| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:46 am Mesaj konusu: Allah Taksiratını Bağışlasın. |
|
|
Allah Taksiratını Bağışlasın.
Bir ara İzmir'e geldi ve burada yabancı bir gazete muhabirine — sözüm ona — bir beyanat verdi. Bu beyanatında — laubali bir eda ile — Kanun-u Esasi ile idare edilen memleketlerde padişahların, milletin bir «hizmetçisi» olduğunu söyleyecek kadar edeb dışı davrandı. Hangi idare olursa olsun, bir Hükümdar milletinin hizmetindedir, ama hizmetçisi değildir! Kanun-u Esasi ile idare edilen memleketlerde de hükümdar, millete ait işlerinin bir kısmını kurduğu Meclise gördürür ama, hizmetçilik etmez! Şımarık Ziya Bey — böyle söyleyerek — yüzyıllar boyu Osmanlı mülkünün gözbebeği gibi sakındığı Padişahlığı aşağılatmağa çalışmış ve ona hakarete cesaret etmiştir! O zaman Sadrazam Mithat Paşa idi. Mesele çıkarmamak için bunlara bile göz yumdum, işitmezlikten geldim.
Yalnız, İstanbul gazetelerinde Ziya Bey'in (Paşa) Milletvekili çıkması için İstanbul'da taraftarları tarafından birkaç bin imza toplandığını gördüğüm zaman Sadârete bir tezkere ile, «Hükümdarına kargı edeb dışı davranışları görülmüş bir kimsenin Meclise alınmasını doğru bulmadığımı» bildirdim. Bunu, benim müstebidliğime vesika diye göstermek istiyorlar. Acaba pek hayranı oldukları İngiltere Kralı, Kraliyet'e hakaret etmeyi meslek edinmiş birinin Meclise alınmasını alkışlarla mı karşılar, yoksa vetosunu basar mı?.. Mithat Paşa, Maliye Veziri Galip Paşa'nın azlini benden niye o kadar İsrarla istemişti? Halbuki Galip Paşa, sadece fikirlerini dobra dobra söylemeye alışmış bir devlet adamı idi ve edeb dışı söz söylemek yaradılışına aykırı düşerdi.İşte Ziya Bey için söyleyeceklerim : Allah taksiratını bağışlasın!.
«Kızıl Hayvan!»1.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi Sarayı
Musahibim evvelki gün fransızca 'küçük bir kitap getirdi. Adı : «Piyer Kiyar'ın Hatırasına»dır. Methiye ve hicviyelerden yapılmış bir kitapçık. Övülen, Piyer Kiyar, yerilen de ben..
«Piyer Kiyar'ı, ismen bilirim. Yirmi üç yıl önce İstanbul'a gelmişti. Ermeni mekteplerinde fesad muallimi idi. Üç dört sene kaldıktan sonra da def olup gitti.
Tuhaf!. Bana : (Kızıl Hayvan - Bete Rouge) lakabını takan Piyer Kiyar'mış.. Sözü bilirdimse de ortaya atanını bilmezdim. Taşıdığım yabancı ülke nişanları kadar, yine o yabancı ülkeler tarafından bana yakıştırılmış böyle birçok unvanlarım vardır! Ben, bunlarla iftihar etmekte haksız değilim, İşte bakınız, «Kızıl Hayvan» payesinin verilme sebebini bu kitaptan öğrendim. Ve öğreten de Aharonyan, Çobanyan adındaki iki Ermeni hatibinin hararetli nutuklarıdır! Musahibimin getirdiği kitapta ünlü, ünsüz bir sürü Fransız Edebiyatçısının da nutuk tarzında hicviyeleri var ise de «Kızıl Hayvan» isminin niçin konmuş olduğunu, insan dış düşmanlarından değil, iç düşmanlarından işitmek ve öğrenmek ister. Böylesi daha belgeli ve güven verici olur. Aharonyan efendi de, Mösyö Çobanyan da ağız birliği edip allandıra ballandıra anlatıyorlar ki : Piyer Kiyar, Ermeni okullarına öğretmen olarak 1893 yılında İstanbul'a gelmiş, Ermeni gençlerine felsefe ve edebiyat tarihi ile birlikte «Türklerin boyunduruğundan kurtulmak için çalışmak» dersleri vermiş!.. Ermeni öğrencilerinin felsefe ile edebiyat tarihi derslerinden ne kadar yararlandıkları belli değildir ama, ihtilâlciliği öğretmek ve inandırmakta o kadar başarı kazanmış ki; «Sason» meselesinde, «Zeytun» meselesinde, yâni. Ermeni kanının dökülüp, Ermeni ocağının sönmüş olduğu her meselede, bu Piyer Kiyarı minnet ve şükranla anmak, Ermeni cemaatına kutsal bir vazife olmuş!.
Pîyer Kiyar Ele Geçiyor..
Zabıta bir aralık, Ermeni hesabına çalışan bu Fransız-dan şüpheleniyor ve tutukluyorsa da, Fransız sefaretinin müdahalesi üzerine ben serbest bırakıyorum. Gerçekten de bu mesele ve sefaretin bu yoldaki müdahalesi hatırıma geldi. Piyer Kiyar, hapisten çıkmış ama, kendisini emniyette göremediğinden, — ki, yemin ederim şahsı için bizim taraftan hiçbir tehlike mevzubahs değildi ve bunu kendisi pek iyi bilirdi — İstanbul'u terk ediyor. Ve o kadar sevdiği Ermenileri de demek ki, önce Allah'ın koruması ve esirgemesine, sonra da benim şefkat ve merhametime bırakıp gidiyor. Bunu söyleyenler, birçok Fransızla beraber, mösyö Aharonyan ve Çobanyan efendilerdir.
Mazlum Ermeni milleti adına heyecanlanmış ve ayaklanmış bu fedakâr mücahit, yani Piyer Kiyar, İstanbul'daki — mikdarı her halde çok olmayacak — aylığını bırakıp Fransa'ya dönmek zorunda kalıyor; ve Ermeni kıyımını haber seriyor! O vakte kadar koca Avrupa'nın bu faciadan haberi yokmuş ve hükümetler de bizden yana çıkıp işi susmakla geçiştiriyor muş.. Bunu söyleyen ben değilim; birçok Fransız ve Ermeni hatibi ile muharrirleri... Hattâ, İstanbul'daki saygı toplantısında Hüseyin Cahit Bey bile bulunmuş ve işitmiş!.
Piyer Kiyar Avrupa'ya gittikten ve Ermenilerin yürek paralayan maceralarını hiçbir şeye aldırış etmeyen men-faatçı insanlık dünyasına haber verdikten sonra bile Ermenilere olan muhabbetini tatmin edememiş ve bu sevdanın hızı ile (Illustration) un muhabirliğini kapıp gittiği Yunan Ordusunda gönüllü bulunmuş ve Türklerle savaşmış da!... Bu da o kitapta yazılı!.
Şimdi, (Kızıl Hayvan) diye aşağılanan bu insan, tüm ademoğlundan sorar ki, Meselâ izmirli Übeydullah Efendi kalkıp tâ Hindistan'a gitseydi ve orada azınlığı değil, çoğunluğu yapan Müslümanların, bizim Ermeniler kadar da temel haklara sahip olmadığını görüp, üzüntüsünden ve kederinden bu çaresiz kalmış Müslümanlara : «Sizin de yoksul olmamak, zulüm görmemek, hakarete uğramamak gibi bir hakkınız vardır» deseydi ve demekte ısrar etseydi, en çok in-sansever, haksever ulularından geçinen Hindistan Valisi bizim Türk hocasının sarığına teşekkür mü ederdi?... _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:46 am Mesaj konusu: Ermeni Meselesi |
|
|
Ermeni Meselesi
12.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi Sarayı
Dün yazdığım satırları bugün bir daha okudum. Gladis-ton'un «Kızıl Sultan»! tarih sahnesinden çekileli sekiz yıl on bir ay oldu. Acaba Ermeni vatandaşlarım hallerinden daha memnun ve geleceklerinden daha güvenli midirler?..
Fitneyi Bastırmak îçin Elimden geleni yaptım.»
Çok geçmeden buna Fransızlar ve İngilizler de katıldılar. Osmanlı ülkesinden koparılacak yeni parçada, onlar da söz sahibi olmak istiyorlardı, ilk Ermeni komitesinin Türkiye'de değil de Pariste kurulmuş olması, her şeyi ortaya koyar. Fitnenin başı dışarda idi.
Ben, fitneyi bastırmak, bu iyi Osmanlıları, yanlış yollara sapmaktan kurtarmak için elimden geleni yaptım. Bir yandan kendilerine şefkatle muamele ettim, bir yandan Katolik ve Ortodoks Ermeniler arasındaki anlaşmazlığı kullanarak, uzun müddet, bir fikir etrafında toplanmalarını engelledim.
Fransızlar, Katolikleri himaye ediyorlar, Ruslar, Ortodokslara arka çıkıyorlardı. Ben, bazen birini, bazen ötekini tutarak, ama her ikisinin de Osmanlı Reayası olduğunu hatırdan çıkarmayarak, tahrikleri önlemeğe çalıştım. Önce birbirlerini kırdılar, sonra dönüp Müslüman ahaliye saldırdılar.
Bu oyunu, ben de dünya da biliyordu. Çünkü Bulgaristan'da denenmiş ve sonunda Bulgaristan'a muhtariyet adı altında bağımsızlık kazandırmıştı. Onun için zabıta kuvvetleri ile, Ermeni - Müslüman çatışmasını önlemeğe çalışıyordum. Ermenilerin muradı, Müslümanları kışkırtmak, üstlerine saldırtmak, sonra da dünyayı ayağa kaldırtmaktı. Bundan sonra Avrupa devletleri işe karışacaklar, bu iki unsurun bir arada yaşayamayacaklarını ileri sürerek muhtariyet isteyeceklerdi.
Papazlar, Öğretmenler, Ajanlarla sürdürülen bu tahrikler, önceleri pek itibar görmedi. Birçok Osmanlı Ermeni, bu kışkırtmaları hoş karşılamadı. Bunun üzerine kurulan çeteler, önce bu namuslu Ermeni vatandaşlarımı yola (!) getirmek için bunları kesip öldürmeğe başladılar. Bu namuslu Ermeniler, bir taraftan hükümetten, bir taraftan çetelerden çekmiyorlardı. Sonra, sonra bunlar da çeteleri desteklemeye, beslemeye, saklamaya başladılar.
Türk Kılığına Girmiş Ermeni Eşkıyaları
Birinci safhası böyle biten oyunun ikinci safhasına geçildi. Türk kılığına giren Ermeniler, kendilerine yardım etmek istemeyen kendi vatandaşlarını öldürüp sonra da «Görmüyor musunuz, sizi Türkler kesiyor, siz hâlâ bizimle birlik olmuyorsunuz» demeğe başladılar. Bir yandan da Türk köylerine giriyorlar ve Müslüman halkı türlü işkencelerle öldürüyorlardı. Bunların içinde, vücudu bıçakla yarılıp içine barut doldurulduktan sonra tutuşturulanlar da vardı!
Bu Ermeni tahrikçileri özellikle Sason bölgesinde tahriklerini sürdürüyorlardı. Bu Ermeni - Müslüman kavgasını sona erdirmek için, müşir Zeki Paşa emrindeki orduyu, bu sahaya sevk ettim ve ayaklanmayı bastırdım. Büyük devletler elçileri, birbirleri peşinden Saraya koştular; zavallı Ermenilerin kılıçtan geçirildiğini ve bunun zulüm olduğunu söylüyorlardı. Hele İngiltere elçisi, hemen bir tahkikat heyetinin kurulmasını istiyor ve buna öncülük etmek için de bir İngiliz Askerî Ataşesinin hemen olay yerine gönderileceğini söylüyordu. Bütün elçilere ve bu arada daha sert bir dille İngiliz Elçisine, bunun bir asayiş meselesi olduğunu, Ordunun buralardaki eşkiyaları temizlediğini söyledim ve ilâve ettim : «Ataşe göndermenize müsade edemem. Çünkü bu günlerde buralarda bir İngiliz Ataşesinin görünmesi, yatışmış toplumları yeniden birbirine düşürebilir.»
Elçi yanımdan hayret içinde ayrıldı. Çünkü ben o günlerde İngiltere'nin uzak doğuda Ruslarla başlarının iyice derde girmiş olduğunu biliyordum. Hem Rusya, hem İngiltere, hem de Almanya'dan çekinen Fransa ciddî bir müdahalede bulunamazdı. Nitekim bulunmadı da.. Fakat bunu izleyen yıllar İngiltere Ermeni meselesini ayakta tutmak için, elinden geleni yaptı. Çünkü bu suretle Mısır'da giriştiği işleri örtmüş oluyor, dünyanın dikkatini Türkiye üzerinde uyanık olarak tutuyordu.
