BİZİM KÖŞE
BİRLİĞİN VE BİLGİNİN MEKANI
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Create your own forum on ForumUp.com, It's free, powerful, and fast! :-)
II. Abdülhamid Han'in Hatıra Defteri
Sayfaya git 1, 2, 3  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> SELÇUKLU ve OSMANLI DEVLETİ,SULTANLARI ve PADİŞAHLARI
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:42 am    Mesaj konusu: II. Abdülhamid Han'in Hatıra Defteri Alıntıyla Cevap Gönder

Abdülhamid'in Hatıra Defteri Peşinde 30 Yıl

1944 yılının sonbaharıydı. Bursa'daki «BOZDAĞ KİTAB-EVλne orta yaşlı bir kadın girdi. Elinde kilo ile satmak istediği kitaplar varmış... Kimden kaldığını sordum: «Osman Senaî Bey'den» dedi.
Osman Senaî Bey, Mustafa Kemâl'in hocası, Türk - Yunan Savaşı'nın plânlarını yapan yaman bir kurmay, Türk diline bir gramer kazandırmış aydındı. Son yıllarda bir Kamus üzerinde çalıştığını biliyordum. Kadınla anlaştık. Üç küfe dolusu kitap geldi.
Çoğu, askerlikle ilgili kitaplardı bunlar, îşe yararlarını eş-dost paylaşmışlar, gerisi bana gelmişti. Bunları arkadaki depoya doldurdum ve kitap meraklılarına gösterip büyük bir bölümünü elden çıkardım. Geriye küçük bir yığın kalmıştı. Çoğu, ciltsiz, parçalanmış kitaplar, beş-on sahifelik broşürler ve bazı kitapların içinden düşmüş formalardı. Bu formalardan birinin de Şemsettin Sami'nin «Kâmus-u Türkî» sinden kopmuş olduğunu hatırlıyorum.

Demek Osman Senaî Bey'in dostları, kitapların üstüne üşüşmüşler, ortalığı karman-çorman etmişler, aldıkları kitapların tamam olup olmadıklarına bile bakmadan yağmalamışlardı.

Ehibba, şivei yağmada mebhut eyler âdâyı Hûda, göstermesin asar-ı izmihlal bir yerde.

Ben de geri kalan döküntüleri çöpe atmaya karar verdim. Son bir kez yığını karıştırıyorum; bir defter... Üst kabı kopmuş ama, formaları dağılmamış. İçinde eski harflerle bir takım yazılar... «Osman Senaî Hoca'nın notları olacak» diye oracıkta yıpranmış sahifeleri karıştırmaya başladım. Hayır, not değildi bunlar. Bazı anılar ve bazı açıklamalar vardı. Sait, Kâmil Paşalardan söz ediyor, Mithat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi ünlü kişilerle yaptığı konuşmaları anlatıyordu!..

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:42 am    Mesaj konusu: Bir Tarih Hazinesi Alıntıyla Cevap Gönder

Bir Tarih Hazinesi

Hemen defterin ilk sahifesine döndüm. Okunamayacak kadar silik bir takım yazılar vardı. Kurşun kalemle yazılmış bu satırları okuyabilmek için aydınlığa çıktım. Şunlar yazılıydı:

«İşbu defter, Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han-ı sânı hazretlerinin Beylerbeyi Sarayı'nda mahluğ bulunduğu 1333 senesinde dest-i mübareki ile tahrir etmiş olduğu hatıratı olup, vefatından beş sene sonra tab ve neşrolunmak üzere Leipzig'e gönderilmesini vasiyet etmişken, hemen

vefatını müteakip ahvâli hâzıra göz önünde bulundurularak mahalli maksuduna isal edilen nüsha-i asliyesinden ehhem bazı mebahisin istinsahı suretiyle vücuda getirilmiştir.»
Defteri bir solukta okuyup bitirdim. Okuduğum her satır, her sayfa.o güne kadar bildiklerimi altüst ediyordu. Çok önemli açıklamalar karşısındaydım.

Her şeyi yüzüstü bırakıp, tarih ve fikir kitapları üzerinde bilgisine güvendiğim dostum Hulusi Köymen'e koştum. Defteri beraberce baştan okuduk. O da benim gibi her sahifede heyecanlanıyor, sigara üstüne sigara yakıyordu.

Bir tarih hazinesiydi bu!.. Ancak, bu deftere ne kadar güvenilebilirdi?.. Abdülhamid gibi, gözaltında yaşamış bir padişahın hatıraları nasıl gizli kalabilirdi?.. Ölümünde, nerede saklanmıştı? Beş yıl sonra yayınlanması kime vasiyet edilmişti? Sonra, kim bu hatıraları Lâyebziğe göndermiş olabilirdi? İttihat ve Terakki ileri gelenleri, kendi aleyhlerinde olan bu vesikayı ele geçirmek istememişler miydi?..

Bu soruların karşılıklarını veremiyorduk. Ancak defterin sahibi olan Osman Senaî Bey, Askeri Ateşe olarak Almanya'da bulunmuştu. Ciddi bir insandı. Tarihe ve gerçeklere saygısı vardı. Öyleyse bu defter uydurma olamazdı. Bir kez de Bursa'daki tarihçilerle oturup konuşmayı kararlaştırdık.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:43 am    Mesaj konusu: «Utarit» Dergisi'nde Yayınlanmış Alıntıyla Cevap Gönder

«Utarit» Dergisi'nde Yayınlanmış

Tarih öğretmeni Nazım Yücelt, Şeref ve Memduh beylerle bir araya geldik. Defter yeni baştan okundu. Şeref Bey, bu hatıraları daha önce gördüğünü ve Mütareke sırasında «UTARİT» adlı bir dergide bunların yayınlandığını söyledi. Kendisinde bu derginin bir koleksiyonu da varmış, gitti, getirdi. Gerçekten defterdeki bütün bahisler bu dergide, defter sırasıyla yayınlanmıştı; hatta defterin baş tarafındaki nota kadar, aynen...

İki ihtimal vardı: Ya Utarit dergisi, bu defterden yararlanarak yayınını yapmıştı; ya da bu defter, Utarit dergisinden kopya edilmişti. Kopya edilmiş olmasını zayıf gördüğümüz için, bu defterden yararlanılarak yayınlanmış olacağı kanısına vardık.
Nazım Yücelt, Abdülhamid'in padişah olduğu günlerde de bir musahibine bazı hatıralar yazdırdığını ve İbnülemin Mahmut Kemalİnal'ın Yıldız evrakı arasında bu notları ele geçirip yayınladığını söyleyince, kuşku bulutları biraz daha da dağıldı; ben defteri kitap halinde yayınlamaya karar verdim.
Kitap dizildi, basıldı, kapakları hazırlanıp cilde verildi. Fakat tam o günlerde ben kitapevini kapamak zorunda kaldım. Böylece «Abdülhamid'in Hatıra Defteri» de —Osman Senaî Bey'in kitapları gîbi— okka ile kesekâğıtçılara gitti. Bu baskıdan, eşe-dosta dağıtılmış onbeş-yirmi kitaptan öte bir şey kalmamıştır, sanırım.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:45 am    Mesaj konusu: Üstünden 14 Yıl Geçti Alıntıyla Cevap Gönder

Üstünden 14 Yıl Geçti

Gel zaman, git zaman, aradan 14 yıl geçti, dostum Sabahattin Selek bir yayınevi kurmuştu. Kendisine, bu satışa çıkamadan yok olmuş kitaptan söz ettim, ilgilendi. Bendeki son kitabı da Selek'e verdiğimi hatırlıyorum. Selek yayınevi, işe gerçekten özen gösterdi. Kitabın başına Abdülhamid'in bir biyografisini ve defterde geçen olaylarla ilgili bir araştırma yazısını koydu. Abdülhamid'in musahiplerinden Besim Bey'e not ettirdiği ve İbnülemin Mahmut Kemal Bey in Yıldız evrakı arasında bulup yayınladığı hatıralarını da kitabın sonuna ekledi. İki yüz sahifelik bu kitap 1960 yılında (Abdülhamid'in Hatıra Defteri) adile baştan yayınlandı.
Fakat talihsizliğe bakın ki, Selek yayınevi de kısa bir süre sonra kapandı, bu baskıdan ne kadarının satılabildiğini kesinlikle bilemem. Ama hatıraların basın hayatımızdaki talihsiz hikâyesi budur...

