan'dan ipek ve kumaşlar, Bizans'tan türlü sanat ve süs eşyası geliyor, İtil ve başka Hazar şehirlerinde pazarlanıyor, bu çeşitli ve zengin emtia Orta Asya-Doğu Avrupa-Yakın-doğu kıtaları arasında bir yandan diğer yana akıyordu Hazar hakanlığı, devlete yüksek gelir sağlama bakımından bu büyük ticarî faaliyeti teşkilatlandırıp emniyet ve kontrol altına almak suretiyle en iyi şekilde değerlendiren bir siyasî birlik olarak Türk devletleri arasında seçkin bir yere sahip olmuştur.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:34 am    Mesaj konusu: Hazar Barışı (Pax Khazarica) Alıntıyla Cevap Gönder

“Hazar Barışı” (Pax Khazarica)

Kaynaklarda açıklandığına göre, Hazar hakanlığı refah içinde idi. İbn Fadlan (M.922) Hazarların bal, mum, un, kadife ve kürk ticareti yaptıklarını, Gerdîzî (M. 1048) arıcılık ve balmumu ticareti ile uğraştıklarını söylemekte, İstahrî (M. 930-933) Hazar devlet hazinesinin kaynakları olarak, ülkeye giriş noktalarında ve kara, deniz ve nehir yollarının belirli yerlerinde elde edilen gümrük resimleri ile tacirlerden alınan 1/10 vergileri zikretmekte, el-Mes'üdî (M. 944) Hazarların denizde ve nehirlerde gemiler işlettiklerini bildirmektedir.

Aynı kaynaklara göre Hazar ülkesinde tarım için verimli topraklar ve pek çok meyve bahçeleri bulunuyor ve bunlar "hayata kolaylık getiriyordu". Mevcut imkanlar dolayısiyle Hazarlar şehirler de kurmuşlardı. Bunların en mühimi başkent İtil şehri idi. Öteki büyük şehirler, Belencer etrafında 4 bin kadar bahçesi ile Semender (Dağıstan bölgesinde deniz kenarında), Kuban'ın Karadeniz'e döküldüğü yerde Tamtarkan; Taman Tarhan adından), Volga kıyısında Sarıgşın (Arap kaynaklarında, Al-beyza). Bugünkü Türkçe ile "Ak-şehir" diyebileceğimiz Sarıgşm, başkent İtil'in bazan "Hazaran" denilen doğu kısmı idi. Başkentte hakanın oturduğu batı semtine "Han-balıg" (Han-şehri) adı verilmişti.

Başta kagan (hakan) veya Yilig (elig) ile bey (beh, peh)in bulunduğu, şad'lar tarhan'lar tudun'lar idaresinde olarak, eski Gök-Türk teşkilatını devam ettiren Hazar devleti kuvvetli ordusu ile hakim olduğu geniş sahada asayiş ve ulaşım güvenliği temin ederek 7.-9. yüzyıllar boyunca, Doğu Avrupa'da tam manasıyla bir "Hazar Barışı" ("Pax Khazarica") çağı gerçekleştirmişti. Hatta bu maksatla herhangi bir dış saldırıyı vaktinde önlemek için Bizans'tan getirilen ustaların yardımı ile 835'de ünlü Şarkel kalesi yaptırılmıştı. Rus kroniklerinde Bela Vedza (Beyaz kale) olarak zikredilen bu kale beyaz taştan ve tuğladan inşa edildiği için batı Türkçesi ile Şarkel (ak-ev=ak-kale) diye adlandırılmıştı.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:36 am    Mesaj konusu: Hazarların Dini Alıntıyla Cevap Gönder

Hazarların Dini

"Hazar Barışı" ulaşımı hızlandırmış, mal mübadelesini artırmış, dolayısiyle hakanlık Doğulu, Batılı milletlerden kütleler halinde ticaret ve sanat erbabının kaynaştığı bir ülke haline gelmişti. Bu sebeple, konuşulan çeşitli diller yanında değişik yazılar (Gök-Türk, Arab, İbranî, Kyrill) kullanılıyordu. Ahali de çeşitli dinlerde idi.Hazarlar aslında eski Türk-Bozkır dini olan, Tanrı'nın birliği inancına dayalı, Gök Tanrı ("Tengri-Han") itikadında idiler. Fakat milletlerarası sıkı münasebetler sonucunda ülkede İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevîlik de yayılmış olup, her cemaat tam bir vicdan hürriyeti içinde kendi dininin ibadet ve ayinlerini icra etmekte idi. Kaynaklara (İstahrî, M. 932, el-Mes'üdî, M. 944, İbn Havkal, M. 977) göre,Hazar şehirlerinde camiler, kiliseler, sinagoglar yanyana bulunuyordu.İslamlığın (9. yüzyıl ortalarında) Harezmliler aracılığı ile yayıldığı, Ortodoks Hıristiyanlığın Bizans'tan geldiği (8. yüzyıl son çeyreğinde) ve Hazar hakanının isteği üzerine meşhur İslav "apostol"u Kyrill (Kyrillos)'in başkent İtil'i ziyaretinden (861-862) sonra arttığı anlaşılıyorsa da, Musevîliğin, üstelik yalnız hakan ve ailesi ile idareci zümre dini olarak, ne zaman ve ne suretle kabul edildiği tam kesinliğe ulaşmış görünmüyor.

Hazarların Musevîliğe dönmesi umümîyetle Bulan adlı hakana bağlanmakta ve çeşitli tarihler verilmektedir. Son araştırmalarda Bulan'ın 8. yüzyılda Khersones'de (Güney Kırım'da) din değiştirdiği ileri sürülmüştür. Bazı İslam müelliflerine (el-Mes'üdî) göre, Hazarlar Abbasî halîfesi Harunu'r-Reşîd zamanında (786-809) Musevîliğin bir mezhebine girmişlerdir. "Karay" denilen bu mezhep, Musa'nın talimlerini ihtiva ettiği sanılan "Talmud"a fazla itibar etmeyen ve halkı bazı İslamî unsurlarla karışık bir itikat olup, Hazarların da kısa zaman içinde iyice Talmudculuğa yaklaştıkları söylenir.

960 yıllarına doğru Endülüs Emevî devletinde Musevî nazır Hasday b. Şaprut'un Kurtuba'dan Hazar hakanı Yasef'e gönderdiği mektup ile hakanın İbranîce yazdığı rivayet edilen cevap da meseleye tam bir aydınlık getirmemiştir. 16. asırda Mısır'da ele geçirilerek İstanbul'da yayınlanan (1577) bu "yazışma" ("Correspondence Kha-zare")'nın ilmî yayınlara ve açıklamalara konu olan metni (en iyisi, P. P. Ko-kovtsov, 1932, Leningrad) hakkındaki tenkidler vesikanın gerçekliği hususunda ciddî şüpheler uyandırmış ise de, içinde verilen bilginin birçok bakımlardan doğruluğu ortaya konabilmektedir.

Netice olarak, Karay dini mensuplarının (Karaimler) Hazar ülkesinde gittikçe kalabalıklaştığı ve hatta zamanımızda Kırım'da, Lehistan'da ve Türkiye'de (İstanbul'da) yaşayan Karaimlerden hiç olmazsa ana dilleri ve dinî lisanı Türkçe olan cemaatlerin Musevî Hazar Türklerinin ve belki kısmen Karaim Kumanların torunları oldukları anlaşılmaktadır.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:38 am    Mesaj konusu: Hazarların Slavlar Üzerindeki Etkisi Alıntıyla Cevap Gönder

Hazarların Slavlar Üzerindeki Etkisi

"Hazar Barışı"nın sağladığı sükünet ve huzurla gelişen ticarî faaliyet, tarihin mühim hadiselerinden biri olmak üzere, Rus-İslav devletinin teşekkülüne yardım etmiştir.

İskandinavya-Bizans ticaret yolu üzerinde, ormanlarında kıymetli kürklü hayvanları ve orman-bozkır sınırı boyunca arıları bol bölgelerde oturan, daha çok avcılık ve bal istihsali ile uğraşan İslav-Fin karışımı kabileler, aynı ticarî maksatlarla buraya gelen İskandinavya'lı gözü pek denizci Vareg (Norman)'lerden Rus (Ross, Rhos<Rodh=gemici, eski İsveç dilinde) diye adlandırılan maceracı bir grubun idaresine girmişler ve Hazar örneğine uygun bir siyasî yapı kazanmağa başlamışlardı (9. asrın ilk yarısı).

İlmen gölü çevresinde yerlilerden aldıkları kürk, bal, balmumu gibi mallar sayesinde Bizans ile alış-verişe girişen Vareg-Ruslar o civarda bazı kasabalar da kurmağa çalışıyorlardı. 9. yy. 2. çeyreğinde İlmen'in kuzeyindeki Novgorod şehrinin, Rurik adlı bir Vareg-Rus'un knezlik (beylik) merkezi olduğu ve bu "knez" (kelime aslen Germence'dir)'in oralardaki bazı İslav kabileleri tarafından "hükümdar olması için" nasıl davet edildiği Rusların "ilk kronik" (Nestor Tarihi. 12. asrın ilk çeyreği)'inde efsane vasfında anlatılır.

