| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 9:38 am Mesaj konusu: İLK TÜRK DEVLETLERİ |
|
|
TÜRK TURAN TARİHİ DÜŞÜNCESİ
Türk tarihinin Kavimler göçünden önceki (M.S.IV.yüzyıl ortalarına kadar) en eski çağları henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Türk kavimleri devlet kuran, mükemmel teşkilâtı olan, yapıcı ve yaratıcı bir unsur olarak dünya tarihinde çok erkenden kendilerini göstermişlerdir.
Türk ilinde geçmişlerde meydana gelen olaylar Türk milletinin her bakımdan büyük bir millet olduğunu göstermek için esaslı bir delil teşkil etmektedir. Türk kavimleri tarih sahnesine çıkalı hem devlet teşkilâtı hem disiplinli hayat ve askerî teşkilât bakımından en yüksek mertebeye ulaştıklarını daima göstermişlerdir.
Tarihî şartların icabı olarak Türk kavimlerinin bir kısmı göçebe olmakla beraber, ziraatla meşgul olarak yerleşik hayata geçip ticaret ve sanatla uğraşarak şehirlerde yaşayan Türk zümrelerine de çok dönemlerde tesadüf edilmektedir. Bu bakımdan Türkler'in eski çağlarını yalnız''göçebe bir zümre'' sanmak doğru değildir.
Eski Türkeli'nin büyük bir sahası bozkır olması itibariyle bura ahalisinin mühim bir kısmı tabiî şartlara uygun olarak göçebe hayatı geçirmek mecburiyetinde kalmıştır. Türkler'in kurdukları gerek ''göçebe'' ve gerek “yerleşik” devletlerin, kuvvetli şahsiyetler ve mükemmel teşkilatlar sayesinde büyük faaliyetler gösterdiği, yerine ve sırasına göre hayatın her sahasında gayet verimli işler icra ettiğini görüyoruz.
Bu sebeple Türkler, büyük askeri devletler vücuda getirildiği gibi, ticaret, iktisat ve kültür merkezleri yaratan gayet mühim Türk devletlerini veya zümrelerini tarihler kaydetmektedir.
Tarih boyunca birçok Türk devleti kurulmuş, bunların bazıları süper güç (cihan devleti) olarak dünyaya hükmetmiştir. Fakat hemen belirtelim ki, ayrı ayrı isimler taşıyan bu devletler, aslında bir tek devletin, Türk Devleti'nin devamı idiler. Değişik adlarla anılmaları, kurucularının, hanedanlarının, beylerinin adlarını devlet adıyla bir tutmalarından ileri geliyordu. Bazen aynı dönemde birkaç Türk devletinin bulunduğunu, hatta bunların birbirleriyle üstünlük kurma savaşı yaptıklarını da görüyoruz. Bu durum başka milletlerin tarihlerinde de görülür. Şu farkla ki, bu milletler zaman zaman varlıklarını devlet olarak koruyamadıkları halde, tarih boyunca en az bir bağımsız Türk devleti daima bulunmuştur.
"Türk devletleri" deyimi için bu kısa açıklamadan sonra şu hususu da belirtmek isteriz:Türk devletlerinin sayısı Cumhurbaşkanlığı forsunda simgelenen Türk devletleri, belki Türk tarihinin en parlak yıldızları idi, ama tarihimizin parlak yıldızları bunlardan ibaret değildir. Bu yıldızların ilki olarak gösterilen Asya Hun İmparatorluğu da şüphesiz ilk Türk devleti değildi. Fakat yakın zamana kadar yazılı belgeler bize Türk tarihini ancak Hun Türkleri'nden başlatacak kadar bilgi vermektedir.
Gerek İslâm öncesi, gerek zamanımıza kadar devam eden İslâmî devirde, değişik adlarla tarihte yer alan Türk devletlerinin sayısı 110'dan fazladır. Bunların 15'i büyük hakanlık (imparatorluk), 38'i imparatorluk olmayan devlet, 34'i beylik, 4'ü atabeylik, 17'si hanlıktır. Ayrıca 1918'den bu yana kurulan Türk cumhuriyetlerini de sayıyoruz ki, bunların sonuncusu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'dir.
Hakanlık, beylik, atabeylik, gibi devlet şekilleri başka milletlerde pek görülmez. Başka milletlerin de buna benzer siyasî kuruluşları elbette vardır ama birçok bakımdan farklılık gösterirler.
Türklerin birçok devleti ve çeşitli kavimleri hakimiyetleri altına alarak kurdukları büyük devletlere Hakanlık ya da kısaca İl veya El denirdi. İmparatorluk halini almamış devletler de bazen yine "İl" veya "El" genel adıyla anılırdı.
İmparatorluk haline gelmiş Türk devleti, meselâ Hun imparatorluğu, geniş coğrafî bölgeleri ve çeşitli toplulukları daha iyi yönetmek için "Doğu Hakanlığı" ve "Batı Hakanlığı" olarak ikiye ayrılırdı.Teorik olarak en büyük hükümdar Doğu Türk Eli'nin Hakanı idi ve Batı Türk Eli'nin hakanı ona tâbi olurdu. Her iki hakanlığın yönetiminde Türk olmayan milletler de vardı. Bu idarî bölünme Gök-Türk'lerde de görülür. M.Ö. 2. yüzyılda Asya Hun İmparatorluğu'nda Türk hâkimiyetine giren yabancı devletlerin sayısı 26, Attila zamanında (M.S. 5. yüzyıl) Batı Hunlarına bağlı çeşitli yabancı milletlerin sayısı ise 35 kadardı.
"BEYLİK"ler, hakana tâbi idiler ama, sınırları belli bir araziye sahiptiler ve aslî unsuru Türkler oluştururdu. Kendi sınırları içinde tam bağımsız idiler. Yalnız savaşlarda hakana yardım ederler, diğer zamanlarda da vergi verirlerdi: Karluk Beyliği, Tolunlular Beyliği, Saltuklu Beyliği, Karamanoğulları Beyliği, Aydınoğulları Beyliği... vb. Bazen beylikler çok büyüyüp gelişir ve hakanlık zayıflayıp çöktüğü zaman onun yerini alırdı. Meselâ bir Selçuk Bey, bir Osman Bey çıkar, kendi adları ile anılan beylikleri yine kendi adları ile anılan imparatorluklar haline getirirlerdi.
"ATABEYLİK"de başka milletlerin tarihinde pek görülmez. Atabey, hükümdarların çocuklarını, küçük tiginleri, yani küçük prensleri eğiten, uzak bölgelere tecrübe kazanmaları için gönderilen bu hükümdar çocuklarına öğretmenlik, naiplik yapan bilge kişilere verilen bir ünvandı. Bunlardan bazıları, özellikle merkeze uzak yerde olanlar, devlet zayıfladığı zaman bulundukları yerin idaresini kendi ellerine alır, bağımsızlıklarını ilan ederlerdi. Meselâ Tuğteğinliler ve Böriler Suriye Atabeyliği'ni, İl-Denizliler Azerbaycan Atabeyliği'ni kurmuşlardı.
"HANLIK"lar daha çok Altın-Ordu devletinin dağılmasından sonra meydana çıkmış siyasî yapılardı. Timur, Ozbekistan'ı aldıktan sonra Altın Ordu devleti dağılmış ve Kıpçak bozkırlarında yaşayan, hanedana mensup yöneticiler arasında taht mücadelesi, hükümdarlık mücadelesi başlamış, mücadeleyi yapanlar ya da kazananlar, kendilerine, eski Türk devletinin hakanlarını temsil etmek için "Han" veya "Kağan" ; kurdukları devlete de "Hanlık" demişlerdir: Kazan Hanlığı, Özbek Hanlığı, Kırım Hanlığı, Buhara Hanlığı, Kaşgar-Turfan Hanlığı... gibi.
Hun İmparatorluğu'ndan önce de Türk devletleri kurulmuş olduğu muhakkaktır, fakat belge ve kaynak yetersizliğinden bunların varlığını ancak Asya Hun imparatorluğu'ndan itibaren takip edilebilmekteyiz. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 9:55 am Mesaj konusu: TÜRKLERİN YAYILMALARI |
|
|
TÜRKLERİN YAYILMALARI
Türk Adı, Türk Soyu, Türkler’in Anayurdu ve Yayılmaları
En eski ve köklü kavimlerden biri olan Türkler aşağı yukarı 4 bin yıllık mazileri boyunca, Asya, Avrupa ve Afrika kıt‘alarına yayılmış bir millettir.Orta Asya’daki Anayurttan etrafa yaptıkları sürekli göç hareketleri Türkler’in aynı zamanda nüfusça kalabalık olduğunu da gösterir. Türkler bu nüfus çokluğu ve faal durumları dolayısıyla dünya tarihinde mühim rol oynamışlardır.
“Türk” Adı:
Türkler’in eski bir millet oluşu araştırıcıları Türk adını en eski tarih kaynaklarında aramağa sevketmiştir. Geçen asırdan beri birçok bilgin tarafından ileri sürülen görüşlere göre, Heredotos’un doğu kavimleri arasında zikrettiği Targitalar,veya “İskit” topraklarında oturdukları söylenen“Tyrakae”(Yurkae) veya Tevrat’ta adları geçen Togharmanlar, veya eski Hind kaynaklarında tesadüf edilen Turukhalar(veya Turuşka), veya Thraklar,veya eski ön Asya çivi yazılı metinlerde görülen Turukkular,veya Çin kaynaklarında M.Ö., 1. bin içinde rol oynadıkları belirtilen Tikler ( veya Di) ve hatta Troialılar vb. bizzat “Türk” adını taşıyan Türk kavimleri oldukları kuvvetle muhtemeldir.
İslâm kaynaklarında teferruatlı şekilde nakledilen İran menşeli Zend-Avesta rivayetleri ile, İsrail menşeli Tevrat rivayetlerinde de “Türk” adı aranmış Nuh’un torunu (Yafes’in oğlu) Türk’de, veya İran rivayetindeki Feridun (Thraetaona)’un oğlu Tûrac veya Tûr (Tûran, buradan geliyor) da Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.
Tevrat rivayetlerinde Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiştir. Yafes’e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş, Yafes ölürken tahtını sekiz oğlundan biri olan “Türk”e bırakmıştır.
Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihine “Tu-Kiu” şeklinde görülmektedir.
Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS. VI. yy’da kurulan Gök-TürkDevleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan “Türk” adı daha çok “Türük” şeklinde gösterilmektedir. Bundan dolayıTürk kelimesini Türk Devleti’nin ilk defa resmî olarak kullanan siyasî teşekkülün GÖK-TÜRK İmparatorluğu olduğu bilinmektedir. Gök-Türkler’in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonradan Türk milleti’ni ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
MS.585 yılında Çin İmparatoru’nun GÖK-TÜRK Kağanı İşbara’ya yazdığı mektupta “Büyük Türk Kağanı”diye hitap etmesi, İşbara Kağan’ın ise Çin imparatoruna verdiği cevabî mektupta “Türk Devleti’nin Tanrı Tarafından Kuruluşundan Bu yana 50 Yıl Geçti”hitapları Türk adını resmîleştirmiştir.
Gök- Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok “Türk Budun”şeklinde geçmektedir. Türk Budun’un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade, siyasî bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzeri millî bir isim haline gelmiştir.
Türk Kelimesinin Anlamı
Türk adına gerek kaynaklarda, gerek araştırmalarda türlü mânalar verilmiştir: T’u-küe (Türk) =miğfer (Çin kaynakları); (Türk) =terk(İslam kaynakları); Türk =olgunluk çağı;Takye =deniz kıyısında oturan adam, cezb etmek vb. gibi mânalar ve tefsirler. Geçen asırda A. Vambery’nin ilmî izaha doğru ilk adım kabul edilen fikrine göre, “Türk” kelimesi “türemek”den çıkmıştır. Z. Gökalp adı “türeli” (kanun ve nizâm sahibi) diye açıklamıştır. W. Barthold’un düşuncesi de buna yakındır. Fakat “Türk” sözünün cins ismi olarak “güç-kuvvet” (sıfat hâli ile: güçlü-kuvvetli) manasında olduğu bir Türkçe vesikadan anlaşılmıştır. Buradaki “Türk” kelimesinin millet adı olan “Türk” sözü ile aynı olduğu A. V. Le Coq tarafından ileri sürülmüş ve bu, Gök-Türk kitabelerinin çözücüsü V. Thomsen tarafından da kabul edilmiş (1922), daha sonra aynı husus Nemeth’in tetkikleri ile tamamen ispat edilmiştir.
İran kaynaklarında Türk sözü “Güzel İnsan” karışlığında kullanılırken, XI. Yy’da Kaşgarlı Mahmut“Türk adının Türkler’e Tanrı tarafından verildiğini”belirterek, “Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı”demek olduğunu bir kez daha belirtmiştir. Tarihçiler ise Türk kelimesinin “Güçlü- kuvvetli” anlamına geldiğini kabul etmektedirler.
Millet İsmi Olarak Türk Kelimesi
“Türk” kelimesini Türk Devleti’nin resmî adı olarak ilk kullanan siyâsî teşekkül “Gök-Türk imparatorluğudur (552-774).Bütün bunlar, “Türk” adının aslında belirli bir topluluğa mahsus “etnik” bir isim olmayıp, siyasî bir ad (bütün Türk soylu halkları kucaklayan üst kimlik olarak) olduğunu ortaya koymaktadır. Gök-Türk Hakanlığı’nın kuruluşundan itibaren önce bu devletin, daha sonra bu imparatorluğa bağlı, kendi hususî adları ile de anılan, diğer Türk’lerin ortak adı olmuş ve zamanla Türk soyuna mensup bütün toplulukları ifade etmek üzere millî bir ad payesine yükselmiştir.
Türk Kelimesinin Coğrafi Ad Olarak Kullanılması
Coğrafî ad olarak Turkhia (= Türkiye) tabirine ilk defa Bizans kaynaklarında tesadüf edilmektedir. VI. asırda bu tabir Orta Asya için kullanılıyordu. 9-10. asırlarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan sahaya bu ad verilmekte idi (Doğu Türkiye = Hazarlar’ın ülkesi, Batı Türkiye = Macar ülkesi). 13. asırda Kölemen Devleti zamanında Mısır ve Suriye’ye “Türkiye” deniliyordu. Anadolu ise 12. asırdan itibaren “Türkiye” olarak tanınmıştır.
Türk Soyu, Türk Irkının Özellikleri:
Tarihte Türk ırkı hakkında yapılan tanımlamalar oldukça karışıktır. Gerek Çin yıllıklarında, gerek Latin ve Grek kaynaklarında Türkler daha çok Moğol tipinde tasvir edilmişlerdir.Eski çağlarda Türklerin “mongoloid” gösterilmeleri, o zamanın Türk devletlerinde Moğol unsurunun çokluğu ile açıklanabilir. Türkler’in tarih boyunca en sıkı temasları, yakın komşuları olan Moğollar’la olmuş, kalabalık Moğol kütleleri Türk idaresine alınmış (Asya Hunları’nda, Tabgaçlar’da olduğu gibi) ve on binlerce Moğol, Türkler’le birlikte uzun göçlere katılmıştır (Batı Hunları’nda olduğu gibi).
Ayrıca sıkı temasların mümkün kıldığı bazı ırkî karışmalar da düşünülürse, yabancıların dıştan yaptıkları gözlemlerine hayret etmemek gerekecektir.Aslında son yarım asır içinde yapılan ilmî araştırmalar Türkler’in beyaz ırka mensup bulunduklarını ortaya koymuş ve yeryüzünde mevcut üç büyük ırk grubundan “Europid” adı verilen grubun “Turanid” tipine bağlı olan Türkler’in kendilerini başta “Mongoloid” Moğollar olmak üzere diğer topluluklardan ayıran antropolojik cizgilere sahip oldukları anlaşılmıştırhakim vasfı beyaz renk, düz burun, değirmi çehre, hafif dalgalı saç, orta gürlükte sakal ve bıyık).
Ayrıca, bilindiği üzere Tevrat’ta nakledilen eski ananelerde ve Türk soyu (Hâm ve Sâm’dan değil, Yafes’den türemiş olarak) beyaz ırktan gösterilmiştir. Turan tipine örnek olan Orta Asya, Maveraünnehir ve diğer Yakın-Doğu Türkleri beyaz tenli, koyu parlak gözlü, değirmi yüzlü (“ay yüzlü, badem gözlü”), endamlı, sağlam yapılı erkek ve kadınları ile (Gök-Türk Prensi Kül Tegin’in büstü) Ortaçağ kaynaklarında güzelliğe misal olarak gösterilmiş, hatta İran edebiyatında “Türk” sözü “güzel insan” manasında alınmıştır.
Türkler’in Anayurdu:
Türkler’in göçlerden önce oturduğu topraklar (coğrafya) meselesi geçen asırdan beri tartışılan bir konudur. Tarihçiler, Çin kayıtlarına dayanarak,Altay dağlarını Türkler’in anayurdu kabul ederken Etnologlariç Asya’nın kuzey bölgelerini,Antropologlar Kırgız Bozkırı – Tanrı Dağları arasını,San‘at Tarihçileri kuzey-batı Asya sahasını veya Baykal Gölü’nün güney-batısını göstermişler; bazı dil araştırıcıları da Altaylar’ın veya Kingan silsilesinin doğu ve batısınıTürk anayurdu olması gerektiğini düşünmüşlerdir.
Bütün bunlara bakarak eski Türk yurdunun coğrafî sınırını çizebilmek az-çok mümkün olmakla beraber, belirli ve daha ilk zamanlardan itibaren geniş bir sahaya yayılmış bulunmaları ve kültürlerini uzaklara kadar götürmeleri olsa gerektir. Bununla beraber ciddi “dil” araştırmaları bu sahanın Altay-Ural dağları arasına alınmasına, hatta Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzey-doğu bozkırlarının Türk anayurdu olarak tespitine imkan vermektedir. Kuzey Altaylar’ın hemen batısında (Minusinsk bölgesi) ortaya çıkarılan Afanasyevo (M.Ö. 2500-1700) ve Andronovo (M:Ö. 1700-1200) kültürlerinden bilhassa ikincisinin temsilcileri olan ırk, savaşçı Türk ırkının prototipi idi. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 9:57 am Mesaj konusu: Milattan Önceki Dönemdeki Türk Göçleri |
|
|
Milattan Önceki Dönemdeki Türk Göçleri
Güneşin Battığı Yere kadar Gideceğiz,
Gittiğimiz Her Yer Artık Yurdumuz dur
Batı Hun Kağanı
Uldız(Yıldız) Han
Çok eski zamanlardan başlayan anayurttan ayrılma hareketleri aralıklarla binlerce yıl devam etmiştir. M.Ö. meydana gelen büyük Türk göçlerinin tarihleri kesinlikle bilinmemekle beraber bazı tespitler yapılabilmektedir. M.Ö. 1500-1000 arasında bir kısım Türkler uzak-Doğuda yaşıyorlardı. Kuzey Çin’de ve bu günkü Moğolistan’da Türkler’in varlığı daha eski çağlara kadar takip edilebilmektedir.
Türkler’in kolları olan Yâkutlar ile Çuvaşlar’ın ana kütleden ayrılması ve Yâkutlar’ın doğu Sibirya’ya doğru yönelmeleri çok eski bir tarihte meydana gelmiş olmalıdır; çünkü dilleri “ana Türkçe”den en ayrı düşen Türk kavimleri bunlardır ve bilhassa Yâkutça bugün en çok değişime uğrayan Türk bir lehçedir.
Diğer taraftan Türkler’den bir kısmının da M.Ö. 1300-1000 sıralarında Türkistan’da bulunduklarına dair işaretler vardır. Türkler’den bir kütlenin de batıya yönelerek Volga nehri etrafındaki düzlüklerde (M.Ö. VI-III. Asırlar) “İskitler” ile birlikte yaşadıkları tahmin edilmektedir. Hindistan’ın Indus-Pencab havalisine doğru ilk Türk hareketi, bir tahmine göre M.Ö. I. bin başlarına tesadüf eder. Daha eski tarihlerde Türkler’in İran yaylası üzerinden Mezopotamya’ya inmiş olmaları da mümkündür. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:01 am Mesaj konusu: Milattan Sonraki Türk Göçleri |
|
|
Milattan Sonraki Türk Göçleri, “Fetih” ve “Sızma” Yöntemleri
Milattan sonraki Türk göçlerine katılan boylar ve zamanları hakkında ise açık bilgilere sahip bulunuluyor:Hunlar Avrupa’ya (375 ve sonraki yıllarda) ve kuzey Hindistan’a (Ak-Hunlar); Oğuzlar, Orhun bölgesinden Seyhun nehri kenarlarına (X. Asır)ve sonra, Maveraünnehir üzerinden İran’a ve Anadolu’ya(XI. Asır);Avrupa Hunları Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya(IV. Asır ortası); Bulgarlar İtil (Volga) nehri kıyılarına ve Karadeniz kuzeyinde Balkanlar’a (641’i takip eden yıllarda); Macarlar’la birlikte bazı Türk boyları, Kafkaslar’ın kuzeyinden Orta Avrupa’ya(830’dan sonra); Sabarlar Aral’ın kuzeyinden Kafkaslar’a (5. asrın ikinci yazırı); Peçenek, Kuman (Kıpçak) ve Uzlar (Oğuzlar’dan bir kol) Hazar Denizi kuzeyinden doğu Avrupa ve Balkanlar’a (9-11. asır);Uygurlar, Orhun, nehri bölgesinden İç Asya’ya (840’ı takip eden yıllarda) göç etmişlerdir.
Bunlardan bilhassa Hun ve Oğuz göçleri, hem uzun mesafeler katetmek suretiyle yapılmış, hem de çok mühim tarihî neticeler vermiştir. Bu göçler yeni vatan kurma maksadının güden büyük çapta fetihler olarak nitelendirilir.
Tarihte Türk yayılmalarının diğer bir şekli de “sızma” diyebileceğimiz yoldur ki, bazı kalabalık boylardan ayrılan grupların veya ailelerin veya sağlam yapılı gençlerin yabancı devletlerde hizmet almaları suretinde belirir. Bu şekilde dahi Türkler’in katıldıkları topluluklar içinde üstün bir kabiliyet göstererek askerî kuvvetlere veya siyasî hayata hakim oldukları hatta bazen devlet kurdukları bilinmektedir (meselâ Mısır’da, Hindistan’da).
Türkler’in gerek “fetih”, gerek “sızma” şeklinde olsun etrafa yayılmaları şüphesiz her zaman kolay olmamış, bazen pek şiddetli çatışmalara sebep olduğundan bu durum ağır darbelere maruz kalan yabancılar tarafından Türkler’in sevimsiz karşılanmalarına yol açmıştır. Aslında iyi kalpli, hayırsever ve adil insanlar olmalarına rağmen Türkler hakkında söylenen hayal mahsulü türlü ithamların sebebi de bu olmalıdır. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:05 am Mesaj konusu: Türk Göçleri |
|
|
Türk Göçleri
Dünya üzerinde atı ilk kez ehlileştiren ve onu binek hayvanı olarak kullanan Türkler, atın sağladığı hız ile yüksek devlet ve toplum görüşlerini geniş coğrafyalar üzerinde hâkim ve şamil kılmışlardır. Konar göçer, atlı yaşantının temelinde büyük oranda hayvancılık ve kendine yeterli bir ziraat kültürü yer alır. Dolayısıyla, Türk göçleri dolayısıyla bu yaşantıya uygun olan sahalara doğru olmuştur. Hem Türk tarihi hem de Dünya tarihi üzerinde çok büyük tesirleri olan bu göçlerin birçok sebepleri vardır. Bu sebepleri şöyle sıralayabiliriz:
Türk Göçlerinin Maddi Sebepleri
Eski dünyanın üç büyük kıt‘asında görülen geniş Türk yayılmalarının pek ciddi sebeplere dayanması gerekir. Tarihte göçler konusunun araştırıcıları, en ilkeli dahil hiçbir kavmin kendiliğinden veya keyif için yer değiştirmediğini, oturulan topraktan ebediyen ayrılmanın bir insan için çok müşkül olduğunu ve göçlerin ancak bir takım mecburiyetler yüzünden meydana geldiğini göstermişlerdir.
Tarihî kayıtlarda Türk göçlerinin de iktisadî sıkıntı yani Türk anayurt topraklarının geçim bakımından yetersiz kalması sebebi ile olduğu belirtilmiştir. Büyük ölçüde kuraklık (mesela Hun göçü), nüfus kalabalıklığı ve mer‘a darlığı (Oğuz göçü), Türkler’i göçe mecbur etmiştir.Toprağın artan nüfusu besleyemez hale gelmesi yüzünden dar ziraat alanları dışında, ancak hayvan yetiştirebilen Türkler’in tabii bir hayat sürebilmek için çeşitli gıda maddeleri, giyim eşyası vb. gibi, başka iktisadî vasıtalara da ihtiyaçları var idi ki, bunlar, iklimi elverişli, tabiat servetleri zengin ve o çağlarda pek az nüfuslu komşu ülkelerde mevcut idi.
Türk tarihine dair kayıtlarda göçlerin ve akınların başlıca sebebi olarak zikredilen bu hususlar, yalnız Türkler’in başka memleketlere yönelmelerini değil, bazen iktisadî ve ticarî yönden nisbeten daha fazla imkanlara sahip diğer Türk topraklarına saldırmalarıyla da neticelenmiştir. Böylece tarihî devirlerde Türkler’den bir kütle başka bir Türk zümresini yerinden çıkararak göçe mecbur etmiştir (mesela IX-XI, asır göçleri).
Gerek maddî ve tabiî şartlara, gerekse yabancı ağır dış baskıya maruz kalan (meselâ XI. Asır Moğol K’i-tan hücumu) Türkler, bağımlı olmayı kabul edip istiklâlden mahrum kalmaktansa memleketi terk etmeyi tercih ediyorlardı. Yerleşik kavimler için geçerli olmayan bu durum, bozkırlı Türk için mümkündü.
Türk Göçlerinin Manevi Sebepleri
Bununla beraber Türkler’in birbiri arkasına çeşitli yönlerde yayılmalarını sağlayan başka unsurlar da mevcuttur ki, bunlardan biri Türk maneviyatının sağlamlığıdır. Zaruret neticesi de olsa, bilinmeyen ufuklara doğru akmak, her an karşılaşılması muhtemel tehlikeleri göğüslemeğe hazır bulunmak ve aralıksız bir ölüm-kalım savaşı ortamında yaşamak, her millet için doğal sayılacak bir durum değildir.
Türkler’de açık şekilde görülen ve onların tarih boyunca hareketli bir topluluk halinde sürekliliğini mümkün kılan bu ruhî davranış başarılar arttıkça daha da kuvvetlenmiş, her askerî başarı da yeni bir siyasî hedefe yol açmış ve ülkeler zapt edildikçe yeni fetih arzuları kamçılanmıştır. Bu durum Türkler’de, zamanla, dünyayı huzur ve sükûna kavuşturmayı gaye edinen bir fetih felsefesi ve her yerde adil, insanları eşit sayan Türk töresini yürürlüğü koymak üzere bir “cihan hakimiyeti ülküsünün” doğmasına zemin hazırlamıştır. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:11 am Mesaj konusu: ASYA TÜRK DEVLETLERİ |
|
|
ASYA TÜRK DEVLETLERİ
1. Hun İmparatorlukları
Aslında çöl, ova, dağ değil yayla iklimine alışık bozkır halkı olan ve bozkırlarda kurulup gelişen kültürün taşıyıcısı bulunan Türkler’in, yayılmaları esnasında, çoğunlukla bozkır ortamının dışındaki sınırlarda durakladıkları, ormanlık, çok sıcak veya rutubetli bölgelere pek girmedikleri görülmektedir. Kendi hayat tarzlarına uymayan yabancı bölgelere nüfuz etmiş Türk zümrelerinin ise, oralarda fazla barınamamaları ve çok kere varlıklarını kaybetmeleri bu açıdan dikkat çekicidir (Çin’de Tabgaçlar, Batı Avrupa’da Hunlar, Balkanlar’da Bulgarlar, Kuzey Hindistan’da çeşitli Türk devletleri vb. gibi).
Bu itibarla Türkler’in irili ufaklı siyasî kuruluşlar meydana getirerek varlıklarını uzun müddet sürdürdükleri saha, Kuzey Çin’den başlayarak bütün Orta Asya’yı, İran’ı ve Anadolu’yu içine alacak şekilde Avrupa’da Tuna dirseğine kadar geniş bir kuşak halinde devam eder. Bugün bile Türk toplulukları umumiyetle aynı Kuzey Çin-Orta Avrupa kuşağı üzerinde yaşamaktadırlar. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:12 am Mesaj konusu: Hsiung-nu-lar |
|
|
Hsiung-nu’lar
Çin kaynaklarında Türkler’le birlikte Moğol, Tunguz soyundan bazı grupları da ifade etmek üzere “Kuzey barbarları hanedanı” manasına olarak Hsiung-nu diye anılan bu kütlenin kurduğu büyük imparatorlukda Türkler yanında Moğol, Tunguz vb. yabancı kavimlerin de yer almaları tabii ise de, devleti kuran ve yürüten asıl unsurun Türk olduğuna dair sağlam deliller vardır.Bu devlette, aslında orman kavmi olan Moğol veya Tunguz değil, Türk bozkır kültürü hakim bulunuyor, Gök Tanrı’ya inanılıyor aile “baba hukuku” üzerine kurulu bulunuyordu. Nihayet Hsiung-nu Devleti’nde idareci zümre ve hanedanın dili Türkçe idi. Siyasî kültürel münasebetler vesilesi ile Çin yıllıklarında Hsiung-nu dilinden zapt edilen şu kelimeler: Tanrı, kut, börü, ordu, tuğ, kılıç vb. tamamen Türkçe olup Türk dilinin en eski yâdigârlarındandır. Ve nihayet devletin sahipleri kendilerine, Türkçe’de “adam, insan, halk” manasında olan “Hun” diyorlardı. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:13 am Mesaj konusu: Hun Adı |
|
|
Hun Adı
Orhun-Selenga ırmakları ile, Türkler’in kutlu ülke saydıkları Ötüken havalisi merkez olmak üzere güneyde Huang-ho nehri dirseğine kadar genişleyen Hun siyasî birliğinin kesin tarihini M.Ö. IV. asırdan itibaren takip etmek mümkün olmaktadır.
Hunlar’la ilgili ilk tarihi vesika olarak bir anlaşma zikredilmiştir ki, bu da M.Ö. 318 tarihlidir. Bu belge zikredililirse iyi olur. Hunlar daha sonra Çin topraklarında baskıyı artırdılar. Mahallî hanedanlar, uzun müdafaa savaşları sırasında Hun süvarilerinden korunmak maksadı ile, yerleşim sahalarını ve askerî yığınak yerlerini surlarla çevirmeğe başladılar. Çin hanedanından Si-huang-ti (M.Ö. 259-210) Hun taarruzlarına karşı kuzey sınırlarını tamamen buruşmak için, surların iç kısımlarını yıktırırarak elde ettikleri malzeme ile dış surları birbirine bağlamak ve boş yerleri tamamlamak sureti ile meşhur “Çin Seddi”ni meydana getirdi (M.Ö. 214). Böylece Çinliler’le Türk akınlarına karşı en tesirli tedbiri aldıklarına kanaat getirdikleri bir sırada iki mühim hadise vukua geldi. Bunlardan birincisi Çin’de uzun müddet dirayetli imparatorlar yetiştiren Han sülalesi (M.Ö. 202-M.S.220)’nin kurulması, ikincisi, Hun Devletinin başına da Mete Han’ın (M.Ö. 209-174) geçmesidir. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:14 am Mesaj konusu: Mete Han (M. Ö. 209-174) |
|
|
Mete Han (M. Ö. 209-174)
Bir ayağı okyanusta, Öbür ayağı Hazar'da olan dev,
Mete Han'ın ta kendisiydi. Çin duvarında yankılanan ses
Onun askerinin sesiydi:
Üze tengri temür çıda, oklar birle bir bulut,
Başbuğumuz Tanrıkut'tur Tanrıkut'tur Tanrıkut !
Mete Han’ın babası Teoman Çin yıllıklarında Tan-hu (veya Şan-yü) diye anılmaktadır ki, Hun dilinde imparator ünvanı olan bu tabir basit bir kabile reisi değil, çok önceleri teşekkül etmiş bir devletin başkanı olduğunu gösterir. Üvey anasının teşviki ile babası tarafından veliahtlık hakkının kendisinden alınması teşebbüsü karşısında Mete Han, emrindeki demir disiplin altında yetiştirdiği 10 bin atlı ile katıldığı bir sürek avında Teoman’ı öldurerek Hun Tan-hu’su ilan edildi (M.Ö.209).
Mete Han, doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği Tung-hu’ların ısrarla toprak taleplerine savaş ile mukabele ederek onları perişan ettikten ve böylece hakimiyetini kuzey Peçli’ye kadar genişlettikten sonra güney-batıya döndü ve Orta Asya’daki, Hind-Avrupa kökenli oldukları sanılan Yüe-çi’leri yerlerinden oynattı. Bunlar kütleler halinde batıya doğru çekilirken Mete Han güneye yönelerek Huang-ho büyük dirseği içindeki Ordos bölgesini ele geçirdi ve oradan Çin topraklarına girdi. Mai-yi, T’ai-yuan şehirlerini zapt ederek Han sülalesinin kurucusu İmparator Kao-ti’nin 320 bin kişilik, hemen hemen tamamen piyade ordusunu, bozkır usulü sahte ric‘at tâbyesi ile çenber içine aldı (M.Ö. 201). İmparator, vaktiyle Türkler’in yaşadığı bütün toprakların Hun Devletine terki, yiyecek ve ipek verilmesi ve yıllık vergi taahhüdü şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak oldu. Çin ile dostluk havası içinde ticarî münasebetleri geliştirirken Mete Han, İrtiş yatağına kadar olan bozkırları (Kie-kun = Kırgızlar’ın memleketi) ve buranın batısındaki Ting-ling’lerin yerini, bazı eski Ogur (O-k’ut) kolları ile meskun araziyi, kuzey Türkistan’ı zaptetti ve Isık Gölü etrafındaki Vu-sun’ları hakimiyeti altına aldı.
Bu suretle büyük Hun hükümdarı o çağda Asya kıt‘asında yaşayan Türk soyundan bütün toplulukları kendi idaresinde tek bayrak altında toplamış oluyordu. İmparatorluk sınırlarının Mançurya’dan Aral Gölüne, batı Sibirya’dan Gobi Çölü-Tibet hattına kadar genişlediği bu tarihlerde Hunlar’a tabi olanlar arasında Moğollar, Tunguzlar ve Çinliler de vardı.Mete Han tarafından Çin hükümetine önderilen M.Ö. 177 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre Türk devletine bağlı kavimlerin sayısı 26 idi ve bunların hepsi, Tan-hu’nun ifadesi ile “yay geren halk” yani “Hun” olmuşlardı. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:15 am Mesaj konusu: Mete Han Döneminin Genel Özellikleri |
|
|
Mete Han Döneminin Genel Özellikleri
Görüldüğü üzere bu devlet, idaresindeki kısıtlı tarım sahalarına karşılık, daha ziyade, otlağı bol, hayvancılığa elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli başta at olmak üzere, hayvan yetiştiricilik idi. Buna göre sosyal durumu da, toprağa bağlı "köylü" kültüründeki geniş arazi sahibi Çin tabakaları ile köle sınıfından çok farklı idi. Ne malikanelere, ne de toprak kölelerine rastlanmayan Hun bölgelerinde halk, kan akrabalığı ile birbirine bağlı ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler olarak disiplinli ve kendilerini müdafaa için daima silahlı kabileler (boylar) halinde yaşıyor ve devlet bu kabile birliklerinin (bodunlar) kendi aralarında sıkı işbirliği esasına dayanıyordu. Devlet, bu kuruluş icabı ve bilhassa ordunun Mete Han tarafından tanziminden sonra merkezden idare edilen bir "askerî teşkilat" niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli şartlar (bozkırda eğitilmiş olmak, at ve silah) hazır olduğu için de fetihlere açıktı. Bu yönden de "köylü" Çin devlet yapısından ayrılıyordu. Çin'de esas rejim "feodalite" olduğu halde, Hun devletinde merkeziyetçilik dikkati çekecek kadar belirli idi.
Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli idi, fakat emirlerindeki silahlı kuvvetlerle aynı zamanda birer kumandan olan bütün yüksek görevliler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri hep Hun asıllı oldukları gibi, devlet teşkilatının da (mesela, sağ-sol veya doğu-batı taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu; Mete Han tarafından gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak adeta devlete millî topluluk havasını getiren ordudaki 10'lu tertip sistemi de Türk idi. Esasen devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine dair bazı davranışlar göze çarpıyordu: Mesela Paiteng'de imparator idaresindeki Çin ordusunu kuşatan Mete Han’ın, Çin içlerine dalarak bozkırdan uzaklaşmasına zevcesi ve herhalde devlet meclisi tarafından engel olunmuştu. İnanç yönünden ne Moğol totemciliği, ne de Çin toprak tanrıcılığı ile ilgisi bulunmayan bozkır Türk Gök Tanrı itikadındaki Hun devletinin meydana gelişinde "Çin imparatorluğu"nun model olduğuna dair yaygın görüş normal ölçülerdeki karşılıklı kültür tesirleri dışında doğru sayılmamalıdır.
Önce, devlet Çin topraklarında değil, "Hiung-nu"lar sahasında kurulmuştu; Ikincisi, Mete Han’ın "Gök'ün oğlu" diye bir unvan takındığı şüphelidir. Üçüncüsü, Çin devletinde "Gök'ün oğlu" kavramı da aslen Çin değil, Türk menşelidir. Bütün bunlardan dolayı, Mete Han zamanında kesin şeklini aldığı görülen Büyük Hun devleti, etnik yönden ve hakimiyet anlayışı, sosyal yapısı, idarî ve askerî kuruluşları, dini ve dünya görüşü ile, Türk milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini iki bin yıl sürdüren bir ana kaynak durumundadır. Bu itibarla, Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem taşır. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:16 am Mesaj konusu: Mete-nin Ölümü ve Tanhu Ki-Ok Dönemi (M. Ö. 174-160) |
|
|
Mete’nin Ölümü ve Tanhu Ki-Ok Dönemi (M. Ö. 174-160)
Mete Han M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman, mülkî ve askerî teşkilatı ile, iç ve dış siyaseti ile, dini ile, ordusu ve harp tekniği ile, sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet halinde daha sonra asırlar boyunca Türk devletlerine örnek vazifesi görecek olan, tarihen malum ilk Türk siyasî teşekkülü, “Büyük Hun İmparatorluğu” kudretinin zirvesinde bulunuyordu. Mete Han’ın oğlu Tanhu Ki-ok (M.Ö. 174-160) bu haşmeti muhafaza etmeğe çalıştı.
Yurtlarından atılan Yüe-çi’lerin Afganistan’da Baktria bölgesinde, vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son verdikleri tarihte (M.Ö. 166) kalabalık ordusu ile Çin’e girerek başkenti Ch’ang-an yakınındaki imparator sarayını yakan Ki-ok, bu seferdeki gayesine uygun olarak Çin ile iktisadî münasebetini dostane bir şekilde devam ettirmek için yanlış bir adım attı: Bir Çin prensesi ile evlendi ve bu suretle ileride, Çin ile temasa gelen hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek bir çığır açmış oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu tür yakınlaşmalar, her zaman Çin'in hile makinesinin harekete geçmesi için fırsat teşkil etmiştir.
Hun merkezinde Çinli Prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar, Türkler ve tabi kavimler arasında propaganda yapıyorlar, devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan başka, ticaret malı olarak memlekete sokulup Hun ileri gelenleri arasında revaç bulan Çin ipeği, lüks zevki yolu ile rehaveti artırmakta idi. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:17 am Mesaj konusu: Tanhu Ki-Şin Zamanı (M. Ö. 160-126) |
|
|
Tanhu Ki-Şin Zamanı (M. Ö. 160-126)
Ki-ok devrinde fazla hissedilmeyen bu menfi durumlar onun oğlu Tan-hu Kun-şin zamanında (M.Ö. 160-126) tam bir huzursuzluk kaynağı olarak kendisini gösterdi. Kendisi de Han sülalesine damad olan Tan-hu, babası ölçüsünde asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinliler’in bu devirde sınır boylarındaki ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. İlk defa büyük imparatorlardan Vu-ti (M.Ö. 141-87) kalabalık ordular teşkil ederek, Hun hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti.
Propagandayı artırdı. Gayelerinden biri de Çin için muazzam gelir kaynağı olan ipeğe batı bölgelerinde de yeni pazarlar bulmak ve İç Asya-İran üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan meşhur “ipek yolu”nu emniyet altına almaktı. Dolayısı ile orta ve batı Asya’da yabancıların kudretini kırması lazımdı. Bilindiği gibi,aşağı yukarı M.S.1. bin sonlarına kadar Türk-Çin mücadelelerinin temel sebeplerinden biri bu kervan yoluna hakimiyet meselesi olmuştur. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:17 am Mesaj konusu: Çang-Kien-in Raporu |
|
|
Çang-Kien’in Raporu
Vu-tin’in ipek yolu üzerindeki memleket ve kavimleri öğrenmek ve onlarla Hunlar’a karşı işbirliği sağlamak maksadı ile batıya gönderdiği yüksek rütbeli asker olan Çang-kien’in, gizli vazifesini yaparken Hunlar tarafından yakalanıp 10 yıl gözaltında tutulmasına rağmen, buralarda geçirdiği uzunca müddet içinde (M.Ö. 139-127) edindiği bilgiyi, temaslarını ve tavsiyelerini ihtiva eden mühim raporu imparatoru memnun etmiş ve sonraki Çin siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür. Bu arada Çinliler çok ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdir ki, o da ordularını Türk usulüne göre yetiştirmeleri ve Hun silahları ile techiz etmeleri idi.
Daha Mete Han zamanında Çin’de kumandan Mung-t’ien tarafından başlatılmış olan askerî ıslahat hareketleri imparator Vu-ti’nin kumandanlarından olup, Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho K’ü-ping (öl. M.Ö. 115) tarafından büyük başarıya ulaştırılmıştı. Kuzeyde Hun akınları tutuluyor, İç Asya yönünde, ipek yolu üzerindeki memleketler zapt olunuyor, bilhassa süvari kumandanı Pan Ç’ao’nun gayretleri ile (M.S. 75’e doğru) Doğu Türkistan’a kadar sokulan Çinliler oralarda askerî garnizonlar kuruyorlardı. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:19 am Mesaj konusu: Hunların Bölünmesi ve Çi-Çi Han-ın Kahramanlığı |
|
|
Hunların Bölünmesi ve Çi-Çi Han’ın Kahramanlığı
Hunlar artık eskisi gibi değil idiler. Akınlar durmuş, imparatorluğun zengin kısımlarının yavaş yavaş düşman istilasına uğraması ile devlet geliri azalmaya başlamış, o zamanlara kadar Çin’den vergi ve hediye olarak sağlanan mali destek kesilmişti. İç huzursuzluk, idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen düşman propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Nihayet Çin, hanedan azasından bazılarını kendine çekmeye muvaffak oldu, bu da prensler arasındaki anlaşmazlığı şiddetlendirdi.
Çin’in teşvik ve yardımı ile Tan-hu olan Ho-han-ye, kardeşi Çi-çi tarafından tanınmadı (M.Ö. 58 ). Ho-han-ye’nin Çin’e tabi olma teklifi, Hun danışma kurulunda (devlet meclisi) ağır münakaşalardan sonra reddedildi, fakat Tan-hu’nun iktisadî darlığı gidermek gibi kendince makul sebeplere dayalı fikrinde ısrarı Hunlar’ı ikiye ayırdı. Ho-han-ye Çin himayesini kabul edip halkının bır kısmını Ordos’a gönderirken, tabiiyeti şerefsizlik sayan Çi-çi kendine bağlı kütlelerle birlikte memleketi terk ederek batıya doğru çekildi (M.Ö.54).
Bir yandan Çin ile uğraşarak, bir yandan da yolu üzerinde, Tarbagatay, Yedi-su havalisindeki Ogur (O-k’ut)’ların İrtiş kaynaklarındaki Tin-ling’lerin, Isık Göl yanındaki Vu-sun’ların mukavemetlerini kırarak geldiği Çu-Talas ırmakları düzlüğünde müstakil devlet kurdu. Fakat bu Orta Asya Hun devleti çok sürmedi, Batı’ya Hun yürüyüşünü adım adım takip eden Çin ordularından başka, adları geçen Türk boyları da yeni devlete karşı idiler.
Henüz yerleşmemiş, savaş gücü zayıf Hunlar aleyhine birleşmişler ve Çin’e destek olmuşlardı. Dört taraftan hücuma uğrayan Hun Devleti’nin, Çi-çi tarafından yeni inşa ettirilip, sur ile çevrilen başkenti, 70 bin kişilik hasım orduları tarafından kuşatıldı ve yıkıldı.
Cihanda eşi görülmemiş bir müdafaa yapılmış, kanlı sokak muharebeleri cereyan etmiş, Tan-hu’nun ikametgahında oda oda savaşılmış ve Çi-çi dahil, sarayda bulunan kadın-erkek 1518 kişinin hepsi, Başkentlerinin her köşe başında adım adım vuruşarak Türklük uğruna, devletleri uğruna hayatlarını feda etmişlerdi. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:20 am Mesaj konusu: Çiçi Sonrası Dönem |
|
|
Çiçi Sonrası Dönem
Çiçi'nin batıya uzaklaşmasından sonra kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43), devlet meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine nakleden, fakat M.Ö. 36'dan itibaren tekrar Çin tabiliğine giren Ho-han-yeh (ölm. M.Ö. 31)'e bağlı kütleler, onun evlatları tarafından bir müddet idare edildikten sonra, tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M. 1846) Çin'e karşı istiklallerini elde ederek doğuda Mançurya'ya, batıda Kaşgar'a kadar olan geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı.
Fakat Yu'nun ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş gösteren açlık Hunları müşkül duruma soktu. Yu'nun oğlu Tanhu P'unu'ya karşı mücadele açarak kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen P'unu'nun yeğeninin orada kendini Tanhu ilan etmesi hadisesi (M. 48 ) Hunları tekrar ve artık bir daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya dış Moğolistan'da) ve Güney Hunları (Güney veya iç Moğolistan'da).
Böylece M. 48'de aynı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki büyük fark, Güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi, Kuzey devletinin ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka, Güney Sibirya, Cungarya ötesine kadar Batı ve İç Asya'da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir devletleri de Kuzey Hun devletinin idaresinde idi.
Dolayısiyle siyasî ve askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun imparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar eden Çin, Hunlara bağlı doğudaki Moğol Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi) kütlelerini kışkırtmış, bunların sürekli baskıları neticesinde Hun devleti, doğu Moğolistan'da kontrolü kaybederken, batı bölgesinde de tahrikçi Çin siyaseti ile karşılaşmıştı.
Bu sebeple, en tesirlisi Yarkent kırallığı olmak üzere, Şanşan (loulan, Lobnor'un güneyi), Turfan vb. bölgelerdeki ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (M. 46-60 yılları). Hun devletinin buralarda, bilhassa Çin'in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien'in çok merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından kurtarıcı gibi karşılanması ve duruma hakim olduktan sonra, yeniden baskı altına aldığı Çin'i sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65) Çin'i tam kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askeri harekatla Hun devletini çökertmek hazırlığına sevketti. İmparator Mingti (M. 58-75), Ç'engti (M. 75-89) ve Hoti (M. 89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç'ao'nun yüksek kumandasında kalabalık Çin ordularının 30 yıl süren harekâtı sonunda Kangk'ü'ye kadar (Kaçgar, Hami, Yarkent, Hoten dahil) sayısı 50'yi bulan zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için, iktisadî yönden önemli şehirler Çin'in hakimiyetine geçti.
Bilhassa M. 73-74, 89-90-91 yılları harekâtında ağır kayıplara uğrayan Hunlar İç-Asya'da hakimiyetlerini kaybederken, doğuda da Sienpi'lerin hücumlarına (en şiddetlisi M. 89-91 arasında) maruz bulunuyorlardı. İki cephede sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun devleti, son Tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen, kuvvetten düştü, durum aleyhte gelişti.
Hakimiyetlerini Güney Sibirya'ya ve Cungarya'ya kadar genişletmeğe muvaffak olan Sienpi'lerin hükümdan Tan-shih-huai (M. 147-156) tarafından nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal Tanhu Avitokhol zamanında toprakları düşman kabilelerin istilasına uğradı. Siyasî iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde esasen memleketi terk etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler M. 91'de ve 155'e doğru), Kuça civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler batıya çekilmişlerdi ki, bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki soydaşlarına (Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:23 am Mesaj konusu: HUNLARIN SONU |
|
|
HUNLARIN SONU
Yen-çi-şan dağını yetirdik,
Kadınlarımızın güzelliğini aldılar,
Silan-şan yaylalarını yitirdik
Hayvanlarımızın otlağını aldılar.
M.S. II. asır başlarında Asya Hunları birbirinden ayrı üç bölüm halinde görünüyordu: 1-Balkaş Gölü havalisinde, Çi-çi Hunları’nın kalıntıları, 2- Cungarya ve Barköl havalisinde Kuzey Hunları (bunlar M.S. 90-91 yıllarında Baykal-Orhun bölgesinden buraya göçmüşlerdi), 3- Kuzey-batı Çin sahasında, Güney Hunları, Moğol soyundan Siyen-pi (H’yen-bi, Hsien-pi)’ler tarafından batıya itilip 216’da hemen tamamen yurtlarından çıkarılırken Güney Hunları da kendi içlerindeki çatışmalar yüzünden tekrar ikiye bölündü ve baskısını artıran Çin, 220’ye doğru bütün toprakları işgal etti. Bununla birlikte Asya Hunları, tabii daha ziyade Çinlileşmiş olarak, 5. asır sonlarına kadar varlıklarını devam ettirmişler ve Çin’in çeşitli bölgelerinde, Tan-hu’lar soyundan gelen bazı kimseler kısa ömürlü küçük devletler kurmuşlardır. Bunlardan üçü: Liu Ts’ung, Hia, Pei-liang. Sonuncu “devlet” de Tabgaç hükümdarı Tai-Wu tarafından nihayete erdirilmiştir.
Avrupa Hun İmparatorluğu’nun Kurucuları
Çin sahasında Hun siyasi hayatı tarihe karışmakla beraber, bazı Hunlar Çi-çi iktidarının yıkılmasıyla etrafa dağılmış olarak ve bilhassa Aral Gölü’nün doğusundaki bozkırlara çekilerek varlıklarını devam ettirmişlerdir. Oradaki diğer Türk zümreleri ve 1. asırdan 2. asır ortalarına kadar Çin’den gelen Hun kütleleri ile çoğalan ve uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşmak suretiyle güçleri artan bu Hunlar’ın, bilhassa iklim değişikliği sebebi ile batıya yöneldikleri tahmin edilmektedir. Avrupa Hun İmparatorluğu’nu kuranlar bunlardan olmak gerektir.
Yurt yitirme acısı
Çağının en büyük, en güçlü imparatorluğunu kuran ve yüzyıllarca hüküm süren Hun Türklerinin elbette yüksek bir medeniyetleri, kendilerine özgü kültür ve sanatları, sözlü yazılı edebiyatları vardı. Hun sanatının, adetlerinin göstergesi olan nice belgeler, bugün dünyanın çeşitli müzelerinde, en çok Leningrad'daki Ermitage (Ermitaj) Müzesi'nde bulunmaktadır. Çünkü Hunlara ait en önemli eserler, bugün Rusya sınırları içinde kalan Doğu Altay'da Balıkgöl yakınındari Pazırık vadisinde bulunmuştur.
Pazırık: M.Ö.IV. ve III. Yüzyıllarda yaşamış Hun büyüklerine ait mezarların bulunduğu ve Hun sanatından bazı örnekleri zamanımıza ulaştıran kutlu vadi.
Pazırık vadisinde bulunan kurganlar (Hun büyüklerine ait mezarlar), M.Ö. IV. ve III. yüzyıllara aittir ve Hun sanatını yansıtan örneklerle, adetlerini gösteren belgelerle doludur. Bu vadiden başka diğer yerlerde bulunan kurganların sayısı kırktan fazladır. Ne yazık ki bunların çoğu soyulmuş bulunuyor. Çünkü eski Türkler öteki dünyada hayatın devam ettiğine inanır ve ölen kişi sonraki hayatında faydalansın diye elbisesi, gerekli eşyaları, silahları, binek atı, at koşumları, kadın hizmetkarları ile birlikte gömülürdü.Ölü, mumyalanırdı.
Kurganlar buzlar altında kaldığı için bozulmadan çıkarılan cesetler de vardı. Ahşap ve deri eşya çoktur. Madenî eşyaların hemen hemen hepsi bronzdandır. Altın eşyalar da bulunmuştur.
Aralıklı olarak devam eden kazılarda çıkarılan kurganlar, daha çok üzerlerine taş yığılarak yapılmış tepeler ya da höyükler halindedir. Asıl mezar bu tepenin altında, büyük bir odanın içindedir.
Hunların, Gök-Türk yazısının başlangıcı sayabileceğimiz kendilerine özgü bir yazıları olduğu anlaşılıyor. Fakat bu yazı ile yazılmış uzun metinler henüz ele geçmedi. Sözlü edebiyat (destanlar) daha sonraki devirlerde ve daha sonraki Türk yazısı ve diliyle anlatılmıştır.
Hun İmparatoru Mete'nin, M.Ö. II. yüzyılda Çin hakanına mektuplar yazdığı, Çin kayıtlarında belirtiliyor. Yine Çin kaynaklarında M.Ö. 119 yılında, Türkçe'den tercüme edilmiş bir sagu (ağıt) yahut türkü dörtlüğü vardır ki,bu Altın Elbiseli Adam'ın mezarından çıkan iki satırlık yazıdan sonra, Türk edebiyatının en eski örneği sayılabilir.Hun Türkleri bu saguyu, Çinlilerle yaptıkları savaşta toprak kaybettikleri zaman ağlayarak söylüyorlarmış.
Hun Türklerinin Çin yenilgisinden sonra nasıl büyük bir üzüntü duyduklarını da gösterdiği için o sagu'nun Çince'ye tercüme edilmiş parçasını buraya alıyoruz. Şüphesiz bu, Hun ozanlarının kopuzla çaldıkları uzun bir ağıtın sadece dört mısraı idi. Türkler savaş sonrasında ve yoğ törenlerinde bunu söyleyerek ağlıyorlardı. Toprak yitirme acısını duyuran bu sagunun Çince'ye ve oradan Türkçe'ye çevrilen parçası şöyledir:
Yen-çi-şan dağını yetirdik,
Kadınlarımızın güzelliğini aldılar,
Silan-şan yaylalarını yitirdik
Hayvanlarımızın otlağını aldılar. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:25 am Mesaj konusu: BATI ( AVRUPA ) HUNLARI |
|
|
BATI ( AVRUPA ) HUNLARI
Hunların Anadolu Akını veya Türklerin Anadolu’ya İlk Gelişleri (395)
Hunlar Roma İmparatoru I. Theodosius’un ölüm yılı olan 395’de yeniden harekete geçtiler. Bu hareket iki cepheli idi. Hunlar’dan bir kısım Balkanlar’dan Trakya’ya doğru ilerlerken, daha büyük sayıda bir kısım Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yönelmişti. Hun Devleti’nin Don nehri havalisindeki “doğu kanadı” tarafından tertiplenen Anadolu akını Basık ve Kursık adlı iki başbuğun idaresinde idi. Romalıları olduğu kadar Sasanî İmparatorluğunu da telaşa düşüren bu akında Hun süvarileri Erzurum bölgesinden itibaren Karasu, Fırat vadilerini takiben Melitene (Malatya)’ya ve Kilikkia (Çukurova)’ya ilerlemişler, bölgenin en tahkimli kaleleri olan Edessa (Urfa) ve Antakya’yı bir müddet kuşattıktan sonra, Suriye’ye inerek Tyros (Sur)’u baskı altına almışlar, oradan Kudüs’e yönelmişlerdi. Çok süratli cereyan eden bu akınlardan korkuya kapıldıkları için Hunlar hakkında acayip hikayeler uyduran kilise adamlarının dehşet dolu gözleri önünde, sonbahara doğru, kuzeye çark ederek Orta Anadolu’ya, Kappadokia-Galatia (Kayseri-Ankara ve havalisi)’ya ulaştılar ve oradan Azerbaycan-Bakü yolu ile kuzeye, merkezlerine döndüler.
Bu akın, Türkler’in Anadolu’da, tarihî kayıtlarda sabit ilk görünüşleridir. 398’de daha küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında Doğu Roma’nın genç imparatoru Arkadios hiçbir ciddi tedbir alamamıştır. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:27 am Mesaj konusu: İkinci Kavimler Göçü ve Hun Başbuğu Uldız |
|
|
İkinci Kavimler Göçü ve Hun Başbuğu Uldız
Batıda Hun baskısı, 400 yılına doğru, başbuğ Uldız (Grek ve Latin kaynaklarında: Huldin, Uldin, daha çok Uldiz) kumandasında iyice hissedildi. Balamir’in oğlu veya torunu olduğu sanılan Uldız, Attilla’nın son yıllarına kadar takip edilecek olan Hun dış siyasetinin esaslarını tespit etmiş ki, buna göre, Doğu Roma, yani Bizans daima baskı altında tutulacak, Batı Roma ile iyi münasebetler devam ettirilecekti.
Çünkü, Bizans’ın Hun nüfuzuna alınması ilk hedefi teşkil ediyor, buna karşılık, Batı Roma topraklarına tecavüz ederek huzursuzluk çıkaran “barbar” kavimler aynı zamanda Hunlar’ın da düşmanları oldukları için, Batı Roma ile müşterek hareket gerekiyordu. Nitekim Uldız’ın Tuna’da görünmesi ile Kavimler Göçü’nün 2. büyük dalgası başlamış,Asding Vandalları, 401’de Batı Roma eyaletlerine girmişler, Hunlar’dan kaçan Vizigotlar da İtalya’da görülmüşlerdi. Lombardia üzerinden Galya’ya uzanan Alarik’in idaresindeki bu Got tehlikesi Romalı ünlü kumandan Stilikho tarafından güçlükle önlendi (Nisan 402).
Fakat daha korkunç bir barbar belirdi ki, bu da Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan Vandallar’ı, Sueb’leri, Kuad’ları, Burgond’ları, Sakson’ları, Alaman’ları vb. kendi demir yumruğu altında birleştirmiş olan Roma üzerine atılan Radagais idi. İtalya’da müthiş tahribat yaparak, Roma’yı yeryüzünden kaldıracağını ilan ediyordu. Stilikho’nun bile Pavia savaşında durdurmağa muvaffak olamadığı bu barbar şef, ancak Türkler karşısında mağlup oldu.
Büyük Faesulae (=Fiesole, Floransa’nın güneyinde) muharebesinde bizzat Uldız’ın kumanda ettiği Romalı kuvvetlerle takviyeli Hun ordusu tarafından mağlup edilen Radagais yakalandı ve idam edildi (Ağustos 406). Bu zaferi ile Uldız Roma gibi büyük bir medeniyet merkezini kurtarmış oldu Aynı zamanda Hun kudretinden bir kere daha ürken Vandal, Alan, Sueb, Sarmat, Kelt vb. kütlelerini Ren nehri ötesine, Galya’ya gitmeğe zorlamakla, Hunlar’ın batı istikametindeki yolları üzerindeki engelleri kaldırmış, buralarda Hun kuvvetlerinin serbest hareketlerine imkan hazırlamıştır. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:30 am Mesaj konusu: Bizans Üzerinde Hun Baskısı ve Uldız-ın Tarihi Sözü |
|
|
Bizans Üzerinde Hun Baskısı ve Uldız’ın Tarihi Sözü
Sınırları Asya’da Balkaş gölü yakınlarına kadar uzandığı tahmin edilen Hun İmparatorluğu’nun “batı kanadı” hükümdarı olduğu sanılan Uldız, 404-405 yıllarında ve bilhassa 409 yılında Tuna’yı geçerek Bizans’a Hun tehdidinin eksilmediğini göstermiş ve Grek kaynaklarına göre kendisi ile barış müzakereleri için gönderilen Trakya umumi valisi’ne “Güneşin battığı yere kadar her yeri zapt edebilirim” diyerek meydan okumuştu.Uldız’ın ölümü (410 sıraları)’ndan sonra Hun İmparatorluğu’nun başında Karaton bulunuyordu. Bunun hakkında bilgimiz sadece, 412 yılında Bizans elçisi Olympiodoros’un onun yanına gitmiş olduğudur. Karaton daha çok doğu işleri ile uğraşmış görünmektedir. 422’ye kadar Hunlar hakkında bilgi verilmediğinden bu meşguliyetin on sene kadar sürdüğü tahmin edilmektedir. _________________ Dün şehit kanıyla sulanan sensin
Bugün alkollere belenen sensin
Düşmandan sadaka dilenen sensin
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. |
|
| Başa dön |
|
 |
OğuzHan32 Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008 Mesajlar: 242 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Prş Oca 24, 2008 10:31 am Mesaj konusu: İki Roma Devleti Karşısında Hunların Tutumu |
|
|
İki Roma Devleti Karşısında Hunların Tutumu
422 yılı Avrupa Hunları tarihinde yeni bir devrin başlangıcı gibidir. Bu tarihte Hun hükümdar ailesine mensup dört kardeşten (Rua, Muncuk, Aybars, Oktar) Rua imparatorluk makamını işgal ediyor, Muncuk (Atilla’nın babası) erken öldüğü için diğer iki kardeş “kanad kralları” durumunda bulunuyorlardı. Siyasette Uldız’ın izinde yürüyen Rua, Bizans’ın Hun ordusunu isyana teşvik etmek ve tabi kavimleri Hunlar’dan ayırmak maksadı ile Hun topraklarında faaliyete geçirdiği casusluk şebekesi ve propagandacıları ileri sürerek tertiplediği Balkan seferinde (422), hiç mukavemet göstermeyen Bizans’ı yıllık vergiye bağladı: 350 libre altın. İmparator II. Theodosios (408-450)’un, 423’te henüz 4 yaşında iken Batı Roma İmparatoru ilan edilen III. Valentinianus karşısında Roma’ya sahip olmak iddiası ile İtalya | | |