Rahmetli Osman Senaî Bey, Hatıralar'ın kendisince önemli görünen bazı parçalarını kopya ettiğini yazıyordu defterin başında. Önemli görmedikleri nelerdi acaba?.. Belki de onun önemsemediği parçalarda bugün için önemli gerçekler yatmaktaydı.
1918 yılında «Hatıralar»ın Leipzig'e gönderildiğini biliyorduk. Ama Leipzig'de nereye?.. Bir basımevine mi, bir yayınevine mi, Millî Kitaplığa mı, bir dosta mı, nereye?.. Bu konuda hiç bir bilgi yoktu. Bu yüzden, aslının peşinden koşmanın yolları da kapalıydı. Üstelik bazı tarihçiler, «Böyle bir defterin aslı-faslı yoktur. Mütareke'de (biri uydurup yazmış olacak» gibi dayanaksız sözlerle beni aramaktan soğuttular; 1961 yılını bulduk.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.


En son ARVASİ tarafından Cmt Mar 15, 2008 1:36 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:45 am    Mesaj konusu: Hikaye Tazeleniyor Alıntıyla Cevap Gönder

Hikaye Tazeleniyor

1961'de, Ahmet Emin Bey'le (Yalman) görüşüyorduk. Vatan Gazetesi'nden ayrılmıştı, bazı gazetelerde «konuk yazar» olarak kalemini kullanabiliyordu. Bu yüzden üzüntülüydü de.. Bana bir gazete çıkarmak istediğini söyledi. «Büyük Olay» niteliğinde bir yazı dizisi gerekliydi kendisine... «Abdülha-mid'in Hatıra Defteri» hikâyesini anlattım. Çok ilgilendi... Heyecanlandı da...Şunun aslını bulalım, dedi.

Nasıl?— Araştırarak... Sen hiç Abdülhamid'in kızlarile bu konuyu konuştun mu?..Hayır...Belki bir bilgileri vardır...Belki...Ben sorup öğrenirim...Bir kaç gün sonra Ahmet Emin Bey büroma geldi:Sordum, dedi.Peki, ne haber?Kızları böyle bir hatıranın babalan tarafından yazıldığını bilmiyorlar.— Fakat böyle bir hatıra yazılmış ve Leipzig'e gön-derilmişse, her halde KOLZE yayınevine gönderilmiştir, diyorlar.-« E, peki?. .Neden Kolze?..Bu Kolze yayınevi bir Almanca—Türkçe lügat yayınlamış ve lüks bir baskısını da özel olarak Abdülhamid'e sunmuş. Bundan çok duygulanan Abdülhamid, Kolze'ye bir Osmanlı nişanı göndermiş. Kızı, sonradan bu Her Kolze'nin İstanbul'a geldiğini ve babası tarafından huzura kabul edildiğini hatırlıyor. Hattâ Almanya'da getirilecek bazı ufak-tefek için Berlin'deki elçiliğimize değil, Saray'dan bu Kolze'ye mektup yazılırmış!..Elimize önemli bir ipucu geçmişti. Ahmet Emin Bey'le düşündük, taşındık! İkimizin de o sıra Almanya'ya gitmeğe durumu elverişli değildi. Gitsek de iki dünya savaşı geçirmiş, hele son savaşta yerle bir edilmiş Leipzig'de defteri ele geçirebileceğimiz çok şüpheliydi. Sonunda Ahmet Emin Bey, Almanya'daki bir dostuna mektup yazmayı ve bu yayınevi hakkında bilgi almayı düşündü ve öyle yaptı. Fakat gelen karşılık bütün ümitleri uçuracak nitelikteydi. Bu KOLZE yayınevi, 1923 yılında kapanmıştı ve sahiplerinin de nereye gitmiş olduğu bilinmiyordu.Bunun üzerine ikimiz de işin ucunu bıraktık...

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:46 am    Mesaj konusu: Üstünden 12 Yıl Daha Geçti. Alıntıyla Cevap Gönder

Üstünden 12 Yıl Daha Geçti.

Yine böylece yıllar aktı geçti, tam 12 yıl... Artık Abdül-hamid'i de, hatıra defterini de unutmuştum. Geçen yılın nisanında (1973) sayın Kemal Ilıcak'ı ziyarete gitmiştim. Or-dan-burdan konuşurken, söz döndü dolaştı, eski padişahlara, derken Abdülhamid'e dayandı. Kemal Bey'e de bu «hatıra defteri» hikâyesini anlattım, ilgilendi. «Çok önemli bir vesika,» dedi. «Niçin ilgilenmiyorsun?..»

İşin güçlüklerini sayıp-döktüm ve bunun denizde belli bir balığı aramak gibi bir iş olacağım anlattım. Hiç beklemediğim bir karşılık verdi:Sen araştırmacı değil misin?.. Araştırmacı ne demek?.. Bir ipucu elde edip gerçeğe ulaşıncaya kadar gitmek değil mi?.. Elinde bir ipucu olduğunu söylüyorsun...Fakat bunun maddî külfetleri var Kemal Bey... ihtimal zayıf, külfet yüklü. Böyle bir riski göze alamam!..Yâni, maddî durum demek istiyorsun ...Yardım ederim. Madem ki tarihimize ışık tutacak bir vesikadır, Abdülhamid gibi üzerinde çok konuşulan bir padişahın hatıralarıdır, bu noktada paranın hesabı yapılmaz...Düşündüm; iki büyük savaş geçirmiş bir ülkede, 55 yıl önce gönderilmiş bir defteri, kapanmış ve iz-tozu bilinmeyen bir yayınevinden aramak akıl kârı değildi. Ama hem araştırmacı olmak, hem buna «hayır» demek de mümkün olamazdı.Peki Kemal Beyefendi, dedim. Öyleyse önce ihtimalleri biraz artıralım, ben ondan sonra gideyim.Nasıl?..Sizin Almanya'da teşkilâtınız var, Tercüman'ı çıkartıyorsunuz. Büronuza talimat verin, KOLZE yayınevinin sahiplerinden birini ele geçirsinler. Ben sonra gidip araştırmalara başlayayım.Oldu, tamam...dedi ve Abdülhamid 'in hatıra defteri kovalamacası böylece yeniden başlamış oldu...

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:47 am    Mesaj konusu: Kolze Bulunuyor Alıntıyla Cevap Gönder

Kolze Bulunuyor

Zaman zaman Kemal Bey'le görüşüyorduk. Fakat Kolzeler bir türlü ele geçmiyordu. Aile dağılmış, her biri bir yere gitmiş, Leipzig'le olan ilişkileri kopmuştu. Ara sıra Kemal Bey'in de umudu kırılır gibi oluyor, «Galiba sen haklı çıkacaksın. Daha yayınevi sahiplerinden birini bile ele geçiremedik,» diyordu. Gülüşüyorduk. Fakat...Evet, fakat 1974 yılının Eylül ortasında telefon çınladı, açtım, kargımda Kemal Ilıcak...— Senin Kolze bulundu...
— Efendim?..— Senin Kolze bulundu, diyorum. Çocuklar bu yayınevinin sahiplerinden birini bulmuşlar, adresini de tesbit etmişler...— Bravo doğrusu... Mucize yavaş yavaş gerçekleşmeğe
başlıyor galiba...
— Ne zaman gidiyorsun?..
— Ne zaman mı?.. Hemen, beş-ön güne kadar...

— « Gel de görüşelim...Telefon kapandı. Ben, «mucize yavaş yavaş gerçekleşiyor» demiştim ama içimde hiç de ümit yoktu. Kolze yayınevinden birini bulmak ne işe yarardı? Bulunan bu kimsenin, bakalım defterden haberi var mıydı?.. Tutalım vardı. Haberi vardı da defter kendisinde mi idi? Hadi bir varsayım daha yapalım, defter de kendisîndeydi. Defter kendisinde olduğuna göre, değerini de biliyor demektir, öyleyse saklamıştır. Ama İkinci Dünya Savaşı'nın şehri yerle bir ettiği ana-baba gününde bir bomba da evine raslamışsa defterin hesabı mı aranırdı?..Fakat, yine de bir kez gidip adamla konuşmalıydım.