Devletini kurmuş olan Rurik, Hazarlara bağlı orta Dnyeper sahasındaki Hazar merkezi (kalesi) Sambata'ya gelerek, (862'de) tabilik statüsü altında, ticarî-siyasî faaliyetlere girişmiş ve Rurik'den sonra halefi Oleg, aynı yerde o sıralarda gelişen Kiyef şehrini kendi hakimiyetine geçirmeğe muvaffak olmuştur (882). Bu münasebetle adı ancak Türkçe ile açıklanabilen Kiyefin, Sambata gibi, Türkler tarafından kurulduğu ileri sürülmüştür. Bu devirde Rus knezliklerinde Türk tesirleri açıktır. Daha 839'da ilk kurulan "Rhos" (Rus) birliğinde başkanın unvanı "chacanus" (khakanus=hakan) idi.

988'de Hıristiyanlığı kabul eden prens Vladimir ve sonra knez Yaroslav (1036-1050) hala resmen "kagan" unvanını taşımağa devam ediyorlardı. İbn Rusta (920'lerde) Gerdîzî ve Frank kroniği (Annales Bertiniani 839’dan) ve Metropolit Hilarion (11. yüzyıl) hep Rus "hakan"larından bahsederler. 10 yüzyılda Kiyef şehrinin bir kısmı "Kozari" diye anılmakta idi. Kiyefe Türkçe "Mankermen" (=büyük hisar) de denilmiş ve Moskova'daki Kremlin (=hisar, kale) sarayı adının Türkçeden geldiği belirtilmiştir.İlk Rus kanunnamesi "Russkaya Pravda"'da "drujina" (idareciler) ile teb'a münasebetlerinin açıklanmasında adeta bir Hazar-Türk topluluğunu sezinlemek mümkün görülmüştür.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:40 am    Mesaj konusu: Hazarların Macarlar Üzerindeki Etkisi Alıntıyla Cevap Gönder

Hazarların Macarlar Üzerindeki Etkisi

Hazar hakanlığı Macar (Magyar) devletinin de gerçek kurucusu durumundadır. Aslında Urallı (Fin-Ugor) bir kavim olarak, Vogul ve Ostiyaklarla yakın akraba bulunan Macarlar Ural dağlarının ormanlık yamaçlarındaki eski yurtlarından bozkırlar çizgisine inerek, buradaki Ogur Türkleri ile uzun bir devre birlikte yaşamışlardır.

M. 463'lerde Sabarların batıya göç hareketleri baskısı dolayısiyle Macarların (bir kısmı bugünkü Başkırtlar sahasındaki yurtlarında /Magna Hungaria=Asıl veya Büyük Macaristan/ kalırken), kalabalık kısmı Ogurlarla birlikte Kuzey Kafkaslar'a, Kuban nehri dolaylarına gelmişlerdir. Orada On-Ogur'ların idaresinde kaldıklan için On-Ogur (=Ongur, Ongri, Ungor, Ungaros, Hungarus, Hongrois, Venger vb.) adı ile de tanınmış olan Macarların eski tarihine ait, Hunor ve Moger kardeşlerin bir geyik rehberliğinde Azak denizinin batısına geçtiklerine dair Batı kaynaklarında nakledilen gelenek bu kavmin, Karadeniz kuzeyinde Bulgarlarla -ve herhalde Bulgarların aracılığı ile- Hunlarla yakın ilişkilerinin ve Alanlarla komşuluklarının hatıralarıdır.

Sabarların Kafkasya'yı işgalleri sırasında "Sabar(d)" diye, daha sonra (Gök-Türk hakimiyeti Kırım'a kadar uzanınca ve sonra Hazar hakimiyeti dolayısiyle)"Türk" diye anılan Macarlar, 400 yıl kadar Türklerle bir arada yaşamanın neticesi olarak, Bozkır kültürünün derin tesiri altında Türk kültür unsurlarını benimsemişler, ona göre teşkilatlanmışlar, hayvan beslemeyi, çiftçiliği, bağcılığı, kanun kavramını ve yazıyı öğrenmişlerdir.Halen Macar dilinde yaşamağa devam eden Türkçe sözler (batı, yani -r'li- Bulgar Türkçesi'nden) bunu açıkça gösterir: Ökör=öküz, tino=dana, bika =buğa, borju=buızagı, tyuk=tavuk, /kos=koç, kecske=keçı, tarlo=tarla, teknö=tekne, karo=kazık, eke=saban, arok=arık, buza=buğday, arpa=arpa, borso=buıçak, alma =elma, szölö=üzüm, sereg=çeri(g) (ordu), beke=barış, erö=erk (kuvvet), törveny=töre (kanun), tanu=tanık (şahid), belyeg=belge, erdem=erdem, egy=kutsal, bün=günah, bölcs=bilge, kek=gök (mavi), sarga=sarı, szam=sayı, betü=biti(g) (harf), ir+ni= yazmak vb....

Macarlar Don nehri dolaylarında (Dentü-Mogyeria) iken, Hazar hakanlığınca tayin edilmiş ve hatta bir Hazar prensesi ile evlendirilmiş ve ihtimal "Kündü" unvanını taşıyan başbuğları Lebedi'nin idaresinde bulundukları sırada, doğudan gelen Peçenek baskısı sebebi ile yerlerinden ayrılarak Dnyeper-Dnyester-Prut bölgesi'ne geçmişlerdir. Burada Kündü ile "Üge" taraflarından idare edildikleri zaman, herbirinin başında Hazar hakanlığının tayin ettiği birer "ür" bulunan 7 kabileden kurulu birlik teşkil ettikleri anlaşılan Macarların Türklerle büsbütün karıştıklarını kabile adları göstermektedir: Tarjan (tarkan), Yenö (Türkçe ünvan "ınak"dan), Kürt Gyarmat (yorulmaz), Ker (büyük, iri), Keszi (kesik, parça). Diğer iki kabile Fin-Ugor: Nyek ve Magyar. 880'lerde batıya doğru yönelen Peçeneklere kendi ülkesinden yol vermek zorunda kaldığı anlaşılan Hazar hakanı tarafından, herhalde Peçenek tehlikesine karşı Macar birliğini sağlam tutmak maksadıyla, Üge soyundan Almış-oğlu Arpad (Türkçe, Arpacık)'a tam selahiyet verildi ve o, "Türk (Hazar) usulünde töre uyarınca kalkan üzerinde kaldırılmak" suretiyle ve herhalde Gyula (=Yula, Cula, Türkçe unvan) olarak Macar kabileler birliğinin başbuğu ilan edildi. Hazar topluluğundan ayrılan üç urugdan kurulu Kabar'ların da katılması ile Macar kabile sayısı 8'e yükseldi, dolayısiyle Macarlar arasında Türk unsur daha da arttı ve bu sebepten Fin-Ugorca yanında Türkçe de yaygın dil haline geldi ki, bu iki dilli durum bir asır kadar sürmüş gibidir.

889'a doğru Macarlara yönelen 2. büyük Peçenek taarruzu yüzünden Etelküzü'yü terk etmek zorunda kalan Macarlar, vaktiyle Avarlarla birlikte bir kısım soydaşlarının gittiği ve kendi hayat şartlarına uygun bulup beğendikleri Tuna-Tisa bölgesini, Arpad (ölm. 907)'ın sevk ve idaresinde, işgal ederek bugünkü vatanlarını (Macaristan, Hungaria) kurdular (896). Türk soyundan gelen ve 1301 yılına kadar devam eden Arpad sülalesi mensupları, 1000 senesinde Hıristiyanlığı (Roma Katolik) kabul edinceye kadar çoğunlukla Türkçe adlar taşımışlardır: Tarkaç, Yutaş, Taş, Tarma ve Geza; iki prenses: Saroltu, Karoldu (Ak-gelincik, Kara-gelincik) ve Hıristiyanlığı devlet dini yapan ve Stephanos (İstvan) adını alan kral: Vayk (=Bay+k). O tarihlerde Bizans kaynaklarında Macarlara daima "Türk" denildiği gibi, Macaristan'a da "Türkiye (Toupxia) adı verilmiştir.Ayrıca Macarlardan bir zümre olup bugün Erdel (Transilvanya)'de oturan Türk asıllı Szekely (Sekel)'ler 16. yüzyıl ortalarına kadar, eski Orhun alfabesinin az değişiklikle devamı olan ve Macar "Oyma yazısı" (Rovasiras) denilen yazıyı kullanmışlardır ki, bu yazıdan bir hatıra da İstanbul'da bulunmuştur (Elçi Hanı kitabesi. 16 yüzyıl).

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:42 am    Mesaj konusu: Hazar Devleti-nin Yıkılışı Alıntıyla Cevap Gönder

Hazar Devleti’nin Yıkılışı

Hazar hakanlığı 10. yüzyılın ortalarından itibaren gücünü kaybetmeğe başladı. Bu, tabiat'ıyle daha önceki tarihlerde beliren sosyal huzursuzlukların sonucu idi. Ordu, Hazar unsurunun daha çok ticarî işlere kayması dolayısiyle-ücretli asker sayısının gittikçe artması yüzünden, yavaş yavaş millîliğini kaybederek yabancılaşıyordu. Daha 8. asır ortalarında ücretlilerin mühim bir kısmını Harezm ve civarından gelen müslümanlar teşkil ediyordu.