Türk Kılığına Girmiş Ermeni Eşkıyaları
Birinci safhası böyle biten oyunun ikinci safhasına geçildi. Türk kılığına giren Ermeniler, kendilerine yardım etmek istemeyen kendi vatandaşlarını öldürüp sonra da «Görmüyor musunuz, sizi Türkler kesiyor, siz hâlâ bizimle birlik olmuyorsunuz» demeğe başladılar. Bir yandan da Türk köylerine giriyorlar ve Müslüman halkı türlü işkencelerle öldürüyorlardı. Bunların içinde, vücudu bıçakla yarılıp içine barut doldurulduktan sonra tutuşturulanlar da vardı!
Bu Ermeni tahrikçileri özellikle Sason bölgesinde tahriklerini sürdürüyorlardı. Bu Ermeni - Müslüman kavgasını sona erdirmek için, müşir Zeki Paşa emrindeki orduyu, bu sahaya sevk ettim ve ayaklanmayı bastırdım. Büyük devletler elcileri, birbirleri peşinden Saraya koştular; zavallı Ermenilerin kılıçtan geçirildiğini ve bunun zulüm olduğunu söylüyorlardı. Hele İngiltere elçisi, hemen bir tahkikat heyetinin kurulmasını istiyor ve buna öncülük etmek için de bir İngiliz Askerî Ataşesinin hemen olay yerine gönderileceğini söylüyordu. Bütün elçilere ve bu arada daha sert bir dille İngiliz Elçisine, bunun bir asayiş meselesi olduğunu, Ordunun buralardaki eşkiyaları temizlediğini söyledim ve ilâve ettim : «Ataşe göndermenize müsade edemem. Çünkü bu günlerde buralarda bir İngiliz Ataşesinin görünmesi, yatışmış toplumları yeniden birbirine düşürebilir.»
Elçi yanımdan hayret içinde ayrıldı. Çünkü ben o günlerde İngiltere'nin uzak doğuda Ruslarla başlarının iyice derde girmiş olduğunu biliyordum. Hem Rusya, hem İngiltere, hem de Almanya'dan çekinen Fransa ciddî bir müdahalede bulunamazdı. Nitekim bulunmadı da.. Fakat bunu izleyen yıllar İngiltere Ermeni meselesini ayakta tutmak için, elinden geleni yaptı. Çünkü bu suretle Mısır'da giriştiği işleri örtmüş oluyor, dünyanın dikkatini Türkiye üzerinde uyanık olarak tutuyordu. _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:47 am Mesaj konusu: jön Türkler |
|
|
jön Türkler
14.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi
Ne kadar garip bir tecellidir ki, Amcam Abdülaziz Han'ı düşürmek için Avrupa'ya kaçan Genç Osmanlılar, eninde sonunda muradlarına ermişler, hem Abdülaziz Han düşmüş, hem de hemen peşinden açılan 93 Rus Savaşı Rumeli'nin yarısını alıp götürmüştü. Tıpkı onlar gibi, beni düşürmek için Avrupa'ya kaçan Jön Türkler de muradlarına ermişler, beni düşürmüşler ve girdikleri Cihan Savaşı'nda da Osmanlı İmparatorluğu'nu elden çıkarmışlardır.
Her iki gurup da memleketin okumuş yazmışlarını içine alıyordu. Her iki gurup da Batıcılığa hayrandı. Her iki gurup da memleketin tek kurtuluşunu Meşrutiyette görüyorlardı. Her iki gurup da emellerine Ordunun bir parçasını vasıta etti. Her iki gurubun dayandığı ordu da içinden parçalandı.
Evet, ne kadar daha garip bir tecellidir ki, ben bu olayların her ikisinin de içinde yaşadım. Amcamın öfke ile yapamadığını, ben sabırla yapmayı denedim. Amcamın ceza ile başaramadığını, ben bağışlayarak elde etmeğe çalıştım. Ama yine de muvaffak olamadım!
Ve daha garip bir tecelliye bakınız ki, «Genç Osmanlılar»! da «Jön Türkleride Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak isteyen büyük devletlerin hepsi arkalıyorlardı! Bu devletlerin gözünde ümit bu gençlerdeydi!. Bunların dediği yapılırsa Osmanlı İmparatorluğu kurtulacak, dediklerine kulak asılmazsa, batacaktı! İki kere istemeyerek de olsa, dediklerini yaptık ve işte battık!. Bari son kalan bir avuç vatan toprağında yaşayanların gözleri açıldı mı?... İnşallah!..
Osmanlıyı Üleşmekte Anlaşan Batı
Evladım sayılan bu vatan çocukları, benim, bir sarayın dört duvarı arasında gördüğüm hakikati koskoca yeryüzünü gezip tozdukları halde nasıl görmediler; nasıl görmediler de ecdad kanı ile sulanmış koskoca bir ülkeyi kendi elleri ile ba-tırdılar!..
Suçlamaya dilim varmıyor; fakat görüyorlardı ki İngilizler, Fransızlar, Ruslar, hattâ Almanlar ve Avusturyalılar yani bütün büyük Avrupa devletleri menfaatlerini Osmanlı mülkünün parçalanmasında bulmuşlardır; düşmandılar. Görüyorlardı ki bu devletler birbirleri ile dalaşıyorlar, ama Osmanlıları üleşmekte anlaşıyorlardı. Anlaşamadıkları, kimin daha büyük parçayı yutacağı idi. Öyle olduğu halde, bu düşüncede olan devletlerin, kendilerini arkalamalarından da mı bir manâ çıkaramıyorlardı?
Söyledim, iyne söyleyeceğim, anlattım, yine anlatacağım, düşünmüyorlarmıydı ki Osmanlı ülkesi birçok milletlerin biraraya gelmesinden meydana gelmiştir.. Böyle bir ülkede Meşrutiyet, ülkenin unsuru aslîsi için (Temel unsur) ölümdür. İngiliz Parlamentosunda bir Hindli, Afrikalı, Mısırlı, Fransız Parlamentosunda bir Cezayirli mebus varmıydı ki, Osmanlı Parlamentosunda Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Arap mebusu bulunmasını istemeğe kalkıyorlar!.
Hayır, bunca okumuş, düşünmüş, kendisini davasına vermiş vatan evlâdının cibiliyetsiz çıkacağını kabul edemem! Sadece aldandılar, derim. Aldandılar ama, cezalarını ken-dilerinden çok, adanmayan milyonlarca masum vatan evlâdı çekti; hem öldüler, hem vatandan oldular!.
«Fikirleri» de, «Tesirleri» de Mahdutdu..
Kendilerine «Jön Türkler» denilen kimseler aslında üç -beş kişidir. Bunlar yıllarca Avrupa'da benim aleyhimde çalışmışlar — benim aleyhimde çalışmanın vatanın da aleyhinde çalışmak demek olduğunu düşünmeden — yazmışlar, çizmişler, söylemişlerdir. Çıkardıkları gazeteleri gizlice memlekete sokmanın yolunu —büyük devletlere arkalarını dayayarak— buluyorlar, yabancı postahanelerden de yabancı uyruklu kimseler aracılığı ile çekip şuna buna dağıtıyorlardı. Yıllar yılı, ciddî sayılabilecek bir tesirleri olmamıştır; ciddî sayılacak bir fikirleri olmadığı gibi...
Fakat ben buna rağmen, ken'dileri ile ilgilendim. Yabancı memleketlerde parasızlık yüzünden bazı şeylere katlanmamaları için, gazetelerini satın almak bahanesi ile büyücek yardımlarda bulundum, bazı kimselerin memlekete- para göndermelerine göz yumdum. Tek yabancıların maşası olmasınlar, muhalefeti — yanlış da olsa — namuslu kalsın diye!.
Ahmet Rıza Nasıl Geçiniyor?
Beni bu yardımlara iten sebepler de vardı. Ahmet Rıza Bey, Bursa'da Maarif Müdürü iken, Paris'te ihtilâlin yüzüncü yılı sebebi ile açılan sergide Bursa İpeklilerini teşhir etmek bahanesi ile Avrupa'ya gitti ve bir daha dönmedi. Oradan bana bir «Islâhat Layihası» (Reform Raporu) gönderdi.
Okudum, hiçbir şey yoktu. Ne memleketi tanıyor, ne tekliflerinin ne getireceğini hesaplayabiliyordu. Bir kenara koydum.
Ardından, «Meşveret» adı ile bir gazete çıkarmaya başladı. Paris Sefaretimize «ne ile geçmiyor?» diye sordurdum. «Patiste türkçe dersleri vererek» diye cevap verdiler.. Paris-te, hem de Türkçe dersleri vererek geçinmek ayrıca bir gazete çıkarmak... ve bunun da külfetlerine katlanmak!.. Buna, hayatında bir kere fırından ekmek almamış basit bir cariye bile inanmaz.. Dolaylı yollardan para göndermeğe başladım, çünkü başka çare yoktu!.
Ya, Mizancı Murat?
Biraz da Mizancı diye tanınan Murad Bey'den bahsedeyim; bu, bir başka garabettir. Murad Bey, delikanlı yaşında Kafkasya'dan kalkmış, okumak için Kırım'a gideceğine, İstanbul'un yolunu tutmuştur, İstanbul'da ilk çaldığı kapı,. Mithat Paşa'nın konağıdır. Hemen Mithat Paşa tarafından kabul edilir, dinlenir ve bir tezkere ile Rüştü Paşa'ya gönderilir. Murad Bey bir süre Rüştü Paşa'nın katipliğini yapmış..
Paşanın ölümünden sonra, Mülkiye Mektebine tarih hocası oldu. İngiliz politikasına tarafdar olarak biliniyordu. Nitekim ben İngiliz Politikasına tarafdar olan Sait Paşayı Sadrazamlıktan uzaklaştırınca, o da «Mizan» adlı bir gazete çıkarmaya başladı. Bu gazetesinde bana övgüler yayınlıyor, ama kabineye memur ettiğim devlet ileri gelenlerine ver yansın hücum ediyordu. Hükümet, gazetesini yıllar sonra kapattı. Ben kendisini korudum ve «Duyunu Umumiye» komiserliğine tayin ettirdim.
Bir gün, Rusya'ya kaçtı. Oradan Avrupa'ya geçti. Londra'da Lord Salisbery ile görüşüp Mizan'ını Mısırda çıkarmak müsaadesi alabildi. Tekrar Avrupa'ya geçti ve en sonra Ahmet Celalettin Paşa aracılığı ile yeniden İstanbul'a döndü.Bu dönem içinde nasıl geçindiğini, nasıl bu uzun seyahatleri yapabildiğini, gazetesini hangi para ile çıkardığını araştırmak istemiyorum.
Masonların Beslediği Jön Türkler!..
Ahmet Celalettin Paşa'nın Mısır'da Ali Kemal Bey'-den (31) aldığı bir mektubu görmüştüm. Bu mektup her halde Yıldız evrakı arasında saklıdır. Kimin nereden para aldığını isim isim yazıyordu. Bu mektupta Dr. Abdullah Cevdet, Dr. İshak Sükuti, Dr. Bahattin Şahir, Dr. Nazım, Dr. İbrahim Temo'nun Fransız ve İtalyan localarına bağlı olduklarını ve bu locaların yardımı ile yaşadıklarını, hattâ memleketteki ailelerine dahi bu localar elile para gönderildiğini yazıyor ve bunların vesikalarını gönderiyordu.
Avrupa'da, Mısır'da çeşitli namlar altında çıkan gazeteler ve buralarda gezinen gizli cemiyetin adamları, daha önce de söylediğim gibi, memlekete ciddi bir zarar vermediler. Fakat Mason Locaları, bütün takiplerimize rağmen, «İttihat ve Terakki»ye bağlı subayları harekete geçirince, bu âvâre insanlar birer bayrak ahline geldiler. İşte Jön Türk'ler ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin hikâyesi de budur.
Evet, hikâyesi budur ama, neticesi de bugün maalesef gözlerimizin önündedir.
Bana diyeceklerdir ki, «Bütün bunları biliyordun da ni-çin engel olmadın, niçin devletin yıkılmasına göz yumdun?..»
(31) izmit'te linç edilen İtilâfçı yazar Ali Kemal.
«Yalnızdım»...
Haşa!. Göz yummak şöyle dursun, her an tetikte yaşadım. Fakat önleyemezdim, önleyemedim de.. Çünkü yalnızdım. Onların arkasında bütün düşman dünyası vardı. Mizacım ve şartlarım başka türlü olmama elverişli değildi. Dostlarım beni, yumuşak başlı olmakla, düşmanlarım, zalim gaddar olmakla suçlarlar.. İki taraf da yanılır.. Ben ne bir Yavuz Selim Han idim, ne de Yavuz Selim Han'ın ülkesi benim buyruğumdaydı. Birkaç kelle koparıvermek, laf söylerken kolaydır. Her koparılan kelle, insanın önünde bir uçurum açar. Bu uçurumu doldurabiliyorsan, gözdağı verebilirsin ve gözdağı verdiklerin dediklerinden çıkmazlar. Ama uçurumlar kapanmıyorsa, hiçbir şey yapmak mümkün değildir. Ben, doğuştan merhametli bir insanım. Fakat devletin merhametle idare edilemeyeceğini de bilirim. Ne yaptıysam, yapabildiğimdir. Yavuz Selim Han da benim zamanımda padişah olsaydı, o da benim gibi yapardı. Gerekeni yaptım, faydalının peşinden koştum, ahâliyi ezdirmemeğe çalıştım, beyhude kan dökülmesinin her yerde karşısına çıktım. Memleketim, Jön Türklere gösterdiğim şefkatin değil, Jön Türklerin bağışlanmaz gafletlerinin kurbanı oldu; işte o kadar!... _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:48 am Mesaj konusu: 33 yıl süren siyasetin sırrı... |
|
|
33 yıl süren siyasetin sırrı...