Belki vereceği bilgiler bile bana yararlı olabilirdi. Hazırlığımı yaptım, yola çıktım. Frankfurt hava alanında beni Tercüman Ailesinden Çetin Süer bekliyordu. Ertesi günü Leipzig'de idik.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:47 am    Mesaj konusu: Her Kolze ile Karşı Karşıya Alıntıyla Cevap Gönder

Her Kolze ile Karşı Karşıya

Herr Kolze ile karşılaşmamız, gerçekten çok heyecanlı oldu. Önceleri beni kabul etmek istememişti. Kimdim, kendisini nerden tanıyordum ve ne için görüşecektim?.. Bunları soruyor, ben de bunlara doğru-dürüst karşılık veremiyor-dum. Çünkü, gerçeği söylediğim anda, «Böyle bir şeyden haberim yok,» diye kestirip atması mümkündü. Onun için Kolze yayınevinin yayınları arasındaki Türkçe-Almanca lügati aradığımı söyledim. Bunun için İstanbul'dan gelmiştim. Kendisini beş dakika için olsun görmem gerekti. Önce, «Bu lügat bende yok,» dedi, sonra; Alman Millî Kitaplığında bulabileceğimi söyledi. Fakat buna rağmen direnince, istemeye istemeye evinin kapısını açtı.
Eski bir Alman evi idi bu. Sıra sıra dikilmiş büyük apartmanların arasında sıkışıp kalmıştı. Eski eşyaların, o kendilerine has kokusu doldurmuştu ortalığı... Müzelerin sessizliği vardı. Beni, kendi çalışma odasına aldı, Herr Kolze... Ak saçlıydı. Ortadan uzun boyluydu. Yetmiş yaşlarında görünüyordu. Fakat konuşurken, «Yayınevi kapandığı zaman 23 yaşındaydım,» dediğine göre, 78 inin içindeydi. Oturduk.Piposunu çekiştirerek konuşmaya başladı:— Size faydalı olabileceğimi sanmıyorum. Böyle bir lügat vardı. Ama tahmin edersiniz, bunca zaman sonra benim bile ortada kalmam mucize! Savaştan önce, kitaplarımın arasında rastlıyordum. Fakat çok yıllar oldu ki görmüyorum. Her halde, ya ev değiştirirken, ya kitapları yeniden yerleştirirken bir yerlere girdi. Şimdi bulamam... Çünkü nerede olabileceğini bilmiyorum...

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:49 am    Mesaj konusu: «Benden Ne istiyorsunuz?» Alıntıyla Cevap Gönder

«Benden Ne istiyorsunuz?»

— Ben, bu lügati aramıyorum...Dedim. Piposunu ağzından çekerek hayretle yüzüme baktı, iyice işkillendiği her hâlinden belli di. Biraz da kaslarını çatarak konuştu:Bana öyle söyleminiştiniz!Evet.Peki benden ne istiyorsunuz?..Bunu söylerken alt dudağı titredi. Belli ki korkmuştu. Bir ajanla karşı karşıya olduğunu sanıyordu belki de... Doğu Almanya'da yaşayanlar için bu tehlikeli bir lâbirentti.— Abdülhamid'in hatıra defterini...
Dedim. Hiç bir şey anlamamış gibi yüzüme bakıyordu:
— Abdülhamid'in hatıra defteri mi?.. Olanca sevimliliğimi yüzüme toplayarak konuştum:
— Evet, Abdülhamid'in hatıra defterini... Yani, babanıza büyük Osmanlı nişanı veren, onunla dost olan Padişahımız Abdülhamid'in hatıra defterini... Milletimizin tarihine yardım edeceksiniz, ışık tutacaksınız!..Karmakarışık olmuş yüzünün çizgilerini toparlamağa ve düşünmeğe çalışıyordu. Gözünü, yerdeki eski halıya dikerek bir süre sustuktan sonra:— Siz kimsiniz, dedi; Benimle açık konuşun?..
— Ben, araştırmacı, yakın tarih yazarıyım. Abdülhamid'in Beylerbeyi Sarayı'nda iken bir hatıra defteri düzenlediğini ve ölümünden sonra yayımlanmak üzere dostu olan babanıza gönderttiğini biliyorum. Abdülhamid için memleketimizde çok şeyler söyleniyor. Bunların gerçekle ne ölçü de ilişiği olduğunu anlayabilmek için, kendi fikirlerini öğrenmeğe çok ihtiyacımız var. Sırf bu maksatla Türkiye'den sizi görmeğe geldim.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:50 am    Mesaj konusu: Babam Çok Severdi Abdülhamid Sultanı Alıntıyla Cevap Gönder

Babam Çok Severdi Abdülhamid Sultanı

Kuşkusu biraz dağıldı, yüzünün çizgileri biraz rahatladı. Piposunu daha geniş nefeslerle çekerek konuştu:Peki siz padişahınızı kovmadınız mı?.. Şimdi onlarla niye ilgileniyorsunuz?..Evet, Cumhuriyetle yönetiliyoruz şimdi; padişahlarımızı da uzaklaştırdık. Ama tarihi değil, tabi...Gülümsedi... Piposunu masanın üstüne bırakarak ellerini bacakları arasında kenetledikten sonra konuşmaya başladı:— Babam çok severdi Abdülhamid Sultanı... Onun verdiği nişanı hayatının en kıymetli varlığı olarak ölümüne kadar saklamıştır. Yazık ki, ölümünden sonra ablamda kaldı.

Kaybetmişler. Ben de çok üzüldüm...

Buzlar çözülmüştü artık. Ben de ferahlamıştım.Gülüşüyorduk. Ayağa kalkıp yazı masasının tahta ke-pengini indirdi ve bir şişe 'konyak çıkardı:— İçer misiniz?..

Teşekkür ettim. O zamana kadar ilgilenmediği Çetin Süer'e baktı:Siz kimsiniz?..
Tercüman Gazetesi'nde çalışıyorum. Şimdi 'de arkadaşıma tercümanlık yapıyorum.
İstanbul'da mı?..Hayır Frankfurt'ta... Gazetemiz Frankfurt'da da basılıyor.

Yaa. Büyük gazete demek!Herr Kolze, Doğu Almanya'da yaşadığı için, Batı'da olup bitenlerden haberli değildi. Konyaklarımızı yudumlarken sordu:— Peki, beni nasıl buldunuz?..
Çetin Süer, aylar süren araştırmalar ve bir kitabevinde çalışan yaşlı kadının kendisine nasıl yol gösterdiğim anlatınca, Herr Kolze iyice keyiflendi.— Ahh Helga — dedi — nasıl, hâlâ güzel mi bari?..

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 11:58 am    Mesaj konusu: «Hatıraları Niçin Yayınlamadınız?» Alıntıyla Cevap Gönder

«Hatıraları Niçin Yayınlamadınız?»

Belli ki Helga, Herr Kolze'nin eski bir gözağrısı idi. Kızıştı sohbet iyice. Ben, Herr Kolze'den pek çok şeyler öğreneceğime artık iyiden iyiye inanmıştım. Fakat söz bir türlü Abdülhamid'e gelmiyordu. Apansız bir soru doğrulttum:— Abdülhamid'in hatıra defterini niçin yayınlamadınız?
Duraksadı. Kendisini suçlamışım gibi yüzüme alıngan baktı:
— Ben o zaman 23 yaşında genç bir mühendistim. Babama yardım etmek için yayınevine boş zamanlarımda gi-der-gelirdim, benim işim değildi bu?..
Bir kapı daha açılmış, bir ışık daha belirmişti. Demek eldeki bilgiler doğru idi ve Abdülhamid'in hatıraları Kolze yayınevine gelmişti!..Öyleyse, babanız neden yayınlamadı acaba?..Söyledim ya, babam çok severdi sizin Sultanınızı...
Hattâ bizim Kayzerimiz Vilhelm'den bile fazla... Hem biliyor musunuz, bizim Kayzer, sizin Sultanınız Abdülhamid için ne söylemiştir?.. Babam bunu sık sık başını sallayarak tekrarladı. Delmiş, ki; «Ben politikayı Abdülhamid'den öğrendim.» Büyük adam... Nasıl, bu sözü biliyor muydunuz?..Başımı salladım.
— Biliyordum Herr Kolze. İşte zaten bunun için hatıraları bulmak ümidi ile buralara kadar geldim ve sizi rahatsız ediyorum.

Birdenbire sordu:
Siz Cumhuriyetçi misiniz?..Evet.— Öyleyse Abdülhamid'e düşmansınız.

Memleketimiz ellibir yıldanberi Cumhuriyetle idare ediliyor ve ben Cumhuriyetçiyim. Fakat ne Abdülhamid'e,ne de öteki padişahlara düşmanım... Onların bıraktığı imparatorluk olmasaydı, biz Cumhuriyeti nerede kuracaktık?..Bravo...-dedi, sonra ekledi-. Şimdi size inandım...«Size Elimden Gelen Yardımı Yapacağım.»