Memlekette dil ve din birliğinin bulunmaması, Hazar topluluğunun dağılmasını kolaylaştıran amillerden olmuş; ordunun kuvvetten düşmesi neticesinde ticarî emniyetin sarsılması ekonomik dengeyi bozmuş; Peçeneklerin ülkeye yayılmaları, belki büyük karışıklık yılları olarak bilinen 854'lerde Kabarların, daha sonra Macarların ve ihtimal Kalizlerle Bulgar İskit'lerin yurttan ayrılmaları hakanlığı büsbütün zaafa uğratmıştı.

İslavlar durumdan faydalandılar. Ticaret örtüsü altında etrafta saldırgan hareketlere giriştiler. Hazar sahillerindeki kasabaları yağmalıyor, tahrip ediyor, ahaliyi öldürüyorlardı (bilhassa 910, 913, 943 yıllarında). Vaktiyle hakanlık gemilerinin huzur içinde dolaştığı deniz ve nehir yollarında emniyet kalmadı. Hazar hükümet makamlarının kanunsuzluklara engel olmağa çalışmaları İslavları büsbütün azdırdı.

Nihayet Kiyef Rus prensi Svyatoslav, Türk tarzında kurup donattığı kalabalık kara ve nehir kuvvetleri ile her cihetçe borçlu bulunduğu efendilerini mağlüp, başkenti zapt ve diğer şehirleri tahrip etti (965). Yakınında 12. asırda "Saksın" şehrinin kurulduğu eski başkent İtil şehri, el-Bîrünî zamanında (1048) bile harabe halinde idi... Hazarlar dağıldılar. Tamatarhan’a, Kırım'a doğru çekilenler topluluk hayatını devam ettirmeğe çalıştılar. Kafkaslarda yaşayan Karaçayların Hazarlarla akrabalığı ileri sürülmektedir. Bugün Hazarların hatıralarından biri Hazar Denizi'nin adıdır.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:43 am    Mesaj konusu: Hazar Devleti-nin Genel Özellikleri Alıntıyla Cevap Gönder

Hazar Devleti’nin Genel Özellikleri

Denebilir ki, VIII.-IX.yüzyıllardaki Hazar hâkimiyeti XIII.-XV.yüzyıllardaki Altın Ordu’nun Rus yurdu üzerindeki hâkimiyetinin bir öncüsü mahiyetindedir. Çeşitli Slav zümrelerinin ayrı kabile hayatı ve ormanlarla meşguliyetinin icap ettirdiği basamaktan, ticaret ve devlet teşkilâtı basamağına yükselmeğe başlamalarında iki asırdan fazla süren Hazar hâkimiyetinin büyük tesir yaptığı asla inkâr ve reddedilemez. Hazar Devleti ve Hazar hayatı, kendi devri için en “modern” bir manzara arzetmektedir.

Başında bulunan “Kağan” (Hakan)ın mutlaka hükümdar neslinden, yani “Kağan oğlu” olması lâzım gelmekle ve kendisine âdeta ilâhi bir ubudiyet gösterilmekle beraber, devlet işlerindeki icraatı ve mevkii bugünkü İngiltere kıralınınkinden pek farklı değildi. İcraî kuvvetin başında “Hakanbey” ünvanıyla biri bulunurdu; askerî kuvvetlerin başında da “İl-şat” ünvanıyla ikinci bir şahsın durduğu anlaşılıyor. Kağan adeta devletin en yüksek sembolü olarak, representativ bir şahıstan başka bir şey ifade etmiyordu; sırasına göre “Kağan” azledilir, yerine han neslinden olmak üzere başka biri çıkarılabilirdi. İkinci hususiyet de: Hazar devletinde, dünyada o devirde ve hatta sonraları bile görülmeyen nizam ve dini tolerans vardı.

Hazarlar; her cins insanlara kolaylıklar gösteriyorlar, imtiyazlar veriyorlardı; neticede: İtil ve diğer Hazar şehirleri birçok kavim ve ırkların buluştuğu ve iş yaptığı bir yer oluyordu. Diğer taraftan Hazar devletinde tam bir din toleransı vardı. Zaten en eski Türk örf ve âdedine göre “herkes kendine göre tanrıya ulaşabilirdi”, yani tam bir vicdan hürriyeti mevcuttu. Bir sebeptendir ki, Hazarlar arasında dört beş (belki de fazla) din yan yana serbestçe yaşayabilmişlerdir. Hazar-Türk ahalisinin büyük kısmı öteden beri Türkler’in “millî dinleri” olan şamanlığa mensup oldukları halde üst tabaka bilhassa Kağan ve saray erkânı Yahudi dinini kabul etmemişlerdi. Tüccar tabakası Harezm ve diğer İslâm memleketleriyle fazla temas neticesinde müslümandı; İtil’de, Bizans’tan ve başka memleketlerden gelen hristiyanlar da çoktu; Skandinavyalı Rus (yani Varegler) lar da Skandinavya–German dinine mensupdular. Bu suretle herhangi bir dine mensup olmak, Hazar memleketinde suç teşkil etmiyor ve iş güç üzerinde bunun hiçbir tesiri olmuyordu.

Hazarlar, iktisaden yükseldikçe, devletin müdafaasında “ücretli” kıtalar kullanmağa başladılar. Bu defa askerî kuvveti başka memleketlerden getirilen ve çoğu müslüman olan kıtalardan teşekkül etmekteydi. İlk zamanlar, bunun faydası görülmüş ise de, çok geçmeden, bilhassa iktisadî vaziyet bozulunca Hazarlar dıştan gelen tehlikeye karşı duramadılar. Bilhassa IX.yüzyılın ortalarında İtil-Harezm ticaret yolu Peçenek Türkleri tarafından istila edilince, Hazar ticaretine mühim bir darbe indirildiği gibi, Peçenekler bu defa Hazarlar için tehlikeli bir komşu oldular. Hazarlar, bu tehlikeyi, daha şarktaki Uz (Oğuz) larla bir ittifak akti suretiyle bertaraf etmek istemişlerse de, bunda muvaffak olamadılar. Peçenekler 869 tarihlerinde İdil’i geçip Don boyuna geldikten sonra, Hazarlar onlara karşı, VIII.yüzyılda Ural mıntıkasından gelerek Kuban nehri yakınlarında Aşağı Don havzasında yerleşen Macarlar’ı teşkilatlandırarak mukavemete hazırlanmışlarsa da bundan hiçbir netice çıkmamıştı. Peçenekler kısa bir zaman zarfında Don’dan Dnestr’e kadar bugünkü Karadeniz bozkırlarını işgal ile buradaki Hazar hâkimiyet ve nüfuzuna nihayet verdiler.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:44 am    Mesaj konusu: PEÇENEKLER , UZLAR VE KUMAN ( KIPÇAKLAR ) Alıntıyla Cevap Gönder

PEÇENEKLER , UZLAR VE KUMAN ( KIPÇAKLAR )

Peçeneklerin Kökeni

Orta Asya'dan batıya Türk göçlerinin son büyük dalgasını (9. 11. asırlar) meydana getiren Türk boylarından ilki, Peçenekler, Gök-Türk hakanlığına dahil kütlelerden biri idi. îhtimal On-ok'ların (Türgişlerin) bir kısmını teşkil etmek üzere Isık Göl-Balkaş dolaylarında yaşamışlar, Batı Gök-Türk hakanlığının çözülmesinden (7. yüzyıl ortaları) sonra da, belki Karluk devletinin kuvvetlenmesi üzerine Seyhun nehrine doğru gelişen Oğuz hareketi karşısında Batı Sibirya'ya çekilmek zorunda kalmışlardır (8. asrın 2. yarısı).

Kaşgarlı Mahmud'da Peçeneklerin bir Oğuz boyu olarak gösterilmesi, bu Oğuz-Peçenek itişmelerini ve komşuluğunu belirtir. Bizans imparatoru K. Porphyrogennetos'a göre, geriden gelen Oğuz baskısı sonucunda batıya çekilen Peçeneklerden bir bölük Oğuzların yanında kalmıştır ("Oğuz Peçenek") ki, Kaşgarlı'daki Oğuz boyları listesinde yer alan "Peçenek" bunlar olmalıdır.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:46 am    Mesaj konusu: Peçeneklerin Yurdu Alıntıyla Cevap Gönder

Peçeneklerin Yurdu

Çeşitli kaynaklarda "Patzinak" (Bizans), Pecenaci, Pacinacae, Pezengi, "Bissenus" (Latin), "Peçenyeg" (Rus), "Badzinag" (Ermeni), "Beşenyö" (Macar) adları ile zikredilen Peçenekler, Cim ve Yayık (Emba ve Ural) nehirleri havalisinde bulundukları 9. asrın ilk yarısında, herhalde baskınlarla, Hazar doğu ticaret yollarının emniyetini tehlikeye düşürmeleri sebebiyle doğan Hazar-Oğuz ittifakı baskısına dayanamıyarak, kalabalık kütleler halinde Volga'yı geçip, yurtlarından çıkardıkları Macarların yerine: Don-Kuban havalisine gelmişlerdi (860-880 sıraları).

