*1878 – Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesinin Nurs Köyünde dünyaya geldi. *1888 – Normalde on beş yıl süren klâsik medrese eğitimini, üç ay gibi kısa bir sürede tamamladı. *1894 – Van’a giderek orada coğrafya, matematik, jeoloji, fizik ve kimya gibi müsbet ilimleri öğrenmeye başladı. Kısa süre sonra da ilim adamları tarafından, ilimdeki üstünlüğü sebebiyle “zamanın emsalsizi, benzersizi” anlamında Bediüzzaman lâkabı verildi. *1907 – Eğitimle ilgili projelerini padişaha sunmak üzere İstanbul’a geldi. *1909 – 31 Mart Olayı sebebiyle Divan-ı Harp Mahkemesinde yargılandı ve berat etti. *1911 – Şam Emeviye Camiinde büyük bir hutbe irad etti. Bu hutbe daha sonra Hutbe i Şamiye adıyla kitaplaştırıldı. Münâzarat ve Muhakemât gibi eserlerini telif etti. *1915 – Talebelerinden gönüllü bir milis alayı kurarak Birinci Dünya Savaşına katıldı. Savaşırken cephede İşârâtü’l-İ’câz adlı eserini telif etti. *1916 – Bitlis savunması esnasında yaralanarak Ruslara esir düştü. *1918 – İki buçuk yıl süren esaretten firar etti, İstanbul’a geldi. Devrin tek İslâm Akademisi olan “Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye”ye üye oldu. *1919 – Mesnevî-i Nuriye adlı eserini telife başladı. *1920 – İstanbul’un İngilizler tarafından işgali üzerine Hutuvât-ı Sitte adlı bir eser yayınladı. Bu eser yüzünden İşgal kuvvetleri tarafından gıyabında ölüm cezasına mahkûm edildi. *1922 – Zaferden sonra Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne dâvet edildi. Burada mebuslara hitaben bir beyanname yayınladı. *1923 – Van’a döndü. Talebelerine ders vermeye başladı. Erek Dağı’nda iki senesini geçirdi. *1925 – Şeyh Said isyanıyla hiçbir ilgisi olmadığı halde, bu bahaneyle mecburî ikamet için Burdur’a gönderildi ve Burada Nur’un İlk Kapısı isimli eserini yazdı. *1926 – Barla’da zorunlu ikâmete memur edildi. Burada Risale-i Nur’u telife başladı. Sözler ve Mektubat’ın tamamı, Lem’alar’ın da büyük bölümü burada telif edildi. *1934 – Barla’dan Isparta’ya getirildi *1935-Gizli cemiyet kurmak, rejimin temel düzenini yıkmak” ithamıyla Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde aleyhinde dâvâ açıldı ve mahkeme neticesinde Tesettür Risalesi’nden dolayı 11 ay hapse mahkûm edildi. 120 talebesiyle birlikte Eskişehir Hapishanesinde tutuklu kaldı ve orada tecrid-i mutlak altında tutuldu *1936 – Kastamonu’da zorunlu ikâmete memur edildi. Buradaki ikâmeti yedi yıl sürdü. Eserlerini telife burada da devam etti. *1943 – 126 talebesiyle birlikte tekrar tutuklanarak Denizli Hapishanesine sevk edildi. Dokuz ay süren tutukluluktan sonra Denizli Ağır Ceza Mahkemesi berat kararı verdi. *1944 – Emirdağ’a götürüldü ve burada zorunlu ikâmete memur edildi. *1948 – Aynı suçlamalarla tekrar tutuklanarak 54 talebesiyle birlikte Afyon Hapishanesine sevk edildi. Yaklaşık 20 ay süren hapis hayatında büyük sıkıntılar çektirildi. Mahkemenin verdiği mahkûmiyet kararı temyiz edilip esastan bozuldu. Buradan tekrar Emirdağ’a götürüldü. *1952 – Gençlik Rehberi Mahkemesi münasebetiyle İstanbul’a geldi ve bu dâvâdan da beraat etti. *1953 – Emirdağ’a döndü. İkinci defa İstanbul’a geldi ve üç buçuk ay burada kaldı. Bundan sonraki hayatı genellikle Emirdağ ve Isparta’da geçti. *23 Mart 1960 – Urfa’da Hakkın rahmetine kavuştu.
Tarih: Çrş Oca 09, 2008 2:45 pm Mesaj konusu: Bir büyük bir adam tanıyorum
Bir büyük adam tanıyorum: Gerçekten büyük insan... Büyüklük mikyası bütün büyük ve ideal vasıfları ve bütün ulvî hasletleri şahsında cem’ etmiş.
Bir büyük adam tanıyorum: Kahramanlık onda bayraklaşmış...
Bir büyük adam tanıyorum: Asalet ve necabet onda sembolleşmiş...
Bir büyük adam tanıyorum: Şehamet ve besalet onda tecessüm ve temessül etmiş...
Bir büyük adam tanıyorum: İhlâs ve fazilet onda âbideleşmiş ve ebedîleşmiş...
Bir büyük adam tanıyorum: O da Bediüzzaman! Asr-ı Saadeti öz nefsinde yaşayan ve yaşatan kahraman!
Bir büyük adam tanıyorum: Kur’an’ın dellâlı ve insanlığın sertâcı, millet-i İslâmın şeref tacı, ulvî âlemlerin mübelliğ-i bülbülü...
Bir büyük adam tanıyorum: Mahzun ve me’yus başların ümidi, kırık ve yanık gönüllerin feryadı, zaiflerin kuvveti, âcizlerin kudret menbaı, düşkünlerin, şaşkınların hayat nuru... Ve en emin hayat rehberi...
Bir büyük adam tanıyorum: Mutlak kuvvete mutlak teslimiyetin ekmel ifadesi...
Bir büyük adam tanıyorum: Hakkın sevdalısı, Hakkın dertlisi, Hakkın çilelisi...
Bir büyük adam tanıyorum: Hakkın meclubu, Hakkın meftunu, Hakka aşık, Hakka sâdık, Hakkı nâtık...
Bir büyük adam tanıyorum: Tarifsiz ve emsalsiz bir ubudiyetin âmili ve tasvircisi...
Bir büyük adam tanıyorum: Hakkın sesi ve “mukaddes bir kudretin sayha-yı mevcudiyeti”...
Bir büyük adam tanıyorum: Sevdalı gönüllerin sevgilisi, fikirlerin fatihi, vicdanların hamisi, nefislerin musaffisi ve ruhların İlahî mürebbisi...
Bir büyük adam tanıyorum: En büyük sosyolog, en büyük psikolog, en büyük pedagog, gerçek filozof-u İslâm ve en büyük müceddit...
Bir büyük adam tanıyorum: Ebedî kurtuluşun fecr-i sadığı...
Bir büyük adam tanıyorum: İnsanlığın Risale-i Nur eserleriyle ukde-i hayatı ve nokta-i necatı...
Bir büyük adam tanıyorum: İmanlı gönüllerde par par yanan kudsî ateş, İlâhî irfan meşalesi...
Bir büyük adam tanıyorum: Mukaddes davaların hâdimi, asil sevdaların sahibi...
Bir büyük adam tanıyorum: İslâmın ve insanlığın büyük mukaddes ıstırabını bütün zerrat-ı vücuduyla duyan ve yaşayan ve Nur Risaleleriyle dindiren büyük velî, kâmil insan...
Bir büyük adam tanıyorum: Ömrünün her lahzası İlahî ve umumî hizmet-i Kur’an ve iman davasının ulvî aşk ve ızdırabıyla, himmet ve hizmetiyle dolu. Şahsı için tek dakikası dahi yok.
Bir büyük adam tanıyorum: Esrarengiz bir varlık. İşkencelerle ve çilelerle geçen Risale-i Nur’la giriştiği cihad-ı ekber-i İslâmiyesinde, balın tadı ve zehirin acısını şahsında duyan ve birleştiren... Kâh gül yaprakları gibi yumuşak... Kâh şimşekler gibi şiddetli... Kâh volkanlar gibi kaynayıp coşan... Kâh tatlı bahar rüzgarları gibi ılgıt ılgıt, nazlı niyazlı eserek gönülleri okşayıp, ruhları teshir eden... Kâh gökler gibi ağlayan... Kâh seller gibi çağlayan... Ummanlar gibi engin, sonsuzlar gibi esrarlı bambaşka bir âlem...
Bir büyük adam tanıyorum: Hakkın keskin kılıncı.
Bir büyük adam tanıyorum: Yenilmez kudret-i iman timsali...
Bir büyük adam tanıyorum: Kâmil, mükemmil...
Bir büyük adam tanıyorum: Nâfi, müntefi...
Bir büyük adam tanıyorum: Gıdası ve gınası marifetullah ve iman-ı billah... Muhabbetullah ve muhabbet-i Resulullah (a.s.m.)...
Bir büyük adam tanıyorum: Zulmün amansız düşmanı, Hakkın, adaletin yılmaz ve yenilmez ebedî müdafii...
Bir büyük adam tanıyorum: Gayesi, ilan-ı tevhid, i’la-yı kelimetullah, küfrü takbih, hakkı ilan ve i’la...
Bir büyük adam tanıyorum: İmanı Himalayalar’dan daha muhkem, okyanuslardan daha derin ve engin...
Bir büyük adam tanıyorum: Yegane kudret kaynağı; kudsî imanı, İlâhî ideali...