17.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi
Musahibim iki gündür neden yazılara devam etmediğimizi sordu durdu; düşünüyorum. Vatanımın nereden nereye geldiğini düşünüyorum. Üç kıtaya yayılmış koskoca bir cihangirlik, on yılda bir avuç toprak haline geldi. Vebali kimin?.. Kimin olduğunu bulsak ne işe yarar?. Vatan elden gittikten sonra..
Kırk yıldır büyük devletlerin birbirleriyle kapışmasını bekledim. Bütün ümidim oydu ve Osmanlının bahtını buna bağlı görürdüm. O beklediğim gün geldi. Heyhat ki ben tahttan uzaklaştırılmış, ülkemi idare edenler de akıldan ve basiretten uzaklaşmışlardı. Kırk yıl beklediğim büyük fırsat, bir daha ele geçmemek üzere Osmanlının elinden çıktı gitti.
Otuz bu kadar yıl tahttan uzaklaşmamak için çalışmışsam, bunun içindi!. Saltanatım günlerinde bazı büyük devletlere tavizler vermişsem, bunun içindi. Donanmayı Halice kapamış, talime dahi çıkarmamışsam bunun içindi. Girid'i İngilizlere kaptırmamak için Yunan muharebesini göze almışsam, bunun içindi.. Velhasıl otuz bu kadar yıl ne yapmışsam, ne etmişsem, doğrusu da yanlışı da yalnız bunun içindi!
Bu sırrı kırk yıl içimde sakladım. Ahfadıma (gelecek kuşaklar) beni tanımaları için anlatacağım. En güvendiğim Sadrazamlarıma bile açmadım. Çünkü sınayarak öğrendim ki, iki kişinin bildiği bir şey sır olmaktan çıkıyor. Oysa, bunun yabancı devletlerce bilinmemesi, duyulmaması gerekliydi. Osmanlılar, ancak böyle bir fırsatı zamanında ve basiretle kullandıkları takdirde' kurtulacaklar, yeniden büyük devlet olacaklardı.
Bu kanaate nereden ve nasıl ulaştığımı anlatabilmekliğim için tahta çıktığım günlerde dünyayı ve memleketi nasıl bulduğumu bilmek lazımdır. Ben bu kanaate o günlerde de ulaşmış değilim; Rus muharebesini (32) kaybettikten ve bu muharebe içinde büyük devletlerin bize bakışlarını yakından gördükten sonra edindim. Tek başına yaşayacak ve direnecek gücümüz yoktu. Bizi parçalamakta birleşmiş düşmanlarımız kendi aralarında parçalanırlarsa ve biz de bu parçalardan birinin vaz geçemiyeceği kuvvet olabilirsek, yeniden dünya için söz sahibi olabilirdik.
Büyük devletler arasındaki rekabetin eninde sonunda onları çatışmaya götüreceği gözler önündeydi. Öyleyse Osmanlı Devleti de böyle bir çatışmaya kadar parçalanma tehlikelerinden uzak yaşamalı ve çatışma günü ağırlığını ortaya koymalıydı, İşte benim 33 yıl süren siyasetimin sırrı...
(32) 1877 Osmanlı - Rus Savaşı.
18.Mart.1333 (1917)
Beylerbeyi
Amcamın şehadeti ve biraderim Murad'ın aklına zarar getirmesinden sonra tahta çıktığım zaman, dışta ve içde büyük meselelerle karşı karşıya kaldım.
Payitaht (Başkent) karmakarışıktı. Birkaç ay gibi kısa bir zaman içinde iki padişah düşürülmüş, biri şehit edilmiş, biri mecnun olmuştu. Ordunun ve Devletin ileri gelenlerinden bazıları bu işlere karışmışlar, suç işlemişlerdi. Korku içindeydiler. Hem devleti ellerinde tutuyorlar, hem de korkuyorlardı. Yıkmak için aralarında birleşebilmişlerdi ama, ne yapacaklarını bilmiyorlardı. İşin elebaşısı Hüseyin Avni Paşa, kendisini sürgüne gönderen padişahı tahttan düşürmüş, şehit ettirmiş, muradına ermişti ama, iş birliği ettiği arkadaşlarının ayrı havalar çalmasından tedirgindi. Mithat Paşa ve arkadaşları, hesap verme korkusu içinde Saray'ı bütün haklarından tecrit etmek sevdasına düşmüşlerdi. Sadrazam Rüştü Paşa, her iki. tarafa da güvenemiyor, ama onlardan da bir türlü ayrılamıyordu.. Durmadan konaklarda toplanıyorlar, konuşuyorlar, fakat bir karara varamıyorlardı.
Bunun haricinde olan devlet büyükleri, olup biteni ibretle seyrediyorlar, bazıları bana gelip bunun önüne geçmemi benden istiyorlardı. Kararsızdım. Mithat Paşa, halka bir kurtarıcı gibi görünmekteydi. Avrupa devletleri de kendisini destekliyorlardı. Halkın vicdanı ve o günlerdeki Avrupa efkârı umumiyesiyle beraber olmak, aklın ve siyasetin icabıydı; ben de öyle yaptım, Mithat Paşayı sadrazam tayin ettim. Malî duruma gelince : Hazine borç içindeydi. Varidat her yıl biraz daha azalıyordu. Tanzimatdanberi her şeyimizi Avrupa'dan getirtir olmuştuk. Yerli tezgâhlar birer birer sönüyordu. Her tarafı Avrupa bezleri kaplamıştı. Kurulmuş birkaç fabrika bile kapanacak hale gelmişti. Gümrük varidatı büyük devletlerle yaptığımız anlaşmalar yüzünden hiç mesabesine inmişti. Kendi yağımızla bile kavrulamıyorduk. Yol yoktu. Haberleşme güçleşmişti. Geniş imparatorluk toprakları kendi kaderine terk edilmiş gibiydi.
Yeni yeni okullar açılmış, birçok gençler Avrupa'ya gönderilip okutulmuştu gerçi... Fakat gerek bu okullardan çıkanlar ve gerekse Avrupa'da okuyup gelenler, daha devlet kadrolarım dolduramamıştı. Kadroların büyük kısmı ekalliyetin elindeydi. Hele Hariciye Nezaretinde tek tük gençlerimiz işi yavaş, yavaş ele geçirmeğe başlamıştı; fakat Avrupa devletlerindeki temsilciliklerimizde, sefaretlerde Rum soyundan memurlarımız vardı ki, bazıları Yunanistan'a hizmet etmeyi, Osmanlıya hizmetin üstüne çıkarıyorlardı.
Amcam Abdülaziz Han'ın zamanında Ordunun ve Donanmanın büyük bir kuvvet haline gelmiş olduğu bir hakikattir. O kadar ki, Ordu'nun kuvvetinden Ruslar, Donanma'nın gücünden Fransızlar ve İngilizler bayağı ürkmüşlerdi. Ordunun, Sırbistan ve Karadağ muharebelerinde Rus gönüllü subaylarını perişan etmesi herkesin gözünü açtı. Bu yüzdendir ki uydurma israf ve sefahat şayialarile Amcamı halkın gözünde küçük düşürmeğe var güçleriyle çalıştılar ve sonunda emellerine ulaştılar. Böylece, yalnız Abdülaziz Han'dan kurtulmakla kalmadılar, onun kurduğu Ordu ve Donanmayı da parçalamaya muvaffak oldular. Çünkü, Hanedana baş kaldırmış subaylarla, Hanedana bağlı kalmış subaylar ortaya çıktı ve bunlar birbirlerine güvenemez oldular. _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:50 am Mesaj konusu: DÜNYADA YALNIZIZ. |
|
|
DÜNYADA YALNIZIZ.
Tahta çıktığım günlerde bu hakikatleri bilmiyordum. Bunları Rus muharebesi sırasında birer birer ve tecrübeyle öğrendim.
Bir şey daha ortaya çıktı ki :
DÜNYADA YALNIZIZ. Düşman vardır, fakat dost yoktur! Salip, her zaman müttefik bulabilmekte, fakat Hilâl, her zaman yalnız kalmaktadır .(Osmanlıdan menfaat bekleyenler ona dost görünmekte, fakat umduğunu bulamadığı zaman, hemen düşman kesilmektedir. Ben de siyasetimi bu esas üstüne kurdum. Düşmana, düşmanın silâhı ile gitmek şarttı!.
Osmanlı ülkesinin o yıllarda hangi buhranların içinde olduğunu kısaca anlattım. Şimdi o yıllarda dünyanın ne hallerde olduğunu da kısaca anlatmalıyım ki, otuz bu kadar yıl güttüğüm politikanın mesnedleri (dayanak) ortaya çıksın.
Tahta geçtiğim yıllarda dış politikada ilk gözüme çarpan şey, Prusya'nın Fransa'yı yendikten sonra (32) Alman birliğini kurmuş olması oldu. Muktedir bir devlet adamı olan Bismark, küçücük Prusya'dan koskoca bir Almanya çıkarmasını bilmişti. Birkaç yıl içinde doğup gelişiveren bu Devlet, Avrupa kuvvetler dengesini bozmuş, bütün Devletlerin dış politikalarında büyük değişiklikler gerektirmişti.
O zamana kadar İngiltere ile yarışan Fransa bu yarışı bırakmadı ise de hafifletti. Kendi güvenliğini sağlamak için Ruslarla anlaşma yollarını aramaya başladı. Bu yüzden bizimle yürüttüğü politikayı yeni baştan gözden geçirdi. Nitekim bu korku yüzünden hemen daima Osmanlı ülkesindeki ihtilâflarda sürekli olarak Rusları desteklemiştir.
Ruslar da Batı'da kuvvetli komşuları Almanların hesabını yapmaya başladılar. Avusturya, dostu düşmanı karıştırarak politikasını yeniden kurdu. Yalnız İngiltere, adalarına ve üstün donanmasına güvenerek Bismark Almanyasiyle pek ilgilenmedi. Hattâ bundan yararlanarak öteki Avrupa devlet-lerinin kendi güvenlikleriyle uğraşmasını fırsat bilip Akde-niz'de Osmanlı toprakları üzerinde ve Asya'da, yeni haklar sağlamak yolunu tuttu. Gladiston «Yapabildiğini yap, kaza-labildiğini kazan» politikasiyle cihangir bir devlet kurma yo-lundaydı.
(32) 1870 - 1871 Fransız - Prusya savaşı, 79 günde Prusya orduları Paris'e girdiler ve Fransa'ya diz çöktürttüler.
Benim tahta çıktığım yıl, İngilizler Hindistanı ele geçirmişlerdi. Bir yandan Hind yolunun güvenliğini sağlamaya gayret ediyorlar, bir yandan Çin'e, Orta Asyaya girmeğe çalışıyorlardı. Ruslar da bu yıllarda gözlerini Orta Asya'ya çevirdiler. Bu yıllarda Fergana'yı alarak Hotant Hanlığı'nı ele geçirdiler (33).
Amerika'da genç ve kuvvetli bir devlet doğmuştu. İspanya, müstemlekelerinden (sömürgelerinden) sürekli olarak çıkarılıyordu. Dünya yahudileri teşkilâtlanmıştı. Mason Locaları yolu ile «Arz-ı mev'ud»un peşine düştüler. Bunlar daha sonra bana da gelmiş ve Filistin'de Yahudileri yerleştirmek için büyük paralar karşılığı benden toprak istemişlerdir. Tabii red ettim.
Apaçık görüyordum ki, Avrupa'nın büyük devletleri kendi aralarında dünyayı bölüşmeye çıkmışlardı. Bölüşülecek ülkeler arasında Osmanlı mülkü de vardı. Ben bu kuvvetlerin önünde tek başına duramazdım. Gücümüz yetmezdi. Yapabileceğim tek şey, aralarındaki rekabetten yararlanıp, her birine daha büyük lokma ümidi dağıtarak birini ötekine düşürmekten ibaretti.
(33) Rusların Fergana'ya girişi: 1876. Bunu Kırgızistan. Türkistan, Tacikistan'ı istilaları takip etti. İngilizlerle Ruslar, Asya' da büyük bir rekabet içindeydiler.