Bu, büyük göçün ilk hareketi oldu. Macarları önlerinden süren Peçenek ("Türk-Peçenek")'lerin gerisinde Oğuzlar, onların da gerisinde Kuman(Kıpçak)'lar Karadeniz kuzeyinden batıya yöneliyorlardı. Sibirya'ya doğru daha geride de Kimekler bulunuyordu. Peçenek'ler 889-893 yılında Etel-küzü'deki Macarları Karpatlar-Tisa'ya, uzaklaştırmak suretiyle, Don nehrinden Dnyeper'in batısına kadar uzanan bozkırlara yayıldılar.

împarator K. Porphyrogennetos tarafından yazılan D Admmistrando İmperio'da. (948-952'lerde) kaydedildiğine göre, Peçenekler boy halinde idiler: Ertim (Erdem, Baçbuğ; Bayça, sonra Yavdı), Çor (ba' buğ: Kügel, sonra Küerçi), Yula (başbuğ: Korkut+an, sonra Kabukşın), Kü hey (başbuğ: îpa, sonra Suru), Karabay (başbuğ: Kaydu+m), Tolmaç (başbuğ: Kortan, sonra Boru), Kapan (başbuğ; Yazı), Çoban (başbuğ; Bata+n sonra Bula). Aralarından üçü (Ertim, Çor ve Yula) Türkçe "cesur" manasındaki "Kangar" adı ile zikredilen bu boylar 10. yüzyıl ortalarında, Karadeniz'e dökülen nehirlerin kıyılarında olmak üzere, şöyle sıralanmışlardı.

Çoban (Don), Tolmaç (Don'un denize döküldüğü bölgede), Külbey (Donetz), Çor (Dnyeper doğusu), Karabay (Dnyeper-Bug arası), Ertim (Dnyes ter), Yula (Prut), Kapan (açağı Tuna). İlk üçü, Uzlar, Hazarlar, Alanlarla Kırım bölgesi ile temas halinde; Yula "Türkiye" (Macaristan) ile Kapan Tuna Bulgarları ile sınırdaş bulunuyorlardı. Boy adlarından bir kısmı eski Türk unvanları (Yula, Çor, Kapan=Kapgan, Kül, Bey) olup, başbuğ isimleri de daha ziyade renk ifade ederler: Küerçi= gök, mavi; Kahuşkın = ağaç kabuğu rengi=solgun, sarımsı; Sulu=kül rengi; Boru=boz; Yazı=esmer (bozkır rengi); Bula=alaca; Yavdı-parlak. Kaynağımızda her boyun kendi adı ile bitişik şekilde kaydedildiği bu renklerin, her boyun aynı donlarda (yani boy adının yanında, söylenen renkte) atlara sahip olduğunu göstermesi mümkün olduğu gibi , boylann ayrı ayrı bayrak renklerini ifade etmesi daha muhtemel görülmektedir.

13. asırda boy sayısı 13'e yükselen Peçeneklerde şahıs adları arasında şunlar vardır: Aba, Balçar, Bator, Bıçkılı, Yeke, îl- beğ, Kure, Karaca, Temir, Teber, Sol. Aynca şu kelimeler Peçeneklere ait kale adlarıdır: Salma, Saga, Kerbahg. Peçenek kalelerinden diğer dört tanesinin adı henüz çözülememiştir. Bu kelimelerden Peçenek dilinin daha ziyade Kıpçak Türkçesi tipinde olduğu sonucuna varılmıştır.

Peçenekler, tarihleri süresince, her biri kendi başbuğunun idaresinde olarak yalnız boy teşkilatı çerçevesinde kalmışlar, bir devlet (II) bütünlüğü düzenine girmemişler, fakat, savaş ve müdafaa zamanlarında bir arada ve ortak hareket etmesini bilmişlerdir (Kumanlar ve Uzlar da böyledir).

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:47 am    Mesaj konusu: Peçeneklerin Rus ve Bizans ile Siyasi Münasebetleri Alıntıyla Cevap Gönder

Peçeneklerin Rus ve Bizans ile Siyasi Münasebetleri

Bölüm 1


Peçeneklerin en geniş sınır komşusu Kiyef Rus knezliği idi. 915'de knez İgor zamanında bu araziye ilk Peçenek akını yapıldı ve Peçeneklerin Ruslarla yanyana yaşadıkları 1036 yılına kadar, 121 sene içinde, 11'i büyük çapta olmak üzere akınlar tekrarlandı. Rus vakayinamelerine göre Peçenekler Rus kasabalarını yağmalıyorlar, halkı esir alıp götürüyorlardı. Yıllıklar buna benzer şikayetlerle dolu olmakla beraber, düşmanlık çok kere Rusların tecavüzlerinden veya Peçenek düşmanlarını korumaya kalkışmalarından ileri geliyordu.

Bazan da Peçenekler, Rus topraklarına birbirleri ile döğüşen knezler tarafından çağrılıyorlardı. İgor, 944'deki Kırım seferinde de Peçeneklere müracaat etmişti. Peçenek-Rus mücadeleleri, İtil ve Tuna Bulgarlarına karşı sefer açan, 965'de Hazar hakanlığını yıkan, Rusların "Büyük İskender'e benzettikleri, fakat Peçenek örneğine göre yetiştiği için "bir Peçenek başbuğu vasfında olan" knez Svyatoslav zamanında (946-972) kızıştı. Peçenekler 968'de Kiyef'i kuşattılar ve nihayet Bizans'la savaştan dönen Svyatoslav'ı aşağı Dnyeper'deki kayalıklara sıkıştırarak mağlup ve telef ettiler. Knez Vladimir zamanında da (972-1015), Rusların Peçenek arazisine nüfüz ederek müstahkem mevkiler kurmağa çalışmaları yüzünden mücadele şiddet kazandı.

Peçenekler bu teşebbüslere karşılık verdiler (992, 996, 1015 yıllarında). O sırada Ruslarla mücadele eden Polonya kralı Boleslav I (992-1025) ile de münasebet kurdukları anlaşılan Peçenekler bu suretle, Hazarlar ve sonraki Kumanlar gibi, Rusların Karadeniz'e inmelerine mani oldular. Bu da dolayısiyle Bizans menfaatlerine uygun düşüyordu. İmparator K. Porphyrogennetos eserinde "Peçenek'lerle mutlaka iyi geçinmek gerektiğini" kaydetmişti.

Peçenek-Bizans dostluğu, Ruslara ve Tuna Bulgarlarına karşı askerî desteğe ihtiyaç duyan imparator Konstantinos Porphyrogennetos'un güney Kırım'da Khersones'teki kumandanı aracılığı ile Peçeneklerle temas kurmak istemesi üzerine, 915'de başlamıştı. İstanbul'dan Peçenek başbuğlarına sık sık elçiler, hediyeler gönderiliyordu. Iki taraf arasında ticarî faaliyet de canlı idi. Bizans'dan gelen kumaş, baharat, boya ve Peçenek kadınlarının çok düşkün oldukları süs eşyası ve mücevherata karşılık balmumu, tutkal, kıymetli deri vb. satılıyordu. Fakat Peçenekler doğuda pek huzurlu değildiler. Kendilerini Volga ötesi yurtlarından çıkaran Uz (Oğuz)'lar batıya doğru ilerliyor ve geldikleri Oka-Sura çevresinde Peçenek doğu cephesine baskılarını arttırıyorlardı

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:48 am    Mesaj konusu: Peçeneklerin Rus ve Bizans ile Siyasi Münasebetleri Alıntıyla Cevap Gönder

Peçeneklerin Rus ve Bizans ile Siyasi Münasebetleri

Bölüm 2


Neticede Peçeneklerden bir kısım 942-970 arasında Macaristan'a gidip yerleşirken, asıl kütle yavaş yavaş batıya kaymağa başlamıştı. 11. asrın ilk çeyreğinde Peçeneklerin Turla (Dnyester) boyuna ve bugünkü Besarabya'ya indikleri görülmektedir ki, Karadeniz düzlüklerindeki Peçenek hakimiyetini iyice zayıflatan bu durumdan yine Ruslar istifade ettiler. Knez Yaroslav, Normanlar, Slovenler ve Novgorodlularla takviyeli ordusu ile Kiyef civarındaki savaşta Peçeneklere ağır darbe indirdi (1036). Peçenekler adeta gözden silindi, aradaki siyasî münasebet kesildi.