Bir büyük adam tanıyorum: En büyük serveti; küllî iradeye, sonsuz kudrete hudutsuz teslimiyeti...
Bir büyük adam tanıyorum: İslâm ruhunun, iman şuurunun mücessem timsali...
Bir büyük adam tanıyorum: Mana ve marifet ikliminin sultanlığına yükselmiş, Kur’an’ın dersi ve feyziyle, Resulullah’ın talimiyle...
Bir büyük adam tanıyorum: Nur Risaleleriyle dava ve ideal adamı, mücahede ve mücadele adamı... Azm ve irade adamı... Hamiyet ve gayret adamı... Dert ve ıstırap adamı... Cefa adamı, çile adamı... Dert ve ızdıraplara deva ve derman adamı... Cefa ve çileleri yok etme adamı... Ümitsizlere ümit kaynağı...
Bir büyük adam tanıyorum: Zulmetleri yıkan, küfrü kahreden, İlâhî hakaikı neşreden, İlahî yumruk ve ruhları ihya eden kudsî nefes...
Bir büyük adam tanıyorum: Onda Hazret-i Ebubekir’in (r.a.) sıdkı, Hazret-i Ömer’in (r.a.) şehameti, Hazret-i Ali’nin (r.a.) cesareti, Hazret-i Osman’ın (r.a.) şefkati ve ihlâsı ile Hazret-i Ebuzer el-Gıfari’nin (r.a.) kanaatkârlığı var.
Bir büyük adam tanıyorum: Onda Hira’nın ruhu, Bedir’in, Uhud’un aşkı, kıtalar, iklimler fetheden muhteşem, kahraman orduların asil heyecanı var.
Bir büyük adam tanıyorum: İman kalesinin çelik burcu...
Bir büyük adam tanıyorum: Âbid, zâhid, muvahhid ve mücahid bir müslüman...
Bir büyük adam tanıyorum: Eşsiz bir ibadet aşığı, tam bir abdiyet ifadesi, “ubudiyet-i külliye” manasının en mükemmel numunesi, abd-i küllî...
Bir büyük adam tanıyorum: Sırr-ı hilkat-i kainatın keşşafı olan Nur Risalelerinin müellifi...
Bir büyük adam tanıyorum: Yepyeni bir dünyanın mimar ve müessisi, cemiyeti ve tekmil insanlığı iman potasında aşk ve ihlâs mayasıyla yoğuracak emsalsiz mücahit.
Bir büyük adam tanıyorum: İdeal rehber ve mahzen-i esrar... Eşsiz mürşit...
Bir büyük adam tanıyorum: Tefsir-i Kur’an olan şu Risaleleriyle kudsî âlemlerin nurlu ufuklarından, muzdarip ve şaşkın beşeriyete kucak kucak nur saçan, irfan saçan, insanlığa insanlık öğreten, ona İlâhî âlemlerin vecd, aşk, ilham ve heyecanını sunan, ebedî kurtuluşu ve sonsuz saadeti müjdeleyen büyük idealist.
Bir büyük adam tanıyorum: Garip... İlahî garipliğin asil mümessili... İsmi garip, cismi garip, özü garip, sözü garip... Bediüzzaman... Zamanın garibi... Zamanın âlimi... Zamanın bediası... Zamanın harikası...
Bir büyük adam tanıyorum: Varlığımın mihrakı. İlhamıyla dirildiğim, varlığıyla hayat bulduğum, sözleriyle özlendiğim, Nur’larıyla nurlandığım, ismini başıma tac, eserlerini minhac ve canıma can edindiğim bir insan... Büyük ve eşsiz Üstad Bediüzzaman! Ukde-i hayatım, nokta-i necâtım, gönlümün bağı, yüreğimin yağı, halaskârım, nihenbanım, sultanım... Aziz, necip, sevgili Üstadım!
Tarih: Çrş Oca 09, 2008 2:46 pm Mesaj konusu: Ben Baloncu Değilim !
Stajyer bir avukat, Eskişehir hapsindeki çalışması sırasında Bedîüzzaman'la görüşür ve "Takip ettiğim kadarıyla sizde herhangi harika bir hal görmedim. Eğer gerçekten varsa, bana da gösterir misiniz? Meselâ elinizdeki tesbihi yürütebilir misiniz?" der. Bunun üzerine Bedîüzzaman Hazretleri tebessüm eder ve şu hikâyeyi anlatır:
"Bir adamın çok sevdiği bir çocuğu varmış. Ona çok değerli bir hediye almak için kuyumcu dükkânına götürmüş. "Elmas ve mücevherlerden hangisini istersen sana alayım.' demiş. Kuyumcu, dükkânının daha cazip olmasını temin için dükkânın tavanına çeşitli renkte balonlar asmış. Çocuk dükkâna girince gözü balonlara takılmış ve "Baba ben bu balonlardan istiyorum' deyince, babası "Oğlum ben sana daha kıymetli mücevherlerden almak istiyorum' dediyse de çocuk "Hayır ben balon istiyorum' diyerek ağlamaya başlamış."
Bedîüzzaman bu hikâyeyi anlattıktan sonra avukata dönüp;
"Ben Kur'â'nın mücevherat dükkânının dellâlıyım, bekçisiyim. Ben baloncu değilim. Benim dükkânımda, benim pazarımda Kur-ân'ın ölümsüz elmasları var. Ben onları satıyorum, balon satmıyorum" diyerek Kur-ânî davasının hakikatini bir hikâyecikle anlatmış olur..."
Kur’ân’in asrimiza bakan yönünü, Risâle-i Nur Külliyati adi altinda izah ve tefsir eden Bediüzzaman Said Nursî, yüz otuz risâleye ulasan adi geçen külliyatin muhtelif yerlerinde degisik fikhî konulara temas etmis, bu konuda sorulan sorulara cevap vermistir. Asagiya aldigimiz soru ve cevaplar, belli bir sira takip edilmeden külliyatin degisik yerlerinden seçilmistir.
Helâl ve haram olan sesler
Suâl: Hangi sesler helâldir?
Cevap: Seriatta bazi savtlar helâl, bazilari da haram kilinmistir. Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî asklari îras eden (hatirlatan) sesler helâldir. Yetîmâne hüzünleri, nefsanî seheviyâti (nefsî arzulari) tahrik eden sesler haramdir. Seriatin tayin etmedigi kisim ise, senin ruhuna, vicdanina yaptigi te’sire göre hüküm alir.
(Isârâtü’l-I’câz, s. 72.)
Küfrün bölümleri
Suâl: Küfür, cehildir. Halbuki kâfirler, Hazret-i Muhammed’i (asm) evlâtlari kadar taniyorlardi.
Cevap: Küfür iki kisimdir. Bir kismi, bilmedigi için inkâr eder; ikincisi, bildigi halde inkâr eder. Bu da, birkaç sûbedir. Birincisi, bilir, lâkin kabul etmez. Ikincisi, yakîni (bilgisi) var, lâkin itikadi yoktur. Üçüncüsü, tasdiki var, lâkin vicdanî iz’âni (vicdanen özümsemesi) yoktur.
(Isârâtü’l-I’câz, s. 68 )
Seytanin kalbinde marifet var midir?
Suâl: Seytanin kalbinde marifet var midir?
Cevap: Yoktur. Çünkü, san’at-i fitriyesi (yaratilisi) iktizasinca, kalbi daima idlâl (dalâlete sevk) ile telkin için, fikri, daima küfrü tasavvur etmekle mesgul oldugundan, kalbinde veya fikrinde bos bir yer, mârifet için kalmiyor.
(Isârâtü’l-I’câz, s. 68 )
Küfre hadsiz bir ceza.
Suâl: Kisa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman Cehennemde hapis nasil adalet olur?
Cevap: Sene üç yüz altmis bes gün hesabi ile bir dakikada katl (adam öldürmek), yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapis iktizasi kanun-u adalet iken; bir dakika küfür, bin katl hükmünde oldugundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kanun-u adaletle elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene beserin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette “Orada ebedî olarak kalacaklardir” (Nisâ Sûresi, 4:169) adalet-i Ilâhî ile veçh-i muvafakati bundan anlasiliyor.
Birbirinden gayet uzak iki adedin sirr-i münasebeti sudur ki:
Katl ve küfür, tahrip ve tecavüz oldugu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâakal, zâhirî âdete göre, on bes sene maktulün hayatini selb eder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, bin bir esmâ-i Ilâhîyi inkâr ve nukuslarini tezyif ve kâinatin hukukuna tecavüz ve kemâlâtini inkâr ve hadsiz delâil-i vahdâniyeti (Cenâb-i Hakkin birlik delillerini) tekzip ve sehadetlerini reddetmek oldugundan, kâfiri, bin seneden ziyade esfel-i sâfilîne (en asagi mertebeye) atar, “Içinde ebedi kalmak üzere”de (Beyyine Sûresi: hapseder.
(Lem’alar, s. 275)
Lâtif bir nükte
Avukat Hulusi Bitlisi Aktürk, 1948 Afyon Mahkemesi Temyiz Lâyihasinda söyle anlatir:
“(Bediüzzaman) Tahir Pasa’nin yaninda bulundugu yillarda bir gün, bir ilim meclisinde Tahir Pasa, Maliki mezhebine ilismek kasdi ile kendisine: ‘Kelp (köpek), hinzir (domuz) gibi necis (pis) mi, degil mi?’ diye sordu. Molla Said de: ‘Maliki mezhebinde kelp tahirdir (temizdir). Fakat Tahir kelp degildir’ diye cevap verir.