Yine apaçık görüyordum ki, Almanya'nın kurulmasıyla bozulan Avrupa dengesi, eninde sonunda bu büyük devletleri birbirine düşürecekti. Eğer o güne kadar memleketimi parçalanmaktan kurtarabilirsem, o çatışma koptuğu zaman, kümelenmelerden birine katılıp öteki tarafı kırmakla varlığımızı koruyabilirdim. Bunun ne zaman olacağı belli değildi ama, bana uzak da görünmüyordu. Almanların her yıl biraz daha güçlenmesi, Fransızları, Rusları olduğu kadar İngilizleri de tedirgin etmeğe başlayacağım görüyordum. Bunun sonu birbirleriyle kapışmak ve hesaplaşmak olacaktı.Nasıl bir yol tutacağımı dikkatle araştırdım.Büyük Devletlerin İstanbul'da yaptıkları konferans sırasında görmüştüm ki bunların niyetleri, iddia ettikleri gibi Hıristiyan tebanın hukukunu temin değil, önce muhtariyetlerini, sonra İstiklâllerini temin suretiyle Osmanlı ülkesini parçalamaktır. Bunu, iki surette temin etmeğe çalışmaktadırlar. Birincisi, Hıristiyan ahaliyi ayaklandırıp ortalığı karıştırmak ve böylece bunlara arka çıkmak.. İkincisi, bizi kendi aramızda parçalamak için Meşruti İdareyi getirmek... Her iki gayeleri için de aramızda kolayca taraftar bulabiliyorlardı. Meşruti İdarelerin bir millî vahdet halinde bulunan ülkelerde kolayca işlediğini, böyle bir vahdet içinde olmayan ülkelerin bu idareye itibar etmediğini fark edemeyen bazı Türk münevverleri, maalesef düşmanların ekmeklerine yağ sürmekteydiler.
Ben bu ihanetlerin ve ayaklanmaların içinden ülkemi nasıl çıkarabilirdim?..
Yine İstanbul Konferansı göstermişti ki, Abdülaziz Han'ın Orduyu ve Donanmayı güçlendirme yoluna girmesi, büyük devletleri telaşlandırmış ve bu teşebbüs hayatına mal olmuştu. Daha sonra kopan Rus muharebesi Ordunun güçlendiğini ortaya koymuştur. Eğer hanedana başkaldıran subaylar ve hanedana bağlı subaylar meselesi olmasaydı. Rus ordularını durdurabilecek ve zaferi kazanabilecektik. Demek Orduya verilen emekler boşa gitmemişti.Buna karşılık bu muharebe, Donanmanın sayı üstünlüğüne rağmen bir iş göremediğini de ayrıca ortaya koymuştur Çünkü bizim gemilerimizin hemen hepsinde İngiliz çarkçıbaşıları vardı. Bu, donanma İngilizlerin elindeydi demektir. Bu çarkçıbaşıların bazılarını muharebenin başında değiştirmek istediğimiz zaman, İngiltere Elçisi saraya koşmuş ve bu teşebbüsün İngiltere'ye itimadımız olmadığı biçiminde yorumlanacağını açıkça söylemekten çekinmemişti. Öyleyse, bir donanmamız yok demekti. Çünkü bu donanma, hem Fransızlarla, İngilizleri bize düşman ediyor, hem savaşta bir işe yaramıyordu. Faydası olmayan, fakat mazarratı olan birşeyi muhafaza etmek aklın icabı dışındadır. Donanmayı Halic'e çektirdim ve böylece Fransız ve İngilizlere, Akdeniz'de kendileri ile boy ölçüşmeye niyetimiz olmadığını anlatmış oldum. Gerçekten bu tedbir uzun süre İngilizleri ve Fransızları bizimle uğraşmaktan uzak tutmuştur.
Buna karşılık Ordunun yeni silâhlarla donanmasına ve yeni harp sanatına uygun hazırlanmasına hız verdim, büyük bir asker olan Wander Goltz'u İstanbul'a getirdim. Yarın kopacağını umduğum ve beklediğim savaşta denizlere hakim devletle bir olursam, ordularım onun işine yarayacak, donanması da benim işimi kolaylaştıracaktı ve üstelik elimde, dövüştüğüm milletin harp oyunlarını çok iyi bilen bir ordum olacaktı.
Abdülaziz Han'ın halinde donanma işe karıştı da onun için Abdülhamit donanmayı battal etti derler, yalandır. Ben bir Padişahın iki parça gemi ile tahttan düşmeyeceğini herkesten fazla bilirim. Biraderim Murad'ı tahttan indirdikleri zaman ortada gemi mi vardı, top mu? Bu cehaleti bana yakıştıranlar, sadece kendi cehaletlerini ortaya koymuş olurlar. Evet, benim Avrupa devletleri ile bir başıma boğuşmaya gücüm yoktu ama, Rusya gibi, İngiltere gibi Asya'da birçok Müslüman ahâliyi idareleri altına almış büyük devletler de benim hilâfet silâhımdan ürküyorlardı. Bu yüzden, Osmanlının işini bitirmek noktasında anlaşabilirlerdi.! Ben «Beklediğim güne» kadar bu silâhı hudutlarımın dışında kullanmamalıydım. Çünkü böyle bir teşebbüs, ne din kardeşlerimizin işine yarayacak, ne ülkemin yararına olacaktı. Hilafet kuvvetimi, memleketimin huzuru ve birliği için kullanmaya, dışardaki din kardeşlerimizi de her ihtimale karşı sağlam tutmaya karar verdim.
Donanmayı muattal bırakmak İngilizleri ve Fransızları tatmin etti ama, Hilâfetin elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti.Blund adlı bir İngilizle, Cemaleddin'i Efganî adlı bir maskaranın el birliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti, bunlar Hilâfetin Türkler tarafından zorla alındığını ileri sürüyorlar ve Mekke Şerifi Hüseyin'in Halife ilân edilmesini İngilizlere teklif ediyorlardı. Cemaleddin Efganî'yi yakından tanırdım. Mısır'da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara «mehdi»lik iddiası ile bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizlerin adamı idi ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlardı. Derhal red ettim. Bu sefer Blund ile işbirliği yaptı.
Bütün Arap ülkelerinin itibar ettiği Halepli Ebül Hûda Esseydî yolu ile kendisini İstanbul'a çağırttım. Aracılığını, Efganî'nin eski hâmisi Münif Paşa ile Abdülhak Hâmit yaptılar. Geldi ve bir daha İstanbul'dan çıkmasına izin vermedim.
Hilâfet mevzuunda İngiliz teşebbüslerinin sonu gelmiş değildir. Çünkü Asya'da yüz elli milyon Müslümanı idareleri altında tutuyorlardı ve bu Müslümanlar üzerinde Hilâfetin büyük bir nüfuzu vardı. Bunu bildiğim için İngilizleri kuşkulandırmadan, her ihtimale karşı, Seyyit'ler, Şeyhler, Dervişler gönderip Asyadaki müslümanları Hilâfete manen bağlamağa hususî bir itina gösteriyordum. Buharalı Şeyh Süleyman Efendinin Rusya'daki Müslümanlar arasında yaptığı hizmetleri bilhassa şükranla yad ederim. Bunun, İngilizlerle münasebetlerimizde çok faydasını gördüm. Hindistan Umumî Valileri oradaki Müslümanların Osmanlı Devletiyle yakından ilgilendiklerini gördükçe, hükümetlerine Osmanlılarla iyi geçinilmesini yazıyorlar ve böylece bizim işlerimizi bir nebze kolaylamış oluyorlardı. _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:51 am Mesaj konusu: İngiltere pirelendi. |
|
|
İngiltere pirelendi.
Almanya, büyük donanma hazırlıklarına girişince, İngiltere pirelendi. Açık denizlerde güçlenecek bir Almanya, İngiltere için büyük tehlike idi. Bu yıllarda İngilizler, Ruslara Osmanlı İmparatorluğunu bölüşmek teklifini yaptılar. Bir taşla iki kuş vurmak istiyorlardı. Hem Rusların Asya'da ilerlemelerine engel olmak, hem Almanya'ya karşı bir müttefik elde etmek. Aslında Rusların Akdeniz'e inmesini İngilizler hiçbir zaman istememişlerdir. Fakat Asya'daki menfaatleri büyük, Almanya üzerindeki kuşkuları canlı olduğu için, bu fedakârlığı göze alır göründüler.
Ruslar, İngilizlerin bu gizli teklifini red etti. Çünkü ben bir yandan Çara yaklaşıyor, bir yandan Almanlara yanaşıyordum. Benim Almanlara yanaşmam demek, Almanların Hindistana kadar uzanan bir sahada hareket kabiliyeti kazanması demekti. Bunu ne Çar ister, ne İngiliz hükümeti razı olurdu. Nitekim bir yandan Ruslar, bir yandan İngilizler bana daha dostane davranmaya başladılar. Niyetim Almanlarla birlik olmak değil, birlikmiş gibi görünerek ittifakımı, dünya denizlerine hakim devlete pahalı satmaktı. İngiltere, Hindistan ve Asya güvenliğini, ya Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sahip olarak, ya Osmanlının müttefiki olarak sağlayabilirdi. Tek başına sahip olamazdı, çünkü dünya ayağa kalkacaktı. Ruslar, paylaşma teklifini red etmiş olduklarına göre, bana yanaşmaktan başka çareleri yoktu.
Bu sebeple hem siyaset olarak bize yaklaştı, hem de içimizden idareyi ele geçirmek için Mason localarını kul-lanmaya başladı. Jön Türklerin gafletini, İngiltere nasıl Ma-son locaları kanaliyle kullanıyorsa, Almanya da bunların öte-ki parçasını yine Mason locaları kanaliyle kullanmaya başladı.
Böylece Jön Türklerin Selanik teşkilatı Almanların. Manasta teşkilatı İngilizlerin eline geçmiş oldu.
İngilizleri ittifaka zorlamak için, Bağdad Demiryolu inşaatını Almanlara verdim. İngilizlerin öfkesi büyük oldu. Bu yüzden bağımıza Makedonya gailesini çıkardılar. Umursamadım. Çünkü ipler elimdeydi. Nasıl olursa olsun, beklediğim tekliflerle karsıma çıkacaklardı. İngilizler, Manastır İttihatçılarını, Almanlar Selanik İttihatçılarını durmadan kışkırtıyorlar, Devleti içten ele geçirmek için bir hükümet darbesine zorluyorlardı. İngilizlerin Manastır İttihatçılarıyla başarıya ulaşması benim için bir felâketti, çünkü hemen beni bertaraf edecekler ve muradlarına ereceklerdi. Almancı İttihatçılardan korkum yoktu. Onların başarısı, İngiltere'yi daha da korkuturdu.
Alman Mason Locaları kanaliyle tesir altında tutulan Selanik İttihatçıları, Enverler, Niyazilerle harekete geçtiler. Şemsi Paşa vuruldu, Manastır İttihatçıları teşebbüsü elden kaçırmıştı. İngilizler, benim de mutemedim olan Ebül Hûda Esseydi'yi kullanarak gizli görüşmelere başladı. Ruslar, ancak o zaman hazırlıksız avlandıklarını farkedebildiler. Başlarındaki Asya gailesi ve içlerindeki Anarşist denilen kundakçılar Çar'a göz açtırmıyordu. Buna rağmen Çar. bana hususî bir mektup yazarak bilgi istedi.
İngilizler nedense gizli müzakereyi durdurdu. Beklediğim büyük savaşın yaklaşmakta olduğunu görüyordum. Fakat benim için hadiseleri kendi haline terk etmekten ve kardeş kam dökülmesine engel olmaktan başka yapacak bir şey yoktu. Gerisi herkesin malumudur. Selanik İttihatçıları beni tahttan indirirken, İngilizlerle bir anlaşmaya varmak ve yaklaşan büyük muharebeye, denizlere hakim bu devletle ortak olarak girmek artık bir hayal olmuştu.
20.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi
İngilizleri istediğim ittifaka sürüklemek için Anadolu -Bağdat Demiryolu hattını Almanlara verdiğimi söylemiştim, Bunun, ayrı ve hoş bir hikâyesi vardır. Bunu da anlatmalıyım.
İngilizlerin, Ruslarla ülkemizi paylaşmak için yaptığı teklife Rusların «hayır» demeleri üzerine İngilizler bana, önceleri anlayamadığım —nice aylar sonra fark edebildim— bir biçimde yanaşmaya başladılar.
İngiliz Elçisi bir gün huzurda bana uzun uzun Anadolu Suriye ve Hicaz topraklarının tarihin en büyük medeniyetlerine beşik olduğunu sayıp döktükten sonra, buralarda yer altı kazıları yapmayı düşünüp düşünmediğimi sordu. Kesin bir cevap vermedim. Güya buraları kazılacak olsa, belki de fine bile (!) bulunabilirmiş!. Kaldı ki yer altından çıkacak eski paralar, kırık deştiler, heykelcikler define değerindey-miş! Bunlara bakarak belki tarih değişecek, çok kıymetli bilgiler elde edilecekmiş!... Bana eski Mısır yazısının okun-masının dünya medeniyetine ne büyük bir kazanç olduğunu söyledikten sonra, buralarda kazı yapmayı eğer Osmanlı idaresi masraflı buluyorsa, İngiltere Hükümetinin severek kendisine her türlü yardıma hazır olduğunu da sözlerine ekledi. Adamlarını hemen gönderecekler, kazılara başlaya-caklar, masraflarını kendileri ödeyecekler, üstelik buralarda bulunacak tarihi eserleri de — hiçbir bedel istemeden bize bırakacaklarmış!...