Diğer taraftan İmparator Basileos II ("Bulgarokton")'un Bulgar işini hallettiği 1018 yılından beri Bizans'ın artık dış yardım isteği kalmadığı için, imparatorlukla Peçenekler arasında "devlet seviyesi"ndeki temaslar da sona ermiş bulunuyordu. Bu durum Peçenek akınlarını Balkanlar üzerine çekti (1026, 1035, 1036). Bulgaristan, Makedonya, Trakya tahrip edildi. Fakat Bizanslı tarihçi Kedrenos (11. asır)'a göre "Dnyeper nehrinden Pannonia (Batı Macaristan)'ya kadar Tuna'nın kuzey sahasını işgal etmiş olan" Peçeneklerin bir ara 11 boyunu kendi idaresinde toplamağı başardığı anlaşılan başbuğ Turak ile hakimiyet davasına kalkan diğer başbuğ Kegen arasındaki mücadele (1048) ve ikincinin Bizans'a sığınmasına yol açtığı Trakya akını felaketle neticelendi. Kegen Hıristiyanlığı kabul etmiştir.

Turak da savaşta esir düşerek Hıristiyan olmuştu. Bundan sonra bir yandan Peçenek-Bizans mücadelesi devam etmekle beraber, diğer taraftan Peçenek kütlelerinin Bizans sınırları içine (Bulgaristan'a) bekçi olarak yerleştirildiği, birçok Peçeneğin Bizans ordusunda hizmet aldığı ve bilhassa 1048'den sonra sayıları artan bu ücretli askerlerin Selçuklulara karşı Anadolu'ya gönderildiği bilinmektedir. Ancak, bunlardan imparator Konstantinos Monomakhos'un emri ile Üsküdar yakasına geçirilen 15.000 Peçenek atlısı, Bizans kaynaklarına (Kedrenos, Zonaras) göre, böyle bir vazifeyi kabul etmeyerek -Boğaziçi'ndeki gemiler kasten kaldırıldığı için- başbuğ Katalın'ın idaresinde atları üstünde boğazı yüzerek Rumeli sahiline çıkmışlar ve Tuna'ya dönmüşler (1050), daha sonra da 1071 Malazgirt muharebesinde Bizans ordusundaki bir kısım Peçenek kuvvetleri Türk soydaşları tarafına geçmişlerdir.

Bizans, doğudan Selçuklu Türklerinin baskısı altında idi. Onlara ancak onlar kadar savaşçı, onlar kadar cesur kuvvetlerle karşı koyabileceğini biliyor ve bunun için de ordusundaki Peçenek süvarilerine güveniyordu. Bu maksatla ordusundaki 15 bin Peçenek atlısını sallarla, gemilelerle Üsküdar'a geçirdi. Peçenek birliği Anadolu içlerine doğru sefere çıkacağını biliyor ama hangi düşmanla vuruşacağını bilmiyordu. Selçuklu soydaşları ile vuruşturulacaklarını öğrenince itiraz ettiler. İktidar için, kendilerine il tutmak için soydaşlarıyla savaştıkları olurdu ama, şimdi kime il kazanacaklardı ? Kimin kudretini arttıracaklardı ? "Biz soydaşlarımızla savaşmayız" diye Rumeli'ye

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:50 am    Mesaj konusu: Peçeneklerin Rus ve Bizans ile Siyasi Münasebetleri Alıntıyla Cevap Gönder

Peçeneklerin Rus ve Bizans ile Siyasi Münasebetleri

Bölüm 3


Fakat Bizanslılar Peçenek atlılarının geçişini engellemek için Boğaziçi'ndeki bütün gemileri, salları kaldırmışlardı. Peçenek Türkleri ise Rumeli'ye geçmeye kararlıydılar. Fazla düşünmediler. Şimdiye kadar hiçbiri nehri ne kadar coşkun,ne kadar geniş olursa olsun, köprü kurarak geçmemişlerdi. Atlarını, hem de üzerinden inmeden yüzdürmesini biliyorlardı.

Boğazı geniş bir nehir farzeden 15 bin Peçenek süvarisi atlarını denize sürdüler ve halkın şaşkın bakışları arasında, at sırtında yüzerek Rumeli yakasına geçtiler! Askerlerin atları yüreklendiren naraları ve at kişnemeleriyle Boğaziçi emsali tarihte bir daha görülmeyecek bir gün yaşadı. Halk giyimleri başka, yüzleri, konuşmaları başka ve atları başka olan bu savaşçıları, uzaydan gelmiş masal yaratıkları gibi, âdeta dilleri tutularak seyretti.

Tarihte Boğazı at sırtında aşan başka bir millet veya ordu görülmedi. Atlarını denizden, gemilerini karadan yürütenler yalnız Türklerdir.

Daha sonra, 1071 Malazgirt Savaşı'nda da, Bizans ordusunda bulunan Peçenekler, soydaşları Selçukluların tarafına geçmişlerdir.

Peçenekleri yukarıdaki iç mücadeleye sürükleyen sebep, gerilerinden gelen, fakat kendileri de Kuman(Kıpçak)'ların önünden boyuna çekilerek bir kısmı 1048'de Tuna'yı geçmek zorunda kalan Uzlar karşısında mukavemet edememeleri idi.

Rus yıllıklarında doğrudan doğruya "Tork" (= Türk. Diğer şekilleri:Torky, Toruky vb.; nadiren Torkmen = Türkmen. Rusça'da "ü" yoktur), Bizans kaynaklarında ise kısaca "Uz" diye anılan bu kavim, Oğuzlardan bir kısım olup, yukarıda söylendiği gibi, Peçenekleri Volga-ötesindeki yurtlarından atarak orayı işgal etmişler (860-870'ler) ve sonra da batıya geçmişlerdi. 985'de knez Vladimir'in İtil Bulgarlarına karşı açtığı sefere (ihtimal Kiyef knezliği-Oğuz Yabgu devleti ittifakı neticesi) bazı "Tork" unsurlarının katıldığı Rus vekayinamelerinde kaydedilmiş ise de, Ruslarla gerçek temas kurmak üzere onların kütle halinde Kiyef knezliği sınırlarına göçleri, herhalde, 1036'da Peçeneklerin mağlüp olarak Rusya'da sahneden çekilişlerinden sonra vukübulmuş olmalıdır. Çünkü Rus kronikinde Torklarla ilgili bu vasıfta ilk kaydın 1054 yılına ait olduğu bildirilmektedir.

1048 harekatı asıl Uz kütlesinin Dnyeper bölgesine, Kiyef Rusyasının güneyine kadar yayıldığını göstermektedir. Fakat Rus knezleri toplanarak kendi bölgelerinden Uzları uzaklaştırmayı bildiler. 1060 senesindeki ani hücum karşısında yenilerek batıya çekilen kalabalık Uzlar (Bizans tarihçisi Attaleiates'e göre 600 bin kişi) 1065'de Bizans ve Bulgar mukavemetini kıra rak Tuna'yı geçtiler ve Peçeneklerin arkasından, Trakya ve Makedonya'yı yağmaladılar, Selanik'e, hatta Peloponezos'a kadar ilerlediler.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:51 am    Mesaj konusu: Peçeneklerin Rus ve Bizans ile Siyasi Münasebetleri Alıntıyla Cevap Gönder

Peçeneklerin Rus ve Bizans ile Siyasi Münasebetleri

Bölüm 4


Bu beklenmedik hadise Batı dünyasını merak ve korkuya düşürdü. Ancak bu süratli istila, bir işgal mahiyetini alamadı. Şiddetli soğuk yüzünden Uzlar arasıda çıkan salgın hastalıklara, onlardan öç almak isteyen Peçeneklerin hücumları eklendi. Uzlar kırıldı. Geri kalan bir kısım Uz Macaristan'a akın teşebbüsünde (1068) başarı elde edemedi. Artık bir kuvvet olmaktan çıkan Uz kalıntıları Bizans ordusuna alındılar, kısmen çeşitli bölgelere dağıtıldılar; Güney Rusya'ya dönenler de Kiyef etrafına yerleştirildiler.

Uz baskısı yüzünden Balkanlara intikal ederek, 1050-1051 yıllarında Bizans'a karşı şiddetli ve başarılı savaşlar veren Peçenekler'in kendilerini toparladıkları görülmektedir. Nitekim Bizans ile şiddetli çatışmaları imparator Aleksios 1 Kommenos zamanında (1081-1091 yıllarında) da devam etmiş ve herhalde bu savaşlar, bazı araştırıcıların dikkatini çektiği gibi, Anadolu'nun Selçuklular tarafından fethini kolaylaştırmıştır. Peçenek başbuğu Çelgil'nüti, yanında Macar kralı St. Laszlö ve kuvvetleri olduğu halde Lüleburgaz'a kadar ilerledikten sonra, savaşta yaralanarak ölümü (1086) üzerine Peçenekler, Tatuş'un başbuğluğunda ve Kumanlarla takviyeli orduları ile Derster (Silistire)'de, 1087'de, İmparator Aleksios kumandasındaki Bizans ordusunu hezimete uğrattılar . 1088-1090 yıllarında devam eden savaşlarda yine imparator idaresindeki Bizans kuvvetlerini yer yer mağlüp ederek, Filibe ve civarından sonra Edirne'ye ve Keşan'a kadar Trakya'ya hakim oldular, 1090 sonlarında Çekmece'ye yaklaştılar.