Küçük kadehler yeniden doldu. Şöminede odunlar çıtırdar, alevler duvarlarda ışıklarla oynarken, Herr Kolze hatıralarının içinden konuşmaya başladı:— Size elimden geleni yapacağım. Fakat biliyor musunuz ki, bu hatıraların peşine düşmüş ilk insan siz değilsiniz?Bu kez şaşırmak sırası bana gelmişti. Demek benden önce de bu hatıraların peşine düşenler olmuştu! Kimlerdi bunlar acaba?.. Neden hatıraları bulamamışlardı?.. Yüzünün, en küçük kımıltısını bile kaçırmadan -igözlerine bakarak susuyordum:— Size, babama yardım etmek için yayınevine gidip geldiğimi söylemiştim. 1918-1919 yıllarıydı. Yayınevine bir takım fesli adamlar gelip-gidiyor, babamla konuşuyorlardı.
Niçin gelip gittiklerini, ne konuştuklarını bilmiyordum o zaman. Sadece görüyordum. Bir gün babam hastalandı. Son günleriydi bu... Beni çağırttı. Çocukları içinde en çok güvendiğinin ben olduğumu, ancak o zaman öğrenebildim. Bana dikkatle bağlanmış bir paket uzattı; «Bunu, sana emanet ediyorum,» dedi. «içinde çok değerli bir şey var, bunu iyi sakla!» Şaşırdım, fakat paketi aldım. Sonra bana şunları söyledi:«Bak oğlum, bu sana verdiğim paketin içinde, benim büyük dostum Abdülhamid Sultan'ın hatıraları var. Ölmeden önce vasiyet etmiş ve yayınlansın diye bana göndertmiş. Dünyaya tesiri olmuş akıllı bir hükümdardır. Ben hatıraları okuttum, çok şeyler yazmış. Yayınlanması büyük akisleryapar. Fakat hatıraların elime ulaştığı günleri biliyorsun. Yenilmiştik. Ne Almanya kalmıştı ne de Türkiye... İngilizler, Fransızlar her işimize karışıyorlardı. Üstelik Abdülhamid dostumun da düşmanıydılar. Türkiye'nin de durumu bizden kötü idi. Hâlâ da öyle... Üstelik orada da Abdülhamid'in düşmanları var...»Babam bunları bana güçlükle söylüyordu. Üzüldüğünü görüyordum. Susturmak istedim. «Bunları sonra konuşuruz babacığım,» demeğe kalktım, direndi ve anlatmasını zorluk çekerek de olsa sürdürdü:
«Bak oğlum, bu hatıraların peşinde çok adam var... Kendisini deviren Jön Türkler bunun peşinde. Hatıraların bana gönderildiğini haber almışlar. Geldiler gittiler, benden bu hatıraları istediler. Vermedim. «Ben de böyle bir şey yok,» dedim, inanmadılar, bir İngilizi kullanarak elde etmeğe çalıştılar. Çok şükür dostuma ihanet etmedim ve hatıralarını bugüne kadar saklamaya muvaffak oldum. O, yayınevine gidip gelen fesli adamlar, hep bu sana verdiğim pakedi ele geçirmek istiyorlardı.»

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 12:00 pm    Mesaj konusu: «Artık Sana Emanet» Alıntıyla Cevap Gönder

«Artık Sana Emanet»

Burada babamın gözleri yaşardı.«Bak oğlum,» dedi. «Ne kadar yaşayacağım belli değil Sen gençsin, benden daha iyi günler göreceksin inşallah. Ben Dostum'un vasiyetini tutamadım. Ama sana vasiyet ediyorum. Ortalık düzelince bu hatıraları yayınla. Fakat sakın düşmanlarına kaptırayım deme!... Mezarımda kemiklerim sızlar! İşte Bana söyleyeceklerim budur. Hadi, şimdi paketi al ve git. Nereye saklayacaksan sakla!.. Bundan sonrası sana emanet!..» Evet, babam böyle söyledi ve bir kaç gün sonra öldü. Yayınevini kapattık. Ben kendi mesleğime döndüm. Babamın tek vasiyeti olduğu için, paketi gözüm gibi korudum.

Kardeşlerime bile babamın vasiyetinden söz etmedim bu güne kadar...
Bir ara, Millî Kitaplığa vermeyi düşündüm. Orada hatıralar kaybolmazdı. Fakat babam, bana bu hatıraların Millî Kitaplığa yermem için değil, yayınlamam için bırakmıştı. Dünyanın hâlini biliyorsunuz, bugün yarın derken yıllar geçti. Bir ara, o yıllar Avrupa'da olan Osmanlı prenslerinden birine vermeyi de aklımdan geçirdim. Ama yapamadım. Sonunda İkinci Dünya Savaşı geldi çattı.
Biliyorsunuz, barış olduğu zaman, Almanya'da taş üstünde taş kalmamıştı. Bu şehir en çok bombalanan şehirlerden biri... Bizim mahalle baştan aşağıya yıkıldı. Bir bomba da bu eve düştü. Ama görüyorsunuz, yansı ayakta kaldığı için hâlâ oturuyoruz. Hatıraların bulunduğu kitaplık odasına bir şey olmamış, paket de olduğu gibi duruyor.
Gözlerim yaşarmıştı. Derin ve büyük bir nefes aldım. Demek hayatta mucizeler de varmış! Ben, böyle bir ânı yaşıyordum !

Ölürsem, Hatıralar Ne Olacak?

Herr Kolze, ayağa kalktı. Bütün duvarı baştanbaşa kaplayan kitaplığına giderken durdu:
— Daha bir kaç gün önce düşünüyordum. Ben ölüp gidersem, bu paket ne olacak, iki muhterem ölünün vasiyetini benden sonra kim tutacak diye... Siz bunu benden öyle bir zamanda aradınız ki, vermemem mümkün değil! Belki daha önceleri olsaydı, söylemezdim, saklardım. Ama artık ben de babamın öldüğü yaşlardayım... Size teslim edeceğim.
Sonra birden yüzünün bütün çizgileri katılaşarak bana baktı ve şehadet parmağını yüzüme doğru sallayarak:
— Eğer Padişahınızın vasiyetini yerine getirmeyecek kadar sütsüz çıkarsanız -kendimi de onların içine katarak söylüyorum- üç ölünün ahım sırtınızda taşıyacaksınız!

Hepimiz heyecan içindeydik. Yaşadığımız, tarihin büyük ve dramatik parçalarından biriydi. Herr Kolze, kitaplığın alt sürgülerinden birini itdi, üstüste yığılmış kitaplarla dolu idi burası. Eğildi ve kitapları teker teker çıkarmaya başladı. Kendisine yardım edecek oldum, beni eliyle durdurdu. «Hayır, bu hizmeti ben yapmak istiyorum. Zaten babama verdiğim sözü tutamadım. Bari bu küçük zahmetin zevkine varayım.»
Koca koca ciltleri kaldırırken, yüzünü kan kaplıyordu. Fakat dediğini yaptım ve ayakta işini bitirmesini bekledim. On dakika ka'dar sonra en dipten bir paket çıkardı. Dört yanından hâlâ rengi solmamış bir mavi kurdelâ ile bağlı idi. Bana uzattı:— Buyrun, aradığınız emanetlerdir.Bir hazine uzatıyordu bana. Ne yapacağımı kestiremiyordum. Yarı şaşkınlık içinde sordum:— Borcumuz?..
Dünyanın en babacan yüzünü bana kaldırdı:
— Borcunuz mu?.. Evet, borcunuz... NAMUSLU OL
MAK...Eline sarılıp öptüm. Bu insanlık tablosu karşısında çocuk gibi ağlamaktan kendimi alamadığımı söylemeye mec-burum..

Köşesine giderken o babacan sesiyle konuştu:
— Ehh, şimdi birer konyak daha içeriz ya!..
Üçüncü kadehlerimizi yudumlarken konuşuyordu:

— Sizden şahsım adına tek bir şey rica ediyorum. Adımı açıklamayınız. Gerçi benîm yaşım, hiç bir şeyden korkulmayacak bir yaştır ama, yine de sorgu karşısında kalmak istemem. Biliyorsunuz, burada bir devrim oldu. Herkesden olduğu gibi benden de kıymetli eşyalarım ve kıymetli evrakım için bir bildirge aldılar. Size samimiyetle söylüyorum, neyim varsa yazdım. Ama bu «Hatıralar» aklımdan çıkmıştı. Belki, 'malım saymadığım, belki kıymetli olduğunu

hatırlayamadığım için olacak, bildirgeye koymayı unutmuşum. Bunda bir suç olacağını sanmıyorum ama, yine de so-ruşturabilirler, bu yaşta karakola gitmenin hoş olmayacağını takdir edersiniz.