İngiltere ile yakın ilişkiler kurmak muradımdı. Bu tek-lifin altında ne yattığını bilmiyordum ama, kabul ettim. He-men Sadrazam Halil Rıfat Paşa'yı çağırdım, İngilizlerin tekliflerini anlattım ve bu gelecek heyetlerin çalışmalarını dikkatle takip etmesini kendisine tenbih ettim.
Rus Elçisi Bariz Bir Tebessümle Dinliyordu...
Gerçekten İngilizler çok geçmeden bir takım bilginleri İstanbul'a gönderdiler. Ben kendilerini topluca kabul ettim ve çalışmalarında başarılar diledim. O akşam verdiğim ziyafete öteki elçiler de davetli idi. Bilhassa Rus elcisinin bu müsadeden memnun olmadığı açıkça görülüyordu. Elçiye, tarihe ve medeniyete İngilizlerin yardım etmek istediklerini söylediğim zaman, Sefir, bariz bir tarzda tebessüm ederek konuşmamı dinliyordu.
Bilginlerin bir kısmı Kayseri'de, bir kısmı Musul'da, bir kısmı da Bağdat'a yakın bir noktada kazılara başladılar. Kazılan yerli amelelerle yapıyorlar, biz de bütün çalışmalarını izleyebiliyorduk. Bu kazılardan birkaç kırık küp, desti, heykelcik ve birkaç lâhit'den (mezar) başka bir şey çıkmadı, İngilizler, küflü bakır paralara kadar çıkardıkları bu eşyaları bize teslim ediyorlardı.
Bu kazılar hakkında bilgi vermek için İngiliz Elçisi sık sık Huzur'a alınmasını istiyordu. Konuşuyorduk. Ben bütün bu fırsatları değerlendirerek yapmayı düşündüğüm ittifakın zeminini hazırlıyordum, istiyordum ki, bu teklifi ben yapmayayım, bana İngilizler yapsınlar. O zaman teklif sahibi onlar olacaklar ve ben uygun bulursam kabul edecek, bulmazsam red edecektim, böylece daha fazlasını koparmaya çalışacaktım. _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:52 am Mesaj konusu: İngiliz Aldatmacası |
|
|
İngiliz Aldatmacası
Bu arada, yine anlayamadığım bir şey oldu. İngiliz Elçisi bir gün heyecanla huzura girdi ve bana Musul çevresindeki kazılardan birinde çıkmış murassa bir kılıç getirdi. Kılıç kırıktı, fakat sapı çok kıymetli taşlarla işlenmişti. Elçi, bir zelzele sırasında toprağın çöktüğünü, bir parçasının çok
derinlere gittiğini, geri kalan parçanın da kazılarda bulunduğunu söyledi.
Elçiye teşekkür ettim ve ihsanda bulundum. Fakat bizim istihbaratımızca böyle bir kılıcın bulunduğu bilinmiyordu. Ya haber alma teşkilatımız işlemiyor, ya da bana bilmediğim bir oyun oynanıyordu. Çarşı esnafından, işden anlar kişilere kılıcı gösterdim. Bunlar, bu kılıcın eski bir kılıç değil, eskitilmiş bir kılıç olduğunu söylediler!
Merakım büsbütün arttı, fakat kimseye bir şey sezdirmedim. Yalnız gelen haberlerden, Musuldaki ve Bağdat'da-ki heyetlerin satıh (yüzey) çalışmalarını bırakıp kuyular açmaya başladıklarını öğrendim. O zaman maksatları ortaya çıktı. Beni, dürüstlüklerine inandırmak istiyorlar, böylece daha rahat çalışma imkânını elde etmek istiyorlardı. Kıymetli taşlarla donanmış ve eski diye bana sunulmuş kılıç da bu güveni bende arttırmak içindi. Aradıkları kırık küpler, küçük heykelcikler değil, Petroldü!
Daha önce Eflâkde (Romanya) petrol bulunduğu için bunun kuyular açarak arandığım biliyordum. Nitekim bir süre sonra İngiliz Elçisi, ayrı bir haber vermek vesilesile huzura girdiği zaman, Suriye ve Hicaz topraklarının büyük bir kısmının çöl olduğunu, buralarda susuzluk çekildiğini, bu yüzden buralarda barınılamadığını söyleyip, eğer muvafık bulursam, «İngiltere Hükümetinin» buralarda insaniyet namına kuyular açtırmaya hazır olduğunu anlattı. Yalnız şartları vardı : Eğer buralarda su bulunur ve vahalar teşekkül ederse, çıkacak suyun kullanılmasını ahaliye bırakacaklardı, fakat suyun sahibi olacaklardı.
Açtıkları Kuyuları Kapattım.
îttifak işi zaten istediğim şekilde yürümüyordu. Teklifi red ettim. Bununla yetinmedim, Musul ve Bağdat'da açtıkları kuyuları da hükümetçe kapattım! İngilizler darılıp kazılari olduğu gibi bıraktılar. Fakat hemen ardından, Cema-leddinî Efganî yolu ile Hilâfet meselesini kurcalamaya başladılar. Hicaz Emîrini ele geçirerek maksatlarına ulaşmak istiyorlardı. Ben de buna karşılık, büyücek bir derviş kafilesini Hindistan Müslümanları arasına gönderdim. İngilizler,, buna Girit gailesini çıkarmakla mukabele ettiler. Daha da ileri giderek, Rusya ve Fransa'yı da yanlarına alarak beni tahttan düşürmeyi denediler. Ruslar, bu İngiliz teklifini sert bir dille red etti. Çünkü İngiltere, tıpkı Osmanlı ülkesinde yaptığı gibi, Rusya'da da Çar'ı meşrutî idareye zorlamak için ayaklanmalar düzenliyordu.
İşte İngilizlerle böylesine çatışmaya düştüğümüz günlerde, Almanya bize dostluk elini uzatmaya başladı. Girit ihtilâfında doğrudan doğruya bizi destekledi ve öteki büyük devletlerden ayrıldı. Yunan Savaşında Ordumuzun başarısı, Almanların gözünü açmıştı. Kayzer, Fransız, İngiliz, Rus. İttifakını önlemek için bana yaklaştı. Ben de hemen Alman Ordularına Hindistan yolunu açabileceğim gözdağını İngilizlere vermek için, Almanlara yaklaştım. Aslında ikimizin de düşünceleri başka, başkaydı. Bu hengâme içinde Kayzer Vilhelm İstanbul'a geldi. Tantanalı bir karşılama hazırladım.
Kayzer de tantanalı nutuklar söylüyor, misafirperverliğimizi övüyor, ve dünya yüzünde dağınık yaşayan üç yüz milyon Müslümanın dostu olduğunu söylemekten çekinmiyordu. Şam'dan, Çar'a bir mektup gönderdi ve «Türkiye'nin, ölmekte olan değil, bütün canlılığı ile yaşayan bir ülke olduğunu» yazdı ve «müslümanların ve halifelerinin şerefine dokunmaktan uzak dur» ihtarını yapmaktan da çekinmedi.
Akılları — Fikirleri Petrolde
Asıl anlatmak istediğim bu değildir. Ancak Kayzer'in bu davranışları bende çok iyi duygular yaratmıştı, kendisine son derece dostane davranıyordum.
Alman imparatoru ile birlikte memleketimize bazı bilginler de gelmişti. Bu bilginlerin içinde tıpkı İngilizler gibi, kazılara meraklı olanları vardı. Onlar da Musul çevresinde eski eserler aramak istiyorlardı. Kendilerine müsaade ettim. Fakat İngiliz heyetlerinin petrol kokusu aldıklarını bildiğim için, yaverlerimden birini, bir başka nâm ile Musul'a gönderdim ve kazıları yerinde izlemesini tenbih ettim.
Aradan çok kısa bir zaman geçmişti. İmparator hâlâ memleketimizin misafiriydi. Salahattin Efendi'den bir rapor aldım. Alman heyeti de tıpkı İngilizler gibi, kuyular açıyorlar ve sondajlar yapıyorlardı.
Bu samimiyetsizliğe üzüldüğümü itiraf ederim. Çünkü Alman İmparatoru, petrol aramak teklifi ile 'de gelseydi, ben ona bazı şartlarla bu arama ruhsatını verecektim. Çünkü böyle bir araştırma, benim ülkem için de önemliydi. Ama, casus göndermek, eski eser aramak bahanesiyle petrol aramak, Almanların Osmanlılara nasıl baktığını açıkça gösteriyordu. Tahsin Paşa (34) bunu İmparatora duyurmak teklifinde bulundu. Red ettim. «Bırakalım, arasınlar,» dedim, «bulurlarsa, petrolü ceplerinde götürmeyecekler ya.. Buldukları kırık çanakları kendilerine veririz, petrol müsaadesi almamış oldukları için petrolü de biz kullanırız!»
Yaverim Selahattin Efendi, bu işlerden anlar bir adamdı. Kendisini çağırıp Amerika'ya gönderdim. Çünkü Amerika o yıllarda bu işlerde çok ileri idi. Hem bu devletle yakından ilişki kurmamıza yardım edecek, hem de topraklarımızda petrol olup olmadığını anlayacaktı. Maalesef bu teşebbüsüm bir netice vermedi. Salahattin Efendi'nin Amerika'da temas ettiği şirketler, ilgi göstermediler, bir yıl sonra da Yaverim eli boş geri döndü.Salahattin Efendi'nin dönüşte bana, Amerikalıların dün-
(34) Tahsin Paşa Mâbeyn Başkâtibidir, İttihatçılar «Kara Tahsin» derler.
ya ihtiyacına yeter ölçüde petrol çıktığına inandıklarım ve yeni kuyulara, petrol fiyatlarını düşüreceği düşüncesi ile, yanaşmadıklarını söyledi. "Fakat İngilizler ve Almanlardan sonra biz de petrol kokusunu almıştık. Japonya'dan bir mütehassıs gurubu istedim. Göndermeyi kabul ettiler. Gerisinin ne olduğunu bilmiyorum. Çünkü az sonra tahttan uzaklaştım.
Osmanlı Devletinde İstihbarat
22.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi
Osmanlı'da töre budur : Padişah, tebasının ne düşündüğünü, hangi şikâyetleri olduğunu, bir yandan kendi Valilerinden, Kadılarından Hükümet yolu ile öğrenir, bir taraftan ülkenin dört bucağına serpilmiş tekkelerin şeyhlerinden, dervişlerinden haberler toplar ve buna göre ülkeyi idare eder. Ceddim Sultan Mahmut (Mahmut II) buna gezginci dervişleri de ekleyerek istihbaratı genişletmişti.
Ben tahta çıktığım zaman durum buydu ve böylece devam ediyordu.
Bir gün Londra Sefiri Musurus Paşa'dan Eski Sadrazam ve Serasker Hüseyin Avni Paşa'nın İngilizlerden para aldığını öğrendim. Devleti Padişah adına idare eden bir Sadrazam kendi devletine ihanet ediyorsa, istihbaratı da elbette kendi işine geldiği gibi Saray'a duyururdu. Tedirgin olmuştum, müteessirdim.
İşte bu günlerde Mahmut Paşa bana geldi ve Jön Türklerden bazıları hakkında haberler getirdi. Getirdiği haberler mühimdi. Kendisine bunları nasıl öğrendiğini sordum. Hususî bir istihbarat teşkilâtı kurmuş, bazı kimselerin yakınlarını para ile elde etmişti. Bu kimseler kendisine görüp duyduklarını haber veriyorlar, o da bunları değerlendiriyordu.
İsterse kardeşimin kocası olsun, Devletin bir paşasının Devletten gizli ve ayrı bir istihbarat kurması doğru olamazdı. Kendisine teşkilâtı hemen bana devretmesini ve bundan böyle bu işlerle uğraşmamasını söyledim. Teşkilâtı bana devretti ama, bundan çok alındı. _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:52 am Mesaj konusu: Şahsıma Bağlı Müstakil Bir İstihbarat Teşkilâtı Kurdum.. |
|
|
Şahsıma Bağlı Müstakil Bir İstihbarat Teşkilâtı Kurdum..
Yabancı devletler, kendi emellerine hizmet edecek kimseleri Vezir ve Sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmiş-lerse, Devlet güven içinde olamazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir istihbarat teşkilâtı kurmaya bu düşünce ile karar verdim, İşte, düşmanlarımın Jurnalcilik dediği teşkilât budur!.
Bu jurnalların hakikî olanlarının yanında iftira mahiyetinde olanlarının da bulunduğunu elbette biliyorum. Ama ben hiçbir jurnala, titiz bir tahkikten geçirmeden inanmadım ve onun icabına el sürmedim.
Ceddi Azizim Selim Han (Selim III) «Yabancıların elleri ciğerlerimin üstünde geziniyor, aman biz de yabancı devletlere elçi gönderelim ve onların ne yapmakta olduklarım bir an önce öğrenmeğe çalışalım» diye feryat etmişti. Ben bu yabancı elleri ciğerlerimin içinde duyuyordum. Sadrazamlarımı, Vezirlerimi satın alıyorlar ve mülküme karşı kullanıyorlardı! Ben, nasıl olur da Devlet Hazinesinden beslediğim bu insanların ne yaptıklarını, neye hazırlandıklarını öğrenmeyebilirdim! ..
Evet, jurnal sistemini ben kurdum, ben idare ettim. Fakat vatandaşı değil, hazineden maaş aldıkları, Osmanlı nimeti ile gırtlaklarına kadar dolu oldukları halde, Devletime ihanet edenleri tanımak, takip etmek için!... Kendi devletini
yıkmak, kendi Padişahının canına kasd etmek karşılığı, yabancı devletden para alan Sadrâzamları gördükten sonra!...
23.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi
Tahtdan uzaklaştığımdan bu yana benim aleyhimde bir sürü makale yazıldı, birçok kitap yayınlandı. Düşmanlarımın kaleminden kan damlıyor. Neler yapmamışım, neler çektirmemişim münevverlerimize!.
Bunlar, benim zaman-ı idaremde de yazıyorlar, çiziyorlardı ama, bu yazdıklarını, ya Avrupa'da bastırıyorlar, ya Mısır'da yayınlıyorlardı. Şimdi, Babıâli Caddesi bunlarla dolmuş!.
«Düşenin dostu olmaz,» demişler.. Ben zaten kimseden dostluk beklemiyorum. Ama fisebîlûllah düşmanlığı bir türlü kavrayamıyorum. Diyelim ben Padişahken benden korkuyorlardı, onun için yazıyorlardı aleyhimde.. Peki şimdi benim neyimden korkuyorlar da durmadan kalemlerini işletiyorlar?İşte bir köşedeyim. İşte kimse ile alışverişim yok. Benden istedikleri nedir?... Acaba nankör tabiatları —gördükleri iyilikten— vicdan azabı mı çekiyor?..
«Hep, Akıllı İnsan Aradım.»
Ben, akıllı insanların düşmanıymışım!. Bunu utanmadan yazabiliyorlar. Eğer «akıllı» dedikleri, kendileri gibi ise, ben öyle akla hayatımın hiçbir gününde itibar etmedim. Yok, eğer gerçekten akıllı insanlara düşman olduğumu söylemek istiyorlarsa, bir tek örnek versinler, hepsini kabul edeyim. Ben bütün hayatımda akıllı insan aradım. Ne yazık ki bulamadığım için, bazan bu kitapları yazanlar gibilerini de kullandım.
Hiç akla ve bilgiye düşman olsaydım, Darülfünunlar açar, Mülkiye-i Şahane gibi Devlete ve Millete bilgili insan yetiştiren mektepler kurar mıydım? Hiç akla ve bilgiye düşman olsam, horozdan kaçan genç kızlarımızın okuması için Dar-ül Muallimat'lar kurar mıydım?.. Hiç akla ve bilgiye düşman olsam, Galatasaray Sultanisi'ni Avrupa'nın Üniversiteleri ayarına çıkarıp, orada talebelere hukuk dersleri okutur muydum?
Ben, Mülkiye-i Şahane'ye felsefe dersini koydurduğum zaman, bütün talebe «Bizi gâvur yapmak istiyorlar» diye ayaklanmıştı. Ama ben gâvurluğun bilgide değil, cehaletde olduğunu biliyordum. Israr ettim, okudular, adını sadece «Hikmet»e tebdil ettik. Darülfünun'da da bu dersi «Fizik» diye okuttuğum gibi...
Ben yalnız mektepler açarak okumuş insan yetişmesine çalışmakla kalmadım, kendi kendilerini yetiştirmek yolunda olanları da teşvik ettim.Cevdet Paşa'yı Ahmet Mithat Efen-di'yi, Şemsettin Sami Efendi'yi, hattâ kendisini büyük tarihçi sanan Murad Efendi'yi ve daha nicelerini maddeten ve manen destekledim ve eser vermelerini sağladım. Diğer edebiyatçıları nasıl himaye ettiğimi daha önce söylemiştim.
Darüsşefaka, benden önce kurulmuştu. Ama bir türlü yürümüyordu. Devletimin yetimlerine hizmet etmek için kurulmuş bir mektebi, bugünkü hale getiren benim.|Fakat ne kadar gariptir ki, bugün bana düşmanlık edenlerin hemen hepsi, benim açtırdığım mekteplerde okumuş oldukları halde, bana «Akla ve bilgiye düşmandı» demekten maalesef utanmıyorlar.
Okumuş Adamdan Korkmadım.
Hayır, ben hiçbir zaman okumuş adamdan korkmadım. Fakat birkaç kitap okumakla kendisini allâme sayan ahmaklardan çekindim ve onlardan uzak durdum. Avrupa mil-
letlerinin laboratuvarlarına imreneceğine, kılık kıyafetlerine imrenen frenk delisi şaşkınlar, benim yanımda itibar görmediler. Bundan pişman değilim. Hiç, her köyde bir cami ve caminin yanında bir mektep görmek için otuz bu kadar yıl çabalamış bir padişah, bilgi ve akıl düşmanı olabilir mi?
Benim zamanımda basılmış kitaplara baksınlar, bir de sonrakilere.. Avrupa'nın ne kadar büyük filozofu, âlimi, edebiyatçısı varsa bunların en seçilmiş eserleri benim zamanımda basılmış, satılmış ve okunmuştur. Benim korunmak istediğim Avrupa'nın bilgisi değil, Avrupa'nın düşmanlığı idi. Binlerce talebeyi Avrupa'ya göndererek okumalarını ben sağladım. Bunların içinden üç-beş çürük adam çıktı ama, pekçokları Devlet'e hayırlı hizmetlerde bulundular. Ben bunlarla iftihar ederim.
Benim Saltanatım günlerinde insanlar belki fazla gevezelik edememişlerdir ama, fazlası ile okumuşlar, öğrenmişler ve imünevver insan olmuşlardır.Fındık kadar marifet gösteren bir insan, benden ceviz kadar ihsan görmüştür.Nasıl teşvik etmezdim ki, başımıza ne gelmişse, dünyada ölüp bitenlerden haberimiz olmadığı için gelmiştir. Tahta çıkar çıkmaz, o günlerde bazı Avrupa memleketlerine bile girmemiş telgrafı bütün ülkeye yaydım. Otuz bin kilometrelik telgraf hattı benim sürekli takibimle döşenmiş, köylere kadar götürülmüştür. Tahtelbahirin (Denizaltı) tecrübeleri benim kesemden verilmiş para ile İstanbul'da yapıldı.Jö günlerde dünyada, denizin altında giden bir gemiden İngiltere'nin bile haberi yoktu! Benden sonrakiler işin ucunu bırakmışlarsa, elbette bu günah bana yazılmayacaktır.Hayır, tekrar ediyorum ve kırık kalbimle temin ediyorum ki ben iyi, güzel, faydalı hiçbir şeyin düşmanı olmadım; bunlara düşman olanlardan başka _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:53 am Mesaj konusu: 24.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi |
|
|
24.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi
24.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi
Bu sabah Musahibim neden yazdığımız bu hatıratta ken-limi müdafaa eder gibi göründüğümü sordu. «Sizin zamanı levletinizdeki icraatın Osmanlı mülkünün bekası için tutulması gerekli tek yol olduğundan kimin şüphesi var?.» dedi.
Yaz öyleyse dedim, cevap vereyim. Benim tarih huzurunda ve Allah huzurunda hiçbir tereddüdüm yok. Ne yaptıysam, mülkün bekası, ahâlinin refahı ve huzuru için yaptım. Kendi duygularımı bir kenara koydum.Bir insanda ateş böceği kadar aydınlık gördüysem, onun kim olduğuna, niyetinin ne olduğuna bile bakmadan, yıldız muamelesi yaptım ve işbaşına geçirdim. Kusurları bağışladım. Bencillikleri hoş gördüm. Vatan haini olduğuna inandığım insanları bile, şahsen suçlamadım, adaletle muhakeme ettirdim. Hâkimlerin verdikleri cezaları hafiflettim. Bazılarını, «Kul kusursuz olmaz» diyerek bağışladım. Bunu herkes bilmiyorsa, tarih ve Allah- elbette bilecektir. Bu noktada hiçbir huzursuzluğum yok.
Ermeni Kundakçılarını Alkışlayan Münevverlerimiz Fakat bugün, ülkemin içine düştüğü faciayı görüyorum. Ordumuz bozgun halinde payitahta (başkent) çekiliyor. Bütün İmparatorluğu, bir daha ele geçmez şekilde kaybediyoruz. Bu mağlubiyetin müsebbibleri var, hainleri var, suçluları var, yardakçıları var... Bunlar kendilerini tarihin adaletinden, milletin husumetinden kurtarmak için beni suçluyorlar. «Bu yangını Abdülhamid bıraktı» diyorlar. Koskoca bir ülke kaybetmenin acısı içinde çırpınan vatan evlatlarına, her şeyi doğru görmeleri, doğru değerlendirmeleri için yazıyorum. Kimi suçlayacaklarını bilsinler, kimin yakasına yapışmak gerektiğinde şaşırmasınlar diye.. Tarihin hükmünü beklemeden, dosdoğru düşünebilsinler, bir daha ne yapmaları gerektiğini idrak etsinler diye.. Bir Osmanlı Padişahı ve Halifesine bomba ile kasd eden Ermeni kundakçılarını alkışlamayı vatanperverlik sayan münevverleri görünce, kim olduklarım tanısınlar diye... Hiçbir namuslu Ermeni, padişahına kasd eden eli bombalı ırkdaşına «şanlı avcı» (35) diyecek kadar hayasız olmamıştır!
Üzerime yağmur yerine iftiralar yağıyor. Sait Paşa bile, vicdanının kara mürekkebine kalemini bandırıp beni karalamaktan çekinmezse, ben elbette hakikatleri yazacağım. Kimseyi ne suçluyorum, ne kendimi müdafaa ediyorum, sadece hakikatleri yazıyorum. Her şey anlaşılsın, her şey bilinsin diye..
«Abdülhamid gençleri denize atıp boğdurdu» demek kolaydır.İnsan, kuş değildir ki sahibi çıkmasın.. Benden sonra bunca yazdılar, çizdiler. Bir tek gencin denize atıldığını ispatlayabildiler mi?.. Ama hâlâ söylemeğe devam ediyorlar. Vatan evlâtlarım, benim için her zaman gözbebeğim olmuştur. Nicelerinin suçlarını bağışlamışım, birçok kabahatlerine bilerek göz yummuşum. Nasıl olur da ben, o evlâtlarımı denize artırabilirim. Bunu yapmak değil, düşünmek bile bir cinayettir. Benden sonra olup bitenlere bakıyorum da bu sözleri uyduranların bunları yapabilecek tıynette olduklarım üzülerek anlıyorum. Demek beni de kendileri kadar gaddar sanıyorlarmış!,
Padişahına Gaddar Olan Meslekdaşına Acır mı?
Şimdi hatırıma geldi. Rus muharebesinin sürdüğü günlerde idi. Süleyman Paşa, Tuna ve Balkan ordularının Başkumandanlığını yapıyordu. Bir gün kendisinden bir telgraf aldım. Bu telgrafta, kendisi gibi paşa olan bazı ordu kumandanlarını tutuklayıp mahfuzen İstanbul'a gönderdiğini yazıyor ve bunların vatan haini olduğunu ileri sürüyordu. Her biri için de bir suç bulunmuştu. Kimi ordunun erzakım çürütmek, kimi aldığı emri kendi bildiğine göre değiştirmek vesaire... Paşalar, İstanbul'a gelince bizzat soruşturmalarım yaptım. Gördüm ki bunlar, vaktiyle Süleyman Paşayı, Ab-dülaziz Hanın hâl'i işine karışmasından ötürü tenkit etmişler.. Süleyman Paşa da eline kuvvet geçince, bunları tutuklayıp suçlayarak kurşuna dizilmeleri için İstanbul'a mahfuzen göndermiş! işin tahkikine memur ettiğim Rasim Paşa verdiği raporda, Süleyman Paşa'yı suçluyor ve bu paşaların hiçbir kusurları olmadığını açıkça söylüyordu. Harp günleriydi. Süleyman Paşa'ya ağzımı açıp bir tek şey söylemedim. Gönderdiği paşaları da muhakemeden geçirdikten sonra, gönüllerini alıp başka vazifelere yerleştirdim.
Süleyman Paşa, hâlâ Sadrazam Ethem Paşa'ya telgrafla soruyordu : «Ne oldu?. Paşaları cezalandırdınız mı?.»
Devletin paşalık mertebesine çıkardığı bir namuslu asker, düşmanla işbirliği yapmak, ordusunu kaçmaya teşvik etmek gibi bir vatan hainliği yapmadıkça, nasıl bir kusuru olursa olsun, tutuklanmaz, elleri bağlanmaz. Hele bunlar, vaktiyle yaptığınız bir işden ötürü sizi haklı olarak tenkit etmiş insanlarsa... Ama insan, Devletinin Padişahına karşı gaddar olabilirse, meslekdaşına mı şefkatli olabilir?..
Süleyman Paşa'nın iyi asker olduğunu söylerler. Yenilmiş ve düşmanı İstanbul kapılarına getirmiş bir baş kumandanın nasıl iyi bir asker olabileceğini münakaşa etmek istemiyorum. Ama hiçbir kusuru bağışlamasını bilmeyen kindar bir adam olduğunu bilirim. Ruhlarında şefkat taşımayanların mükemmel olabileceklerine inanmıyorum.
Yazdığım şeyler beni yordu, daha çok ruhum yoruldu bugün. Süleyman Paşa meselesine — Allah izin verirse — yarın devam edeceğim...
25.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi
Süleyman Paşa'yı da benim mağdurlarım arasında sayarlar. Güya ben Süleyman Paşa'yı, Mithat Paşa'nın arkadaşı olduğu ve Amcam Abdülaziz Han'ın hâl'inde rol oynadığı için sürgün etmişim!..
Harbiye Mektebi Kumandanı iken, Abdülaziz Han'ın tahttan indirilmesinde büyük rol oynadığı bir hakikattir. Fakat Katlinde bir iştiraki olmadığı meydana çıktı. Bir paşa, bir Padişahın düşürülmesinde rol sahibi ise, yerine gelen Padişahın kendisine güvenmeyeceği ortadadır; başkasına oynadığı oyunu kendisine de oynayabilir. Fakat ben buna rağmen, çoğu zaman insanların kabiliyetlerine ve hizmet imkânlarına bakarak karara vardım. Memleketin kabiliyetli insana çok ihtiyacı vardı. Yapacak iş çok, yapabilecek ehliyetli insan azdı. Bu sebeble Süleyman Paşa'yı ve onun gibileri — işten uzaklaştırmak şöyle dursun — işe sevk ettim.
Sırbistan ve Karadağ cephesinde harp yeniden patlamak üzere idi. Süleyman Paşa'yı «Büyük Asker» diye göklere çıkarmışlardı. Osmanlı mülkünün bu nazik devresinde kendisini buraya, Balkan Orduları Baş Kumandanı olarak gönderdim. Bu sırada Ruslarla savaşa tutuştuk. Savaş aleyhimize gelişiyordu. Süleyman Paşa'nın bir kısım kuvveti ile Tuna Ordusunu desteklemesi faydalı olacaktı, emir verildi. _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:47 pm Mesaj konusu: Zağra ve Pilevne Zaferler! |
|
|
Zağra ve Pilevne Zaferler!
Süleyman Paşa, kumandası altındaki askeri mecburî yürüyüşle Dedeköy üzerinden Zağraya indirdi. Burasını tahkim
ettikten sonra Eski Zağra üstüne yürüdü. General Gurko'nun kuvvetlerini iki günde perişan ederek çekilmeğe mecbur etti. Tam bu günlerde de Gazi Osman Paşa, düşman elinde olan Pilevne üzerine yürüdü ve bir günde ele geçirdi. Rusların yedi bin, bizim — Allah'a şükür — yalnız bin askerimiz kırılmıştı. Üstüste gelen iki zafer haberi, Orduyu da Milleti de şahlandırdı.
Muharebenin o güne kadar iyi idare edilmediği hakkındaki kanaat umumî idi. Saraydaki büyük Kumandanlardan kurulu Harp Divanı'nın kararı ile Sarasker Abdülkerim Nadir Paşa ile Redif Paşa'yı Başkumandanlıktan azlettim ve yerine müşir Mehmet Ali Paşa tayin edildi.
Bu sırada Süleyman Paşa'dan bir telgraf aldık. Hıfzı Paşa kumandasında elde tutulan bir mikdar kuvvetin cep heye gönderilmesini istiyordu. Halbuki bu kuvvetler, cephenin yarılması halinde düşmanı tutacak kuvvetlerdi. Har Divanı Süleyman Paşa'ya durumun bildirilmesini uygun gördü ve bildirdi.
Süleyman Paşa'dan Küstah Bir Cevap..
Süleyman Paşa'dan edeb dışı bir karşılık aldık : «Burada ben muvaffak olmazsam memleket elden gider, o zaman Payitahta da ihtiyaç yoktur» diyordu. Bu şımarık ve küstah cevabı Harp Divanı, ne meslek terbiyesine, ne devlet memuru vekârına sığdıramadığı için, ittifakla Süleyman Paşa'nın azline karar verdiler. Süleyman Paşa'nın Balkan Orduları Baş Kumandanlığı, Gazi Osman Paşa'ya tevcih edilecekti.
Ben, müdahale ettim ve önce durumun Gazi Osman Paşa'ya bildirilmesini, Osman Paşa'nın mütaleası alındıktan sonra karara varılmasını istedim. Tahmin ettiğim gibi Gazi Osman Paşa bulunduğu yerden ayrılmasının çok mahzurlu olacağını anlatarak, bu vazifenin Süleyman Paşa'ya verilme-
inin doğru olacağını mütalea olarak bildirdi. Cephede düşmanla dövüşüp zaferler kazanan Osman Paşa gibi bir askerin mütaleası ehemmiyetli idi. Süleyman Paşa'nın son telgrafından da anlaşılacağı gibi, kendi düşüncelerinin daima dünyanın nizamı olduğuna inandığını bildiğim halde, Başkumandanlığa getirilmesini Harp Divanına teklif ettim. Harp Divanı benim isteğimi hoş karşılamadı, fakat bununla beraber Süleyman Paşa, yalnız Balkan Orduları değil, Tuna Ordularının da Başkumandanı tayin olundu.
Şimdi insaf ile düşünülsün; Ben Mithat Paşa'nın arkadaşlarına, Abdülaziz Han Emmim'in tahttan düşürülmesine karışmış insanlara düşman olsaydım, Süleyman Paşa'yı Harp Divanına mı verir, yoksa Balkan ve Tuna Ordularının Başkumandanı mı yapardım?. Acaba benim yerimde hangi Padişah olsaydı, kendisine böyle küstahça ve hattâ hakaret dolu telgraf çeken paşasını bağışlardı? Ben mi kin güdüyorum, yoksa, kendisini tenkit eden paşaları, cephede dövüşen askerin gözü önünde tutuklayıp «kurşuna dizilsin» diye İstanbul'a gönderen Süleyman Paşa mı?..
Ruz-i Mahşerde Bunu Bana Sormayacaklar..
Ben, tırnağının ucu kadar memlekete faydası dokunacak kimselerin boyunca günahlarını gözümü kırpmadan bağışla-mışımdır. Çünkü benim bulunduğum yer, şahsî kayguların çok üstüne çıkılması gerekli olan bir makamdır. Yeryüzünde bunu bana soran olmasa bile, ruz-i mahşerde, her yaptığımın hesabının sorulacağını bilir ve iman ederim. Padişah olarak elbette benim de kusurum olmuştur; fakat hangi kusurum olmuş olursa olsun, kin gütmek, devlet ileri ile duygularımı karıştırmak gibi bir kusurum — elhamdülillah — olmamıştır. Ruz-i mahşerde böyle bir suale muhatap olmayacağım.
Rusların Balkanlarda ilerlemesi ve bazı kalelerimizi ele
geçirmesi, Bulgarları azdırdı ve buralardaki Türklere, tarifsiz zulümler, işkenceler ve hakaretlerde bulunmaya başladılar. O derece ki, hemen bütün Avrupa gazeteleri bu insanlık dışı davranışları yazıyorlar ve Bulgarlara lanet ediyorlardı. Ben, bu haberlerin İstanbul ve taşra gazetelerine aksetmemesine büyük bir dikkat gösteriyordum. Çünkü buralarda da Müslüman ahalinin galeyana gelmesi ve buradaki gayri müs-lim ahaliye misliyle mukabele etmesi pek mümkündü. Bu takdirde, bütün Avrupa bir kere daha bizim aleyhimize dönecek, gayr-i müslimleri himaye iddiasile İngiliz ve Fransız Donanması İstanbul önlerinde görünecekti.
Süleyman Paşa'nın Aklı - Fikri Şöhret Yapmakta..
Fakat cepheden Süleyman Paşa durmadan telgraf çekiyor ve mezalimi anlatarak bunların İstanbul ve taşra gazetelerinde yayınlanması için gazetecilerden kurulu bir heyetin kendi yanına gönderilmesini istiyordu. Çünkü aklı fikri şöhret yapmaktaydı. Bunlar, gazetelerde yazıldıktan sonra, ne olup bitebileceğini aklından dahi geçirmiyordu. Bütün ısrarlarına rağmen gazetecileri göndermedim ve haberlerin yayınlanmasını önledim. Kendisine bu husustaki düşüncelerimizi yazdıktan sonra da cevaben hepimizi korkaklıkla, vehimle suçlayacak kadar ileri gitti.
Şimdi düşünüyorum : Bu işde bir hata varsa, acaba mezalimi gazetelere yazdırmayıp zaten ızdırap içindeki ülkeyi yeni kargaşalıklara ve tehlikelere düşürmemek mi, yoksa yazdırıp, tamiri imkânsız felaketlere yol açmak mı?..
Bu kadarcık şeyi düşünemeyecek bir Paşa'yı Orduların Başkumandanı yapmak hatasını ben kabul ederim. Ama Süleyman Paşa'yı, şişiren yardakçıları da paşalarının «Benim
istediğim olsun da memleket ne olursa olsun» diyecek kadar hadgâm ve basiretsiz olduğunu kabul etsinler!
Rus Savaşını Süleyman Paşa'nın Başkumandanlığında kaybettik. Harp Divanı, Başkumandan'ın hataları yüzünden savaşı kaybettiğimiz kanaatindeydi. Kumandanları kullanamadığı, askeri kullanamadığı, bu yüzden hem bozguna sebep olduğu, hem savaşı kaybettiği ileri sürülüyordu. Muhakeme edilmesini istediler. Askerî bir işti, karışmadım. Muhakemesi askerler tarafından yapıldı ve kabahatli bulundu. Cezayı bağışladım, kendisini İstanbul'dan uzaklaştırdım. İşte Süleyman Paşa hikâyesinin iç yüzü... Bu onun için ağır bir ceza olmuşsa, benim takdirimle değil, Allah'ın takdiriyle-olmuştur. Başkaca taksiratı varsa Allah bağışlasın... _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:49 pm Mesaj konusu: 93 Muharebesini Tarih Şaşırmadan Yazacaktır. |
|
|
93 Muharebesini Tarih Şaşırmadan Yazacaktır.
26.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi
93 Muharebesi, içimde kırk yıl durmadan kanamış bir yaradır. Önlemek için çok uğraştım, muvaffak olamadım. Sonra kazanmak için didindim, gece uykularımdan, gündüz huzurumdan oldum, kazanamadım. Tarihin şaşırmadan karar verebileceği bir hadisedir bu... On binlerce okka evrak arşivlerdedir. Yazılmış sayısız kitap ortadadır. Bu savaşın içine zorla itilmiş bir Padişahın nasıl çırpındığını, tarih şaşırmadan yazacaktır. Bu sebeple müsterihim.
Düşmanlarım, pek çok şeyleri olduğu gibi, 93 Rus Savaşını da benim sırtıma yıkmağa çalışıyorlar. Onlara göre, bu savaşı ben istemişim. Büyük devletlerin aracılıklarını ben önlemişim! Prestij kazanmak için savaş açmışım. Sonra, hiçbir savaş bilgim olmadığı halde, Saray'dan savaşı idare
etmişim. Birçok kıymetli kumandanları,kıtaları başından uzaklaştırıp, yerlerine cahil kimseleri getirmişim. Orduyu silâhsız, erzaksız bırakmışım, böylece de zorla kendi Ordumu yendirmişim!
Evet, bunları yüzleri bile kızarmadan yazabiliyorlar ve herkesi inandırmaya çalışıyorlar, însan bunları gördükçe, okudukça, «Arşivleri de mi yok ettiler acaba?» diye düşünmekten kendini alamıyor.
Mithat Paşa ve taraftarları — çok yanlış olarak — İngilizlere güvenip o kadar ileri gitmişler, öyle bir savaş tohumu serpmişlerdi ki, buna karşı durmak, neredeyse vatan hainliği haline gelmişti. Savaşı önleyemeyeceğimi anladıktan sonra, savaşa hazırlanmaya başladım.
Serhatden Saraya Döşenen Telgraf
Memleket içindeki yollar yeterli değildi. Haberleşme at sırtında yapılıyordu. Ordu bir kere serhadde gönderildikten sonra, ondan haber almak günler, bazan haftalar mese-lesiydi. Bazı Avrupa memleketlerinde «Telgraf» adile bir haberleşme vasıtası kullanılmaya başladığını duymuştum. Hemen harekete geçtim ve Belçika'dan bir uzman getirttim. Adı Jan Dikru idi. işinin erbabı bir adamdı. Zamanın en kuvvetli bataryaları ile donanmış bir telgrafhane merkezini Saray'da kurdurdum. Her vilâyet kendi sahasındaki telgraf direklerini dikti, teller bağlandı ve hatlar işledi. Telgrafhaneyi bu Jan Dikru idare ediyordu. Kendisini çağırdım ve bizim adamlarımıza 6 ay içinde bütün işleri bir başlarına yürütecek ölçüde öğretecek olursa, kendisine bir Osmanlı nişanı ile 2000 altın vereceğimi söyledim.
Hemen Saray'da bir okul açtı ve üç guruba böldüğü ta lebelerine gece gündüz ders vermeğe başladı, İki buçuk ay sonra gerek Anadolu ve gerekse Rumeli'nin belli başlı vilayetlerini merkeze bağlayan şebekeyi kendi başlarına idare edecek kabiliyette telgrafçılar yetiştirdi. Hiç değilse böylece haberleşme sağlanmıştı.
Ordu mevcudunun Doğuda seksen bin, Rumelinde iki yüz bine ulaştığını bildirdiler. Sadrazam Ethem Paşa, Serasker Redif Paşa, Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Nadir Paşa, Bahriye Nazırı Rauf Paşa ve Tophane müşiri Mahmut Paşaları Saraya davet ettim ve bir Harp Divanı kurdum. Kendilerine ne düşündüklerini sordum. Günlerce süren konuşmalardan sonra bu Harp Divanı şu kararları aldı :— «Tuna Ordusu» adını alan ve Rusları sınırda kar
şılayacak kuvvetlerin basma Abdülkerim Nadir Paşa getirilecek.
— Telgraf yolu ile ordularla muhabere imkânı sağlanmış olduğuna göre, Saray'da Tecrübeli paşalardan bir Harp Divanı kurulacak. Bu divan, kendi aralarında iş bölümü yaparak Ordunun iaşe, ikmal, teçhizat işlerini dakikası dakikasına takip edecek, savaşın gelişen yeni şartlarına göre, Başkumandanları dakikası dakikasına uyaracak ve işlerini kolaylaştıracak.— Osmanlı mülkünün bütün gücünü ve varlığını, Harbin icaplarına göre ve benim adıma 'kullanacak,Osmanlı mülkünün en yetkili paşalarıydı. Kararlarını kabul ettim.
Ordu İçindeki İkilik
Bu müzakereler sırasında Sadrazam Ethem ve Serasker Redif Paşalar, Ordunun çeşitli kademelerinde subaylar arasında bir huzursuzluk olduğunu bana bildirdiler. Hüseyin Avni Paşa'nın yetiştirmesi bazı paşalar ve subaylar, Ab-dülaziz Hanın düşürülmesini tasvip ederken, bazı paşalar ve subayların tasvip etmemesi ve ayıplaması Orduyu içinden bölmüştü. Bunların birbirine güveni yoktu. Açıktan hiçbir huzursuzluk belli olmadığı halde, her iki tarafta da «bizden», «sizden» sözleri kullanılıyordu.
Müteessir olmuştum. Bu yüzden — maazallah — her şeyi kaybedebilirdik. Çaresini sordum. Abdülkerim Nadir Paşa, sürtüşme ihtimali olan subayları ayrı ayrı cephelerde toplamayı teklif etti. Serasker Redif Paşa, bunun Orduyu karmakarışık edeceğini, askerin tanıdığı subayın kumandasında savaşa katılmasının iyi neticeler vereceğini anlattı. Uzun müzakerelerden sonra bu çeşit sürtüşmeler çıkarsa, bunların kurulacak Harp Divanı'nın alacağı tedbirlerle önlenmesi, işin icabına uygun olacağı kararlaştırıldı.
Ben asker değildim. Askerin haleti ruhiyesini de bilmezdim. Fakat bana Abdülkerim Nadir Paşa'nın teklifi daha uygun geliyordu. Birbirlerini anlayacak insanların yanyana olması, elbette maslahata daha uygun düşerdi. Fakat önümüzdeki zamanın kısalığı, askerin haleti ruhiyesi üzerinde ileri sürülen fikirler dolayısı ile, karara ben de katıldım, İşte bizi Ruslara yendiren en büyük hatalardan biri!
Ordu İçindeki İkilik
Bu müzakereler sırasında Sadrazam Ethem ve Serasker Redif Paşalar, Ordunun çeşitli kademelerinde subaylar arasında bir huzursuzluk olduğunu bana bildirdiler. Hüseyin Avni Paşa'nın yetiştirmesi bazı paşalar ve subaylar, Ab-dülaziz Hanın düşürülmesini tasvip ederken, bazı paşalar ve subayların tasvip etmemesi ve ayıplaması Orduyu içinden bölmüştü. Bunların birbirine güveni yoktu. Açıktan hiçbir huzursuzluk belli olmadığı halde, her iki tarafta da «bizden», «sizden» sözleri kullanılıyordu.
Müteessir olmuştum. Bu yüzden — maazallah — her şeyi kaybedebilirdik. Çaresini sordum. Abdülkerim Nadir Paşa, sürtüşme ihtimali olan subayları ayrı ayrı cephelerde toplamayı teklif etti. Serasker Redif Paşa, bunun Orduyu karmakarışık edeceğini, askerin tanıdığı subayın kumandasında savaşa katılmasının iyi neticeler vereceğini anlattı. Uzun müzakerelerden sonra bu çeşit sürtüşmeler çıkarsa, bunların kurulacak Harp Divanı'nın alacağı tedbirlerle önlenmesi, işin icabına uygun olacağı kararlaştırıldı.
Ben asker değildim. Askerin haleti ruhiyesini de bilmezdim. Fakat bana Abdülkerim Nadir Paşa'nın teklifi daha uygun geliyordu. Birbirlerini anlayacak insanların yanyana olması, elbette maslahata daha uygun düşerdi. Fakat önümüzdeki zamanın kısalığı, askerin haleti ruhiyesi üzerinde ileri sürülen fikirler dolayısı ile, karara ben de katıldım, İşte bizi Ruslara yendiren en büyük hatalardan biri! _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 12:50 pm Mesaj konusu: Ruslar İstanbul Kapısında |
|
|
Ruslar İstanbul Kapısında
Bundan sonraki savaşın yarısını da Süleyman Paşa'nın, kendisini tutan Paşaları ve Subayları ileriye alması, kendisine karşı olduklarını sandıklarını da türlü yollarla muattal hale koyması aldı götürdü. Rusları İstanbul kapılarına kadar indirdi.
Doğu cephesinde de kendisine çok bel bağladığımız iyi bir kumandan olan Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın da muvaffak olamaması aynı sebeplerdendir, İşte Rus Savaşı'nın iç yüzü.
93 Muharebesi, ibretle bakanlara çok şey söylemiştir. Onda bir şey görmek isteyenler, çok şeyler görmüşlerdir. Fakat hiçbir şey görmemek için gözlerini yumanlar, papağan gibi ezberledikleri sözleri durmadan tekrar etmişler, «Abdülhamid, Abdülhamid» diye sayıklayıp durmuşlardır.
Ben Abdülkerim Nadir Paşa gibi muzaffer Serdar-ı Ekrem'e orduyu teslim etmeseydim, acaba bana kim hak verirdi? Bu, gerçekten tok gözlü Askerin ihtiyarlık zaafile yanlış kararlar alabileceğini nerden bilebilirdim? Muharebe planına Süleyman Paşa'dan başka kimse itiraz etmedi. Almanların en büyük kumandanlarından Moltke bile, dört kalenin ehemmiyetini kabul etmiş bir askerdi.
Savaş kapıya geldiği gün Seraskeri değiştirmek, akıl kârı mı idi?.. Sonra bunlar, Osmanlının yetiştirdiği en tecrübeli, en okumuş kimselerinden değil iniydi?.. Kimi yerine koysam, Rusları yenebilirdi acaba?.. Süleyman Paşa'nın Başkumandanlığında ne hale düştüğümüz görülmedi mi?.. Gazi Osman Paşa gibi mübarek bir asker bile o kertede mesuliyet almaya yanaştı mı?..
Savaşı neden kaybettiğimizi bilmemiz lâzımdır. Fakat şunu bunu suçlamak için değil, bir daha memleketimizde aynı yanlışları yapmamak için...
Yunan Muharebesinde Bu Hataları Yapmadım..
Ben Yunan Muharebesinde bir daha bu hatalara düşmedim. Ordunun içinden bölünmesinin ne olduğunu biliyordum. Bir Kumandanın nefsine güveni olması gerektiğini biliyordum, İyi hazırlanmış bir orduyu müdafaaya sokmanın, onun kuvvei maneviyesini törpülemek olduğunu biliyordum.
Ordular arasındaki sayı üstünlüğü, bütün bunlardan sonra gelir. Fakat bunu öğrenebilmekliğim için, Rus yenilgisinin acısını, yirmi bu kadar yıl içimde taşımam gerekliydi.
Dünyadan çok ahirete yakın olduğum şu günlerde bir vicdan muhasebesi yaparak düşünüyorum ki, BÜYÜK HATA taa Dedemin günlerinden bu yana yuvarlana yuvarlana gelmiştir. Yeniçeriliği ortadan kaldırmışız ama, Yeniçeriliği bozan sebepleri ortadan kaldırmamışız. Bu ocağı söndürmek bize, —dün kulumuz olan— Mehmet Ali Paşa'nın at oynatarak Kütahya önlerine gelmesine, Ruslarla Aynalıkavak Muahedesinin yapılmasına, Tanzimat Fermanı'nın çıkarılmasına patlamıştır.
«Tarih Değil Hatalar Tekerrür Ediyor.»
Hem bari orduyu politikadan çekebilseydik... Yeniçerilerin bire kadar kırılmasının üstünden kırk yıl bile geçmeden Hüseyin Avni Paşa'nın ordusu Amcam Abdülaziz Hanı tahtından indirdi. Hanedana karşı olanlar, Hanedandan yana olanlar diye bölündü yeni baştan ordu, 93 Muharebesini kaybettik. Biraderim Muradı da beni de tahttan indiren aynı ordudur. 93 Muharebesini niçin kaybettiysek, Balkan Harbini de onun için kaybettik. Tarih değil, hatalar durmadan tekerrür ediyor. Bugün bir vatan kaybediyorsak, sebebi yine odur.
Osmanlı Tarihini anlayanlar bilirler ki, bu ülke kuvvete dayanarak değil, adalete dayanarak kurulmuştur. Eğer Osmanlı Orduları gittikleri yere adalet yerine zulüm götür-selerdi, bu imparatorluk kurulmadan çekirdek halinde parçalanırdı. Adalet meşruiyetin temelidir. Meşruiyyet, hükmetmenin mesnedidir. Kuvvet, meşruiyyetin müeyyidesidir. Bu halde kuvvet meşruiyyete, hükmetme adalete dayanmak zorundadır. Her kim ki adaletsiz hükmetmeye, meşruiyetsiz kuvvet kullanmaya kalkarsa, yıkılır. Ordu, gayesi içinde elindeki kuvveti kullanırsa meşru, gayesi dışına kayarsa gayr-i meşrudur. Belki bazı şeyleri yakar, yıkar ama, sonunda kendisi de yıkılır. Ve maalesef bu enkazın altında bazan bir devlet de çöker.
Gaflet İçindeki Münevver...
28.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi
Hatırıma gelmişken şunu da kaydedeyim : Düşmanlarım benim sansür memurlarımdan çok şikâyet etmişlerdir. Ben evham ve korku içinde yaşarmışım da bu yüzden pireyi deve görürmüşüm. Benim memurlarım da böylece gazetelerin haberlerini, yazılarını anlaşılmaz hâle koyarlarmış!..
Hayır, ben «evhamlı» olmamaya dikkat ettiğim kadar, «gafil» olmamaya da dikkat ettim. Çünkü gaflet, evhamdan da büyük zarar getirir. Mekteplerimde okuttuğum, Avrupa'ya gönderip dünyayı öğrenmelerini sağladığım insanların bazıları, kabiliyetsiz çıkıyorlar, Avrupa'da neye bakıp neyi görmeleri gerektiğini kestiremedikleri için memlekete zararlı fikirlerle dönüyorlardı. Kendilerini, yanlış yetiştirdiklerinden dolayı cezalandıramazdım. Ama başkalarını da yanlış yetiştirmelerine izin vermek hakkım değildi.
Bir küçücük kasabamızda yüzde ellinin üstünde gayr-i müslim varsa orada kaymakamın ve memurların gayri müslimlerden seçilmesini adaletin icabı görüyorlardı da, koskoca 250 milyonluk Hindistan'ın İngiltere Parlamentosunda bir tek temsilcisi olmadığını düşünmeyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. İngiltere'de Meşrutiyeti görmüşler ve hayran olmuşlardı. Ama İngiltere'de Meşrutiyeti kimin kullandığına bakmamışlardı bile...
Bu cahilane fikirlerini gazetelerde yazmak, memleketi böylece altüst etmek istiyorlardı; bırakmıyordum. O zaman «Zalim» diye bana hücum ediyorlardı.
Avrupa'ya giden bazı gençler, orada lâboratuvarda ne olup bittiğine başlarını bile çevirmeden kadınların erkeklerle dans ettiklerini görüyorlar, içki içtiklerine hayran ka-liyorlar ve memlekete gelince, Avrupa Medeniyetinin üstünlüğü diye bunu öğütlemeğe çalışıyorlardı; yanlıştır diyordum. O zaman beni örümcek kafalı olmak suçluyorlardı. _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin
 | |