Bizans imparatorluğu, tarihinin buhranlı anlarından birini daha yaşıyordu. Çünkü Peçenekler Anadolu'daki soydaşları ile işbirliğine girişmişlerdi: 10 yıla yakın bir zamandan beri kuvvetli donanması ile adalardan bazılarını zaptederek Ege denizine hakim olan, Oğuzların Çavuldur boyundan, İzmir Beyi Çakan İstanbul'u zaptetmek üzere Peçenek başbuğları ile temas kurmağa muvaffak olmuştu. Edirne'de Peçenekler, Ege'de Çakan'ın donanması, Marmara sahillerinde Selçuklular tarafından üç ağızlı Türk kıskacı arasına alınmış olan Bizans'ın 1091 ilkbaharındaki durumu, Fatih'in İstanbul'u fethinden hemen önceki günleri hatırlatıyordu.

Durumun ağırlığı dolayısiyle İmparator, Avrupa Hıristiyan dünyasına müracaata başlamış idi ki, bu rica Haçlıların bir an evvel harekete geçmelerini sağlamıştır. Aleksios Batı'dan zamanında yardım göremedi ise de imparatorluğunu bu tehlikeden yine Türklerin eliyle kurtarmayı başardı: Uzların arkasından Balkanlara kadar gelmiş olan Kumanlann Tıugorkan (veya Tugor Han) ve Bönek (Bonyak) adlı başbuğları ile anlaşarak onları, Çakan'ın sahillere yanaşmasını beklemek üzere Meriç nehri kenarında Lebunium (Omurbey mevkiinde)'da karargah kurmuş olan Peçenek kuvvetleri üzerine saldırttı. 40 bin Kuman süvarisinin baskınına uğrayan Peçenekler tamamiyle ezildiler (29 Nisan 1091).

Siyasî tarihleri böylece nihayete eren Peçeneklerden arda kalanlar dağıldılar. Macaristan'a gidenler Peşte çevresinde ve Fertö vilayetinde yerleştirildiler. Bir kısmı da Uzlar ve Kumanlarla karıştı. Balkanlarda kalanlar daha ziyade Vardar nehri boyuna iskan edilmişlerdi. Makedonya'daki Megleno-Ulahlan ile Sofya etrafındaki Şop-Bulgarların Peçenek neslinden oldukları söylenir. Anadolu'da, Sırbistan, Rusya, Macaristan ve Kafkaslarda bazı yer adları ve halk efsanelerinde Peçeneklerin hatıraları yaşamaktadır.

Orta Macaristan'da ele geçen meşhur Nagy Szent Miklos hazinesinin altın kaplan üzerindeki Gök-Türk yazılı Türkçe kitabelerin Peçeneklere ait olduğu, kitabeleri okuyan Gy. Nemeth'in tesbiti ile ortaya çıkmıştır. Ayrıca güney Rusya'da Poltava'da bulunan Perescepine hazinesi de Peçeneklere ait sayılmaktadır

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:52 am    Mesaj konusu: Peçeneklerin Tarihi Rolü Alıntıyla Cevap Gönder

Peçeneklerin Tarihi Rolü

870 tarihlerinden itibaren Don ile Dnestr nehirleri arası, Kırım’ın da bir kısmı dahil olmak üzere Peçenekler’in eline geçmiştir. Peçenekler’in işgal ettikleri saha şimalde Kiyef yakınlarına kadar uzanmakta idi; onlar Karadeniz’in şimalindeki bozkırlarda 150 yıl gibi uzun bir zaman kalmışlardır. Bu Türk kavmi kabileler birliğinden daha yukarı bir basamağa çıkamamış, yani bir devlet kuramamış olmakla beraber, dünya tarihinde gayet önemli bir rol oynamıştır.

Macarlar’ın Azak denizi sahasından bugünkü Macaristan’a gelmeleri ve dolayısıyla Orta Avrupa’da Türk unsuru ile çok karışık bir Fin-Ugor kavminin bulunmasına sebep olmuştur. Bundan daha mühim cihet: Peçenekler Aşağı Dnestr ve Tuna boylarını Dakya’nın bir kısmını işgal etmekle, o sıralarda hemhudut olan Şark ve Cenup (Balkan) Slavları’nı birbirlerinden ayırmışlardı; aynı zamanda Macarlar Transilvanya ve Tisa-Tuna boylarını ellerine geçirmekle Batı Slavları’yla Güney Slavları’nın aralarına geçmişlerdir. Bu suretle Peçenekler’in garba doğru hareketlerinin en mühim neticesi Slav âlemi arasında irtibatın kesilmesi oldu. Bunun, sonraki Türk, Macar ve Alman tarihi için ehemmiyetini ayrıca izaha lüzum yoktur.

Peçenekler’in üçüncü rolleri de Kiyef’ten Karadeniz sahillerine inmek istidadını gösteren Slav yayılışını durdurmuş olmalarıdır. Bu Türk kavmi 150 yıl müddetle Ruslar’ın (artık Skandinavya unsuru kalmayan ve Slavlaşan kütlenin) Kiyef’ten daha cenuba inmelerine karşı en büyük ve kuvvetli bir set rolünü oynamıştır. Malum olduğu üzre Ruslar ancak XVIII. yüzyılın sonunda Karadeniz kıyılarında yerleşebildiler.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:53 am    Mesaj konusu: KUMANLAR Alıntıyla Cevap Gönder

KUMANLAR

Kuman Adı, Menşei ve Irki Özellikleri

Adlarının mana ve menşei ile kavmî terkipleri yıllardır münakaşa edilegelmekte olan Kumanlar kaynaklarda başka başka isimler altında zikredilmişlerdir. Bu bakımdan bozkırlı Türk toplulukları arasında istisna teşkil ederler. Onlara Bizanslılar ve Latinler "Kumanos, Kumanoi, Cumanus, Ko- mani", Ruslar "Polovets", Almanlar ve diğer Batılı milletler "Falben, Falones, Valani, Valwen, Pallidi", Ermeniler "Khartes", Macarlar "Kun", İslamlar Kıpçak" (Kıfşak, Khıfçakh) demişlerdir.

Ruslar, Almanlar, diğer Batılılar ve Ermeniler tarafından verilen isimler aslında renk (sarı, sarımsı, açık sarı, saman sarısı) ifade eder. Adlarının ilk defa geçtiği Rus Kronikinde (1055-1056'lardan hatıra) Türkmen, Peçenek ve Tork (Uz)'larla aynı cinsten olduklan belirtilen Kumanlar anlaşıldığına göre buralarda, daha ziyade dış görünüşleri ile tanıtılmak istenmiştir. Gerçekten doğulu, Batılı bütün kaynaklar Kumanların, kumral saçlı sarışın olduklarında fikir birliği halindedirler.
İbn Hurdadbih (885'lerde)'den itibaren îslam ve sonra Gürcü kaynaklarında geçen Kıpçak adı Türkçe olarak ("öfkeli, birden kızan") şeklinde açıklanmakta, Kuman ve Kun adlarının Türk lehçelerinde de "sarımtrak", "solgun" manasına geldiği bildirilmektedir.
Kuman-Kıpçakların menşeine dair ilk geniş araştırmayı yapmış olan J. Marquart'ın Kumanları Uzak Doğu'da Amur nehri dolaylarında yaşadığını ileri sürdüğü "Murqa" adlı bir Moğol kavminin "Kun" kabilesine bağlama iddiası, onun kaynaktaki bazı kelimeleri yanlış okuması (Arapça "fırka" sözünü kavim adı sanarak "Murqa") dolayısiyle kabul edilmemiştir. "Kun" isminin, yine bir Moğol-Tibet karışımı olan T'u-yü-hun kavim adından kısaltma olabileceğine dair G. Haloun'un düşüncesi de ikna edici görünmemiştir.

Çünkü beyaz ırkın seçkin vasıflarını taşıyan Kumanların çehrelerinde ve bedenî yapılarında hiçbir Moğol çizgisi bulunmadıktan başka, Kuman-Kıpçak dilinde de Moğolca unsurlara rastlanmamaktadır. Fakat Kumanların ırkî özellikleri bazı araştırıcıları, onlarla Arî'ler (Hind-Avrupalılar) arasında ilgi kurmağa sevk etmiştir. Gerek soy, gerek kültür bakımından Türk'ü Moğol'dan pek ayıramadıkları bilinen ve aralarında J. Marquart, P. Pelliot, W. Barthold, D. Rassovsky vb.'nın da bulunduğu Batılı bilginler, Türkler'e ait saymadıkları Kuman tipinin nihayet Moğol bölgesinde Türkleşmiş bir Hind-Avrupalı kavimden ileri gelebileceği üzerinde durmuşlardır.

Hatta Rus Grum-Grzimajlo Çin'in kuzeyinde böyle bir topluluğun yaşadığını keşfetmek iddiasında bulunmuştur. Buna karşılık, M.Ö. 2. yüzyı da Tanrı Dağları'nın kuzey yamaçları ile Isık Göl dolaylarında oturan ve başbuğları "Kun-mo" veya "Kun-mi" (Kun-beğ, Kun-bî?) diye anılan Hun soyuna ve kültürüne mensup ve Türklere mahsus bir kurt efsanesine sahip ve miladdan sonraları da varlıklarını sürdüren Wu-sun (veya U-sun) kavminin Çin kayıtlarında (Han devri) "kırmızı saçlı (kumral), mavi-yeşil gözlü olduğu belirtilmiştir.