“Bu hadise bize meshur hiciv sairi Nef’î’yi hatirlatir:
“Bana Tahir Efendi kelp demis
Iltifati bu sözde zahirdir.
Maliki mezhebim zirâ
Itikadimca kelp tahirdir.
“Bediüzzaman, ‘Tahir kelp degildir’ demekle, hem Tahir Pasa’yi Nef’î’nin hicvinden kurtardi, hem de edebî bir sanat yapti.”
(Bilinmeyen Yönleriyle Bediüzzaman Said Nursî, s. 79)
Giybet nedir?
Giybet, ehl-i adâvet ve hased ve inadin en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtir.
Izzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez. Nasil meshur bir zat demis: “Düsmanima giybet ile ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü giybet zayif ve zelil ve asagilarin silâhidir.”
Giybet odur ki, giybet edilen adam hazir olsa idi ve isitse idi kerahat edip darilacakti. Eger dogru dese, zaten giybettir. Eger yalan dese; hem giybet, hem iftiradir. Iki katli çirkin bir günahtir.
(Mektubat. s. 267)
Giybetin caiz oldugu yerler
1- Sekvâ sûretinde bir vazifedar adama der, tâ yardim edip o münkeri, o kabahati ondan izâle etsin ve hakkini ondan alsin.
2- Bir adam onunla tesrik-i mesâî etmek ister. Seninle mesveret eder. Sen de maslahat için, garazsiz olarak, mesveretin hakkini edâ etmek için desen: “Onun ile tesrik-i mesâî etme. Çünkü zarar göreceksin.”
3- Maksadi tahkir ve teshir degil, belki maksadi tarif ve tanittirmak için dese: “O topal ve serseri adam filan yere gitti.”
4- O giybet edilen adam fasik-i mütecahirdir. Yani fenaliktan sikilmiyor, belki isledigi seyyiâtla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sikilmayarak asikâre bir surette isliyor. Iste bu mahsus maddelerde garazsiz ve sirf hak ve maslahat için, giybet caiz olabilir. Yoksa giybet, nasil ates odunu yer bitirir, giybet dahi a’mal-i sâlihâyi yer bitirir.
(Mektubat, s. 267-268 )
Cünüp iken saç ve tirnaklarin kesilmesinin hükmü
Zahire nazaran (görünüse göre) hasirde eczâ-i asliye (insan vücudunu olusturan asil unsurlar) ile ecza-i zâide (asil unsurlara sonradan eklenen unsurlar) birlikte iade edilir. Evet, cünüp iken tirnaklarin, saçlarin kesilmesi mekruh ve bedenden ayrilan her bir cüz’ün bir yere gömülmesi sünnet oldugu ona isarettir.
(Isârâtü’l-I’câz, s. 59)
Çocuklarda ibadet yasi
Ser’an yedi yasina gelen bir çocuga namaz gibi farzlara peder ve valideleri onlari alistirmak için, tesvikkârâne emretmek ve on yasina girse, siddetle namaz kildirmak ve alistirmak Seriatta var.
(Emirdag Lâhikasi, 306)
Keyifli hevesat (eglence) gerekli mi?
Beser, hakikate muhtaç oldugu gibi, bazi keyifli hevesata (mesrû eglence-lere) da ihtiyaci var. Fakat bu keyifli hevesat, beste birisi olmali. Yoksa havanin sirr-i hikmetine (yaratilis hikmetine) münafi (aykiri) olur. Hem beserin tembelligine ve sefahetine ve lüzumlu vazifelerinin noksan birakilmasina sebebiyet verip besere büyük bir nimet iken, büyük bir nikmet (ceza) olur, besere lâzim olan sa’ye sevki kirar.
(Emirdag Lâhikasi, s. 307)
Kâfir ve mürtedin sahitligi caiz midir?
Mürtedin (Islâm’dan dönenin) vicdani tamam bozuldugundan, hayat-i içtimâiyeye (sosyal hayata) zehir olur. Ondandir ki, ilm-i usûlde, “Mürtedin hakk-i hayati yoktur. Kâfir eger zimmî (Islâm ülkesinde vergi vererek yasayan gayr-i Müslim) olsa veya müsalâha etse (antlasma yapsa) hakk-i hayati var” diye usul-u Seriatin bir düsturudur. Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin sehadeti makbuldür; fakat fasik (günahkâr Müslüman) merdüdü’s-sehadettir (sehadeti reddedilmistir). Çünkü haindir.
Tarih: Çrş Oca 09, 2008 3:40 pm Mesaj konusu: Bediüzzaman
İslamiyet’i kıyamete kadar devam ettirecek olan Allah, Said Nursi’yi yirminci asır hastanesine baştabip olarak çıkardı. Hastalık iman zayıflığıydı. Said Nursi eserlerinin bütününü tahkiki iman üzerine yazdı.
İmanın altı esasını ispatlı anlatmaya tahkiki iman denir. İmanı sarsılan Müslümanlara imanın altı esasını anlatırken imanın gücünü hayatının bütünüyle yaşadı ve gösterdi. Madenler içinde demire mıknatısiyet veren Allah, Said Nursi’ye mıknatısiyet vermişti. O, insanlara tesir ediyordu. Onu seven, eserlerini okuyan, hapse atıldığı halde çok sayıda insan Risale-i Nurları okudu, faydalandı. Çünkü o, insanlara tesir ediyordu. Pek çok ilim ve ideoloji adamlarının etrafında bir kişi bulunmazken, Said Nursi’nin peşinden kitleler gidiyordu. İman öyle bir nurdur ki insanların manevi dünyasını aydınlatır. Böylece insanlar hak ile batılı, iyi ile kötüyü birbirinden ayırır. Her türlü kötülüğü terk edip iyiliğin içine girerler.
Risale-i Nur, İslam üniversitesinin bir fakültesi’dir. Cemaatlerin her biri İslam üniversitesinin fakülteleridir. Müslümanlar beşikten mezara kadar devam eden İslamî eğitimi ancak cemaatlerde bulabilirler. İslam alimleri Kur’an deryasından zemzem akıtan çeşmelere benzerler. İslam alimleriyle cemaatler zahir planda İslamiyet’in devamına sebep olmuşlardır. İslamiyet’siz hayat karanlıktır. Kimin nereye gittiği belli değildir. İslamiyet gönülleri aydınlatır. Basiret gözü gerçeği görür.
Yollar boşaldı artık, yolcular buldu vaha.
Yolcular gitmese de yollar gider Allah’a.
İşte meyhaneye giden yolla camiye giden yolu birbirinden ayırmak, camiye giden yolları cemaatle doldurmak, iman hakikatleriyle mümkündür. Said Nursi’nin ömrü hapishanelerde ve sürgünlerde geçti. Risale-i Nurların ve Said Nursi’nin hizmetlerine mani olamadılar. Çünkü İslamiyet kıyamete kadar devam edecek. İslam’a hizmet edenler de bu yolda yürüyecek. “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi ittiba-ı Kur’an’dır.”
Evet, dertlerin dermanı Kur’an’a uymaktır. Yazı ve lisan farkıyla Kur’an’dan uzaklaşan Müslümanlar, İslam alimleriyle Kur’an’la bütünleştiler. Her ırk, her ideoloji Kur’an’da bütünleşirse İslam milleti ortaya çıkar. Bu millet her bakımdan üstündür. Zaten inanan Müslümanlar üstündür. Süper güçler dünyayı idare edebilmek için ümmetçiliğe, İslam milletine karşı çıkar. Fakat şuurlu Müslümanlar teşkilatın adını koymadan da “müminler kardeştir” gerçeğine tabi olurlar.
Bir kısım medeniyetler ahlaksızlık mikrobuyla can verirken, Müslümanlar İslam’ın yüce ahlakıyla adım adım bu gecenin şafağına doğru yürüyorlar. Müslümanların yıllarca karanlıkta kalması bitmektedir. Çünkü her gecenin sabahı, her kışın baharı vardır.
Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Ümmetimin alimleri İsrail peygamberleri gibidir.” Nemrutların karanlık dünyasında kalan Müslümanları İslam alimleri nura çıkaracaktır ve çıkardı.
Said Nursi gibi bir İslam alimini anlamak için onu çok yönleriyle incelemek lazım. Bir tek insan nasıl oldu da günah bataklığına düşenleri tutup çıkardı, yolunu şaşıranlara sırat-ı müstakimi gösterdi? Devletlerin yapamadığı işleri nasıl oldu da Said Nursi Allah’ın izniyle yaptı? O, cevapsız kalan sorulara cevap vermişti. Şimdi karşımıza çıkan sorulara da Risale-i Nur talebeleri ispatlı cevaplar verecektir. İslamiyet kıyamete kadar devam edecektir. “Ümitvar olunuz! İstikbalde en güçlü seda İslam’ın sedası olacaktır.”
Tarih: Çrş Oca 09, 2008 3:46 pm Mesaj konusu: BİR ÜSTAD TANIYORUM(-_-)
Bir Üstad tanıyorum"
Bir Üstad tanıyorum, o da Bediüzzaman,
Bir Üstad tanıyorum, en büyük bir kahraman,
Bir Üstad tanıyorum; asrın vekili ancak
Lailahe illallah, elinde duran sancak.