Adım ve adresini açıklamayacağımızı Herr Kolze'ye söz verdim. Bu sözü tutuyorum, çünkü Kolze, dünyanın bu en iyi insanlardan birinin gerçek adı değildir, takmadır. Gerçek adı, hatıraların aslı ile birlikte saklanmaktadır.
İşte, İkinci Abdülhamid Han'ın 58 yıl önce yazdırdığı ve benim tam otuz yıl peşinden koştuğum Hatıraların hikâyesi..«Kalmasın âlemde Allahım hiç bir hakikat nihân»

İsmet Bozdağ

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 12:00 pm    Mesaj konusu: YENİ DEVLET TAKVİMİ Alıntıyla Cevap Gönder

YENİ DEVLET TAKVİMİ

1.Mart.l333 (1917) Beylerbeyi Sarayı

Sonradan Batı takvimi benimsenmemiş olsaydı, bugün yeni bir yılımız başlardı. (1) Bizim iki tarihimiz var : biri, DİN'in ki, Muharrem'Ie, öteki DEVLETİN ki, Mart ile girer.

(1) Osmanlı Devletinde Tanzimattan beri kullanılmakta olan Rûmî takvimde yılbaşı, l Mart'dır. Julien takviminin, müslümanla-rın kullandığı Hicri takvime uygulanmasıyla yapılan Rûmî takvim, bugün kullanmakta olduğumuz Gregorien takvimden 13 gün geridir. 1917 yılında Hükümet bu farkı kaldırmak istemiş ve Rûmî tarihle 8 Şubat 1332 de, 5 maddelik bir kanun çıkarılmıştır. Kanunun 1. ci maddesi şöyledir:«1332 senesi Şubatının 16. cı günü, 1333 senesi Martının birinci günü sayılacaktır.»

Bundan sonra yılbaşımız «Kânunsâni» olacak. Bilmem, ilgili Daireler, Bakanlar Kurulu, Milletvekilleri, Senato ve muh terem biraderim hazretleri» (2) «Kânunsâni» deyimiyle yeni Bir yıla girmenin, biraz manâsız, biraz gülünç olacağını dü-şündüler mi?...
Bir yıl, Kânunun (birinci) sinde bitiyor, ardından ge-çen yıl da (ikincisi) adile besmele çekip buyuruyor. Batı tak-viminin benimsenmesine karşı olduğum sanılmasın; tersine, uygun bulduğum içindir 'ki şu birkaç satırı yazdım. Bir yenik eksik olursa, yararı da eksik olur. Umulur ki, zaman bunu da düzeltsin.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 12:01 pm    Mesaj konusu: Şehzadelik Günleri Alıntıyla Cevap Gönder

Şehzadelik Günleri

2.Mart.1333 (1917)

Dün yaptığım bu yorum, bugün beni biraz düşündürdü, Şimdiye kadar sigara dumanlan arasında düşünceyle geçen günlerimin bazı hatıralarını yazmaktaki ihmalime nerdeyse pişman oldum ve üzüldüm. Uzun bir hayat ve uzun bir hü-kümdarlık çağı geçirdim. Hatıralarım, yalnız benim değil, biraz tarihin ve özellikle tarihindir.Ben Saltanatta iken, düzgün bir tahsile ve okumaya vakit bulamıyordum. Şehzadeliğim de büyük kardeşim gibi, hiçbir şeye aldırış etmezlik içinde geçmişti.Büyük kardeşim hazretlerinin çevresini alan edebiyatçılar ile, sonra beni yeren yazılar yazanlar, Sultan Murad'ı bilgin, şair, yurtsever sağlam bir kişi olarak halka tanıtmak ve sevdirmek isterlerdi. Oysa Rahmetli'nin bilginliği, olgunluğu şöyle dursun, yazısı ve imlâsı bile zayıftı. Sadrazam Fuat Paşa (3) tedavi için Nis'e giderken, gelini Nimet hanıma yazdığı bir tezkereyi o zaman görmüş ve bir suretini çıkarmıştım. Rahmetli kardeşim Fuat Paşadan pek çok korkardı. Buna o vakit «bey» olan Ziya Paşa'nın, «Veraset-i Seniyye» (4) mevzuunda broşür olarak yayınladığı mektupları sebep olmuştu. Ziya Bey'in Fuat Paşa'ya hıncı vardı. Güya, rahmetli Amcama (5) Fuat Paşayı Sadrazam yapmasını o salık vermiş de, Paşa Sadrazam olunca onun isteklerini yerine getirmemiş!

Yılbaşı da l Kânunsâni (l Ocak) olarak benimsenmiş, ancak bütçe yılının başlangıç tarihi, eskisi gibi l Mart olarak bırakıl -mıştı.

Abdülhamidin sözünü ettiği ve biraz da mizaha aldığı deği-şiklik işte bu değişikliktir. Çünkü böylece bir yıl, «Birinci Kanunla bitiyor, ikinci yıl «ikinci Kânun» la başlıyor. Sonradan Birinci Kânun, ikinci Kânun» deyimleri kaldırılarak bu aylar, «Aralık ve Ocak» olarak adlandırıldıktan, yeni kuşakların bu ince mizahın zevkine varmaları güçleşmiştir. (2) Sultan Mehmet Reşat.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 12:03 pm    Mesaj konusu: Veliahd Murat Efendî'nin Mektubu Alıntıyla Cevap Gönder

Veliahd Murat Efendî'nin Mektubu

Ben, Ziya Bey'i o zaman da sevmezdim, «Ziya Paşa» olduktan sonra da... Çünkü zekâsını iyilikten çok hıncı olan kimselere karşı kullanır, hırslı ve intikam peşinden koşan bir adamdı, İşte bu (Paşayı hoş tutma) hevesile Veliaht Mu-rad Efendi'nin Fuat Paşa ailesine yazdığı mektup olduğu gibi şudur :
«İffetlû Hanımefendi, Peder-i vâlâları Paşa Hazretlerinin nâmizaç oldukları ve tebdil-i ab-u hava zımnında gelecek hafta zarfında Avrupa'ya azimet buyuracakları reside-i câ-mia-i teessüfümüz oldu. Cenab-ı hak ve feyyaz-ı mutlak, ka-riben kesb-i afiyet ihsan (6) buyursun. Doğrusu şu hâle, aşırı derecede mağmum ve mükedder olduk. Ve şafi-i (7) hakikî olan cenab-ı perverdigârdan şifa-yı acil ihsan buyurması da'vatını an hulusulbâl yad-ü tezkâr eyledik. Her halde hıfz-ı hüdâda bulunmaları mütemenna-yı hulusveriyedir. (8 )

Merhum, bu tezkereyi yazarken ben yanındaydım, önce uzun, uzun müsveddesini yaptı. Sonra dikkatle ve ağır, ağır temize çekti. (9)Ben Selânik'e gittikten ve bu değişikliğin getirdiği bezginlik iki üç ay içinde silindikten sonra, düzenli olarak okumaya başladım. Edebiyat ile Tarih en sevdiğim bilgi dalları idi. Ben saltanatdan uzak kaldığım bu günlerde yalnız dinlenmeyi değil, şan ve şerefimin de büyük bir bölümünü kazandım. İşte bugün, Allah'a şükür, fikrimi oldukça düzgün bir üslup içinde ifade edebiliyorum. Fransızca'dan, kulak dolgunluğu ile birçok kelime bilirdim. Selânik'in uzun günlerinde bu dili, düzenli olarak öğrenmeğe çalıştım. Şimdi okuduğum gazete ve kitapları, lügat yardımı ile, fakat kolaylıkla anlıyorum.

-Tanzimat döneminin ünlü sadrâzamlarından Keçecizâde

Mehmet Fuat Paşa. (1815 - 1869)Ziya Paşanın Âli Paşayı Mısır'da saltanat şeklini değiştirmesi yüzünden eleştiren düzyazı eseri: «Veraset-i Saltanat-ı Seniyye.» (1868)Sultan Abdülâziz.Abdülhamid tarafından metinde yanlışlıkları belirtilmek için altlan çizilen sözcük ve deyimler siyah dizilmiştir.
Eski harflerle imlâsı yanlış yazılmıştır.Metinde bu kelimenin altında 2 çizgi vardır.Mektup, bu hâlile de anlaşılacağı gibi, Fuat Paşa'nın hastalığı yüzünden Avrupa'ya gitmesi üzerine, Sultan Murad tarafından kaleme alınmış bir hatır mektubudur. Mektupta, Paşa'nın hastalığı yüzünden Avrupa'ya gideceğini üzüntü ile haber aldığını yazıyor, o günün diliyle Paşaya Allah'dan sağlıklar diliyor.

Bu birkaç satırlık mektupta Abdûlhamid bazı sözcüklerin yanlış yazılmasını, bazılarının da yanlış kullanılmasını ele almakta ve
Sultan Murad'ın da pek öyle bilgili, şair, edebiyatçı olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Çünkü başka annelerden doğan bu iki kardeş, oldum olası birbirleriyle geçinememiş, birbirlerini kıskanmaşlardır.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 12:05 pm    Mesaj konusu: Ben Edebiyatçıların Değil, Edepsizlerin Düşmanıyım Alıntıyla Cevap Gönder

Ben Edebiyatçıların Değil, Edepsizlerin Düşmanıyım

Ah... Beni edebiyata düşman sanır ve böyle gösterirlerdi. Hayır!.. Ben edebiyatın değil, edebsizliğin, edebiyatçıların değil, edebsizlerin düşmanı idim.

Ziya Bey'i Vezirlik ve Valilikle İstanbul'dan uzaklaştırmaya beni iten kuvvet, efkâr-ı umumiye değil, onun bilgisine ve olgunluğuna olan saygımdı. Mithat Paşa, bilgisi ve olgunluğu ile halka daha müessir olduğu halde, onu Avrupa'ya sürdüğüm zaman, kaç adam sesini çıkardı?...

Ben edebiyata düşman olsaydım. Kemal Bey'e (Namık Kemal) öldüğü güne kadar kesemden aylık vermez ve oğlunu saray hizmetine almazdım. (10) Ben edebiyata düşman olsaydım, Ekrem ve Ebüzziya beylerin nazlarını çekmezdim. Ben edebiyata düşman olsaydım, Abdülhak Hamit Bey'i dolgun aylıklarla rahat yaşatmaktan başka, ara sıra borçlarını da vermek gibi hayırhaklıklarda bulunmazdım. Ben edebiyata ve tarih bilimine düşman olsaydım, bir ara tacımla, tahtımla uğraşmak istemiş olan Murad Bey'in (Mizancı Murad) her münasebetsizliğine katlanarak, istifa ettiği halde etmemiş kabul ederek devlet hizmetinde kalmasına razı olmazdım! Hayır, tekrar ederim ki ben, edebiyatçıların gerçek ve şefkatli bir dostu idim. Eğer onlara düşman olsaydım, benim de sokak ortalarında edebiyatçı ve muharrir öldürecek adamlarım yok değildi!...

(10) Ali Ekrem Bolayır (1867 - 1937) babası sürgüne gönderildikten sonra Mabeyn Kâtibi olarak saraya alınmıştır. (1888 )

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 12:06 pm    Mesaj konusu: «Ben Yangın Bırakmışım!» Alıntıyla Cevap Gönder

«Ben Yangın Bırakmışım!»

3.Mart.l333 (1917) Beylerbeyi Sarayı

Bu sabah, Musahibim söyledi : Kadıköy vapurunun yan şamatalarından birinde dört-beş efendi, heyecanlı bir sohbete koyulmuşlar : İçlerinden biri, günün bütün yoksulluğunu ve hayat güçlüğünü eleştiriyor ve bundan da Hükümeti sorumlu tutuyormuş. Ama sarı bıyıklı birisi bu tenkitleri yapana kaşlarını çatarak, kaba bir tutum ve dil ile :
— Bu yangını Abdülhamid bıraktı. Mithat Paşa'yı attıktan ve öldürdükten sonra, tuttuğu yolun buraya çıkması zorunluydu demiş ve bu sözü söyleyen de Selânikli Doktor Nazım Bey'miş... Bunu musahibim merak ettiği için soruşturarak öğrenmiş...
Doktor Nazım Bey'in adım yirmi yıldanberi sık sık işitir-dim. Öncüleri, Ahmet Rıza Bey'le birlikte aleyhimde çalıştı. «İttihat ve Terakki» nin koyu taraftarlarından olduğunu, kimseyi beğenmez, kimseyle hoş geçinmez bir adem diye tanındığını söylerlerdi. Bana karşı olanların hayatlarım ve hareketlerini köşemden arasıra izlerdim. Doktor Nazım Bey'in, mesleği olan doktorlukla uğraşacağı yerde politika ile, ama karmakarışık bir politika ile uğraşıp didindiğini bilirdim. Yalnız övülecek bir yanım söylüyorlar; kendi adına hırsı olmamakla, hiçbir memuriyet kabul etmemekle, arkadaşları arasında mütemayiz bir vatansevermiş!
Soyumdan getirerek taşıdığım unvandan (Sultan) bile adımı tecrit etmeğe kendisinde yetki gören Doktor Nazım Bey'in şahsıma değil, Kadıköy vapurunun yan kamarasından hakkımda bir kere daha savurduğu bu aşağılık hicviyeyi burada mevzubahs edeceğim.

Abdülhamid bir yangın mı bıraktı acaba?.. Ve Abdülhamid'in devrine bağlanan üç yüz senelik kopuşmalar döneminden gelen kundaklar var mıydı, yok muydu?... Bunun münakaşa yeri burası değildir, tarihtir; Doktor Nazım Beyle, fikir yoldaşlarının da bir gün içine girecekleri Tarih!...
Ben 1324 (1908 ) yılının Temmuzunda Hükümeti bu mücahitlere, 1325 (1909) Nisanında da saltanatı şevketlû biraderim hazretlerine teslim ettim. Benim zamanımda hududumuz, İşkodra'dan Basra Körfezi'ne, Karadeniz'den Afrika'nın kum çöllerine uzanırdı. «Almanac de Gotha»nın 1908 yılında yayınlananı ile bugün çıkanı karşılaştırılırsa, benden sonra gelenlere yangın değil, büyük bir ülke, otuz milyonu aşan nüfus ve bir ordu bırakmış olduğum anlaşılır

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 12:07 pm    Mesaj konusu: Ben Ödedim, Onlar Borçlandı. Alıntıyla Cevap Gönder

Ben Ödedim, Onlar Borçlandı.

Şöyle böyle on yıl oldu. Yani, sürdüğüm padişahlığın üç-de biri... Eserlerimin üç'de değil on'da birini vücuda getirdiler mi?... Hükümdarlık makamına geldiğim zaman, üç yüz milyon liraya yaklaşan dış borçlarımızı iki büyük harbin ve birçok ayaklanmaların gerektirdiği masrafları karşıladıktan sonra otuz milyona indirmeyi başardım. (11) Yani, onda birine!. Nazmı Bey'le arkadaşları ise, benim bıraktığım otuz milyon borcu, bugüne kadar dört yüz milyona çıkardılar... Yâni, on üç katına... Demek benden sonrakiler, Saltanat makamının güç ve kuvvetini yürüten yalnız biraderim olmadığı için benden sonrakiler diyorum — yalnız dış borçlarımızı arttırmak konusunda büyük bir marifet ve muvaffakiyet göstermişlerdir.

Ben, hangi şartlar içinde ve nasıl bir zamanda padişah oldum?... Bunu hatırlatmak isterim. Bosna-Hersek ayaklanmış, Karadağ ordumuzu sarmış ve yenmiş, Sırbistan düzenli ve tehlikeli bir kuvvetle ülkemize savaş açmıştı. Bu bâdire-lerden o müthiş Rus muharebesi doğdu. (12) Bu savaşı doğuran iç ve dış olaylar benim saltanat günlerimin işi değil.. Ben ki padişahın ardarda hâl'inden, 93 günlük bir hükümet buh-ranından ve bir saltanat boşluğundan sonra padişah olmuştum. Millet, rüştünü, erginliğini iddia ediyordu.Kamuoyunun güvenini elinde tutan Mithat Paşayı hemen Sadârete getirdim. Rusya'nın ileri sürdüğü istekleri veya Rusya ile savaşı göze alıp almamayı yine millete bırakmıştım. Bunu konuşup tartışmak için kurulan «Meclis-i Umu-mi»ye de milletin o kadar güvendiği Mithat Paşa başkanlık etti.

(11) Bugünkü paramızla borcumuz 7 tirilyon 800 milyar Türk lirası veya takriben 26 milyar Amerikan dolan kadardır.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 12:07 pm    Mesaj konusu: Ben Ne Şahıs Olarak, Ne Makam Olarak Sorumluyum.» Alıntıyla Cevap Gönder

Ben Ne Şahıs Olarak, Ne Makam Olarak Sorumluyum.»

Öyleyse, 93 Savaşı ile bunun getirdiği bütün sonuçlardan ben ne şahıs olarak, ne makam olarak sorumluyum.
Harbin idaresine gelince : O zaman tayin edip hizmet verdiğim kumandanlar, Osmanlı tarihinin yalnız o döneminde değil, ondan önce ve ondan sonraki dönemlerinde de eşine seyrek rastlanan kumandanlardı. Ulaşım araçlarının eksikliği, Rumelindeki müslüman halkın dışında kalan azınlıkların taa Edirne vilâyetinin içine kadar bulaşan ayaklanma ateşleri, hep benim zamanımda ve benim yüzümden oluşmuş uğursuzluklar ve felâketler sırasında gösterilmek istenirse, tarihin insaf ve adaletine dokunulmuş olur.

O savaşın sürüklediği felâketler altında ezilenlerin yardımına yetiştim. O göçmen dindaşları kondurmak ve yaşatmak için mümkün olan her şeyi yaptım, İstanbul'dan Sivas'a, Halep'e kadar bir uçtan bir uca göçmen köyleri kurdum. Bunların bir çoğundaki camilerin masraflarını, ulu Allahın bana emanet buyurduğu kullarına acizane bir yadigâr olmak üzere, kendi kesemden verdim.

(12) 1877 Osmanlı-Rus Savaşı. Bizde buna «93 Harbi. (1293) denir.

«Millî Ticaret» adı altında üç-beş kişiyi patlayıncaya dek doyurmak için halkın midelerine girecek lokmalara kadar el uzatmak, böyle dar ve bahtsız günlerde değil, en geniş ve rahat zamanlarda bile hatırımdan geçmedi. Aklımdan hiç çıkmayan şeyler, bu Allah kullarının yiyeceği, içeceği, yakacağı, barınacağı idi. Bunları, kendimi savunmak için söylemiyorum; çünkü yerime geçenler beni o ka'dar savundular, temize çıkardılar ki, dinime ve devletime getirdikleri felâketin hatırası olmasaydı, kendilerine bunun için teşekkür bile ederdim.

Ben, sayıp döktüğüm bu küçük hizmetlerimle iftihar etmeye de kendimde hak bulmuyorum; çünkü hepsi vazifemdi. Bugün üzgün ve pişman olarak görüyorum ve yaşarsam ilerde kendi kalemimle enine boyuna itiraf edeceğim ki, benim de birçok kusurlarım vardır.

Haydi, o yurtsever Doktor Nazım Bey'e hak vererek kendisi ile birlikte ilân edeyim ki :

— Bu yangını Abdülhamid bıraktı!...

Ama o haksever doktor da eğer mert bir insansa saklamasın ki, o yangını güya söndürmek için gelenler su yerine petrol kullandılar!
Yaşlılık, daha fazla yazmama engel olacak; yoruldum. Mithat Paşa için de söyleyecek sözlerim var. Vaktim olur ve Allah da isterse yarın bu konuyu ele alacağım.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 12:08 pm    Mesaj konusu: Mithat Paşa Alıntıyla Cevap Gönder

Mithat Paşa

4.Mart.l333 (1917) Beylerbeyi Sarayı

Hatırımda kaldığına göre, cennetmekân pederimin (13) son Veziri Mithat Paşa'dır. Son Veziri olmasa bile, son ve-zirlerindendir. Amcam merhumun maiyetinde Avrupa'dan dönerken Mithat Paşa'nın Tuna vilâyetindeki bayındırlığı ve devlet düzeni hepimizin takdirini kazanmış ve Avrupa'da gördüğü bayındırlığa hayran olan amcam, Tuna vilâyetine girer girmez hayır-dualarla hatırlamış, anmıştı.
Paşanın «Şura-yı Devlet» başkanlığına getirilmesi, ona Sadrazamlık yolunu açmak içindi. Fakat Sultan Abdülâziz, Âli Paşa'yı incitmek istemediği ve Avrupa dönüşünde bu duygusu daha da güçlendiği için, Mithat Paşa Şurayı Devlet'de, yâni İstanbul'da çokça duramadı.

Cennetmekân amcam, pek vakur bir hükümdardı Âli Paşa'yı böylece arkalamasında, öyle sanıyorum ki Üçüncü Na-polyon'un da etkisinin payı vardı. Fakat rahmetli, böyle bir etki altında olduğunu kimseye belli etmezdi.

Bir gün Âli Paşa Sultan Aziz'e gelerek Bağdat vilâyetinin olağanüstü önem kazandığını ve Şiiliğin giderek arttığını, Acem Şahı'nın «Atebâtı» (14) ziyaret vesilesi ile oralara seyahat edeceğinin söylenti halinde dolaştığını anlatarak Vali Nakittin Paşa'nın idaresine güvenmediğini söyledikten sonra, kendisinin bu vilâyete memur edilmesini arz etti.

Âli Paşa, Padişah'ın kendisini İstanbul'dan uzaklaştırmayacağından emindi. Nitekim düşündüğü gibi çıktı. Bunun üzerine : «O halde Reis Paşa kullarından uygun bir Vali bulamıyorum.» dedi. Mithat Paşa da böylece Bağdad Valisi oldu.

(13) Sultan Abdülmecid.

(14) «Atebat-ı aliyye> Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin
meşhed-i mukaddesleri mânasına gelir.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Mar 14, 2008 12:09 pm    Mesaj konusu: «Mithat Paşa'nın Politikası Hatalı İdi.» Alıntıyla Cevap Gönder

«Mithat Paşa'nın Politikası Hatalı İdi.»

Bağdad vilâyetinin sınırı o zaman pek genişti. Mithat Paşa, sanırım üç seneden fazla Bağdad'da kaldı. Vilâyeti iyi idare ettiğini, ve bazı bayındırlık ve düzenlemelerde başarı kazandığını işitiyorduk. Önceleri pek gitmek istemediği bu vilâyetten Mithat Paşa'nın ayrılırken çok üzgün olduğunu da işittik. Mithat Paşa'yı Bağdat'dan kaldırmak, Âli Paşa'nın yerine Sadrâzam olan Mahmut Nedim Paşa'nın hatası idi. Çünkü, rekabetinden Ali Paşa'nın bile çekindiği bir adam, Mahmut Nedim Paşa için tehlikeli bir muhalif olabilirdi; nitekim öyle oldu. Mithat Paşa, tayin edildiği Edirne vilâyetine gitmeden, bir yolunu bularak kendisini huzura kabul ettirmiş ve Mahmut Nedim Paşayı düşürerek yerine geçmiştir.

Mithat Paşa iyi bir Vali idi, fakat yürüttüğü politika hatalı idi. O zaman padişahın ve vükelâ'nın gözünde şüpheli olan adamlarla sık sık buluşur ve bir şark padişahını değil, en meşrutiyetçi hükümdarları bile kuşkuya düşürecek davranış ve konuşmalar, Sadrâzamın ağzından ve konağından duyulurdu.

Sultan Abdülâziz'i tahttan indirmek fikri, ilk önce Hüseyin Avni Paşa'da doğdu. Sebebi de Padişah'ın daha önce kendisini İsparta'ya sürmesiydi. Amcam merhum, ağır başlı ve herkesi de kendisi gibi eli ve yüreği açık zannedecek kadar insanlara güvenliydi. Hüseyin Avni Paşa gibi kinci bir adamı hem bağışladı, hem de Seraskerliğe getirdi, İşte amcam, bu hatasına kurban gitmiştir.
«Hâl' İşine Girmiş Kimseye Güvenilmez.»
Mithat Paşa, hâl' işine karışmakla, idare adamı olmaktan çıkarak ihtilâlciler sınıfına geçti. Hiç bir Hükümdar, hâl' işine karışmış bir adama güven duyamaz. Meğer ki, hâl' edilen hükümdar, yerine geçenin can düşmanı olsun. Ve dünyada hiçbir ihtilalci görülmemiştir ki, yıkmakta gösterdiği başarıyı, yapmakta da gösterebilmiş olsun...
Ben tahta çıktığım zaman, Sadrazam Mithat Paşa değildi. Kamuoyu'nun kendisine eğilimi ve güveni olması, durumun da olağanüstü tehlike ve nezaket taşıması nedenile, hemen kendisini Sadrazamlığa getirdim.
Şunu temin ederim ki, Mithat Paşa idareli ve tedbirli bir Sadrâzam olsaydı, hiç olmazsa Rus Muharebesinin sonuna kadar sadaretde kalırdı. (15) Halbuki ilk günden başlayarak bana bir âmir, bir vasî kesildi. Üstelik tutumu da meşrutiyetten çok, despotluğa yakındı. Mithat Paşa'yı iyi tanıyanlar, re'yinde ve tutumunda ne kadar müstebit olduğunu saklamazlar. Tuna vilâyetindenberi en aziz ahbablarından bulunan ve Mahkeme-i temyizin birinci reisi iken Mithat Paşa'ya olan sevgisi nedeni ile taşralarda ömrünü yitirmeğe razı olan Ramiz Molla'nın Beyrut merkez niyabeti sırasında Vilâyet idare Meclisinde bir mesele konuşulurken : «Bu esasen Mithat Paşa'nın Tuna Valisi iken düşünmüş olduğu bir şeydir. Paşa hürriyeti yalnız kendi nefsi için isterdi; bunun dışında müstebidin müstebidi idi.» der.

Mithat Paşa'ya görmeden âşık olanlardan birinin bu söz pek gönlüne dokunur ve elinde olmadan bir kırgınlık gösterir. Ramiz Molla, bu öfkenin farkına vararak Meclis dağıldıktan sonra o zatı yanına çağırır ve uzun, beyaz sakalını eline alarak :

— Bak oğlum, ben bu sakalı yalnız yılların zahmeti ile

(15) 1877 Osmanlı - Rus Savaşı.

değil, bir parça da Mithat Paşanın yüzünden çektiğim gurbet mihneti ile ağarttım. Şimdi seni gücendiren bu sözü, ben Paşanın yüzüne karşı da kaç defa söylemişimdir. Ben, şunun bunun hatırına uyarak değil, gerçeğe uyarak konuşan bir adamım.demiş olduğunu Ramiz Molla'nın ölümünden sonra, o çevre insanlarından biri, bir gün bana hikâye etmişti.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cmt Mar 15, 2008 12:34 am    Mesaj konusu: O İşret Gecesinde Alıntıyla Cevap Gönder

O İşret Gecesinde

Mithat Paşa'nın ikinci Sadâretinde Kanun-ı Esasî (Anayasa hakkındaki «Hatt-ı hümâyûn» benim tarafımdan çıkarıldı. Bilindiği gibi bu hattım okunduktan sonra, akşam olunca Mithat Paşa'nın konağında toplanırlar; O zamanın hür-riyetsever şairleri, edebiyatçıları hep beraber, o gece devlet işleri konuşulacak yerde, işaret işleri konuşulur. Mithat Paşa, taa gençliğindenberi sarhoşluğu ile ünlüydü.
«Kanun-i Esasî» ilânının verdiği zevke, içkinin verdiği sarhoşluk da eklenince, yemekten kalktığı zaman, düşmemesi için iki koluna girerler. Elini yıkarken dili dolaşa, dolaşa eniştesi Tosun Paşa'ya :— E, Paşa!.. Bundan sonra beni kim yerimden atabilir?... Söyle bakayım Paşa!.. Ben bu sefer kaç yıl Sadarette kalacağım?..
demiş. Tosun Paşa da :

— Bu gidişle bir hafta bile kalamazsın!...diyerek ve âdeta sürükleyerek harem dairesine götürmüş. Ben bu olayı o gece haber almıştım.
Mithat Paşa'nın değerini inkâr etmem. Çalışkan, namuslu bir Vali idi. Fakat meziyetleri kadar, noksanları da vardır. Hele politikada, zamanın gerektirdiklerini, Safvet ve Ethem paşalar ölçüsünde anlamazdı.Tuna Valisi iken, Bulgarca'nın Bulgar okullarında okunmasını hem teşvik etmiş, hem arkalamış. Bunun ağır sonuçlarını hatırlatanlara da : «Hangi dilde olursa olsun, tek okusunlar» diye sözüm ona parlak bir gerekçeyle direndiğini herkes bilir.
Sultan Abdülâziz'in şehadeti meselesi, derece derece yargı kurullarından geçmiş bir işti. Ben, çıkan idam kararını hafifletmekten başka bir şey yapmadım. Eğer gayritabiî bir ecelle ölmüşse, benim bunda parmağım yoktur.
Ölümünden aşağı yukarı on yıl sonra, Avrupa'da basılmış türkçe bir kitapta, nasıl öldürüldüğü üzerinde ayrıntılı bilgi var ve bazı isimler açıklanıyor. Bu kitabın yazdıkları doğru ise, suçu işleyenler arasında bana nisbeti olan kimselerin bulunmaması da gösterir ki, o meselede benim ilgim yoktur.

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 387
Konum: Isparta

MesajTarih: Cmt Mar 15, 2008 12:35 am    Mesaj konusu: Mithat Paşa'nın Ölümünde Parmağım Yok... Alıntıyla Cevap Gönder

Mithat Paşa'nın Ölümünde Parmağım Yok...

Bu bir gerçektir ki, Mithat Paşa'dan her zaman çekindim. Fakat o kadar ünlü bir insanı — hattâ mahkemeden idamına hükmolunduğu bir zamanda bile — mahkeme kararını icra ettirmeyecek kadar kurumaya lâyık görmüşken, sonra niçin ve ne menfaat umarak öldürteyim?.. Düşmanımı şehitler sırasına çıkarmak benim menfaatime elbette aykırı olurdu.

Haydi, beni karalayan bu iftirayı olmuş sayarak olduğu gibi ve tamamen kabul edelim. Size kaç Halife göstereyim ki, çekindiği veya çekiştiği kimseleri bir anda yok etmişlerdir, İslâm halifelerinin en büyüklerinden biri olan Halife Abbas, Mansur'a, Devaniki hanedanının velinimeti olan Ebu Müslim-i Horasanî'yi idam ettirmedi mi?.. (16) Harun-ül Reşid'in, o kadar sevdiği Cafer-i Bermekî'yi idam etmekle kalmayıp akrabasına ettiği zulüm, benim Mithat Paşa'ya davranışımdan daha mı hafiftir?
Özellikle ben, Mithat Paşa'nın umulabilecek saldırısına — ki meydan bulsaydı, umduğum başıma gelirdi — yalnız ihtiyat tedbiri almakla yetindim. Adamlarına hiç dokunmadım ve ailesine musta'fi maaşlar verdirdim. Yetiştirdiği vezirlerden Abdurrahman ve Halil Rıfat Paşalar gibi işe ya rayanları, taa Sadaret makamın kadar çıkardım. Ve Müşir Şakir Paşa ve Raif Paşa gibi devlet adamlarını da önemli işlerde ve mevkilerde kullandım. Fatih Sultan Mehmet'in, Halil Paşa gibi, Varna zaferinin kazanılmasına sebeb olmuş değerli bir Sadrâzamı idam edivermesi, bir halde sadece Rumları direnmeye teşvik hainliğini yaptığını gösteren mektup efsanesine dayalı bir işlem değildir.
Sokullu Mehmet Paşa'nın şehadetinde Üçüncü Murad'ın ilgili olmadığı iddia olunabilir mi?.. Alemdar Mustafa Paşa hadisesinde ceddim Sultan Mahmut hazretleri, Paşa'ya hay-rihahlık gösterdi mi?..
O kadar uzaklara gidip de tarihten örnekler aramaya gerek yok. Dört yıl önce Takvim-i Vekayi'de okumuştum; Mahmut Şevket Paşa'nın öldürüleceği yer ve saat, hükümetçe daha önceden haber alınmışken, koca bir Sadrâzam ve Harbiye Nazırı, güpe gündüz ve Harbiye Nezareti'nin önünde bir yaveri ile birlikte parça parça ediliyor ve on yedi kurşun atılıyor da, yine bir polis, bir jandarma eri meydana çıkmıyor. Otomobille kaçamayan bir topal olmasaydı, belki olayın suçluları da kolluk memurları gibi ortaya çıkmazdı!...

Boş Bir Meşrutiyet Hayranlığı
<