Diğer taraftan îslam kaynaklarından (El-Bîrün 1050 sıraları, Mervezî, 12. asrın ilk çeyreği) anlaşıldığına göre, Orta Asya'da Kun adlı bir Türk kavmi, 10. yüzyıl başında Kuzey Çin'de kurulan Moğ( K'i-tan devletinin bilhassa 936'da Çin'de Liao sülalesi olarak bütün kıt'a' ele geçirme teşebbüsü karşısında, yerlerini terkedip "Sarılar ülkesi" (Şar ya)'ne doğru çekilmiştir. Bu "Sarı"larla, adları aynı manaya gelen Kunların, menşe bakımından ilgisi üzerinde durulmuştur: Mervezî'ye göre, -hiç olmazsa bir kısmı- Aral gölüne kadar çekilmiş olan bu "Sarı"ların ya "Sarı-Uygur"lar(yk. bk. Kan-çou Uygur Devleti)dan olabileceği veya belki dı "Sarı-su" ırmak adında ve Türgiş hakanının başkenti civarındaki (Çu'nun batısı?) İbn Hurdadbih'in bahsettiği "Sarigh" kasabasında hatırası mevcut "Sa Türgiş"lerle birleştirilebileceği düşünülmüştür. Üstelik Kimek ülkesin uzandığı sanılan yol üzerinde Gerdizî'nin (Ulu Kuman?) diye kaydettiği bir bozkır sahası bulunmaktadır.
Kun-Kuman-Sarı-Kıpçak meselesine dair son araştırmalara göre durum şöyle görünmektedir: (Kumanların batıya göçünden önce) Orta Asya'da İtil-Seyhun-İrtiş arasında Oğuzlar; Tobol, İşim çevresinde Kıpçaklar buradan Altaylar'a doğru Kimekler; Isık Göl etrafmda Karluklar bulunuyor daha doğuda Nanşan bölgesinde (Mervezî'deki Şariya) Sarı-Uygurlar yer alıyordu. Huang-ho dirseği dolaylarında Nesturî (Hıristiyan) Öngüt'ler vardı. İşte bu sıralarda Kunlar da bu civarda bir yerde yaşamakta idiler (Zira Mervezî, ihtimal Örgüt'lerle karıştırarak, Kunların Hıristiyan olduklarını söyler).

"Sarı"ya gelen Kun(Kuman)'lar beraberlerinde Sarı-Uygurlardan bir kütleyi de sürükleyerek, Cungarya kapısından Türkmen (Karluk) bölgesin oradan da kuzeyde Kıpçaklar sahasına geldiler. Eğer "300 bin çadır halkın; Çin'den çıkarak" Kara-Hanlı ülkesine saldırmak istediklerine, fakat Balasagun'a 8 günlük mesafede Kara-Hanlı Togan Han tarafından geri atıldıkları na dair İbn'ül-Esîr'deki haberi bu hadise ile ilgilendirmek mümkün ise, büyük Kun-sarı göçünü Kıpçak topraklarına çeviren sebebin Kara-Hanlı mukavemeti ve karşı taarruzu olduğunu kabul etmek gerekir.

Aslında Batı Gök-Türk topluluklarından olan Kıpçak kütlesi, eski Çik'lerin 10. asırdaki devamı olduğu anlaşılan, İrtiş boylarındaki Kimeklerden İşim-Tobol vadilerinde oturan bir kol idi. Kaşgarlı, Yimek (İmek) kavminden ve bu kavim Kıpçakların büyüğü sayıldığı halde Kıpçakların kendilerini ayrı tuttuklarından bahseder. Bundan, Marquart'a göre, o sırada (11. asrın son yarısı) ikili federasyon (Kimek=İki Yimek) halinde yaşayan Kimeklerde idareciliğin Kıpçak kolunda olduğu anlaşılmaktadır. Bu iktidar değişikliği herhalde asrın başlarında vukua gelmiş ve Kıpçaklar Balkaş'tan İrtiç'e kadar hakim bulundukları sırada güneyden Kun (Kuman) Sarıların gelmesi ile daha da kuvvet kazanarak, bu sefer hep birlikte (ihtimal doğudan K'i-tan baskısı veya daha ziyade yer ve otlak darlığı sebebi ile) Volga üzerinden batıya yönelmişler ve sonra, önlerindeki Uz kütlesinin 1048'de Balkanlar'a çekilmesi üzerine, Güney Rusya sahasına intikal etmişlerdir.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:55 am    Mesaj konusu: Kumanların Siyasi Tarihi Alıntıyla Cevap Gönder

Kumanların Siyasi Tarihi

Bölüm.1


Bu suretle Rus kronikinde Kumanlar (Polovtsi) ilk defa 1054 yılında görünürler. Hakimiyetleri Dnyeper'e kadar yayılan bu devirde doğuda "Kıpçak" adı muhafaza edilirken, Batıda, baş tarafta zikrettiğimiz adlarla anılmağa başlamışlardır. Kuman (Kıpçak)'ların, Moğol istilasına kadar 15. asırdan fazla bir müddet Karadeniz kuzeyi bozkırlarını hükümleri altında tutuşları Rus ve Balkanlar tarihinde derin izler bırakmıştır. 1055 yılında Pereyaslavl knezi ile bir anlaşma yapan başbuğ Boluş'tan sonra Kumanlar 1061'de Rusları yendiler ve 1068'de, kendilerinden kaçan bazı Uz ve Peçenek gruplarını hizmete aldığı gerekçesi ile yine Pereyaslavl'a girerek Rus knezlerinin birleşik ordusunu dağıtılar (Alta ırmağı savaşı. Kiyef yanında).

Çernigov knezliğine kadar sokuldular. Kiyef knezi Lehistan'a kaçtı. 1071'de Rostovtsev, Neyatin bölgesine, 1079'da Voin kasabasına, ertesi sene Novgorod sahasına akınlar yapan Kuman (Kıpçak)'lar, 1080'lerde hakimiyetlerini, Don-Dnyester ağırlık merkezi olmak üzere, Balkaş gölü-Talas havalisinden Tuna ağzına kadar yaymışlardı.

Kafkaslarda Kuban bölgesini de içine alan bu arazi, kuzeyde Oka-Sura nehirleri boyuna, yani îtil Bulgarları sınırına uzanıyordu. Doğu Avrupa-Batı Sibirya bozkır bölgelerinin tamamını teşkil eden Ku- man-Kıpçak sahası o zamandan itibaren İslam kaynaklarında "Deşt-i Kıpçak" ("Kıpçak-Bozkırı") adını almış, Batı kaynaklarında (İdrîsî, Rubruquis, Plano Carpini vb.) "Comania" (Komanya) diye anılmıştır. D. Rassovsky'ye göre, Rus, Bulgar, Alan, Burtas (Mordva), Hazar ve Ulah'ların Kuman tabiiyetinde yaşadıkları bu devirde Kuman-Kıpçak ülkesi 5 kısım halinde idi: Orta Asya, Yayık-Volga, Don-Donetz, açağı Dnyeper, Tuna.

Buralarda Kuman-Kıpçaklar, herbiri kendi başbuğ("han")larının idaresinde olmak üzere ayrı bölükler olarak yaşıyorlardı ve 1091'de de Edirne yakınındaki Lebunium savaşında Bizans'ın müttefikleri, şüphesiz ancak "Tuna" bölüğü mensupları idi. Bu tarihlerde Altunapa, Saruhan adlı başbuğlar "Kıpçak Bozkırı"nda rol oynayan başlıca simalardı. Kumanlar 1091'de Macaristan'a, 1092'de Lehistan'a girdiler, 1093'de tekrar Bizans topraklarında göründüler. 1093-1094'de Rus bölgesine akınları devam etti. Anlaşılıyor ki, maksatları toprak işgali değildi. Peçeneklerde de gördüğümüz gibi, bölgede, Hazarlar dahil herhangi bir bozkır-Türk siyasî topluluğu için geçerli olmak üzere, bozkır ikliminden harice çıkılmıyor, kendi hayat tarzlarına en uygun arazinin muhafazasını, dış tehlikeden uzak kalmasını sağlamak gayesi ile bozkırlar ötesindeki siyasî toplulukların daima baskı altında tutulmasına çalışılıyordu.