Bir Üstad tanıyorum, imandan bir kaledir...
Bir Üstad tanıyorum, Nurlardan bir hâledir.
Bir Üstad tanıyorum, imanı dalga dalga,
Tard eder vesveseyi, şüphe bırakmaz akla.
Bir Üstad tanıyorum, zulme boyun eğmemiş,
Bir Üstad tanıyorum, hiçbir tâviz vermemiş...
Bir Üstad tanıyorum, cihanşümul mücahid!
Bir Üstad tanıyorum, içiyle dışı Said...
Bir Üstad tanıyorum, güneşler kadar yüksek
Hak söyler ne söylerse, bütün sözleri gerçek.
Bir Üstad tanıyorum, gözlerinden nur saçar
Bir Üstad tanıyorum, kâfirler ondan kaçar.
Bir Üstad tanıyorum, şefkatın timsalidir.
Bir Üstad tanıyorum, imânın misâlidir.
Bir Üstad tanıyorum, ıslah etmiş nefsini,
Bir asırlık ömründe kısmadı nefesini.
Bir Üstad tanıyorum, cevherdir bütün sözler,
Allah, Kur'ân Peygamber, davasının en özü.
Bir Üstad taniyorum, ilân etti tevhidi,
Kahretti zalimleri, yere serdi mülhidi.
Bir Üstad tanıyorum, küfr-ü mutlakı kırdı,
Karanlık gönüllere imanın nuru girdi.
Bir Üstad tanıyorum, cihana meydan okur,
Yazdığı eserleri milyonca insan okur.
Bir Üstad tanıyorum, tek korkusu Allah'tan,
Yılmadı bu dünyada ne atomdan, silâhtan...
Bir Üstad tanıyorum, dünya zevkini bilmez
Vâris-i Peygamberî, Hakkın en sadık kulu.
Bir Üstad tanıyorum, imandan bir varlıktır,
Kâinatı titreten bir kuvvete maliktir,
Bir Üstad tanıyorum, yoktur cihanda eşi,
Son asrın müçtehidi, insanlığın güneşi...
Bir Üstad tanıyorum, mücehhezdir imanla,
Hizmet etti daima davasına Kur'ân'la.
Bir Üstad tanıyorum, bakidir tasarrufu
Gayesi: insanlığa tebliğ emr-i ma'rufu...
Bir Üstad tanıyorum, kalblerde mektep kurdu,
Kütle kütle insanlar onun safında durdu.
Bir Üstad tanıyorum, canileri çevirmiş,
Kalplerinden çıkarıp putlarını devirmiş
Bir Üstad tanıyorum, Allah demiş, Hak demiş,
Bir Üstad tanıyorum, şanı dünyayı tutmuş.
Bir Üstad tanıyorum, her hali müstakimdir,
Tek, biricik gayesi, sırat-ı müstakimdir.
Bir Üstad tanıyorum, ilham kaynağı Kur'ân,
Dostu da, düşmanı da cümlesi ona hayran.
Bir Üstad tanıyorum, ilmi, muhit bir deniz,
Dar gelir tefekküre koskocaman küremiz.
Bir Üstad tanıyorum, Bahr-i Ummandan derin
Kutlu olsun Üstadım bu mübarek zaferin!...
Bir Üstad tanıyorum, Allah'ın en sevgili, mübarek bir kuludur,
Gittiği yol, Hazret-i Muhammed'in yoludur.
Bir Üstad tanıyorum, hârikalar asrında!
Bir iki yıldan sonra bu cihad meydanında
Mematı hayatından hizmet ediyor zâhir,
Son asrın son vekili, son müceddid,en âhir..."
Tarih: Çrş Oca 09, 2008 3:48 pm Mesaj konusu: Bediüzzaman Hazretleri'ni Anlamanın Düğüm Noktası
Said Nursi Hazretleri hakkında yazılan yazılarda ve tanıtımlarda pek nazara verilmeyen devre, 1922 yılı sonunda Ankara’ya gitmesi ve orada karşılaştığı manzaradır.Üstad Hazretlerinin hizmet hayatının düğümünü teşkil eden ve Hadislerde haber verilen müsbet ve menfi şahısların mücadelelerini ortaya koyan bu devre iyi bilinmelidir ki, hatlar iyice ayrılsın ve hak ve batıl tefrik edilebilsin. Yine Tarihçe’den bu devreyi anlatan bahis herşeyi apaçık ortaya koyuyor:
«Bediüzzaman İlâhî kudretin tecellisiyle ve ihsanıyla, böyle en elzem bir vakitte, dine revaç verebilecek bir teşekkülün zuhuru dolayısıyla ve kendisi de beraber çalışmak ümidiyle Ankara’ya gelmişti. Avn-i İlâhî ve mucize-i Peygamberî ile düşman taarruzlarını def’eden ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet-i Cumhuriyede, doğrudan doğruya Kur’an’a istinad eden ve Âlem-i İslâm’ın vahdetini nokta-i istinad yapacak ve İslâmiyet’in hakikatında mevcud kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydana getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aşılamak üzere mecliste çalışıyordu.
Fakat pek kuvvetli mâniler karşısına çıktı. Âlem-i İslâm’ı alâkadar eden ve bin üçyüz yıllık ümmetin, dehşetli tehlikesinden istiaze ettiği (Allah’a sığındığı) bir zamanı ve fitneyi ateşlendireceklerin kimler olduğunu anlamış bulunuyordu.
Bir gün riyaset odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşmanlarının arasında nam kazanmak emeliyle, Şeair-i İslâmiyeyi tahrib etmenin, bu millet ve vatan ve Âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlid edeceğini eğer bir inkılâb yapmak icab ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyet’e müteveccihen Kur’an’ın kudsî kanun-u esasîsi noktasından yapmak lâzım geldiği mealinde ihtarlarda bulunur.» (Tarihçe-i Hayat sh: 145)
«M. Kemal Paşa itiraz ile, içindeki niyet ve hâlet-i ruhiyesini ifade ile, Bediüzzaman’ı kendine çekmek ve nüfuzundan istifade etmek ister. Ve Bediüzzaman’a meb’usluk, hem Darülhikmet’teki eski vazifesini, hem Şark’ta Şeyh Sünusî’nin yerine vaiz-i umumî, hem bir köşk tahsisi gibi teklifler yapar.
Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eşhas-ı âhirzamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve hürriyetten evvel İstanbul’da te’vilini söylediği Hadîslerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının Âlem-i İslâm ve insaniyette zuhur ettiğini görür. Ve yine gelen rivayetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukabele edecek olan Hizb-ül-Kur’an hakkında,
“O zamana yetiştiğiniz zaman, Siyaset cânibiyle onlara galebe edilmez ancak manevî kılınç hükmünde i’caz-ı Kur’an’ın nurlarıyla mukabele edilebilir.” (Müslim 2937. hadis ve ibn-i Mace 4077. hadîste (hacîc) ifadesi, “hasmını hücccetle yenen” mânâsında tefsir edilir.)
tavsiyesine müraatla, Ankara’da teşrik-i mesai edemiyeceği için, kendisine tevdi edilmek istenen mebusluk, Dar-ül Hikmet-il İslâmiye gibi Diyanet’teki azalığı, hem Vilayat-ı Şarkiye vaiz-i umumîliği tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara’dan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım mebusların da arzularına uyamıyacağını bildirerek Ankara’dan ayrılır, Van’a gider.» (Tarihçe-i Hayat sh: 147)
Tarih: Çrş Oca 09, 2008 3:49 pm Mesaj konusu: Risale-i Nuru okumak ve anlamak için altın kurallar
1- Risale-i Nur’u anlamada orjinal metnin önemini kavrayın. Açıklamaya yönelik birçok yardımcı kaynak kullanabilirsi niz. Ama, bunların hepsi asıl metni anlamak için bir basamaktır. Asıl derinlik orjinaldedir.
2- Risale-i Nur’u anlamada küçük hedeflerle tatmin olmayın. Tümünü okumak ve derli toplu bilgi sahibi olmak için sadece başlangıcıdır. Her zaman derinmana denizinden mücevherler çıkarmak coşkusuyla büyük hedefler belirleyin.
Sözgelişi; ”Zamanın mühim ve hakikatli bir alimi” neden siz olmayasınız? Okurken kelime anlamlarını aşan bir kavrayışınız olmalı ve neticede öğrendikleriniz hayatınıza aksetmelidir.
3- Risale-i Nur’u anlamada bütünlük ve denge boyutunu ihmal etmeyin. Bu esrler bir bütündür. Tümüne birden, dengeli bir şekilde bakmanız, onu anlamak konusunda müellifi Bediüzzaman Said Nursi’nin uygulamalarını rehber yapmanız şarttır.
4- Hucumat-ı sittenin tuzağına düşmekten kesinlikle kaçının. Makam sevgisi, benlik, korku, tembellikve rahata düşkünlük gibi tuzaklar, Risale-i Nur’u okuyup onlamanın önündeki en büyük engellerdir. Asrımızın en mühim hakikatlerini anlama ideali ile yanıp tutuşuyorsanız, tüm engellere karşı vereceğiniz savaşta zafer kazanmalısınız.
5-İman hakikatlerini öğrenme ve yaşama gayretinin en vazgeçilmez prensibi olan ihlas düsturlarını yeniden kuşanın. Çünki ihlas olmadan hiçbir şey olmaz. İhlası bütün zerrelerinizle hayatınıza geçirmeniz gerekir. Düsturlar yaşamak için vardır.
6-Kur’an’dan alınan iman hizmetini özlü formülüacz, fakr, şefkat tefekkür yolunu öylesine yaşayın ve hayatınıza aksettirin ki, onları adeta refleks haline getirin. Neticede, sonsuz kudrete, rahmete, ihsan ve ikrama mazharolacaksınız.
7- Risale-i nur’u bilmek ve anlamak, ilimle birlikte bir haldir, yaşayıştır. Bunun için ‘İmandan sonra en büyük hakikat” olan namaza, çevrenizdekileri şaşkına çevirecek şiddette önem verin, günahlardan tavizsiz kaçının, sünnet ve tesbihata dört elle sarılın ki, iman eğitiminde inayet ve ikrama mazhar olacaksanız.
8- Coşkuku ve ısrarlı bir okuma faaliyetine girebilmeniz için iki dünyanızı da aydınlatacak iman hakikatleine şiddetle ihtiyacınız olduğuna inanın ve onu öğrenmeyi kendinize dert edinin.
9- Bu esrleri okuyup anlayarak en büyük dava olan iman mukabilinde ” ebedi cenneti kazanma ve kaybetme davasını” kazanacaksınız.
10- Risale-i Nur’u okumakla, fani dünyadan ebedi aleme göçerken şeytanın imanınızı çalmak için kurduğu tuzaklardan kurtulacaksınız. Çünki tahkiki iman sahibi sekerat anında şeytanın hilelerine aldanmaz. Bütün hayatında sağlam imanla yaşayan, sağlam imanla ölür.
“Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgam bir adam mı zannediyorlar? Ben
cemiyetin imanını kurtarma yolunda dünyamı feda ettim, ahiretimi de. Seksen
küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm
harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerin de
geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani
gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım.
Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca
zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan
bin defa daha ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim beni intihardan
men’etmeseydi, Said belki bugün toprak altında çürümüş olacaktı. Bütün
hayatım zahmet ve meşakkatle, felaket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı,
saadet ve selameti yolunda nefsimi de dünyamı da feda ettim. Helal olsun.
Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa
birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon, belki daha ziyade kişinin imanını
kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta
kalıp, zahmet ve meşakkatlere tahammülle bu kadar imanın kurtulmasına hizmet
ettim. Allah’a bin kere hamd olsun!
Sonra, ben cemiyetin iman ve selameti yolunda ahiretimi de feda etim.
Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu. Cemiyetimizin imanı
namına bir Said değil, bin Said feda olsun! Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz
kalırsa cenneti de istemem; o zaman orası da bana zindan olur. Milletimin
imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.
Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”
Tarih: Çrş Oca 09, 2008 4:02 pm Mesaj konusu: (Öteki) Yanımıza Ayna Tutan Adam: Said Nursi
İmam Şibli'ye soruldu: “Bu yolda size kim kılavuzluk etti?”
“Bir köpek!” dedi. “Bir dere kenarında duruyordu fakat neredeyse susuzluktan ölmek üzereydi. Su içmek için dereye eğildiğinde, sudaki aksini başka bir köpek sanıp korkuyla geri çekildi. Birkaç kez gidip geldi böylece. Susadı, suya koştu. Korktu, kaçtı, yine susadı. Sonunda susuzluğu öyle bir noktaya geldi ki, korkusunu unutup suya daldı. Suya kafasını daldırır daldırmaz diğer köpek kayboldu.”
Köpekle arzusu arasındaki engel yine kendisiydi. Kendisini kendi yolundan çekmesi gerekti. Göze aldığında, engel aradan kalkmış ve arzusuna ulaşmıştı. Ben de önümdeki engelin yine kendi nefsim olduğunu öğrenince onda kurtuldum. İşte böylece yolumu bana bir köpek gösterdi.”
İmam Şiblî’nin bu güzel meseli, Risale-i Nur’un özellikle Sözler’de belirginleşen öğretim usulünün ipuçlarını veriyor. Birinci Söz’den başlayarak ‘iki adam’ üzerine kurgulanmış hikâyeler okuyucuyu her defasında “sudaki sûreti” ile yüzleştirir. “Bil ey nefsim,” hitabı ise, hikayenin çözümlenmesi aşamasında, Onuncu Söz’de ima edildiği gibi, ‘sûret’ten ‘hakikat’e geçişte, insanı ‘kendilik engeli’ ile, yani nefsi ile karşı karşıya getirir. Birinci Söz’de, sudaki aksimizin ilk simasıyla tanışırız. “Mağrur”uzdur; ‘kendimizi kendimize malik’ bilerek, ‘kendi başımızaymışız’ zannederek aldanmışızdır. Elimizin asla erişeyemeceği sınırsız ihtiyaçlar içindeki, elimizle karşı koyamayacağımız nihayetsiz düşmanlar ortasındaki sûretimizi görünce, gurur ayinesinden yansıyan ‘ene’miz dağılır. Benliğin kabukları kırılır. Kaybedecek bir şeyimiz olmadığını anladığımızda, aldatıcı sûretimizi yeneriz. ‘Hakikat’e giden yolda ‘sûret’ten kurtuluruz. Sûreti hakikate engel değil araç eyleriz. “Mağrur” nefsimiz, şu dünya çölünde bir “seyyah”tır. Nihayetsiz aczi ve fakrı, nefsin kendini ayrık ve özgür bir birey olarak tanımlayacak sınırları ortadan kaldırır. Varoluşun dokusu içinde, kendiliğinden varolan değil, başkası tarafından nakşedilmiş, takdir edilmiş, sınırları çizilmiş bir motif olarak yer aldığını farkeder. Hadsiz aczi ve fakrına karşılık, nihayetsiz düşmanla çevrili, nihayetsiz ihtiyaç içinde oluşu, varoluş dokusu içindeki yerini iyice derinleştirir, başka herşeyle aynı zemine iner. Artık, kendini katılaştıracağı, taşlaştıracağı bir şablondan ya da kalıptan da mahrum eder. Kendini sadece, varoluş içinde bir motif olarak, yerine razı olduğunda, ötesini istemediğinde, başkası adına var olduğunu kavradığında tanımlamaya başlar. Bir anlamda yokluğunda varlıktan pay alır.
Şimdi tekrar, İmam Şiblî’nin köpeğinin ilk korkusuna dönersek, Sözler’i okurken biz de aynı korkuyla yüzümüze çarpan görüntüden kaçıyoruz. Kendimizi “iki adam”dan “iyi” olanının yanına ya da yerine koymaya hevesleniyoruz . Sözler’in ayinesinde yansıyan, “mağrur,” “hodbin,” “bedbaht,” “acemi,” “nefisperver,” “ayyaş,” “tenbel,” “ahlaksız,” “serseri,” “sersem” ve “hain” sûretli görüntümüz bizi ürkütüyor. Hemencek, “mütevazı,” “hüdabin,” “bahtiyar,” “muallem,” “vazifeperver,” “iyi huylu” ve “emin” sıfatlarının gölgesinde kendimizi avutup, suya atlamaktansa, kıyıda kalmayı yeğliyoruz. Sözler’in içine dalmak için, nefsimizin asıl sûretiyle yüzyüze gelmeyi göze almak gerekiyor. Oysa, Sözler yazarı, zaten “Bil ey nefsim!” diyerek, gideceğimiz yeri baştan gösteriyor. İlk hamlede yüzyüze geldiğimiz suretlerden korkmazsak, hakikate erişebiliriz. Yoksa, Sözler’in kıyısında, susuz ve Söz’süz kala kalırız.
Sözler yazarı, yine de, bu çetin yüzleşmeye şefkatle çağırır bizi. Bunun için, benim görebildiğim en az iki metodik çözümleme sunar. Birincisi, Sözler’de hakim olan üslupta görüldüğü gibi “mesel” kullanır. Meselleme, modern psikiyatrinin de ideal bir çözümleme aracıdır. Hastanın ego direncini kırmakta zorlanan psikoterapistl er, zaman zaman bir başkasının hikayesini anlatarak hastanın algılama alanı içine nüfuz ederler. Bir başkasını ilgilendiriyor muş gibi paylaşılan mesel, kişinin zihnine direnç görmeden girdikten sonra psikoterapist, kapıyı adeta “içeriden” açar. Meselin muhakemesini benimseyen hasta, bilinçli olarak karşı koysa da, bilinçaltında ikna edilmiş ya da en azından kendi algısı dışında tutarlı bir gerçekliğin varlığını kabullenmiş olur. Sözler’deki “temsilî hikayecikler” de, kırıcı olmayan, ancak direnme fırsatı da vermeyen, derinlemesine nüfuz eden bir ikna kapısı açar okuyucuya. Artık, karşımıza aniden çıkan nefsin “sûret”ini sözle itiraf edip etmemek bize kalmıştır. İkinci şefkat yüklü yaklaşım, işte tam burada imdadımıza yetişir. Yazar, en evvel kendi nefsinin sûretini ifşa eder: “İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın.” (Sanıldığının aksine, yazar burada “tevazu yapıyor” değildir. Zaten “tevazu”nun yapısı tevazuyu bir şekilde üretmeye, inşa etmeye, planlayarak yapmaya izin vermez. Tevazu, niyetsiz gelir, o kadar.) Sözler yazarı, burada kendi nefsinin sûreti ile yüzleşir. Bunu bizim adımıza yapmaktan önce kendi adına yapar. Hatta sadece kendi adına yapar. Nefsiyle yüzleşmesi sahicidir. (Ancak, bu bize “Said Nursi mağrurmuş” gibi hükümler çıkarma hakkı vermez. Her şahıs, birinci tekil şahıs olarak, öznesi kendisi olan bu türden cümleler kurabilir, kurmalıdır. Bu hüküm, insanın içe doğru, enfüse doğru bakışıyla ilgilidir ve kendini ıslah etmeye, onarmaya yöneliktir. Oysa, başkasının “mağrur” olduğunu bilmek, hiçbir içgörü fırsatı sağlamadığı gibi, onarım/ıslah çabası başlatmaz.)
Ancak, Sözler yazarının nefsiyle yüzleşmesinin sadece kendi adına olması, bizce örnek alınmasını engellememeli de. “Tevazu yapıyor” gibi bir yaklaşım yüzünden bu örneği ıskalamazsak, bir başkasının nefsiyle yüzleşmesini izleyerek, korkmadan, ürkmeden, çekinmeden kendi nefsimizle de tanışmanın yolu kolayca açılır. Zaten, meselle duygularımızda karşılığını bulmuş olan “sûret”lere, diklemesine bakabildiğimizde, susuzluktan ve Söz’süzlükten kurtulabiliriz . Ardından itiraf gelir, onun ardından istiğfar ve onun da ardından belki “nefsin tezkiyesi” gerçekleşir.
Nefsimizi tezkiye edip temizlemek için, İmam Şiblî’nin köpeği gibi, sûretimizin yansıdığı suya dalmaktan korkmamalı. Garip ki, nefsimizi temize çıkaracak suda her zaman nefsin “kirli sûret”i görünür olacaktır. Zaten, nefsin temize çıkarılması da, nefsi “kirli” bilmekten geçmiyor mu?
Öyleyse, sudaki ve Söz’deki “sûret”lerle yüzleşmeyi göze alalım. “Diğer adam”dan böylece kurtulabiliriz .
Tarih: Çrş Oca 09, 2008 4:04 pm Mesaj konusu: Yanlış Tanıtılmaya Çalışılan Bir Dahi:Bediüzzaman Said Nursi
1293 Rumi ve 1876 miladî yılında Bitlis'in Hizan kazâsının Nurs Köyünde dünyaya gelen, 22 Mart 1960 tarihinde Urfa'da dar-ı bekâya intikal eden Bedîüzzaman gibi 80 kusur sene dolu bir hayat yaşamış bir dahi ve müceddid hakkında, bu kısa yazı içerisinde doyurucu bir şeyler söylememizi bizden beklememelisin iz. Ancak "bir şey tamamen elde edilemese de, tamamıyla da terkedilmemeli" kâidesince, denizden bir katre mesâbesinde, ba'zı hakikatleri burada ifade etmek istiyorum. Söyleyeceklerimizi ana başlıklarıyla özetleyeceğiz:
Cumhuriyet Nesli Bediüzzaman'ı Yanlış Tanıyor
Tarih bize gösteriyor ki, başta peygamberler ve onların gerçek mirasçıları olan din adamları olmak üzere, insanlık âlemi, büyük insanların kıymetlerini zamanında tam takdir edememişlerdir.Sonradan ise, bu takdir edememenin cezasını, hem muâsırı olan insanlar ve hem de onların nesilleri çekmişlerdir. Hemen hemen bütün peygamberler, bu hükmümüze müşahhas birer misal olarak verilebileceği gibi, İmam-ı A'zam ve Ahmed bin Hanbel gibi islam âlimleri de, bu acı hükmü teyid eden canlı misallerdendir . Tesbitlerimize göre, asrında tam anlaşılamayan şahsiyetlerin bu asrımızdaki en güzel misali de, bu yazımızın mevzuunu teşkil eden Bediüzzaman Said Nursi'dir. İslami ilimlerdeki dâhiyane vükûfu, hususan iman hakikatleri mevzuundaki asrın anlayışına uygun harika izahları ve seksen küsür yıllık istikâmetle hak üzerinde devam eden Allah, din ve millet-i islamiye uğrundaki gayret ve mücâhedeleri bütün islam âleminde duyulduğu ve takdir edildiği halde, hâlâ kendi ülkesinde yanlış tanınan veya tanıtılmak istenen bir şahsiyet var; o da Bedîüzzaman. Bu yüz karası hale, Türk ilim adamlarının ve münevver Türk araştırmacılarının çok kısa bir zamanda son vermeleri gerekmektedir; aksi takdirde tarih, gözünü kapayıp gündüzü kendisine gece yapanları çok kötü yargılayacaktır.
Cumhuriyet nesli, Bedîüzzaman'ı yanlış tanımaktadır ve daha doğrusu, senelerdir devletin bütün imkânları ve bukalemun türünden aydınlar kullanılarak, Bedîüzzaman, Cumhuriyet nesline kötü tanıtılmaya çalışılmıştır. Onun mücadelesini tanımayan ve eserlerini okuyup talebelerini görmeyen, câhil veya aydın her cumhuriyet nesli, Bedîüzzaman, Said Nursi veya Risâle-i Nur kelimelerini duyunca, yapılan telkinler sonucu, kürtçü, bölücü, gerici ve devlet düşmanı bir insan ve eser hayaline bir nevi mecbur edilmiştir. İstihbârât teşkilâtımızın bu zat ve eserleri ile alakalı raporlarını; silahlı kuvvetlerimize dağıtılan bölücü faaliyetlerle alakalı bilgilendirici eserlerin konuyla ilgili bölümlerini; 12 Eylül Hareketinden sonra YÖK eliyle bütün üniversitelerimize dağıtılan bölücü örgütler kitabının ilgili başlığını ve de bunların tesirinde fikrini geliştirmiş ilim adamlarımızın sohbetlerini okur yahut mütâla'a ederseniz, Bedîüzzaman'ı sevmemeyi bir ibâdet ve millî vazife telakki edersiniz. Gerçekten ben de mezkûr yerlerde anlatılan Bedîüzzaman'ı asla sevemem. Halbuki nasıl senelerce, dünyaya adâlet tevzi eden ecdadımızı bize barbar ve kızıl sultanlar diye takdim etmişler, öyle de İslam düşmanları, şahsiyetinden ve eserlerinden çok korktukları Bedîüzzaman ve eserlerini de öyle yanlış ve kötü tanıtmışlardır. Ancak güneşin balçıkla sıvanamayacağı hakikatını unutmuşlardır. Ne acıdır ki, son on yıldan önceye kadar güvenlik kuvvetlerimiz de bu menfî propagandanın tesiri altında kalmıştır. Vatanı için hayatını ortaya koyan bu büyük dahiyi, bir vatan hâini gibi değerlendirmişlerdir.
Meseleyi uzatmamak için sadece bu menfî vasıflardan birisi üzerinde duracağım. Geriye kalanları da, sizin idrâklerinize havale ediyorum. Ne zaman Bedîüzzaman ve onun eserlerinden bahsetseniz, siz, ister Türk olan, ister Arap olun ve isterse de Osmanlı Hânedânından olun, kürtçü damgasını yersiniz. Halbuki dünyada Kürtçülük ve Risâle-i Nur kadar birbirine zıt iki kelime bulunmadığı gibi, Türkiye'deki bölücü kürtçü hâdiselere karşı, Risâle-i Nur'dan daha mükemmel bir panzehir asla bulunamaz. Mevzuyu isterseniz biraz açalım ve bazı müsahhas misaller verelim:
Birincisi: Bir kısım araştırmacılar, Bedîüzzaman'ın Cumhuriyetten önceki yıllarda Said-i Kürdî ünvanını kullandığını da ileri sürerek, onun doğuda bir Kürt devleti kurmak gayesiyle 1918'de tesis edilen Kürt Te’âli Cemiyetinin üyesi olduğunu ve bölücü faaliyetlerde bulunduğunu iddia ediyorlar. Bu iddialarını desteklemek üzere, aynı cemiyetle beraber çalıştığını ileri sürdükleri Kürt Neşr-i Ma’ârif Cemiyeti kurucuları arasında Bedîüzzaman'ın da bulunmasını, fevkalade bir demagoji ile serrişte ediyorlar. Bu iddiaları hiçbir esasa dayanmadığını yapılacak kısa bir inceleme hemen ortaya koyacaktır.
Evvela, Osmanlı devleti kavim ve ırk esasına değil, din esasına dayanan bir devletti. Bu sebeple müslüman olmak şartıyla, millet farkı son 20-30 yıl bir tarafa bırakılırsa, ehemmiyet arzetmediğinden, Doğudaki bazı bölgelere Kürdistan Eyâleti yahut Bilâd-ı Ekrâd denilmesi ve orada yetişmiş devlet veya ilim adamlarına da Kürdî lakabının verilmesi, o zatın tanınması için kullanılan resmî bir ifade tarzıydı. Said-i Kürdî lakabı bu mana ile kullanılmış ve ne zamanki Cumhuriyet kurulup bu ifade yanlış anlaşılmaya başlanınca, bizzat Bedîüzzaman bunu Said-i Nursî şeklinde değiştirmiştir. Bununla da yetinmeyip eski eserlerindeki Kürdistan veya bilâd-ı ekrâd ifadelerini dahi vilâyât-ı şarkıyye şeklinde değiştirdiğini neşredilen eserleri ve talebelerinin şahâdetleri isbat etmektedir.
Sâniyen, Kürt Te’âli Cemiyeti ile Kürt Neşr-i Ma’ârif Cemiyeti arasında organik bir bağ yoktur ve maksadları da aynı değildir. Tarık Zafer Tunaya, bu cemiyetin kuruluşunu 1919'da demişse de, neşrettiği belgenin tarih ve kaynağını kaydetmemiştir. Ancak belgeyi, öylesine işlemiştir ki, mütalala edenler, Bedîüzzaman'ı Kürt Te’âli Cemiyeti üyesi zannederler. Halbuki ikisi arasında hiç bir alaka yoktur. Bedîüzzaman, İstanbul'a ilk defa geldiği 1907'lerden beri, şarkta bir dar'ülfünûn açılmasını müdâfa'a ettiği zaten bilinmektedir. Hatta Sultan Reşad'dan bu gaye ile belli bir tahsisat da almıştır. Her ne kadar Kürt Neşr-i Ma’ârif Cemiyetinin ne zaman, hangi gayelerle ve hangi kurucularla tesis edildiği de tam belli değilse de, belli olsa ve Bedîüzzaman da bu cemiyetin kurucuları arasında bulunsa bile, bunda garipsenecek bir cihet yoktur. Zira Bedîüzzaman, şarkta maarifin geliştirilmesi ve bir üniversite açılması için başından beri gayret göstermektedir. Bu cemiyet, Erzurum yahut Bayburt Kültür ve Eğitim Vakfı gibidir.
Sâlisen, Kürt Teâli Cemiyetinin reisi olan Seyyid Abdülkadir'den gelen teklife verdiği şu cevap ise meseleyi kökünden halletmektedir: "Allah u Zülcelâl Hazretleri Kur’an-ı Kerim'de "Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah'ı severler, Allah da onları sever buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı ilahî karşısında düşündüm. Bu kavmin, bin yıldan beri âlem-i islamın bayraktarlığını yapan Türk Milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine ve 450 milyon (o zamanki islam âleminin nüfusu) kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi (bir kısım kürtçü) kimsenin peşinden gitmem".
İkincisi: Bedîüzzaman'la alakalı yanlış tesbit ve yorumlardan biri de, onun Şeyh Said ile karıştırılması veya en azından Şeyh Said isyanına destek vermiş olduğunun yayılmasıdır. Maalesef gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan bu tesbit, güvenlik raporlarına yazıldığı gibi, vatanperver ilim adamlarının zihinlerine de yer etmuş durumdadır. Şeyh Said'in Bedîüzzaman gibi bir dahiyi yanına almak isteyişi doğrudur; ancak bu büyük âlimin mezkûr teklif karşısında takındığı tavır, kasden yanlış aksettirilmiştir. Buyurun, Şeyh Said'e olan cevabını beraber okuyalım: "Türk Milleti, asırlardan beri islamiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız. Bu şer’an câiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşâd etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akîm kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce kadın ve erkekler telef olabilir".
Belirdi bir kır atlı;
Başı gözü polatlı;
Gözler buğulu, nemli,
Üveyk gibi kanatlı...
Geliyor dolu dizgin,
Yüreği dertle ezgin..
Izdırâb çekmiş belli,
Duyguları pek engîn.
Ululardan bir ulu,
Heyecanla dopdolu;
Dokunsan ağlayacak,
Allah’ın sâdık kulu.
Bir gariblik sesinde,
Yalan yok çehresinde..
Bakanlar anlayacak,
Işık var çevresinde.
Sür atını durmadan,
Kalmadı bende derman;
Ey metâı nûr adam!
Yok fevt edecek zaman.
Sakın geç kalma zinhâr!
İçim hasretle yanar;
Kalmadı başka sevdâm,
Ağar ufkumda ağar..!
Artık bende’nim bende’n,
Ayrılmam asla senden!
Al beni de yanına;
Vaz geçdim cân u tenden...
Sorma kim olduğumu!
Düşüp-doğrulduğumu;
Eriştim ummanına,
Unuttum boğulduğumu...
Tarih: Çrş Oca 09, 2008 4:11 pm Mesaj konusu: Bediüzzaman Said Nursi'nin Eşyaları
Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin
Düşündüm ki, ben üç cihette misafirim. Bu menzilcikte misafir olduğum gibi, İstanbul'da da misafirim, dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, birgün de İstanbul'dan da çıkacağım, diğer birgün de dünyadan çıkacağım. Misafir, yolunu düşünmeli.
Tarih: Çrş Oca 09, 2008 4:14 pm Mesaj konusu: Bunları Biliyor Muydunuz ???
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin 1876 yılında Bitlis’in Hizan İlçesi’nin Nurs köyünde doğduğunu...
Anne ve baba tarafından Peygamberimizi n (ASM) soyuna dayandığını…
Annesinin adının Nuriye Hanım, Babasının adının Sofi Mirza Efendi olduğunu.
Küçük yaştan itibaren ilim tahsiline başladığını….
Dokuz yaşından sonra annesini hiç görmediğini…
Küçüklüğünden beri haksızlığa tahammül edemediğini, kendisinin başarısını çekemeyen medrese arkadaşlarının O’na saldırmaları karşısında cesaretle karşı koyduğunu...
12 büyük tarikattan icazet aldığını…
Zamanın en büyük alimi olduğunu…
“Nur” isminin hayatında çok cihetlerle onunla alakadar olduğunu…
Babası Sofi Mirzanın yabancı tarlalardan geçerken hayvanların ağzını o tarlaların mahsulünü yememeleri için bağladığını...
Annesi Nuriye Hanımın O’nu abdestsiz emzirmediğini...
Medresede bir gece Hocalarının (Abdurrahman-ı Taği) büyük talebelere, Bediüzzaman’ın da içinde bulunduğu bir grubu göstererek “Bunlardan biri dini yeniden canlandıracak ama hangisi olduğunu bilmiyorum” dediğini...
Çok küçük yaşlardan itibaren zekat,sadaka almadığını ve minnet altına girmediğini, hatta amcasının çorbasını içmediğini…
Medrese kurallarına göre 15 senede ancak bitebilen kitapları 3 ayda Doğubayazıt ilçesinde bir kış mevsiminde tahsil ettiğini ...
14 yaşında icazet alacak seviyeye geldiğini ve 16 yaşında “Bediüzzaman” ünvanını aldığını…
Abisinin Molla Abdullah, onu 80 kitaptan imtihan ettiğini ve aldığı cevaplar karşısında kardeşi Molla Said’e talebe olduğunu...
Cem-ul Cevami kitabını bir hafta içinde ezberlediğini…
Günde 1-2 cüz Kur’an ezberleyebildiğini…
Medrese hocasının kendisi için “Zeka ile hafızanın bir insanda bu kadar aşırı bir şekilde toplanması çok nadirdir” dediğini...
Siirt alimleriyle yaptığı münazarada onların hepsini mağlup ettiğini ve sonra “Said-i Meşhur” yani Meşhur Said dendiğini...
Siirtli Fethullah Efendi’nin kendisine “Bediüzzaman” ünvanını verdiğini…
İstanbul’da 33 yaşında iken “zamanın en büyük alimi” ünvanını aldığını…
Tillo kasabasında Kubbe-i Hassa’da kalırken yediği yemeğin taneciklerini yardımlaşmayı sevdikleri ve Cumhuriyetçi oldukları için karıncalara verdiğini...
15-16 yaşlarında iken gördüğü bir rüyada Abdulkadir-i Geylani’nin emri üzerine o yörenin en zalimi olan Mustafa Paşayı yaptığı haksızlıklardan vazgeçirmeye ve namaz kılmaya çağırdığını...
Mardin’den kendisini götüren askerlere namaz vakti geldiğinde kelepçelerin çözülmesini istediğinde bu isteği kabul edilmeyince “Bismillah” deyip kelepçeleri çözdüğünü... Bunu nasıl yaptığını soranlara da “Bu namazın kerametidir” dediğini...
20 yaşlarındayken Bitlis valisi Ömer Paşanın konağında 2 sene kalan Bediüzzaman’ın Valinin 6 kızına bakmayacak kadar kuvvetli bir iffete sahip olduğunu...
Bu sıralarda üstün dehasından dolayı “Bediüzzaman” yani Zamanın harikası lakabını aldığını...
Bediüzzamanın ezberlediği 80-90 kitabı 3 ayda bir defa ezberden tekrar ettiğini...
Devrin Padişahı Abdülhamit’e Doğuda üniversite açılması için teklif verdiğini...
İngiliz Avam Kamarasında onların elindeki Kuran-ı alarak yenebiliriz denmesi üzerine “Kur’anın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu ben Dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim” dediği bu sırada 23-24 yaşlarında olduğunu..
1907’de İstanbul’da kaldığı otelin kapısına “Burada her suale cevap verilir ama sual sorulmaz” yazdırdığını...
Kendisini çekemeyenlerin Ona deli damgası vurmak için gönderdikleri doktorun “Eğer Bediüzzamanda zerre kadar delilik varsa,Dünyada akıllı insan yoktur” dediğini...
Yahudilerin İstanbul temsilcisi Karosso ile görüştüğünü ve Karosso’nun konuşmayı yarıda keserek “Eğer yanında biraz daha kalırsam beni de müslüman edecekti” dediğini...
Tiflis’te karşılaştığı Rus polisine o anda çok kötü durumda olan Müslümanların Dünyaya hakim olacağını söylediğini...
1915’li yıllarda Doğuda Ruslara karşı talebeleriyle savaştığını,Rusların Bediüzzaman ve talebelerini görünce “Keçe külahlılar geliyor” diye kaçıştıklarını...
Birinci Dünya Savaşı’nda 4000-5000 kişilik milis kuvvetine kumandanlık yaptığını…
İşarat-ül İ’caz tefsirini Birinci Dünya Savaşı yıllarında Avcı Hattında şiddetli kış mevsiminde, hiçbir kitaba müracaat etmeden yazdığını…
En büyük idealinin doğuda bir medrese (Medreset-üz Zehra) kurmak olduğunu…
Asrın müceddidi olduğunu…
Rusya’da yaklaşık olarak 2 sene esir kaldığını…
Rusya’da kumandana karşı ayağa kalkmadığını…
Rusya’nın parçalanacağını 80 sene öncesinden haber verdiğini…
Rusların Müslüman olacağını söylediğini…
Mustafa Kemal’in ondan çok korktuğunu…
21 defa zehirlendiğini…
Defalarca su-i kast düzenlendiğini ve bunlardan harika olarak kurtulduğunu…
İstanbul Kağıthane semtinde 2 arkadaşıyla yaptığı kayık gezintisinde çevrede yüzlerce bayan olmasına rağmen bir kez olsun bakmadığını ve sebebini soranlara “Lüzumsuz, geçici zevklerin akıbeti elemler, teessüfler olmasından, istemiyorum” dediğini...
1922 yılında Ankara’ya geldiğini ve Millet Meclisinin kendisini resmi tören ile karşıladığını...
Ankara’da Mustafa Kemal ile görüştüğünü...
Mecliste yaptığı konuşmadan sonra 60 milletvekilini n Namaza başladığını...
Gençliğinde kaldığı İstanbul’da bir defa olsun kadına bakmadığını...
Talebelerinin anlattığına göre her gece mutlaka Teheccüde kalktığını ve her gece 4-5 saat dua ettiğini...
Türkçe’yi ömrünün yarısında öğrendiğini…
Yaklaşık 40 sene ömrünün sonuna kadar Risale-i Nur’dan başka kitap okumadığını…
Risale-i Nur Külliyatının üçte ikisinin Barla’da telif edildiğini…
Çam Dağında aylarca yalnız kaldığını…
Alem-i manada Peygamber Efendimiz (ASM)’den ders aldığını…
1926 yılında başlayan ve 25 sene süren çileli hayatın Risale-i Nuru telif etmesi ile bereketlendiğini...
Risale-i Nur Külliyatının 23 senede telif edildiğini…
Üstadımızın Barla’da ilk yazdığı Risale “Haşir Risalesi” denilen 10.Söz olduğunu... İçinde üç yüz kadar mucizenin ve pek çok ismin geçtiği Peygamberimizi n (ASM) mucizelerini anlatan 19.Mektub’u telif ederken Üstadımızın yanında hiçbir kitap olmadığını ve bu özelliğin tüm Risaleler yazılırken de geçerli olduğunu...
Eskişehir, Denizli ve Afyon mahkemelerinde “idam” için yargılandığını…
Risaleleri en hastalıklı ve en sıkıntılı zamanlarında yazdığını…
Risalelerin ekseriyetle namaz tesbihatı esnasında yazıldığını…
Cinlerden de talebesi olduğunu…
Zamanın Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın sarığını çıkarması ve şapka takmasını istemesi üzerine eliyle boynunu göstererek “Bu sarık bu başla beraber çıkar” dediğini...
ve daha sonra bu valinin başına ateş ederek intihar ettiğini…
Üstadımızın hapishanede kaldığı zaman beraberinde en azılı katillerin ve canilerin bile namaza başladıklarını...
Kendisini defalarca hapseden ve defalarca zehirleyip eza ve cefa veren insanlara hakkını helal edecek kadar alicenap olduğunu...
Günde pek az uyuduğunu ve gece ibadet ettiğini...
Üstad Hazretlerinin “Evlatlarım, Risale-i Nur dinsizlerin, komünistlerin, masonların belini kırmıştır” dediğini…
”Risale-i Nur daima galiptir. Katiyyen merak etmeyiniz. Yeter ki siz Risale-i Nur’a sadık kalın” dediğini...
Bir gün Üstadımız Barla’dan geçerken “Bu zamanda neye ihtiyaç varsa Risale-i Nurda mutlaka ona cevap bulacaktır” dediğini...
Risale-i Nur’un zamanın en mükemmel tefsiri olduğunu…
Risale-i Nur Külliyatı’nı bizzat kendisinin tashih ettiğini…
Nur üstadımızın “Biz Risale-i Nur okuyarak iman tazeliyoruz” dediğini…
Risale-i Nur’un İsm-i Azam’ın tecellisine mazhar olduğunu…
Üstad Hazretlerinin Emirdağına 3 km kalsa bile namaz vakti gelince arabayı durdurup hemen evvel vaktinde namazı eda ettiğini....
Temizliğe azami dikkat ettiğini…
Abdestsiz dolaşmadığını…
Geceleri evrad ve Kur’an okuyup, gündüzleri Risale-i Nur ile meşgul olduğunu…
Üstada Hazretlerinin “Risale-i Nuru evrad makamında okuyabilirsini z” dediğini...
Üstad Hazretlerinin “İhtiyaç duyduğumda 200 bazen 400 ayet-i kerime imdadıma geliyor” dediğini...
İki rekat teheccüd ve dua namazlarını kar-kış demeden asla terk etmediğini...
Nurlu üstadımızın “İslamın tek bir hakikatı için binler başım olsa fedaya hazırım” dediğini...
23 Mart 1960 Çarşamba günü,İslam Dünyasında bin ayda daha hayırlı olan Kadir gecesinden bir önceki gece, Bediüzzamanın Urfa’da İpek Palas Oteli’nde Rahmeti Rahmana kavuştuğunu...
Biliyor muydunuz ?
“ÜMİTVAR OLUNUZ.ŞU İSTİKBAL İNKİLABATI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SADA,İSLAMIN SADASI OLACAKTIR...”
“İNNA LİLLAH VE İNNA İLEYHİ RACİUN”
Allah hepimizi O’nun has şakirdlerinden eylesin. Ve ahirette şefaatini nasip eylesin...
Tarih: Pzr Oca 13, 2008 8:54 pm Mesaj konusu: Ey İnsan..?
Ey İnsan..?
Ey insan, aklını başına al! Hiç mümkün müdür ki, bütün enva-ı mahlukatı sana
müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hacetlerine”Lebbeyk!”
dedirten Zat-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin?
Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor; sen de O’nu bil,
hürmetle bildiğini bildir. Ve katiyen anla ki, senin gibi zaif-i mutlak,
aciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fani, küçük bir mahluka koca bir kainatı
musahhar etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet ve inayet ve ilim
ve kudreti tazammum eden hakikat-i rahmettir.
Elbette böyle bir rahmet, senden külli ve halis bir şükür ve ciddi ve safi
bir hürmet ister. İşte o halis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı ve ünvanı
olan “bismillahirrah manirrahim”i de; o rahmetin vusülüne vesile ve o
Rahman’ın dergahında şefaatçı yap.
Sözler
_________________ BAKIP SENİ GÖREN AŞIK
BAŞKA CEMÂLİ NEYLESİN
DOSTLUĞUNA EREN SADIK
BAŞKA VİSÂLİ NEYLESİN.
Tarih: Pzr Oca 13, 2008 8:55 pm Mesaj konusu: Dünya...?
Dünya...?
Dünya madem fanidir. Madem ömür kisadir. Hem madem gayet lüzümlu vazifeler
çoktur. Hem madem hayat-i ebediye burada kazanilacaktir . Dünya Madem
sahipsiz degildir. Hem Madem Bu dünyanin gayet Hakim ve Kerim bir Müdebbiri
vardir. Hem madem Ne iyilik ve ne fenalik cezasiz kalmayacaktir. " LA
YÜKELLI FULLAHI NEFSEN ILLA VÜS AHA " , sirrinca teklifi malayutak yoktur.
Hem madem zararsiz yol zararli yola müreccahtir. Hem Madem Dünyevi Dostlar
ve Rütbeler kabir kapisina kadardir.
Elbette en bahtiyar odur ki; Dünya için Ahiretini unutmasin. Ahiretini
Dünyaya feda etmesin, Hayat-i Ebediyesini Hayat-i dünyevi için
bozmasin.Malay ani seylerle ömrünü telef etmesin. Kendini Bu dünyada misafir
telakki edip "Misafir-Hanei sahibinin Emirlerine göre hareket etsin,
Selametle KAbir kapisini açip Saadet-i Ebediyeye Girsin."
El-Baki Hüvel-Baki
SAID NURSI
_________________ BAKIP SENİ GÖREN AŞIK
BAŞKA CEMÂLİ NEYLESİN
DOSTLUĞUNA EREN SADIK
BAŞKA VİSÂLİ NEYLESİN.