Türk topraklarının güvenliği şartları içinde gerçekleştirilen barışlar, çok kere, karşı taraf sözünden dönmediği müddetçe, sürüp gitmekte idi. Bu durum bazan evlenmelerle de sağlamlık kazanıyordu. Bir anlaşmaya göre Tugorkan (veya Togur Han)'ın kızı, Kiyef knezi Svyatopolk ile (1094); sonra Çernigov knezi Oleg, başbuğ Osuluk (Uzluk)'un kızı ile evlendi. Böylece bir ara knezlerin ve ileri gelenlerinin hatunlarrıdan çoğunu Kuman prenses ve kızları teşkil etti. Bununla beraber, Kuman-Rus münasebetleri pek huzurlu değildi. Çünkü knezler kendi aralarındaki mücadelelerde birbirlerine karşı Kumanlardan destek sağlamağa çalışıyorlar (mesl. Oleg 1095'de), veya yanlarındaki Kuman başbuğlarının adamlarını, fırsat buldukça, ortadan kaldırıyorlardı. 1096 başlarında Kiyefe gönderilen iki elçi (İtler ve Kıtan) maiyyetleri ile birlikte öldürülmüşlerdi.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:56 am    Mesaj konusu: Kumanların Siyasi Tarihi Alıntıyla Cevap Gönder

Kumanların Siyasi Tarihi

Bölüm 2


Hadise bir savaşa yol açtı. Tugorkan ile başbuğ Küre bazı kasabaları yaktılar, Kiyefi ve civarını yağmaladılar (Mayıs 1096). Fakat knezlerin ittifakı karşısında savaşı kaybettiler, muharebede Tugorkan ile oğlu ölmüşlerdi. İki oğlu Kuman başbuğlarının kızları ile evli Kiyef prensi Vladimir Monomakh daha ciddî davrandı; 1097'de Liyubec kasabasında tertiplediği büyük toplantı ile knezleri uzlaştırmağa, Rus mukavemetini teşkilatlandırmağa girişti ve 1103'de bütün knezlerin başında, Kumanlara karşı büyük bir başarı kazandı. Kumanlar buna kısa fasılalarla şiddetli akınlar halinde cevap verdiler (1105-1111 arasında 4 defa) ki, Rus kroniklerini dolduran bu mücadeleler ilk Rus halk edebiyatını zenginleştirmiştir. V. Monomakh'ın ölümünden sonra knezler arasında münazaalar tekrar alevlendiği zaman Kumanlar bundan faydalanamadılar. Devamlı çarpışmalarla gençlerini ve dirayetli başbuğlarını teker teker kaybeden Kiyef civarı Kuman birliğinde zayıflık emareleri belirmişti.

Tuna Kumanlarından bir kısmı Macaristan'a giderek askerlik yapmakta idiler. 12. asrın 2. yarısında Dnyeper Kumanlarının biraz toparlandıkları görüldü. Bunlar Könçek ile Kobyak (Köpek)'in başbuğluğunda Pereyaslavl knezliğine karşı taarruza geçtiler (1177, 1179). Aksu (Bug) civarındakiler Kiyefe doğru akınlar yaptılar, fakat 1184'de knez Svyatoslav idaresindeki şiddetli baskında birleşik Rus kuvvetlerine mağlüp oldular. Rivayete bakılırsa verdikleri 7000 esir arasında 417 bey veya beyoğlu bulunuyordu . Ancak Kumanların mukabelesi de şiddetli oldu: 1185 baharında Novgorod-Seversk knezi İgor kumandasındaki birleşik Rus ordusunu, aşağı Don boyunda Kayalı (bugünkü Kagalnik?) ırmağı kıyısında kuşatarak imha ettiler.

Başbuğ Könçek'in idare ettiği bu savaşta prens İgor dahil Rus ordusundaki knezlerin hepsi de yakalanmıştı. Esirlere iyi bakılmış, -sonradan kaçmağa muvaffak olan- İgor'un yaralan tedavi edilmişti. Rus edebiyatının şaheseri olduğu söylenen Rus millî destanı (Slovo o Polkıı Igoreve)'mn başlıca konusu bu 1185 karşılaşmasıdır. Bu İgor destanında seferin ayrıntıları, tabiat, kahramanlık, üzüntü, İgor'un karısının feryatları ustalıkla anlatılmıştır. 1800 yılındaki ilk neşrinden zamanımıza kadar Rusya'da defalarca yayınlanmış ve incelemelere tabi tutulmuş olan metnin sonradan uydurulduğuna dair iddialar ileri sürülmüş ise de, tarihî hadiseyi aksettirdiğinden şüphe edilmemektedir ve aynca dil, savaş tekniği, donatım,madencilik vb. bakımlarından Ruslar üzerine Türk tesirlerini göstermesi itibariyle belge değeri büyüktür.

Don ve Kuban dolaylarındaki Kuman(Kıpçak)'ların da Gürcülerle yakın münasebetleri olmuş, bu vesile ile Kumanlar Kafkaslar'ın güneyine geçmişlerdir. Gürcü kıralı Bagratlı David II (1088-1125) Büyük Selçuklu împaratorluğunun en kudretli çağına tesadüf eden hükümdarlığının başlarında, İslam-Türk baskısına karşı durabilmek ve mümkün olduğu takdirde Abhaza ülkesini ve Borçalı Gürcü bölgelerini Selçuklulardan geri almak için, aralarında yavaş yavaş hıristiyanlığın yayılmakta olduğu Kıpçaklardan kendine en yakın birlik ile temas kurarak askerî destek sağlamağa çalışmış; onlardan aldığı yardımlarla güney yönünde bazı harekatta bulunmuş (1109-1110'da) ve güzelliği ile meşhur bir Kıpçak prensesi ile evlenmişti.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 242
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Prş Oca 24, 2008 11:57 am    Mesaj konusu: Kumanların Siyasi Tarihi Alıntıyla Cevap Gönder

Kumanların Siyasi Tarihi

Bölüm 3


Bu kız, yukarıda adı geçen başbuğ Saruhan(Charaghan)'ın torunu ve onun yaşlılığı dolayısiyle yerine başbuğluğa getirilen oğlu Atrak (Atraka)'m kızı idi. Atrak da kralın daveti üzerine kendine baglı kalabalık kütlelerle (40 bin aile) Gürcistan'a gitti (1118. îlk büyük göç). Bu Kuman-Kıpçak kütleleri Çoruh, Kür dolaylarını "görülmemiş bir kudret ve genişlikle canlandırdılar". Selçuklulara bağlı Müslüman emirlikleri idarelerine aldılar ve sayısı 40 bin tahmin edilen bir süvari ordusu ile Şirvan'a, Azerbaycan'a seferler yaptılar. 1121'de Borçalı çayı havalisini ele geçirdiler. 1123'de aldıkları Tiflis'i Gürcü kırallığı başkenti yaptılar. 1124'de İspir ve Oltu'ya kadar ilerlediler.

Şirvan şahlarını vergiye bağlamışlar, Saltuklu, Sökmenli, Mengücüklü ve Artuklu beyleri ile ve daha sonralan Azerbaycan Atabeyliği ile devamlı mücadele etmişlerdi Kral Giorgi III (1156-1184) zamanında Gürcü askerî gücünü meydana getiren Kıpçaklar 1177'de, asî ordu kumandanı İvane Orbelian'dan, kralı himaye etmek suretiyle başkumandanlığı devralan ünlü başbuğ Kubasar ile büsbütün hakim duruma geldiler.

Devlet adamı Kutlu Arslan gibi Kıpçak beylerinin idaresinde başlayan -anası tarafından Kıpçak- güzel kraliçe Thamara (1184-1213) devrinde Gürcü devleti, kuzeyden Kıpçaklar başbuğunun kardeşi Sevinç idaresinde yeni kütlelerin ülkeye gelmesi ile de (ikinci büyük göç: "Yeni Kıpçaklar") askerî, siyasî alanda, tarihinin en parlak çağını yaşadı. Bugün Kür, Çoruh ve Çıldır gölü havalisinde Kıpçak Türkçesine yakın bir dil konuşan ahalinin, buraya o tarihlerde gelen Kuman-Kıpçak kütleleriyle yakın ilgisi olduğu, bölge halk edebiyatında bazı motiflerin o devir hatıralarını taşıdığı bildirilmektedir. Selçuklu çağının tanınmış şahsiyetlerinden, Azerbaycan Atabeyliği (1146-1225)'nin kurucusu, İl-Deniz de Kafkaslar'dan gelmiş bir Kıpçak Türkü idi.

Gürcistan'a gelmeleri dolayısiyle Don boylarını belki tamamen, Kuban bölgesini kısmen boşaltmış olan Kumanlardan Kırım yarımadasında kalanlar şehirlere yerleşerek ticaret hayatına atılmış, hatta bazı küçük kasabalar da kurmuşlardır.

Fakat, 1203'de Kiyefi işgal etmelerine ve 1219'da Ruslarla birlikte, kısa bir müddet için, Galiçya'yı Macarlardan almış olmalarına rağmen, 13. asır başlarında artık "Deşt-i Kıpçak" bütünlüğünde siyasî kudrete sahip bir Kuman topluluğu kalmamış gibidir. Doğudakiler Kıpçak, Kanglı, Yimek, Uran vb. adlar altında bozkırlarda eski kabile yaşayışı içinde iken Harezmşahlar Devleti ile -bilhassa Sultan Ala'üddin Tekiş (1172-1200)'e hatun olarak bir prenses verdikten sonra- temaslarını arttırarak, bu Türk-İslam devletinde askerî vazifeler almışlar, sınırların genişlemesinde büyük hizmet görmüşler. Moğolların Orta Doğu'yu istilasının arifesinde Harezmşahlar imparatorluğu askerî gücünün hemen tamamını meydana getirmişlerdir. Fakat bu ordu Moğollar tarafından yok edildi (1220).

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder