BİZİM KÖŞE
BİRLİĞİN VE BİLGİNİN MEKANI
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

A'dan Z'ye Allah dostları, evliyalar....<<A>>
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3 ... 8, 9, 10, 11  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> İSLAM ALİMLERİ ve TASAVVUF BÜYÜKLERİ
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Pzr Mar 23, 2008 11:25 pm    Mesaj konusu: ALİ BİN MUHAMMED Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ BİN MUHAMMED

Buhârâ evliyâsından ve Şâfiî mezhebi âlimlerinden. İsmi Ali olup, babasının ismi Muhammed'dir. Babasının isminin Ahmed olduğu da rivâyet edilir. Künyesi Ebü'l-Feth'dir. Doğum târihi ve yeri belli değildir. 1010 (H.401) senesinde Buhârâ'da vefât etti.

Ali bin Muhammed, zamânının büyük âlimlerinden idi. Ebû Hatem bin Hibbân'dan çok hadîs-i şerîf dinledi. İlim ve edeb sâhibi bir zât idi. Nazım ve nesir hâlinde yazılmış pekçok şiirleri vardır. Hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur.

Talebelerine sohbetlerinde sık sık şöyle buyururdu:

"Kim kendi bozuk hâlini düzeltirse, kendini, çekemiyenlere fırsat vermemiş olur.

Büyüklerin huzûrundaki edepsizlik ve dostların arasında onları aşağı görmek ne büyük cehâlettir.

Kişide îmân, ihlâs ve pişmanlık bulunursa, Allahü teâlâ onun bütün günâhlarını affeder.

Kişinin dünyâ malını arttırmaya çalışması, kendisi için bir noksanlık ve onun kârı, kazancı ise, hayır olmayıp hüsrandır."

Ali bin Muhammed, bir vâzında şöyle nasîhat etti:

Ey insanoğlu! Allahü teâlânın emirlerini hatırından çıkarma ve bütün âzâlarını O'nun yolunda kullan. Elin ayağın, gözün kulağın, itâattan çıkarsa; tekrar Allahü teâlânın ve O'nun Peygamberinin buyurduklarını onlara öğret ve yaptırmaya çalış.

Ey insanoğlu! Körpe ve tâze olan şu gençliğinle gururlanma. Her şeye gücünün yetmesi, seni aldatmasın. Senden önce, gençlerin pekçoğu saçı sakalı ağarmadan bu dünyâyı terk etti. Genç ve tâze bir fidanken göçüp gittiler. Farzet ki gençlik, sâhibine bir takım özür olacak şeyler gösterir. İhtiyarın özrü yoktur. Onun ileri sürdüğü şeyler, şeytanın eğlencesi olacak şeylerden başkası değildir.

Ey sonu harâb olacak olan bir evi tamir etmeye çalışan kişi! Allahü teâlâya yemin olsun ki, bu çalışma; harâb olacak ömür için tâmirden başka bir şey değil de nedir?

Ey aklını, fikrini, gönlünü, mal-mülk toplamaya vermiş kişi! Böyle yapma, bu işlerden geri dur. Zîrâ mal-mülk sevincinin netîcesi, hüzün ve kederdir. Ağlayıp, sızlamaktır. Onunla birlikte olmak, insanı Allahü teâlâya ibâdet etmekten uzaklaştırır.

Ey insanoğlu! İnsanların kalblerini kazanmayı, hoşnûd ve râzı etmeyi isteyerek, herkese iyilik et. İyilikten ayrılma. Bu yolda insanlara hizmetin devamlı olsun. Çünkü insan, iyiliğin kölesidir. Sana bir sıkıntı ve zarar gelirse, sen bunu yapanlara karşı gücün yettiğinde affedici ol ve hatâları görme!

Ey şu anda sevinç içerisinde olan insanoğlu! Sen gaflet uykusunda yatıyorsun. Sevinç ve neşeni devamlı kalıcı sanma. Bu rüyâ, şimdi sana neşe ve sürûr veren bir zamandır. Sana cezâ, üzüntü ve sıkıntı veren zaman ise, uyanınca gelecektir.

1) Tabakât-üş-Şâfiiyye; c.5, s.293
2) El-Bidâye ven-Nihâye; c.11, s.345
3) Şezerât-üz-Zeheb; c.3, s.159
4) Miftâh-üs-Se'âde; c.1, s.229
5) Vefeyât-ül-A'yân; c.3, s.376
6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.4, s.334

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Sal Mar 25, 2008 10:37 am    Mesaj konusu: ALİ BİN MUHAMMED BİN BEŞŞÂR Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ BİN MUHAMMED BİN BEŞŞÂR

Büyük velî ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi Ebü'l-Hasan'dır. 925 (H.313) senesinde vefât etti. Necma'ya yakın bir yer olan Akabe'de bulunan kabri ziyâret mahallidir. Ebû Bekr el-Mervezî, Ahmed bin Hanbel hazretlerinin oğlu Sâlih, Abdullah ve daha başka büyük âlimlerin derslerinde bulundu. Kendisinden, Ali bin Muhammed bin Câfer el-Beclî, Ebû en-Necâd ve başka âlimler ders aldılar. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur.

Ali bin Muhammed bin Beşşâr, kendisinden bahsederken, şöyleyim böyleyim demezdi. Ben bir adamı tanıyorum. Onun şöyle şöyle durumu var, derdi. Birgün, ben bir adamı tanıyorum, otuz sene, özür dilemeyi gerektirecek bir söz konuşmamıştır, dedi. Hâlbuki burada kendisini kastediyordu.

Birgün Ali bin Beşşâr bir meclisde oturuyordu. Orada bulunanlardan bâzısı ona, nereden yiyip içiyorsun, diye sordu. Bu sırada başkaları söze karışıp, o istediği yerden bulur. Herkes ona verir, dediler. Bunun üzerine Beşşâr hazretleri;

"Ey cemâat! Şu kırk seneden beri, acabâ benim yiyip içtiğim yeri gören var mı? Yine bu kadar zamandır, bir kimseye bir ihtiyâcım olmuş mudur? Bir kimseden bir şey istemeye gittiğimi bilen var mıdır? Eğer gören bilen varsa söylesin." dedi.

Meclisinde konuşmak istediği zaman; "Sen, ne istediğimizi biliyorsun." meâlindeki âyet-i kerîme ile başlardı. O sırada birisi kalkıp, ona:

"Allahü teâlâ senden râzı olsun. Devamlı bu âyet-i kerîmeyi okuyarak sözüne başlıyorsun. Senin bundan maksadın nedir?" diye sordu. Ali bin Beşşâr, ona;

"Sen bunu niçin soruyorsun? Bu zamana kadar, kimse bana sormadı. Fakat yine sana, bundaki maksadımı söyleyeyim: Dünyâda da âhirette de, Allahü teâlânın rızâsından başka hiç bir maksadım ve murâdım yoktur. Onun için, devamlı meclislerimde, bu âyet-i kerîmeyi okuyarak başlıyorum." dedi.

Ali el-Beşşâr'ın bir sohbetinde Ahmed Bermekî, odanın en uzak kısmında oturdu. Sükûnet içerisinde, orada bulunanlarla birlikte sohbeti dinledi. Sohbetin sonunda, Lâ ilâhe illallah, dedi ve "O Balık sâhibini (Yûnus'u) da hatırla ki o, (dînini kabûl etmeyen kavmine) öfkelenerek gitmişti de, kendisini hiç bir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken (yutan balığın karnındaki) karanlıklar içinde: "Senden başka hiç bir ilâh yoktur, seni bütün noksanlıklardan tenzîh ederim. Gerçekten ben, haksızlık edenlerden oldum." diye duâ etmişti." meâlindeki Enbiya sûresinin seksen yedinci âyet-i kerîmesini okuyup;

"Yâ Rabbî!Sen, kendisini balığın karnında hapsettiğin zaman, sâlih bir kulun olan Zu'n-Nûn= Yûnus aleyhisselâm karanlıkta sana; "Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn (Senden başka hiç bir ilâh yoktur, seni bütün noksanlıklardan tenzîh ederim. Gerçekten ben, haksızlık edenlerden oldum.)" diye nasıl duâ edip yalvarmışsa, ben de sana öyle yalvarıyorum. Yâ Rabbî! Senin yüce kelâmın haktır. Sen sâlih bir kulun olan Yûnus'un bu duâsına karşılık; "Biz de onun duâsını kabûl ettik. Kendisini kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız." (Enbiyâ sûresi: 88 ) buyurdun. Allah'ım! Onun duâsını nasıl kabûl edip, içerisinde bulunduğu sıkıntılı durumdan, rahmetinle onu nasıl kurtarmışsan, duâlarımızı kabûl buyurup, sıkıntılı ve elem verici durumlardan bizi muhâfaza eyle. Yâ Rabbî! Sen Erhamürrâhimînsin (merhamet edenlerin en merhametlisisin). Sonra, on kere yâ Rabbî!" dedi. Fakat o, her yâ Rabbî dediği zaman, Ahmed Bermekî içinden; "Yâ Rabbî! Bana genişlik, rahatlık ihsân et." diyordu. Daha sonra Ali bin Beşşâr'ın semâya doğru yönelmiş, sanki kendisine bir şeyler söyleniyor da, onları dinler bir durumu olduğunu gördü. Sonra Ahmed Bermekî'ye doğru döndü.

"Yazık sana, utanmıyor musun? Allahü teâlâdan Cennet'ini iste. Yine O sana, insanlara muhtaç olmayacak kadar rızık ihsân eder. Hâlbuki sen devamlı, dünyâyı, rahatı ve genişliği istiyorsun." Allahü teâlânın izni ve bildirmesiyle, içinden geçeni öğrenmişti. Ondan sonra ona emrettiği gibi Allahü teâlâdan Cennet'ini istedi.

Birgün bir talebesi ile ders yapıyordu. O sırada Ali bin Beşşâr'ın yüzü talebenin dikkatini çekti. Ay gibi parlıyordu. Kendi kendine, her hâlde yarınki sohbete hazırlık için traş olmuş, umûmî bir temizlik yapmış. Onun için yüzü böyle parlıyor, diye düşündü. O sırada talebeye;

"Sen niçin öyle düşünüyorsun, senin dediğin gibi değil." deyip, başını açtı. Traş olmadığını gördü. Bunun üzerine ona;

"Zannınız güzel olsun. Kalbinize iyi sâhib olunuz." dedi. Talebe çok utandı. Allahü teâlâ, bu velî kuluna, onun içinden geçenleri bildirmişti.

Ali bin Beşşâr buyurdu ki:

"Günahlardan sakınan kimseler, nefsleri üzerinden, terbiye kamçısını kaldırmazlar. Allahü teâlanın râzı olduğu işler için nefslerini zorlarlar. Onlar, mal ve mülkü Allahü teâlânın rızâsı için vermekten çekinmezler."

"Yemek yiyeceğin ve uyuyacağın zaman, fazla yeme ve fazla uyuma."

"Allahü teâlâya isyânkâr olup, günahlara dalan kimsenin, Allahü teâlânın verdiği cezâları çok görmesi münâsip değildir."

"Şu dört haslet kişinin kemâline alâmettir: Kalbi dünyâ sevgisinden kurtarıp, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmak. Sonunda, hesâba çekilmeyi gerektirecek şeyleri terketmek, hâli hafîf ve yumuşak olmak. Dünyâlık biriktirmeyi azaltmak."

Ona, Allahü teâlânın rızâsına nasıl kavuşulur? diye sordular.

"Gizli günah işlediğin gibi, gizli tâatte (Allahü teâlânın beğendiği şeyler) bulunursun. Nihâyet kalbin, ibadet ve tâatlere doğru meyleder. Bu hâl, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya doğru gittiğinin alâmetidir." buyurdu.

Bir zât, Ali bin Beşşâr'ın yanına gitmişti. Üzerinde yünden bir cübbe vardı. Ali bin Beşşâr kendisine, "Kalbini mi güzelleştirdin, yoksa bedenini mi?" diye sordu. Sonra; "En önemli olan, kalbin güzelleştirilmesi ve temizliğidir." diye buyurdu.

"Sırf makam sâhibi olmak ve biliyor desinler için bir kaç mesele öğrenip, insanlara fetvâ vermeye kalkışmak, ne kadar ayıptır."

ÜZÜLMENE NE GEREK VAR?

İbn-i Uleyk ez-Zeyyât bir ara büyük bir maddî sıkıntıya düşmüştü. Odasında gamlı ve düşünceli bir hâlde oturuyordu. Tam bu esnâda İbn-i Beşşâr;

"Ey Abdullah!" diye seslendi. Halbuki onun bulunduğu oda ile İbn-i Uleyk'in arasından bir yol geçiyordu. Aralarındaki mesâfe de oldukça uzak idi. Ona, buyurun bir emriniz mi vardı? deyince;

"Buraya gel!"dedi. Yanına gitti.

"Niçin dünyâ için bu kadar çok üzülüyorsun? Maddî sıkıntın var, yanında da hiç bir şeyin yok herhâlde!" dedi. O da;

"Evet yok!" dedi.

"Hiçbir şeyim yok diye, bu kadar üzülmeye ne gerek var. Rızkın seni buluncaya kadar falanca nehrin kıyısında yürü. Rızkınla karşılaşınca onu al ve Allahü teâlâyı zikret, O'nu an ve hatırla." O anda, İbn-i Beşşâr'ın sözü üzerinde düşünmeye başladı. Fakat ona karşı çıkması mümkün değildi. Sonra yanından ayrıldı. Kendisine târif edilen nehre kadar, Allahü teâlâyı zikrederek gitti. Köprünün üst tarafına varınca, bir zât ona;

"Ey Abdullah!" diye seslendi. O da;

"Buyrun, bir emriniz mi vardı?" dedi. Yanına gittiğinde ona kırk dirhem verdi ve;

"Benim için bir kitap yaz!" dedi. Bir müddet sonra oradan ayrılarak evine gitti. İbn-i Beşşâr tekrar;

"Ey Abdullah!" diye seslendi. O da;

"Buyrun efendim!" dedi.

"Karşılaştığın zât sana kırk dirhem verip, kendisi için bir kitap yazmanı söyledi mi?" dedi.

"Evet" cevâbını verince;

"Eğer sen sabredip acele etmeseydin, rızkın kapına gelecekti. Acele ettin, rızkını almak için tâ oralara kadar gittin." buyurdu.

1) Tabakât-ı Hanâbile; c.2, s.57
2) Târih-i Bağdâd; c.12, s.73
3) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.267
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.376

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN


En son Alperen tarafından Sal Mar 25, 2008 10:38 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Sal Mar 25, 2008 10:38 am    Mesaj konusu: ALİ BİN MÛSÂ FEŞLİ Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ BİN MÛSÂ FEŞLİ

Evliyânın meşhûrlarından ve fıkıh âlimlerinden. İsmi, Ali bin Mûsâ, künyesi Ebü'l-Hasan, nisbeti Cebertî ve Feşlî'dir. Zebîd şehrinde yaşadı. Doğum târihi bilinmemektedir. 1388 (H.791) senesinde vefât etti. Yemen'in Zebîd şehrinde Bâb-ı Sihâm kabristanına defnolundu. Kabri orada meşhûr olup, ziyâret edilmektedir. Onu sevenler, kabrini ziyâret edenler, rûhâniyetinden istifâde etmektedirler.

Âlim, sâlih ve velî bir zât olan Ali bin Mûsâ'da, bâzı vakitlerde tasavvuf büyüklerinde bulunan cezbe, Allahü teâlânın muhabbetiyle kendinden geçme hâli hâsıl olurdu. Bu hâlde ve her zaman, hep Allahü teâlâyı zikreder, hiç bir zaman O'ndan gâfil olmazdı. Evliyâ olduğunu gösteren keşif ve kerâmetler kendisinde çok görülürdü. Zamânında bulunan birçok âlim ve velî ile görüşüp, onların sohbetlerinde kemâle erdi. Zamânındaki âlim ve velîlerin önde gelenlerinden oldu. Şeyh-i kebîr İsmâil bin İbrâhim el-Cebertî onun talebelerindendir. Şeyh-i kebîr İsmâil Cebertî bu zâta çok hürmet eder, çok saygı ve edeb gösterirdi. Bir iş yapacağı zaman, mutlaka ona arzeder, danışmadan ve onunla istişâre etmeden bir iş yapmazdı.

Ali Mûsâ el-Feşlî hazretleri ibâdet ettiği sırada kendinden geçer, muhabbet-i ilâhiyyeye dalar giderdi. Dış dünyâdan tamâmen habersiz bir hâl alırdı. Bir gece mescidde ibâdet ve tâat ile meşgûl olurken, içeriye bir hırsız girdi. Hırsız gelip, içeride bulduğunu alıp gidiyor, içeride bulunan zâtın kendisine müdâhale etmediğini, kendinden geçmiş hâlde Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olduğunu görünce, tekrar tekrar girip mescidden bir şeyler götürüyordu. Nihâyet alacak bir şey kalmayınca, onun üzerinde bulunan elbiseyi almak için tuttu. O da, kendinden geçmişlik hâlinden bir an çıkıp, hırsıza;

"Beni elbisesiz mi bırakacaksın?" dedi. Elbisesini geri çekti. Hırsızın gözü dönmüş olduğundan bu sözleri dinlemeyip elbiseyi çekip aldı ve mescidden çıkıp kaçtı. Bu sırada onu gören gece bekçisi hırsızı yakalayıp, sabah olunca vâlinin huzûruna götürdü. Başka suçları da meydana çıktı. Vâli bunun cezâlandırılmasını, fakîh hazretlerinin elbisesinin de kendisine geri verilmesini emretti.

Fakîh Ali bin Mûsâ el-Feşlî hazretleri Zebîd'de bulunduğu bir sırada, büyük bir yangın çıktı. Bu sırada, ders verdiği medresenin karşısında bulunan bir mescidde ibâdet ve tâat ile meşgûl idi. O mescidin alt kısmında ise odun yığılı idi ve yangın her tarafı sarmıştı. Fakat hikmet-i ilâhî, Fakîh hazretlerine bir şey olmuyordu. Onun içeride bulunduğunu öğrenen İsmâil bin İbrâhim, yanında birkaç kişi ile berâber koşarak acele ile mescide girip onu dışarı çıkardılar. Tam onlar çıkar çıkmaz da mescidin tavanı çöktü. Orada bulunanlar, o büyük zâtın kerâmeti ile ona bir şey olmadığını anlayıp, onu daha çok sevmeye başladılar.

Kerâmetlerini ve güzel ahlâkını bildiren daha nice haberler ve menkıbeler vardır. Talebelerinin en büyüklerinden olan İsmâil bin İbrâhim el-Cebertî (r.aleyh) diyor ki:

"Her kim, fakîh Ali bin Mûsâ'nın kabrini ziyâret edip, orada dört defâ Yâsîn-i şerîf okursa, Allahü teâlâ, fakîh hazretleri hürmetine o kimsenin ihtiyâcını giderir."

1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.185
2) Tabakât-ul-Havâs; s.97
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.10, s.6

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Sal Mar 25, 2008 10:40 am    Mesaj konusu: ALİ BİN MUSTAFA ÖMERÎ Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ BİN MUSTAFA ÖMERÎ

Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Ali bin Mustafa Ömerî'dir. Hazret-i Ömer bin Hattâb'ın soyundandır. Dımeşk (Şam)da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası Mustafa Ömerî, zamânının önde gelen evliyâsından idi. Ali Ömerî 1904 (H.1322) senesi Trablusşam'da vefât etti. Vefâtını önceden haber verdi ve defnedileceği yeri gösterdi.Burası evinin yanında bir yer idi. Sonradan kabri üzerine büyük bir kubbe yapıldı. Türbesi, ziyâret mahallidir.

Ali Ömerî, evliyâ bir zât olan babasının himâye ve terbiyesinde yetişti. Kendisinde küçük yaşlarda büyüklük ve evliyâlık hâlleri görülmeye başlandı. Henüz yirmi yaşlarında babasının emri üzerine Şam'ın sâhil şehirlerinden Lazkiye'ye gitti.

Kendisi anlatır: "Lazkiye şehrine vardım. Câmi-i Uveynî'ye giderek, orada ibâdetle günlerimi geçirmeye başladım. Yedi sene insanlardan uzak, gönlümü Rabbime vermiş bir halde nefsimin terbiyesiyle meşgûl oldum. Beni mânevî hâller kaplamaya başladı. Sonra dağlara ve çöllere düşüp senelerce ilâhî aşk ile kendimden geçmiş olarak dolaştım. Aklım başıma, şuurum yerine gelince, Lazkiye'ye döndüm. Ev bark edinip evlendim. Sonra Trablusşam'a yerleştim. Orada yaşamaya, insanları mânevî yönden terbiye ederek, dünyâ ve âhiret seâdetine kavuşmalarına çalıştım."

Ali bin Ömerî hazretleri, gösterdiği güzel hâller ve kerâmetler ile çok meşhur oldu. Herkesin sevgi, saygı ve îtimâdını kazandı. Câmiu Kerâmât kitâbını yazan Yûsuf Nebhânî hazretleri onun hakkında;

"Bu zamanda hârikulâde hâlleri bu kadar çok ve sayılamayacak derecede olan başka birini bilmiyorum." demektedir.

Bir zaman Lazkiye şehrine Ahmed Paşa mutasarrıf olarak tâyin oldu. Ahmed Paşa ile Ali Ömerî hazretlerinin İstanbul'dan bir tanışmışlıkları vardı. Ali Ömerî hazretleri onu ziyâret için geldi. Onun geldiğini işiten mutasarrıf, adamlarından birisine işâret edip, Ali Ömerî hazretlerini evine götürmesini ve misâfir etmesini söyledi. O öyle yaptı. Bir müddet sonra Ali Ömerî hazretleri aslen Trablusşamlı birinin evine gitmişti. Ev sâhibi olan Muhammed Efendi, Ali Ömerî hazretleriyle görüşmesi esnâsında mutasarrıfın kendi eliyle bir hediye gönderdiğini söyleyip hediyeyi gösterdi. Bu hediye kıymeti az bir şey olup, Ali Ömerî hazretlerine îtibâr etmediğini gösteriyordu. Evine kabûl etmediği gibi üstelik değersiz bir şey de göndermişti. Ali Ömerî hazretlerinin buna çok canı sıkıldı. Yüzünün rengi değişti. Kalbi mahzûn bir hâlde;

"Bana böyle mi yapılacaktı?" dedi. Bunu üç defâ tekrarladı. Sonra da;

"Ahmed Paşa azl oldu." buyurdu. O sırada azline hiç bir sebep yoktu. Ali Ömerî hazretleri Trablusşam'a döndü. Çok geçmemişti ki Ahmed Paşa'nın azl haberi geldi. Lazkiye vilâyetine yeni mutasarrıf tâyin edilmişti.

Ali Ömerî hazretleri birgün sevdikleriyle birlikte bir bahçede sohbet ediyordu. Orada su dolu bir havuz vardı. Bu sırada elbiseleriyle birlikte su dolu derin havuza kendini atıverdi. Suda kayboldu. Herkes dehşete kapıldı. Kimsenin yapacak bir şeyi yoktu. Çâresiz çıkmasını beklediler. Fakat bir türlü çıkmadı. Vakit hayli uzadı. Herkes başına bir şey geleceğinden korkmuştu. Kendisine seslenildi. Bu sırada bahçenin diğer bir tarafından seslendiği işitildi. O tarafa gidildiğinde Ali Ömerî hazretlerinin kendilerine baktığı ve tebessüm ettiği görüldü. Herkes bu hâle şaştı. Orada bulunanların ona karşı sevgileri daha da fazlalaşmıştı.

Ebû Ahmed Bayrakdâr anlatır:

"Zaman zaman Ali Ömerî hazretleri ve bir kısım sevdiklerimizle temiz hava almak için bahçelere çıkardık. Birgün yine bir bahçeye gelmiştik. Burası ile geldiğimiz şehir arası hayli uzak idi. Bizimle berâber olacağını söyleyen bir kardeşimiz henüz gelmemişti. Bunun üzerine hocamıza içimizden biri gider onu çağırır. Zîrâ kıymetli biridir." dedik. O zaman Ali Ömerî hazretleri;

"Kimse gitmesin. Ben ona buradan seslenir, çabuk gelmesini söylerim." dedi. Bu söze hepimiz hayret ettik. Zîrâ arada oldukça uzun bir mesâfe vardı. Sesin oraya ulaşması ise mümkün değildi. Ali Ömerî hazretleri;

"Ey falan kişi, çabuk hazır ol seni beklemekteyiz!" buyurdu. Sonra da;

"İşte ben ona sizin için seslendim. O da biraz sonra hazır olur." dedi. Az sonra beklediğimiz arkadaşımız geldi ve Ali Ömerî hazretlerine;

"Niçin bana seslendiniz. Hâlbuki beni beklemiyordunuz. Ben evimin kapısında iken işittim. Derhal elbiselerimi giyip dışarı çıktım. Lâkin sizi bulamadım. Yola koyuldum. Yine size kavuşamadım." dedi. Biz onun sözlerine güldük ve;

"Ali Ömerî hazretleri sana buradan seslendi kardeşim." dedik. O da;

"Yemîn ederim ki, sesini kapının önünde işittim." dedi. Hakîkaten Şeyh Ali Ömerî hazretlerinin bu kerâmeti, ceddi hazret-i Ömer'in kerâmetine benzemişti. Zîrâ hazret-i Ömer, İran'a gönderdiği ve orduya kumandan tâyin ettiği Sâriye ordusu mağlup olmak üzere idi. Bu sırada hazret-i Ömer, Medîne'de Cumâ hutbesi okuyordu. Hutbe arasında;

"Dağa yaslan ey Sâriye!" diye üç kere seslendi. Hazret-i Sâriyebu sesi o kadar uzak mesâfeden işitip ordusunu dağa çekti. Arkasını dağa verip zafere ulaştı. Hazret-i Ömer'in bu hâdiseyi görmesi ve sesini duyurması onun kerâmeti idi.

Muhammed Şücân anlatır: "Lazkiye'de binbaşı olarak devlet hizmetinde çalışıyordum. Emrimde askerî birlik vardı. Bir zaman Nasîriyye dağına bir vazife sebebiyle gitmemiz emredildi. Emrimde cesûr, gözünü budaktan esirgemeyen birisi vardı. O sırada hastalandı. Nusayrîlerle aramızda meydana gelebilecek bir harpte onun aramızda olması bizim için son derece önemli idi. Bu sebeple geciktik. Ali Ömerî hazretlerine gidip durumu arzedip bu kişinin emniyetimiz açısından önemini belirttim. Ne yapacağımızı sordum. Şeyh Ömerî hazretleri anlattıklarım karşısında;

"Kalk o hasta askerin yanına gidelim!" buyurdu. Berâberce oraya gittik. Hakîkaten asker, ateşler içinde yanıyordu. Ali Ömerî hazretleri ona rahatsızlık duyduğu yeri sordu. O mîdesini işâret edip, acıyla kıvrandı. Ömerî hazretleri besmele çekip eliyle orasını meshetti.Allahü teâlânın izniyle acı geçip hasta ayağa kalkıverdi. Bunun üzerine ona;

"Şimdi dilediğin yere gidebilirsin." buyurdu. Daha sonra verilen vazîfe yerine gittik. Bu, Şeyh Ömerî hazretlerinin açık bir kerâmeti idi.

Muhammed Bey anlatır: "Şeyh Ali Ömerî hazretleri ile birlikte Lazkiye'den Trablusşam'a gidiyorduk. Bineklerimizle hayli yol katettik. Yolda karşımıza bir nehir çıktı. Nehrin öbür tarafında bir ağaç altında Nusayrî adı verilen dağ eşkıyâsından bir grup oturmuştu. Bundan çok korktum ve;

"Efendim bunlar yol kesicilerdir. Bizi öldürürler." dedim. Bana dönüp;

"Korkma, onlar bize bir şey yapamazlar!" buyurdu. Sonra atından indi. Atın ayaklarından yakalayıp yukarı kaldırdı. Biraz taşıyıp nehre girdi. Bu hal ile nehri geçti. Bunu gören eşkıyâlar onu cin zannedip yerlerinden kaçtılar. Bu acâib iş onun bir kerâmeti idi. Zîrâ bir insanın yapabileceği bir iş değildi. Şeyh Ömerî hazretleri tebessüm ederek;

"Bak kaçıyorlar." buyurdu.

Başka bir seferinde de yine Lazkiye'den gidiyorduk. Âniden dağ cihetinden kalabalık bir eşkıyâ grubu üzerimize hücûma kalktı. Onlarla baş etmemiz imkânsız diye düşündüm ve çok korktum. Benim bu hâlimi farkeden Ali Ömerî hazretleri;

"Korkma, bak onlara ne yapacağım!" buyurdu. Kılıcını sıyırdı. Atını onların tarafına sürdü. Kılıcını savurmaya başladı. Hâlbuki aralarında oldukça mesâfe vardı. Uzaktan savrulan kılıç her bir eşkıyânın kellesini yere düşürüyordu. Çok geçmeden kalanları geri çekilip, kaçtılar. Bu kerâmet onun en garip ve nâdir kerâmetlerinden biri idi.

Yine Muhammed Bey anlatıyor: "Trablusşam'da ikâmetim esnâsında bir zaman maddî sıkıntı içinde kaldım. Gidip hâlimi Ali Ömerî hazretlerine anlattım. Daha sonra onunla bir nehir kenarına gittik. Avucuyla nehirden su aldı. Bir de ne göreyim. Avucundaki su, altın olmuş. Bana dönüp;

"Al! Bizim bunlarla işimiz yok." buyurdu. Ben almak istemedim. Bunun üzerine onu suya attı."

Abdullah ed-Debbûsî anlatır: "Şeyh Ali Ömerî hazretleriyle defâlarca berâber oldum. İçi boş olan elini havaya uzatır, sonra parmaklarıyla bir şeyi yakalar gibi kapar, açtığında elinde o an için lâzım olan bir şeyin bulunduğunu görürdük."

Ali Ömerî hazretleri bir gün Lazkiye eşrâfından Mahmûd Ağa ile birlikte atlara binmiş olarak bir yere gitmek için yola çıkmışlardı. Giderken karşılarına nehir çıktı. Atla birlikte orayı geçmek istediler. Bir ara su, Mahmûd Ağa'yı boyladı. Ölümle burun buruna geldi. Şeyh Ömerî hazretlerinin ise hiç ıslanmamış olduğu görüldü. Sanki yer yüzünde yürümüştü. Mahmûd Ağa; "Dönelim dönelim!" diye seslenince, hep birlikte geri döndüler.

Ali Ömerî hazretleri bir gün talebeleriyle deniz kenarına gitmişlerdi. Talebelerin içinden birisi susadı. Fakat bu ihtiyâcını söyleyemedi. Şeyh Ömerî hazretleri avucuyla denizden su alıp susayan talebesine uzatıp; "İç!" buyurdu. O talebe o sudan içti. Suyun tuzluluğundan eser kalmamış tatlı bir menba suyu oluvermişti. Bu, Şeyh Ali Ömerî hazretlerinin açık bir kerâmeti idi.

Lazkiye'de, Genç Ağa isminde îtibâr ve imkân sâhibi birisi vardı. Şeyh Ali Ömerî hazretlerine hürmet eder, duâsını almaya çalışırdı. Bunun çok azgın bir atı olup, kimse üzerine binmeye cesâret edemezdi. Hatta seyis bile korkusundan ata uzaktan yem ve su verirdi. Bir gün Şeyh Ali Ömerî hazretleri buraya geldi ve;

"Bugün senin âsî, huysuz atına binmem îcab etti." buyurdu. Genç Ağa buna şaştı ve;

"Efendim burada dilediğiniz kadar binilecek at var. Onlardan birini seçiniz. Zîrâ binmek istediğiniz bu huysuz hayvanın yanına bile yaklaşmak imkânsız." dedi. Şeyh Ali Ömerî hazretleri bu hayvana binmekte ısrâr etti. Bunun üzerine Genç Ağa seyise emredip huysuz hayvanı dışarı bırakmasını istedi. Seyis, denileni yaptı. Hayvan dışarı çıktı. Şeyh Ali Ömerî hazretleri, hayvana yaklaşıp eliyle başına vurdu. Hayvanın aksiliği geçip uysallaştı ve başını eğdi. Daha sonra Ali Ömerî hazretleri besmele ile ona bindi ve doğruca Şeyh Muhammed Mağribî Câmii tarafına gitti. Burası, merdivenlerle çıkılan yaklaşık yetmiş basamak idi. Şeyh hazretleri buraya geldi. Başka yoldan da çıkma imkânı olmadığını anlayınca, üzerinde olduğu hâlde atı bu merdivenlere sürdü. Çok geçmeden at basamak basamak tırmanmış ve tepesine çıkmıştı. Oradakiler buna hayretle baktılar. Ali Ömerî hazretleri attan indi. Ata ve kendine hiçbir şey olmamıştı. Ondan başka bu şekilde çıkan hiç işitilmedi.

El-Hac İbrâhim Haddâd anlatır: Ticâret için Beyrut'a gitmiştim. Dönüşte Trablusşam tarafına gidecek gemiye bindim. Vapurda Ali Ömerî hazretleri de vardı. Uğurlayanları çok olduğu için vedâ etmek üzere vapurdan indi. Uğurlayanlar içinde Beyrut'un eşrâfından kimseler de vardı. O anda içime bir takım düşünceler geldi ve ona îtirâz olarak;

"Onun bu hâli şöhretten başka bir şey değil. Hâlbuki bu hâl evliyâ hâli olamaz ve evliyâ tanınmak, bilinmek istemez, kendini gizlemeye çalışır." diye içimden geçirdim. Bu düşüncelerim bir müddet devâm etti. Bu esnâda Ali Ömerî hazretlerinin insanlarla görüşmeyi, vedâyı bırakıp, bana doğru yöneldiğini gördüm. Yanıma geldiler ve;

"Evlâdım! Allahü teâlâya tövbe et. Af dile yoksa seni edeplendirmemiz îcâb edecek!" buyurdu. Ben titremeye başladım, sonra; "Efendim tövbe ettim!" dedim ve ellerine sarılıp öptüm.

Ali Ömerî hazretleri Beyrut'a geldiğinde, El-Hâc İbrâhim Tayyare'nin evinde misâfir kalırdı. Böyle bir zamanda Beyrut zenginlerinden hıristiyan birisinin tek oğlu hastalanmıştı. Doktorlar tedâvîden âciz kaldılar. Müslümanlardan birisi o zengine hasta oğlunu bir de Beyrut'a gelmiş bulunan Ali Ömerî hazretlerine göstermesini söyledi. Hıristiyan zengin buna sevinip derhâl El-Hac İbrâhim Efendinin evine gitti. Ali Ömerî hazretlerini görüp oğlunun hâlini bildirdi.Ali Ömerî hazretleri yanına ev sâhibini alıp, hıristiyanın hasta oğlunu görmeye gittiler. Çocuk hakîkaten şiddetli bir hummaya tutulmuştu. Ali Ömerî hazretleri ev sâhibine;

"Bu hastalıktan oğlunuz ölmeyecek. Allahü teâlânın izniyle şifâya kavuşacaktır." buyurup, elini çocuğun göğsü üzerine koydu ve duâ etti. Sonra evden çıkıp çarşı tarafına gittiler. Çocuk kısa bir müddet sonra sıhhatine kavuştu.

Bir gün Ali Ömerî hazretleri sevdikleriyle kır gezintisine çıkmışlardı. Yolda bağlı bir maymun gördüler. Ali Ömerî hazretleri yaklaşıp, asâsını ona doğru uzattı ve dokundu. Maymun derhal o asâyı eline alıp öptü ve başına koydu. Herkes buna şaştı. Oradakilerden birisi herhalde bu maymun terbiye görmüş deyip, Ali Ömerî hazretlerinin asâsını aldı aynen onun yaptığı gibi maymuna uzattı. Maymun o asâyı aldı lâkin öpmedi ve alay eder bir şekilde tuttu ve gülmeye başladı. Sonra Ali Ömerî hazretleri asâsını aldı ve tekrar maymuna uzattı. Maymun bunu alıp ilk aldığı gibi öptü ve başına koydu. Bu onun kerâmeti idi. Hayvanlar bile kendisine hürmet eder hâle gelmişlerdi.

Ali Ömerî hazretlerinin Beyrut'u teşrîf ettiği bir zamanda Nablus şehri âlimlerinden şeyh Abbâs Humaş da oraya gelmişti. Abbâs Humaş doktorların âciz kaldıkları bir hastalığa yakalanmıştı. Pekçok ilâç kullanmış, lâkin fayda görmemişti. Gidip hâlini Şeyh Ali Ömerî hazretlerine anlattı. Ali Ömerî hazretleri onu görünce;

"Allahü teâlânın izniyle şifâ bulacaksın!" buyurup odasına aldı, ağrıyan yerini açmasını söyledi. Şeyh Abbâs Humaş, ağrıyan yerini açtığında, Ali Ömerî hazretleri orasını eliyle mesh etti. Ağrıdan ve hastalıktan eser kalmamıştı. Sonradan Abbâs Humaş hastalığını soranlara;

"Allahü teâlâ Şeyh Ali Ömerî hazretlerinin ilâcıyla bana şifâ verdi." derdi:

Şeyh Ali Ömerî hazretleri Lazkiye'de iken, yanına şehrin eşrâfından bir kısım kimseler geldi. Gelenler içinde Vâli Nâşid Paşa da vardı. İçlerinden biri Ali Ömerî hazretlerine;

"Efendim, İstanbul'da iken Sultan ile olan görüşmenizden bize de bahseder misiniz? Zîrâ bu görüşmenizde Sultan size çok hediyeler vermek istemiş fakat siz bunları kabûl etmemişsiniz" dedi. Şeyh Ali Ömerî hazretleri tebessüm ederek; "Behram Ağa ile birlikte sultanın saray bahçesine alınmıştık. Sultan, sarayın balkonundan bize bakıyordu. Behram Ağa, Sultanın yanına gitti. Çok geçmeden geri döndü. Elinde büyük bir para kesesi vardı. Bana;

"Efendim! Bu, Sultanın size hediyesidir." dedi. Ben de ona;

"Bizim böyle şeylere ihtiyâcımız olmaz." dedim. O bana almam husûsunda ısrâr etti. Ben de;

"Almamız uygun olmaz; fazla yorulma!" dedim. O zaman;

"Efendim! Bunu Sultana geri vermem uygun olmaz. Haydi birlikte gidelim, orada özür beyân edip alamayacağınızı kendiniz bildiriniz." dedi. Berâberce Sultana gittik. Behram Ağa münâsip bir şekilde durumu îzâh etti. O zaman Sultan, bu keseyi almamı söyledi. Ben yine almak istemedim ve;

"Sultanım bizim buna ihtiyâcımız olmaz." diye arz ettim. Lâkin Sultan almam husûsunda ısrâr etti. Bunun üzerine şu keseyi cebimden çıkardım." dedi ve cebinden çıkarıp gösterdi. Bunu oradakilerin hepsi gördü. Lâkin içinde az bir şey vardı. Kesenin ağzı da iple bağlı idi. Düğümü çözdü. Keseyi ağzından tutup yanındaki masaya vurmaya başladı ve şöyle dedi:

"Sultana; "Bu kese dedem hazret-i Ömer bin Hattâb'ın bereketiyle boş kalmaz." dedim. Ali Ömerî hazretleri bu sözlerinin peşinden keseyi tekrar masaya vurdu. Bu esnâda kese para ile dolmaya başladı. Tâ ki kese ağzına kadar doldu. Sonra kesenin ağzını zorlukla bağladı ve cebine koydu ve; "Sultan bütün bunları görünce özrümü kabûl edip, hürmet etti." dedi.

O sırada oradakiler o mecliste bulunan bir nasrâniye;

"Sen, Ali Ömerî hazretlerinin keseyi boş olarak çıkarıp dolu olarak cebine koyduğunu gördün mü?" dediler. O da;

"Evet, hakîkaten acâib bir iş!" dedi. Sonra oraya Temîm'den biri geldi. Bir mikdâr mala ihtiyâcı olduğunu söyledi. Şeyh Ali Ömerî hazretleri cebinden keseyi çıkardı ve ondan hayli para verdi. Bu hâli oradakilerin hepsi görüp ona daha çok bağlandılar.

Yine o anlatır: "Seneler sonra Kudüs'e mahkeme reisi olarak naklim çıktı. O sırada Lazkiye şehri müftisinin bâzı davranışları beni çok üzmüştü. Hâlbuki kendisine çok iyiliklerim dokunmuştu. Oradan vapurlaYafa'ya müteveccihen yola çıktım. Oradan Kudüs'e hareket edecektim. Vapur Trablusşam'a uğradı ve burada akşama kadar kalacağını söylediler. Ben de vapurdan inip Şeyh Ali Ömerî hazretlerini ziyârete gittim. Lâkin evinde bulamadım. Bahçelere doğru gittiğini ancak akşamleyin döneceğini söylediler. Üzüldüm. Şehir halkından birisi beni evine götürüp misâfir etti. Akşama kadar orada kalıp sonra araba ile iskeleye doğru yola koyuldum. Yolun yarısında iken iskele tarafından Ali Ömerî hazretlerinin geldiğini gördüm. Yanında sevdikleri olduğu hâlde at üzerinde idiler. Ben arabayı durdurup indim. O da atından indi. Koşup elini öptüm. Bir müddet oturduk. İlk sözü;

"Size üzüntü veren Lazkiye müftisini hesâba çekeriz." oldu. Bu onun kerâmeti idi. Zîrâ müfti ile aramızdaki işi kimse bilmiyordu. Onun başka kerâmetlerine de şâhit olarak ve duâsını alarak huzûrundan ayrıldım.

1896 senesinde Şeyh Ali Ömerî hazretleri Beyrut'a geldi. Abdülkâdir Efendi isminde şehrin eşrâfından birine misâfir oldu. O sırada hayatından ümîd kesilmiş sedye içinde bir hasta huzûruna getirildi. Hasta hareket edemiyordu. Ali Ömerî hazretleri;

"Hastayı sırt üstü yere bırakın!" buyurdu. Onu getirenler sedyeyi yere koydular. Ali Ömerî hazretleri elini hastanın üzerinde gezdirdi ve bâzı şeyler okuyarak şifâ için Allahü teâlâya yalvardı. Sonra hastanın hareketsiz ellerinden tuttu ve;

"Allahü teâlânın izniyle kalk!" buyurdu. O esnâda hasta yerinden doğruldu. Hürmetle Şeyh Ömerî hazretlerinin elini öptü. Evine gitmek üzere oradan ayrıldı. Oradaki kimseler Ali Ömerî hazretlerinin bu açık kerâmetine şâhid oldular."

Yûsuf Nebhânî hazretleri anlatır:

"Ali Ömerî hazretleri ümmî bir zât olup okuma-yazma öğrenmedi. Bununla birlikte ihtiyaç hâlinde istediğinde çeşitli dillerde konuşur ve yazardı. Onun Fârisî dilde yazdığı bir şiirini İbrâhim Tayyâr isminde bir zâtın evindeki bir levhada gördüm."

Şeyh Ali Ömerî hazretleri doksan yaşlarından sonra vefât etti. Güzel ahlâk sâhibi, yumuşak huylu ve tevâzuu çok idi. İnsanların sıkıntılarına göğüs gererek yaşadı. Şâzilî tarîkatına mensûb idi. Kendisine hediye olarak verilen şeyleri fakir, muhtaç ve yetimlere vererek yaşadı.

EMRE İTÂAT

Haznedâr Mahmûd Ağa anlatır:

"Bir zaman Trablusşam emniyet âmiri Binbaşı Osman Ağa idi. Ben o zaman devlet memuriyetinde değildim. Ali Ömerî hazretlerini ziyârete gittim. Bana;

"Seni yakında Osman Ağa'nın yerine tâyin edeceğiz." dedi. Ben de;

"Efendim!O kişi vefât etmeden yerine geçmem mümkün değil." dedim. Bana;

"O vefât edecek, sonra sen onun yerine geçeceksin." buyurdu. Hakîkaten çok geçmeden Osman Ağa vefât ediverdi. Hâlbuki sıhhati yerinde idi. Ben de Osman Ağa'nın yerine geçip emniyet âmiri oldum. Vazîfeye başladım. Ali Ömerî hazretleri âdeti üzere bâzı mühim şeyleri benim de yapmamı istedi. Bunlar oraya göç etmiş bâzı kimselerin bir takım ihtiyaçlarının âcilen karşılanması idi. Emirlerini derhâl yerine getirdim. Fakat bu iş uzayınca bıktım ve onun emirlerini geri çevirmeye başladım. Çok geçmeden sebepsiz yere azledildim. Bunun ona itâat etmememin netîcesi olduğunu anladım."

HAYIRLISI OLSUN

Yûsuf Nebhânî hazretleri anlatır:

"Bir zaman Lazkiye şehrinde cezâ mahkemesi reisi idim. İstanbul'dan bir mektup geldi. Mektubu Ahmed Cevdet Paşa yazmıştı. Mektupta Şam'a mahkeme reisi olarak tâyin edildiğimi, birkaç güne kadar imzâdan çıkacağını ve telgrafla tarafıma bildirileceğini yazıyor ve sevinmem gerektiğini haber veriyordu. Bunun üzerine Şeyh Ali Ömerî hazretlerine durumu bildiren bir mektup yazdım. Cezâ Mahkemesi reisi olarak Şam'a tâyin edilmekte olduğum haberini verdim. Bu işin hangisinin hakkımda hayırlı olduğunu sordum. Zîrâ Lazkiye'de rahattım. Çok geçmeden mektubuma cevap geldi. Ali Ömerî hazretleri gönderdiği mektubunda;

"Sen, Şam'a tâyin edilmeyecek, yerinde kalacaksın. Üzülme!" diyordu. Daha sonra İstanbul'dan bir mektup aldım. Dostum Ahmed Paşa tâyinimin durduğunu, bir başkasının tâyininin yapıldığını bildiriyor ve hayırlısının olmasını yazıyordu. Şeyh Ali Ömerî hazretlerinin bereketiyle olduğum yerde kaldım. Bu, onun kerâmeti idi."

1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.202

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Sal Mar 25, 2008 10:41 am    Mesaj konusu: ALİ BİN MUVAFFAK Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ BİN MUVAFFAK

Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Ali bin Muvaffak, künyesi Ebü'l-Hasan'dır. Bağdat'ta doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Zünnûn-ı Mısrî ve başka evliyâ ile görüştü. 878 (H.265) senesi vefât etti.

Ali bin Muvaffak, Allah aşkı ile çok yerler dolaştı. Pekçok velî ile görüşüp sohbet etti. Çok hac yaptı. Yetmiş dört defâ hac ettiği rivâyet edilmiştir. Kendisinden Mansur bin Ammâr, Ahmed ibni Ebi'l-Havârî hadîs rivâyetinde bulunmuşlardır. Duâları makbûl, rüyâları meşhûr bir zât idi.

Ali bin Muvaffak hazretleri hacca gitmişti. Arafât Ovasında hacıların yalvarmalarını, içli iniltilerini duyunca; "Yâ Rabbî! Bu kardeşlerim içinde haccı kabûl olmayan birisi varsa, kendi haccımın sevâbını ona hediye ettim." diye duâ etti. Daha sonra Müzdelife'ye gitti. O gece rüyâsında kendisine; "Ey Ali bin Muvaffak! Rabbinin üzerine cömertlik mi yapıyorsun? O, buradakiler ve geride bıraktıklarını ve yakınlarının hepsini af ve mağfiret etti." buyruldu. Bu hâl Rabbine olan sevgi ve muhabbetini daha da arttırdı.

Ali bin Muvaffak hazretleri bir zaman Kâbe-i muazzamayı tavaf ettikten sonra Altın oluğun hizâsında oturup tefekküre daldı.

"Acabâ Allahü teâlâ indinde hâlim nicedir?" diye düşündü. Bu hâlde iken kendinden geçti uyudu. Rüyâsında kendisine;

"Ey Ali bin Muvaffak! Elbette sen evine sevdiğini ve seni seveni dâvet edersin. Biz de sevdiğimizi çağırırız." denildi. Sonra sevinçle uyandı.

Ali bin Muvaffak hazretleri anlattı ki:

"Kardeşlerinizden biri soğuk bir gecede uyudu. Daha sonra namaz için kalktı. Soğuktan elleri ve ayakları çatlayıp yarılmıştı. Gözleri yaşardı. O sırada kendisine gâibten; "Seni uyandırdık. Başkaları uykuda kaldı. Niçin ağlıyorsun?" diye seslenildi. Bu zât Ali bin Muvaffak hazretlerinin kendisinden başkası değildi.

Kendisi anlatır: "Bir gün ezan okumak için kalktım. Giderken bir kağıt buldum. Alıp yanıma koydum. Daha sonra ezân-ı Muhammediyyeyi okudum ve namazımı kıldım. Sonra Kur'ân-ı kerîm okudum. O sırada önümde yazılmış bir şey gördüm. Dikkatle baktığımda;

"Bismillâhirrahmânirrahîm. Ey Ali bin Muvaffak fakirlikten korkma!" yazılı olduğunu gördüm."

KABÛL OLAN HAC

Ali bin Muvaffak şöyle anlatır:

"Bir sene hacca gitmiştim. Arefe gecesi olunca, Minâ'da Hîf Mescidinde uyudum. Rüyâmda; semâdan üzerlerinde yeşil elbiseler bulunan iki meleğin indiğini gördüm. Birisi diğerine; "Bu sene, Kâbe-i muazzamayı kaç kişinin ziyâret ettiğini biliyor musun?" diye sordu. Diğeri; "Bilmiyorum!" dedi. Soran melek; "Altı yüz bin kişi ziyârette bulundu." dedi. Yine; "Kaç kişinin haccı kabûl oldu, biliyor musun?" diye sordu. Diğeri yine bilmediğini söyleyince, soruyu soran melek; "Altı kişinin haccı kabûl oldu." dedi. Sonra, her iki melek havaya doğru yükselip, kayboldular. Ben korku ile uyanıp çok üzüldüm. Altı kişinin haccı kabûl olunca, benim bu altı kişi arasında olmam pek zor, diye düşündüm. Arafât'tan ayrılıp Meş'ar-i Haram'a geldim. Geceyi orada geçirdim. İnsanların çok olmasına rağmen, pek azının haccının kabûl olmasının üzerinde düşünmeye başladım. Bu düşünce ile uyuya kaldım. Önceki gördüğüm iki melek, yine aynı sûretleri üzere geldiler. Biri diğerine; "Bu gece, Allahü teâlânın nasıl ve ne ile hükmettiğini biliyor musun?" dedi. Diğeri; "Bilmiyorum!" dedi. Bunun üzerine soruyu soran; "Allahü teâlâ altı kişiden herbirine, yüz bin kişi verdi. Onların haccını, bu altı kişinin yüzüsuyu hürmetine kabûl etti." dedi. O sırada ben sevinçle uyandım."

1) Tabakât-ül-Evliyâ; s. 340
2) Târih-i Bağdâd; c.12, s.110, 112
3) Tabakât-ı Hanâbile; c.1, s.230
4) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.312
5) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.158
6) Nefehât-ül-Üns; s.110
7) Tabakât-ı Ensârî; s.240
8 ) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.2, s.157
9) Nesâyim-ül-Mehabbe; s.66
10) Ravd-ür-Reyyâhîn; s.68, 81
11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.6, s.54

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Sal Mar 25, 2008 10:42 am    Mesaj konusu: ALİ MÜTTEKÎ EL-HİNDÎ Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ MÜTTEKÎ EL-HİNDÎ

Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Ali bin Abdülmelik Hüsâmeddîn bin Kâdı Hân el-Kâdirî eş-Şâzilî'dir. Lakabı, Alâüddîn'dir. Müttekî diye meşhûrdur. Babası, Hindistan'daki Canpur'dan Burhanpûr'a geldi. Babası da ilim sâhibi olup, Şâh Bâcîn-i Çeştî'nin talebesidir. Ali Müttekî, 1483 (H.888 ) senesinde doğdu.

Yedi-sekiz yaşlarında iken, babasıBurhanpûr'da vefât etti. Babasının vefâtından sonra bir müddet ticâretle uğraşıp, çok para kazandı. Ticâretle meşgûl iken, Allahü teâlânın hidâyet buyurması ile dünyâ malının geçiciliğini anladı. Şeyh Abdülhakîm bin Şâh Bâcîn-i Çeştî'nin sohbetine kavuştu. Çeştî büyüklerinin yolundan feyz aldı. Bundan sonra da tasavvufda yükselmek için Mültan tarafına gidip, Şeyh Hüsâmeddîn Müttekî'nin sohbetiyle şereflendi. Onun sohbetinin bereketiyle, ilim ve tasavvuf yolunda ilerledi. İki sene içinde Beydâvî Tefsîri'ni ve Ayn-ül-İlim kitabını onun huzûrunda okudu. Mekke ve Medîne'ye gidip, Şeyh Ebü'l-Hasan Bekrî'nin sohbet ve ilim meclislerinde bulunup, talebelerinden oldu. O sırada Mekke ve Medîne'de bulunan diğer âlim ve velîlerle de görüşüp, onlardan istifâde etti. Şeyh Muhammed bin Muhammed Sehâvî'den, Kadirî ve Şâzilî yollarından hilâfet, talebe yetiştirme izni aldı. Bir müddet Mekke-i mükerremede kaldı. İbâdet, ilim öğretmekle ve tasavvufla meşgûl olup, insanlara doğru yolu gösterdi. Ayrıca hadîs ve tasavvuf ilimlerinde kıymetli kitap ve risâleler yazdı. Resûlullah efendimizin sünnet ve hadîslerini araştırması, hayâtının sonuna kadar devâm etti. Gece-gündüz hadîs kitaplarının te'lif, tashih ve karşılaştırmasıyla meşgûl olurdu.

İncelikleri anlamada, gizli ve derin mânâları bulup çıkarmada o dereceye geldi ki, hâlini, o şerefli ve mübârek beldede bulunan âlimler hayretle takdîr ederlerdi. Zamânında, fakîhlerin büyüğü ve Mekke âlimlerinin baş tâcı ve hadîs ve fıkıh ilimlerinde üstâd olan İbn-i Hacer Askalânî hazretleri bile, bâzı hadîs-i şerîflerin mânâsını anlamada güçlük çekip tereddüde düştüğü zaman, Ali el-Müttekî hazretlerinin fıkıh bâblarına göre tasnîf ettiği İmâm-ı Süyûtî'nin Cem'ul-Cevâmi adlı eserinde, o hadîs-i şerîfi hangi bâba koyduğuna bakar, böylece karîneye, sözün gelişine göre ve kıyâs ile onun mânâsını anlardı. İbn-i Hacer Askalânî, çok defâ kendisini AliMüttekî hazretlerine nisbetle talebe gibi görür ve biz onun talebesiyiz derdi. Sonra AliMüttekî hazretlerine tasavvuf yolunda tâbi olup, hilâfet hırkasını giydi. AliMüttekî, ilmiyle amel eden, çok ibâdet edip şüpheli ve haramlardan sakınan ve evliyânın meşhûrlarından bir zât idi.

Ali Müttekî hazretleri, hayâtını devâm ettirecek kadar çok az bir şey yer, mümkün olduğu kadar insanlardan ayrı ve uzak kalırdı. Çok az konuşur ve çok az uyurdu. Müslüman cinler gelip ondan ders alırlar ve nasîhatlerini dinlerlerdi.

Onun talebelerinden biri, Resûlullah efendimizi rüyâda gördü ve dedi ki: "Yâ Resûlallah! Bu zamânın en fazîletlisi kimdir?" Resûlullah efendimiz de; "Senin hocandır." buyurdu. "Sonra kimdir?" diye sorunca; "Hindistan'da bulunan Muhammed bin Tâhir'dir." buyurdu. Sonra rüyâsını hocası Ali Müttekî'ye anlatmak üzere geldiğinde, rüyâsını anlatmadan önce, Ali Müttekî hazretleri; "Senin gördüğün rüyâyı ben de gördüm." buyurarak rüyâsını anlattı.

Birisi suyun temizliği husûsunda vesveseli idi. Her çâreyi denedikleri hâlde, bu hâlden kurtulamadı. Ali Müttekî birgün bir evi teşrif etmişlerdi. Vesveseli şahıs da orada idi. Ali Müttekî bir tasla ibrik istedi. Başındaki başlığı üç defâ yıkadı ve bu suyu yere döktü. Başlığını dördüncü defâ yıkayıp onu dökmedi ve o şahsa dönerek; "Bu gâyet latîf bir sudur. Bunda şüphe etmek vesvesedendir. Vesvese ise şeytanın işidir. Bu suyu için. Kendinizde şüpheye hiç fırsat vermeyin." dedi. O şahıs Ali Müttekî'nin sözü üzerine o suyu içti. Kalbinde hiç vesvese kalmadı.

Ali Müttekî 1566 (H.974) senesinde Mekke-i mükerremeye gitti. Sıhhati yerinde idi. Kendisini ziyârete gelenlere buyurdu ki: "Şöyle bir kimse düşünün: Ölümü tatmış, ölümden sonraki şeyleri, başa gelecekleri görmüş, sonra Allahü teâlâ tekrar onu ikinci defâ dünyâya göndermeyi dilemiş ve göndermiş. Böyle bir kimse hiç ölümden gâfil olur mu? Ölümü hiç unutur mu? İşte bu fakîr de o kimse gibi ölümden gâfil ve unutmuş değilim." Bir süre sonra rahatsızlanan Ali Müttekî yanındakilere; "Ölüm ânında bende görülen sekerât, şuuru kaybetme ve şiddetli haller, kutubluğumun îcâbıdır. Bu haller, derecenin yükseltilmesi içindir. Şâyet vefât ânımda bende sekerât ve şiddet halleri görürseniz, hakkımdaki iyi îtikâdınız, inancınız azalmasın. Şehâdet parmağımızı zikr hareketine muvâfık olarak hareket ettiğini gördüğünüz zaman biliniz ki, rûhumuz henüz bedenimizdedir. Hareket kesilince rûhumuzun kabzolunduğunu biliniz." buyurdu. Vefâtına yakın buyurduğu gibi onda cezbe, kendinden geçme halleri, hareketlerinde ve davranışlarında değişiklikler görüldü. Başı Abdülhak-ı Dehlevî'nin dizinde idi. Abdülhak Dehlevî'ye şâirin şiirini oku dedi. O hangi şiiri istediğini anlayıp;

Gözlerim hiç görmedi aslâ senden güzeli

Ne güneşi, ne ayı, ne periyi ne hûrîyi.

beytini okudu. Bu sırada Ali Müttekî'yi bir hâl kapladı. Yüksek sesle; "Oku oku!" buyurdu. Abdülhak Dehlevî birkaç defâ okudu. Ondan sevgi ve ilâhî muhabbet sözleri geliyordu. Vefâtı yaklaştığı vakit, yalnız şehâdet parmağı zikreder şekilde hareket ediyordu. Vücudunun diğer organlarında his ve hareket yoktu. 1567 (H.975) senesi bir seher vakti vefât etti. Mekke'deki Cennet-ül-Muallâ kabristanına defnedildi.

Şeyh Ali Müttekî hazretlerinin vefâtından on iki veya on dört sene sonra, kardeşinin oğlu Ahmed vefât etmişti. Onu, Ali Müttekî hazretlerinin yanına defnetmek istediler. Bu sebeple Ali Müttekî hazretlerinin kabrini açtıkları zaman, mübârek vücûdu çürümemiş, kefeniyle tertemiz duruyor gördüler. Hâlbuki, Mekke toprağı ölüyü üç-dört ay içerisinde çürütürdü.

Abdülhak-ı Dehlevî, bir zaman Mekke-i mükerremede idi. Şeyh AliMüttekî'nin talebelerinden Abdülvehhâb'ın hizmetinde ve sohbetinde bulunuyordu. Zaman zaman Ali Müttekî hazretlerinin kabrini ziyâret ederdi. Birgün ziyârette hâlini arzedip, kendilerinden sevindirici bir haber istedi. Bir gece rüyâda gördü ki, Şeyh hazretleri makâmında bir dîvanda oturmuş, kendisi de huzûrunda ayakta duruyordu. Ona hâlini şöyle arzetti: "Talebeniz Şeyh Abdülvehhâb'ın sohbetinde bulunuyorum. Fakîri ona ısmarlayınız da, bana daha çok iltifât ve inâyet buyursun. Bu isteğimi kabriniz başında iken de arz etmiş idim!" Söylediklerimi dinledikten sonra; "Merak etmeyin, inşâallahü teâlâ maksadınız hâsıl olacaktır." buyurdu.

Ali Müttekî hazretleri, hayâtı boyunca bir çok kıymetli eserler yazdı. Eserlerinin sayısı, Arabî ve Fârisî olmak üzere yüzü aşkındır. İlk olarak yazdığı eseri Mübeyyin-i Tarîk risâlesidir. Bu eseri yazmaya ilhâmla emr olundu. Mecmûa-i Hükm-i Kebîr, faydalı ve kıymetli bir eseri olup, bütün tasavvuf kitaplarında yazılanların hülâsasıdır. İmâm-ı Süyûtî hazretlerinin Kitâb-ül-Arf-il-Verdî fî Ahbâr-il-Mehdî, Cem'ul-Cevâmi', Ikd-üd-Dürer fî Ahbâr-il-Mehdiyy-il-Muntazar adlı eserlerindeki hadîs-i şerîfleri tasnîf ederek yazdığı El-Burhân fî Alâmât-il-Mehdî-yi-Âhır Zamân adlı kıymetli eserinde, âhir zamanda Mehdî aleyhisselâmın geleceğini uzun anlatmaktadır.

Diğer eserlerinden bâzıları şunlardır. 1) Kenz-ül-Ummâl Sünen-ül-Akvâl vel-Ef'âl, 2) Muhtasar-ı Kenz-ü-Ummâl, 3) Minhâc-ül-Ummâl fî Sünen-il-Akvâl, 4) El-Mevâhib-ül-Âliyye fil-Cem'i Beyn-el-Hükm-il-Kur'âniyye vel-Hadîsiyye, 5) Cevâmi'ul-Kelîm fil-Mevâiz-il-Hikem, 6) İrşâd-ül-İrfân ve İbâret-ül-Îmân, 7) El Burhân-ül-Celî fî Ma'rifet-il-Velî, 8 ) Er-Rakk-ul-Merkûm fî Gâyât-il- Ulûm, 9) Telhîs-ül-Beyân fî Alâmât-il-Mehdî Âhır Zaman, 10) El-Hikem, 11) Muhtasar-ün-Nihâye; İmâm-ı Cezerî'nin hadîs-i şerîf lügatı olan En-Nihâye fî Garîb-il-Hadîs adlı eserinin hülâsasıdır. 12) Ni'am-ül-Mi'yâr vel-Mikyâs li Ma'rifet-il-Merâtib-in-Nâs, 13) Er-Rütbet-ül-Fâhire fî Nesâih-il-Mülûk, 14) El-Unvân fî Sülûk-ün-Nisvân, 15) Hidâyetü Rabbî İnde Fakd-il-Mürebbî.

ÜÇ ŞARTIM VAR

Birgün vezirlerden birisi, Ali Müttekî'yi; "Fakirhânemize teşrîf etseniz." diyerek ziyâfete dâvet etti. Maksadı onun teşrîfi ile bereketlenmek idi. Bu tür yemeklerden hoşlanmayan, yediği lokmaların helâl olmasına çok dikkat edenAliMüttekî; "Beni mâzur görünüz. Buradan da size duâ ederim. İnşâallah, Allahü teâlâ size bereket ihsân eder." dedi. Fakat o şahıs çok ısrar edince; "Peki geleyim. Fakat üç şartım var. 1) Nereye istersem oraya oturacağım. Bana daha yukarıya otur! Boş yere otur diye teklîf etmeyeceksin. Vezir; "Öyle olsun. Zâtı âliniz nereyi isterse oraya otursunlar." dedi. 2) Bunu yiyiniz, yahut şunu yiyiniz diye sözlerde bulunmayınız. Ben ne hoşuma giderse onu yiyeyim. 3) Ne zaman istersem kalkıp gideyim. Bu sırada "Biraz daha otursanız." denilmesin." buyurunca, Vezir bu şartları kabûl etti. Ali Müttekî; "Yarın gelirim inşâallah." diye söz verdi. Ertesi gün olunca, Ali Müttekî dâimâ yanında taşıdığı torbasına bir parça ekmek koyup, vezirin evine gitti. Yemek yenilecek odanın hemen kapısının yanına oturdu. Hâlbuki vezir, yemek sofrasını çok mükemmel hazırlatmıştı. Ali Müttekî'ye bir yer göstererek; "Buraya oturunuz!" dedi. Bunun üzerine AliMüttekî; "Ben istediğim yere otururum demedim mi?" buyurdu. Vezir bir şey diyemedi. Sonra Ali Müttekî; "Çabuk olunuz vakit dardır." deyince, yemek hemen getirildi. Ali Müttekî torbasından çıkardığı kuru ekmeği yemeye başladı. Vezir, hazırlanan yemeklerden yemesini isteyince; "Unutmayınız ki, istediğimden yememe müsâade edecektiniz." buyurdu. Bir süre sonra vedâ ederek oradan ayrıldı. Son şartı gereğince vezir bir şey diyemedi.

1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.7, s.59
2) Şezerât-üz-Zeheb; c.8, s.379
3) Keşf-üz-Zünûn; s.561, 597, 675, 1989.
4) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.746, 747
5) El-A'lâm; c.4, s,309
6) Nûr-us-Safîr; s.283
7) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.263
8 ) Brockelmann; Sup-2, s.518
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.298
10) Zafer-ul-Velîh; c.1, s.315
11) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.429
12) Persian Literature; c.2, s.979
13) Brockelmann; Sup-2, s.518, Gal-2, s.384
14) Sefînet-ül-Evliyâ; s.191

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Sal Mar 25, 2008 10:43 am    Mesaj konusu: ALİ MÜZEYYEN Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ MÜZEYYEN

Meşhûr velîlerden. İsmi, Ali bin Muhammed Müzeyyen, künyesi Ebü'l-Hasan'dır. Bağdât'ta doğdu. Sonra Mekke-i mükerremede yerleşti ve 939 (H.328 )de orada vefât etti. Kabri Mekke'dedir. Zamanında yaşayan evliyânın büyüklerindenCüneyd-i Bağdâdî, Sehl bin Abdullah ve diğer tasavvuf ehli büyük âlimlerle görüşüp sohbet etti. Tasavvufta yüksek haller sâhibi idi. Haramlardan ve şüpheli şeylerden son derece sakınır, dünyâya hiç gönül vermezdi.

Başından geçen bir hâdiseyi kendisi şöyle anlatmıştır: "Tebük Çölünde idim. Su almak için bir kuyunun başına gittim. Kuyunun başında iken ayağım kayıp birdenbire kuyuya düştüm. Kuyunun içinde geniş bir yer gördüm. Orada bir yeri düzeltip oturdum. Kendi kendime dedim ki: "Eğer Allah indinde makbûl bir kul isem, bende bir şey varsa, burada, ölüp kalmam. Suyun bozulup, insanlar için faydasız hâle gelmesine sebeb olmam. Böyle dedikten sonra heyecânım gitti, sâkinleştim, kalbim rahatladı. Bu halde otururken birdenbire bir hışırtı işittim. Merak edip etrafıma bakınırken kocaman bir yılanın yukardan aşağıya doğru kuyuya indiğini gördüm. Hâlime bakıp, kendimi kontrol ettim sâkindim, telâşım yoktu. Yılan kuyuya indi, etrafımda dolaşmaya başladı. Ben son derece sâkindim. Hiç ürpermiyor, rahatsız olmuyordum. Yılan etrâfımda dolaştıktan sonra kuyruğunu sıkıca vücûduma sardı. Sonra beni çekerek kuyudan çıkardı. Dışarı çıkınca vücûduma doladığı kuyruğunu çözüp beni bıraktı ve gözden kayboldu. Nereye gittiğini göremedim. Sanki yer yarıldı yere girdi veya gökyüzüne uçup kayboldu!"

Câfer Huldî şöyle anlatmıştır: "Ali Müzeyyen'i dâvet ettim. Sohbet sırasında bana faydalanacağım bir şey söyle dedim. Buyurdu ki: "Bir şeyin kaybolduğu zaman yâhut da bir kimseyle buluşmak istediğin zaman şu duâyı oku: "Yâ câmiannâsî liyevmin lâ raybe fîhi. İnnellahe lâ yuhlif-ül-mîâd. İcmâ' beynî ve beyne..." duânın sonuna istediğin şeyin adını ilâve et. Allahü teâlâ aradığın şeyi veya insanı bulmanı nasîb eder. Ben bu duâyı okuyup ne istedimse duâm kabûl olundu."

Kendisi şöyle anlatmıştır: "Mekke'de idim. İçime bir yolculuğa çıkmak arzusu düştü. Yola çıktım. Birr-i Meymun denilen yere vardığımda, ölmek üzere olan birini gördüm. Yaklaşıp; "Lâ ilâhe illallah de!" dedim. Gözünü açıp şu beyti okudu:

Bulursa cân azığı gönlüm muhabbet gibi doludur.

Âşıkların ölümü muhabbet borcunun üzerine olur.

Sonra vefât etti. Lâzım olan hazırlıkları yapıp namazını kıldırıp defnettim. Bu hâdiseden sonra içimden yolculuk arzusu çıktı; Mekke'ye geri döndüm."

Ali Müzeyyen hazretleri buyurdu ki:

"Bir kalpte, âhiret arzusu çoğaldıkça, dünyâ düşüncesi o kalpten kaybolur."

"Tasavvuf, her şeyin sâhibi olan Allahü telânın emirlerine büyük bir teslimiyetle boyun eğmektir."

"Allah yolunda nefsi ile yürümek isteyen, daha ilk adımında hatâ etmiş demektir. Nefsini terkedip de ihlâs ile her şeyde Allahü teâlânın rızâsını düşünerek yola çıkarsa, Allahü teâlâ ona, kendisine kavuşturacak rehberi tanıtır."

"Ucub sâhibi, iyi amellerini beğenip güzel ve kusursuz gören kimse, yavaş yavaş helâke gider. Yaptığı kötülükleri iyi zanneden ise zâten felâkettedir."

"Ucub, Allahü teâlânın ebedî hoşnutsuzluğuna sebeb olur."

"Yemin ederim ki helâk olanlar kalplerinde zenginlik sevgisi taşıdıkları için helâk olurlar."

"Bir kimse, görünüş îtibariyle sıddîklar mertebesinde de olsa, bir göz açıp kapayacak kadar zaman, kalbi, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere meylederse, o kimse ilerleyemez."

"Allahü teâlânın, kendisine kâfi olduğunu bilmeyen kimseyi, Allahü teâlâ mahlûklara muhtâc eder."

"Bir kimsenin bir günâh işledikten sonra tekrar günah işlemesi, ilk günâhın cezâsıdır. Bir sevap işledikten sonra tekrar sevab işlemek de, birinci sevabın karşılığı, mükâfâtıdır."

"Mârifet; Allahü teâlânın Rubûbiyyetinin yâni kemâl sıfatlarla muttasıf ve noksan sıfatlardan uzaklığının kemâlde olduğunu, kendi nefsinin O'nun kölesi bulunduğunu idrâk etmek, O'nun her şeyin sâhibi olduğunu, her şeyin O'nunla var ve kâim olduğunu, her şeyin O'na döneceğini ve bütün mahlûkların rızkının O'na âid olduğunu bilmek demektir."

1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.340
2) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.316
3) Târih-i Bağdâd; c.12, s.73
4) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.111
5) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.158
6) Nefehât-ül-Üns (Osmanlıca); s.211
7) Risâle-i Kuşeyrî; s.160
8 ) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1000
9) Tabakât-üs-Sûfiyye; (Ensârî); s.333
10) El-Bidâye ven-Nihâye; c.11, s.193
11) Sefînet-ül-Evliyâ (Fârisî); s.146
12) Tabakât-ül-Evliyâ; s.140
13) Tearrüf Şerhi; s.188
14) Sıfat-üs-Safve; c.2, s.175
15) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.180

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Sal Mar 25, 2008 10:44 am    Mesaj konusu: ALİ NÂTİKÎ Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ NÂTİKÎ

Horasan velîlerinden. İsmi Ali, künyesi Ebû Muhammed'dir. Lakabı Radiyüddîn, mahlası ise Nâtikî'dir. Nesebi, Peygamber efendimize dayanır. Horasan civârında Uçyar köyünde doğdu. Doğum târihi belli değildir. İlim tahsîli için Tebriz'e gitti. Zamânın âlimlerinden ilim öğrendi, tahsîlini tamamladıktan sonra Herat'a kâdı tâyin edildi.

Ali Nâtikî, kâdı iken bir rüyâ gördü. Rüyâsında kıyâmet kopmuştu. Halk, Arasat meydanında toplanmıştı. Günahkârların hesapları görülmüş olanlarını zebanîler yakalayıp Cehennem ateşine atmak için götürüyorlardı. Cehennem'e müstahak olanların başında kâdı tâifesi geliyordu. Bir ara, sıra Herât'ın eski kâdısına geldi. Bu zât kollarından sürüklenerek götürülürken feryad içinde AliNâtikî'yi de göstererek; "Benim yerime kâdı olan budur. Bunu da benimle ateşe atın!" deyince, Zebânîler Seyyid Ali'yi de yakalayıp sürüklemeye başladılar. O da feryâd içinde yardım istemeye başladı. Bu sırada bir zât gelip, onun ellerini çözüp, zebânîlerin elinden kurtardı. Seyyid Ali heyecan içinde uyandı. Hemen tövbe ve istiğfâr etti. Sonra kâdılıktan ayrılarak rüyâsındaki zâtı aramaya başladı.Soranlara kâdılıktan ayrılış sebebini hiç söylemedi. Bir köyden geçerken, yanına bir zât gelip; "Sizi hocam istiyor." diyerek Ali Nâtikî'yi berâberinde bir dergâha götürdü. Ali Nâtikî ile hocasının huzûruna girdi. O zât; "Rüyânda gördüğün o zâta çok benziyor muyuz?" buyurunca, Ali Nâtikî'nin o anda aklı başından gitti. Hemen o zâtın elini öperek, ona talebe oldu. Ondan tasavvuf yolunu öğrenerek, yüksek mertebelere kavuştu. Sonra hocası tarafından insanlara doğru yolu anlatmakla vazîfelendirildi.

Seyyid Ali Nâtikî, insanlara doğru yolu anlatmakla vazîfeli olduğu Horasan'da iken, 1378 (H.780) senesinde vefât etti. Niko denen köyde gömülüdür.


1) Lemezât

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Sal Mar 25, 2008 10:45 am    Mesaj konusu: ALİ NEBTÎTÎ Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ NEBTÎTÎ

Evliyânın büyüklerinden. İsmi Ali olup, babasının ismi Cemâl'dir. Mısır'da doğdu. Doğum târihi belli değildir. 1495 (H.901) senesinde, Mısır'da vefât etti. Dergâhının yanına defnedildi.

Ali binCemâl, evliyânın önde gelenlerinden Ebü'l-Abbâs Gamrî'nin talebesidir. Ondan ilim ve edeb öğrendi. Büyük bir âlim oldu. Zor işleri kolaylıkla çözerdi. Himmet ve gayreti çok idi. Talebelerinin yetişmesi için çok gayret gösterirdi. Keşf ve kerâmetleri görüldü.

Ali bin Cemâl, hocası Ebü'l-Abbâs Gamrî, Muhammed bin Anân, Muhammed Münîr, Ebû Bekr Hadîdî ve Muhammed Adl ile birlikte hacca gitti. Ay ışığının olmadığı karanlık bir gecede, hurma yerlerken, içlerinden Ebû Bekr Hadîdî dedi ki: "Kimse arkadaşından bir tâne dahî fazla yememeye dikkat etsin." Böylece hurmaları bitirdiler. Önlerindeki hurma çekirdekleri sayıldığında, hepsinin aynı miktarda hurma yediği, birinin diğerinden bir hurma fazla yemediği anlaşıldı.

Ali bin Cemâl, hocası Ebü'l-Abbâs Gamrî'ye çok bağlıydı. Onu çok severdi. Bir defâsında hocası Rif'e geldi. Oradan bir kafes aldı ve onu Ali bin Cemâl'e emânet bıraktı. Bir müddet sonra kafesi istedi. Ali bin Cemal, o kafesi bir başkası ile gönderme imkânı olduğu hâlde göndermeyip, derhâl hazırlığını yaptı.Kafesi başının üstüne aldı. Nebtîtî'den Kâhire'ye kadar yürüyerek getirdi.Hocasına teslim edip, duâsını aldı.

Ali bin Cemâl, her yıl Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere halkına elbise, hubûbât ve şeker dağıtırdı. Verdiği şeylerin gizli tutulmasını ve verdiğini hiç kimseye bildirmemelerini isterdi. Birisi, onun verdiğini birine anlatsa, bir daha ona bir şey vermezdi. Ali bin Cemâl, kendi malını, talebelerine gelen hediyelere karıştırırdı. Sanki onların içinde kendi malı yokmuş gibi onları talebelerine taksim ederdi. Ali bin Cemâl, Hızır aleyhisselâm ile görüşürdü.

Buyurdu ki: "Hızır aleyhisselâm, kendisinde üç haslet bulunan kimse ile görüşür. Eğer bu üç haslet yok ise, meleklerin ibâdetini yapsa bile onunla görüşmez. Üç haslet şunlardır: Birincisi; kişinin her haliyle sünnet-i seniyyeye uyması. İkincisi; kalbinde müslümanlara karşı kin, düşmanlık, hased ve diğer kötülükleri beslememesi. Üçüncüsü; dünyâya düşkün olmamasıdır."

1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.188
2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.2, s.125
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.242

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Sal Mar 25, 2008 10:46 am    Mesaj konusu: ALİ OSMAN EFENDİ Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ OSMAN EFENDİ

Son devir Anadolu velîlerinden. Tokat'ın Erbaa ilçesi Holay köyünde 1877 yılında doğdu. Doğduğu köyde tahsîlini tamamladıktan sonra saatçilik yapmaya başladı. Bir gün Eksel köyünde (yeni ismi Koçak) oturan Eksel şeyhi olarak bilinen Behrullah Efendinin saati bozuldu. Talebelerine tâmir edilmesini söyleyince, onlar; "Efendim, karşı Holay köyünden Ali Osman isminde birisi var ona tâmir ettirelim." dediler. Talebelerinden biri AliOsman Efendi ile Erbaa'da karşılaşınca, hocasının saatinden bahsetti. Ali Osman Efendi de Eksel köyüne gitti. Saati tâmir edip duvara astı. Behrullah Efendiye; "Tamam çalışıyor efendim." dedi. Behrullah Efendi saate bakınca çalışan saat durdu. Ali Osman Efendi tekrar yapıp duvara astı. Behrullah Efendi saate bakınca, saat yine durdu. Ali Efendi hayretler içinde tekrar yaptı. Yine Behrullah Efendi saate bakınca, saat durdu. O zaman Ali Osman Efendi kendi kendine; "Bu zât evliyâ bir zâttır. Şu an kalbimin saatini tâmir edecek kalp ustasının huzûrundayım." dedi ve Behrullah Efendiye talebe oldu. Arapça, Farsça ve kalp ilimleri de dâhil bütün ilimleri Behrullah Efendiden öğrendi. Behrullah Efendi vefâtına yakın; "Bende ne varsa Ali Osman Efendi aldı götürdü. Bende bir şey bırakmadı." buyurdu.

Ali Osman Efendi insanlara doğru yolu anlatmak için köy köy dolaşırdı. İnsanlara doğru yolu anlatırken çok yumuşak, hattâ arada nükte yapardı. Siyâset ve devlet işlerine hiç karışmazdı. Sohbetinin ağırlığı, güzel ahlâk üzerine olurdu. Güzel ahlâkın bulunmaz bir hazîne olduğunu anlatırdı. Fakat bâzılarının gözü hep altında olduğundan bir gün onlara dönüp; "Altının kulpu burası, çok altın var diye bir yeri işâret etti. Bunu duyan altın düşkünleri sabaha kadar orayı kazdılar. Fakat hiçbir şey bulamadılar. Elleri boş Ali Osman Efendinin köyüne döndüler. Kimseye de hiçbir şey anlatmadılar. Ertesi gün onları gören Ali Osman Efendi; "Oğlum işâret ederler ama, düşkünlerine vermezler." dedi.

Yine bir gün talebeleri ile Ladik'e ders vermek için gidiyordu. Talebelerinden birinin kalbine vesvese gelip hocası için; "Bu da insan biz de insanız." gibi bir düşünce geldi. Yolları bir ormandan geçiyordu. Bu sırada bir kurt, Ali Osman Efendinin önüne gelip iki ön ayaklarını havaya kaldırıp, arka iki ayağı üzerine durunca; "Dağ ve taşlardaki hayvanlar inandı da bâzıları hâlâ anlıyamadı." buyurdu. O talebe düşüncesinden dolayı hemen tövbe etti.

Dînî vecîbeleri yerine getirmenin yasak olduğu dönemde Ali Osman Efendi, Gümüşçakır köyünde sohbet ederken jandarmalar köyü bastı. Ali Osman Efendi tutuklanarak önce Vezirköprü daha sonra da Samsun cezâevine gönderildi. Ali Osman Efendi Samsun'da bir hücreye kondu. Hücrede namaz kıldığını gördüklerinde, kılmaması için su vermediler. Bir süre sonra su olmamasına rağmen, yine onu namaz kılarken gördüler. Mahkeme esnâsında savcı, Ali Osman Efendiye akla gelmedik hakâretlerde bulundu. Duruşmada Ali Efendi sâdece; "Savcı bey biz insanlara namaz kılın, âhirete hazırlanın dedik. Söylediklerimizin hepsi bu kadar." dedi. Ertesi gün savcı kalp krizinden öldü. Bir süre sonra mahkeme, Ali Osman Efendiyi serbest bıraktı.

Ali Osman Efendi tütün kullanırdı. Huzûruna gelen bir fakir dilenci onun tütün yaktığını görünce; "Siz sigara içiyor muydunuz?" diye sordu. Cevâben; "Biz içmiyoruz yakıyoruz." buyurdu. O fakir; "Peygamber efendimiz hiç içmedi, sen niye içiyorsun?" diye sorduğunda, AliOsman Efendi kızmadan; "Peygamber efendimiz sırtında heybe, senin gibi dolaştı mı?" deyince, adam söyleyecek bir şey bulamadı.

Ali Osman Efendi, Erbaa zelzelesi olmadan önce atına binip, Erbaa'dan ayrıldı. O sırada herkesin Deli Mehmed diye bildiği bir meczub arkasından; "Tutun, yakalayın! Erbaa zelzelesini mühürledi gidiyor!" diye bağırdı. Deli diye kimse bu meczûbun sözlerini dikkate almadı. Bir süre sonra Erbaa'da çok büyük zelzele oldu. Bu zelzelede Ali Osman Efendinin 14 yaşındaki bir kızı da hayatını kaybetti. Zelzeleden sonra Erbaa'ya dönen Ali Osman Efendiye kızının vefât ettiği söylenince;

"Daha büyük belâ gelmemesi için evladımızı kurban verdik. Halk, Deli Mehmed'in sözlerine deli zannettikleri için inanmadılar." buyurdu.

Talebelerine sık sık şu nasîhatı yapardı: "Hiç kimse ile münâkaşa etmeyiniz. Söz dinleyiniz. Kim söz dinlerse, o benim öz oğlumdur. Birbirinizi sevin, beni sevmiş olursunuz. Aranızda dargınlık olmasın."

Ali Osman Efendi birgün dergâhında namaz kılıyordu. Oğlu İbrâhim babasının yanına girmek istedi. Babasının namaz kıldığını görünce, içeri girmedi. Birkaç kere baktığında babasını tehiyyatta oturur gördü. Sonra dayanamayarak içeri girdi. Babasının vefât ettiğini anladı. O esnâda kapıda bulunan köpek koşarak uzaklaştı. Talebelerinin bulunduğu bütün köyleri dolaştı. Hepsi bunda bir iş var diyerek dergâha geldiler ve cenâze namazını kılıp Holay köyü kabristanlığına defn ettiler.

1942 senesinde vefât eden Ali Osman Efendi, 63 yaşında idi. Kabri ziyâret mahallidir.

SOHBETİN BEREKETİ

Ali Osman Efendi, hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bir kış mevsimi Ali Osman Efendi talebesi Veysel Hâfız ile bir yere giderlerken namaz vakti daralır. Ali Osman Efendi talebesine; "Buralarda tanıdık bir köy yok mu?" diye sorunca, Veysel Efendi; "Tanıdık var ama îtikâdları bozuktur." dedi. Ali Osman Efendi olsun deyip köye gittiler. Veysel Hâfız tanıdığı birisinin kapısını çaldı. O zât bunları görünce, odada kim varsa herkesi dışarı çıkardı. Ali Osman Efendi, talebesi ile namaz kıldıktan sonra, sohbete başladı. Sohbete köyden herkes geldi ve sabaha kadar devâm etti. Sohbetin netîcesinde bu köyün halkı bozuk olan îtikâtlarına tövbe edip Ehl-i sünnet îtikâdını kabûl ettiler.

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1370
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Sal Mar 25, 2008 10:48 am    Mesaj konusu: ALİ RÂMİTENÎ Alıntıyla Cevap Gönder

ALİ RÂMİTENÎ

İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden. Buhârâ yakınlarındaki Râmiten kasabasında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1328 (H.728 ) yılında Harezm şehrinde vefât etti.

Râmiten'de küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başladı. Akıl ve zekâsının parlaklığı, kavrayış kâbiliyetinin yüksekliği dolayısıyla kısa zamanda ilim yolunda yükseldi. Sonunda herkese ilim saçan, yol gösteren, kalbinden nûr ve hikmet kaynakları fışkıran hazret-i Şeyh Mahmûd-i İncirfagnevî'ye kavuştu. Ali Râmitenî, ondan mânevî yönden çok üstün makamlar elde etti. Ardı arkası gelmeyen vilâyet, evliyâlık derecelerine kavuştu. Mânevî ve maddî ilimlerde kemâl buldu. Öyle ki, şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan ayrılanların rehberi, hakka dâvet edenlerin büyüklerinden oldu. Böylece, silsile-i aliyye denilen büyüklerin teşkil ettiği, altın halkalar diye isimlendirilen Hak yolu zincirinin on ikinci halkası olma şerefine kavuştu.

Hâce Mahmûd-ı İncirfagnevî hazretleri, vefâtı yaklaşınca, hilâfeti Ali Râmitenî hazretlerine verdi ve bütün talebelerini ona ısmarlayıp, emânet etti.

Ali Râmitenî hazretleri Pîr-i Nessâc ve Azîzan isimleri ile şöhret bulmuştur. Kendisi ibâdet ve derslerden sonra boş zamanlarda helâl lokma kazanmak için dokumacılık yapardı. Bu sebeple kendisine dokumacıların şeyhi mânâsına Pîr-i Nessâc derlerdi.

Ali Râmitenî hazretlerine, "Azîzân" denmesinin sebebi ise şöyle anlatılır: Bir zaman Ali Râmitenî'nin evinde iki-üç gün yiyecek bir şey bulunmadı. Evdekiler açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misâfire de evde ikrâm edecek bir şey yoktu. O sırada Ali Râmitenî hazretlerinin talebelerinden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. "Bu yemeği, sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Eğer hediyemizi kabûl buyurursanız, bizi memnun edersiniz." diyerek yalvardı. Bu nâzik anda gelen yemekten son derece hoşnud olup, o talebesine iltifâtlarda bulundu. Bu yemeği, misâfirine ikrâm ederek ağırladı. Misâfir gittikten sonra o talebesini çağırtarak; "Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdâda yetişti. Sen de bizden her ne murâdın var ise iste! Çünkü hâcet kapısı şu ânda açıktır." buyurdu. Genç de; "İlimde ve evliyâlık makâmında size benzemekten başka bir arzum yoktur. Beni bu hâle kavuşturmanızı istirhâm ediyorum efendim!" dedi. Ali Ramîtenî hazretleri; "Çok zor ve yükü ağır bir iş arzû ettin. Bunun yükünü kaldıramazsın. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin. İstersen başka bir dilekte bulun." buyurdu. Genç ise; "Dünyâda tek murâdım, aynen sizin gibi olmaktır. Size benzemekten başka bir şey beni tesellî etmez. Buna rağmen, siz nasıl arzu buyurursanız, ona râzıyım efendim." dedi. Bunun üzerine Ali Râmîtenî hazretleri; "Pekâlâ" buyurup, elinden tutarak berâberce husûsî halvethânesine girdiler. Yüzyüze oturarak, o şahsa teveccüh etmeye başladı. O genç, bir müddet sonra zâhir ve bâtında Allahü teâlânın izniyle Ali Râmitenî'nin derecelerine kavuştu. Fakat aşktan sarhoş olup, kendinden geçti. Öylece kırk gün daha yaşayıp vefât etti. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi gibi yaptığı için, iki azîz mânâsında, hazret-i üstâdın ismi "Azîzân" olarak kaldı.

Bundan sonra Ali Râmitenî hazretlerinin sohbet halkası genişledi. İlim ve tasavvuf talipleri dünyânın her tarafından onun huzûruna koşuyorlardı. Herkes bilemediği ve çözemediği suâllerin cevâbını ondan soruyordu. Kısaca Azîzân hazretleri dünyâya İslâmiyeti yayan bir güneş gibi idi.

O, irşâd, insanlara doğru yolu gösterme makâmına gelmiş olan talebelerine şöyle nasîhat ederdi:

"İrşâd işine giren bir kimseye gerekir ki: Önce mürîdin, talebenin yeteneğini, kâbiliyetini bile... Bunu bildikten sonra ona zikir telkini yapar, yeteneğine göre onu yetiştirir. Bu bakımdan mürîd (talebe) terbiyesi işine girmiş olan tıpkı kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş terbiyecisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre mürşîd olan zât da, mürîdin kâbiliyeti nisbetinde ona zikir telkini yapar."

Ali Râmitenî hazretleri ile aynı yüzyılda yaşayan büyük âlim Rükneddîn Alâüddevle Semnânî zaman zaman Şeyh hazretlerine mektup yazar ve sorular sorardı. Bir gün yine bir talebesi gelerek Ali Râmitenî hazretlerine, hocasının şu sorulara cevap istediğini bildirdi.

Suâllerinden birisi şöyle idi: "Biz, gelenlere her hizmeti yaptığımız hâlde, gelenler size gelir. Biz mükellef sofralar, çeşit çeşit yemekler ikrâm ettiğimiz hâlde, sizde böyle bir şey yok iken, gene de insanlar sizden râzı bizden değillerdir. Bunun sebebi nedir?"

Cevap: Minnet karşılığı hizmet edenler çoktur. Hizmetini minnet bilenlerse azdır. Çalışınız ki, hizmetinizi minnet bilesiniz. O zaman şikâyetçiniz olmaz.

İkinci suâl: Duyduğumuza göre, sizi Hızır aleyhisselâm terbiye etmiş; bu nasıl olmuştur?

Cevap: Allahü teâlânın, zâtına âşık öyle kulları vardır ki, Hızır da onlara âşıktır.

Üçüncü suâl: İşittik ki, siz gizli zikir yerine açık zikirle uğraşmaktasınız. Bu nasıl olur?

Cevap: Biz de işittik ki, siz, gizli zikirle meşgûl imişsiniz. Mâdemki işittik, demek sizinki de gizli zikir değil. Gizli zikirden murâd hiçbir şeyin bilinmemesi değil midir? Ha gizli zikirle meşgûl olmuşsunuz, ha açık zikirle. İkisi de müsâvîdir.

Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinin en büyük talebelerinden olan Seyyid Atâ zaman zaman Ali Râmitenî hazretleri ile buluşur görüşürlerdi. Ancak buna rağmen bir gün Seyyid Atâ'nın dilinden Azîzân hazretleri hakkında uygun olmıyan bir söz çıktı. Aynı gün Asya içlerinden gelen çapulcu alayları Seyyid Atâ'nın bulunduğu havâliyi yağmalayıp, oğlunu da esir alıp gitmişler. Seyyid Atâ başına gelen bu felâketin, Azîzân hazretlerini üzmenin cezâsı olduğunu anladı, yaptığına pişmân oldu. Büyük bir ziyâfet hazırladı. Özür dilemek için Ali Râmitenî'yi dâvet etti. Azîzân hazretleri Seyyid'in maksadını anlayıp, ricâsını kabûl etti ve dâvetine geldi. Bu mecliste pek çok âlim ve velî var idi. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiğinde, Ali Râmitenî; "Seyyid Atâ'nın oğlu gelmeyince, Ali bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz." dedi ve sonra bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı, içeriye Seyyid Atâ'nın oğlu giriverdi. Bu hâli görünce meclisten bir feryâd-ü figândır koptu. Oradakiler şaşırdılar, dona kaldılar. Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu sordular. Genç de; "Şu anda bir grup kimsenin elinde esir idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyorum. Nasıl oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yoldan yanınıza geldim, hiçbir şey bilmiyorum." dedi. Meclistekiler bunun Azîzân hazretlerinin bir kerâmeti ve tasarrufu ile olduğunu anladılar. Herbiri onun talebesi olmakla şereflendiler.

Ali Râmitenî hazretleri, talebelerinin zaman zaman sohbetlerinde sorduğu suâllere karşı şöyle buyurdular:

"Allahü teâlâ, mümin bir kulunun gönlüne bir gecede üç yüz altmış defâ nazar eder." sözünün mânâsı şudur: "Kalbin, vücûda açılan üç yüz altmış penceresi vardır. Gönül, Allahü teâlânın zikriyle kaynayıp coşunca, Allahü teâlâ o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe doğan feyzler ve nûrlar, bu üç yüz altmış koldan bütün vücûda yayılır. Böyle nûrların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi haline göre zevkle ibadet eder, yapılan tâat ve ibâdetlerden lezzet alınır."

Buyurdular ki: "Talebenin, maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok uğraşması lâzımdır. Fakat bir yol vardır ki, nefsi itmînâna kavuşturup, rûhu kısa zamanda yüksek derecelere ulaştırır. O da; Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zîrâ, onların kalbi, Allahü teâlânın nazar ettiği yerdir."

"Hallâc-ı Mansûr zamânında, büyük mürşid Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin talebesinden birisi bulunmuş olsa idi, elbette ona imdâd edip, tasavvufun en yüksek makamlarına çıkarır idi. Hallâc-ı Mansûr da o hâllere düşmezdi."

"Allahü teâlâya hiç isyân etmediğiniz bir dille duâ ediniz ki, duânız kabûl olsun."

"Duânızı öyle bir delil araya koyarak edin ki, o günah işlememişlerden olsun. O delil, Allah dostudur. Onlara tevâzu ve sevgi gösterin ki, sizin için duâ etsinler."

"İki hâlde kendinizi sakının: Söz söylerken ve yemek yerken."

"Halkı hakka dâvet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. Canavar terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidâdını bilip de ona göre davranırsa, o da öyle!.."

"İbâdetlere sarılmak ve onları yerine getirmek lâzımdır. Yerine getirilince de yapılmadı farzetmelidir. Böylece kendini kusurlu bilerek tâat ve ibâdete yeniden başlamalıdır."

Bir gün bir kişi huzuruna gelip kalbinin dağınıklığından ve kendisini ibâdetlere tam veremediğinden bahsetti. Şeyh hazretleri şu şiiri okudular:

Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa,

Kalbindeki dünyâ derdini senden almazsa,

Onun ile sohbetten etmez isen teberrî,

Sana yardıma gelmez azîzândan hiçbiri.

Ali Râmitenî hazretleri: "Ey îmân edenler, Yüce Allah'a nasuh tövbesi ile tövbe ediniz." meâlindeki Tahrim sûresinin sekizinci âyetini açıklarken buyurdu ki; "Bu âyet-i kerîmede hem işâret, hem de müjde vardır. Tövbeden dönseniz de tövbe ediniz demesi işârettir. Müjde ise tövbenin kabûlüdür. Çünkü Allahü teâlâ tövbeyi kabûl etmeyecek olsaydı, bunu emretmezdi. Emretmesi kabûl etmesini gösteriyor. Ancak tövbe dilden değil, gerçekten kusurunu bilerek kalpten olmalıdır.

Bir gün Mevlânâ Şeyh Bedreddîn Meydânî hazretleri, Ali Râmitenî hazretlerine gelerek şöyle sordu: "Allahü teâlâ Ahzâb sûresi 41. âyetinde meâlen; "Ey îmân edenler! Allah'ı çokça zikrediniz." buyurmaktadır. Bu zikirden murad mânâ dil zikri midir, kalb zikri midir?" Ali Râmitenî hazretleri bu soruyu şöyle cevapladı: "Tasavvuf yoluna ilk girenler için dil zikridir. İşin sonuna varanlar için de kalb zikridir. Bu yola ilk giren kimse yüce Allah'ı kendini zorlayarak da olsa zikretmeye çalışır. Yolun sonuna varan kimsenin durumu ise öyle değildir. Kalb zikirden etkilenince onun bu etkisi bütün bedene varır, hemen her organ zikr etmeye başlar. İşte o zaman çokça zikir başlar. Yine o zaman bir günlük ibâdet, bir senelik ibâdet yerine geçer.

Harezm'de de pekçok talebe yetiştiren Ali Râmitenî hazretleri 1321 (H.721) veya 1328 (H.728 ) yılında 130 yaşında iken vefât etti. İhtiyaç sâhipleri kabrini ziyâret ederek, mübârek rûhâniyetinden istifâde etmektedirler.

Ali Râmitenî hazretlerinin iki oğlu olup, ikisi de maddî ve mânevî ilimlerde söz sâhibi idiler. Hâce Azîzân, vefâtından sonra bulunduğu yerdeki talebelerle meşgûl olmayı küçük oğlu İbrâhim'e bıraktı. Büyük oğlu da maddî ve mânevî ilimlerde çok ileri idi. İnsanlara doğru yolu gösterme vazîfesi, niye büyük oğluna verilmedi? diye, bunları tanıyanlarda bir düşünce hâsıl oldu. Büyük âlim Hâce Ali Râmitenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: "Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur." Gerçekten onun vefâtından on dokuz gün sonra büyük oğlu da babasına kavuştu.

Azîzân hazretlerinin dört büyük halîfesi olup, hepsi de fazîlet ve kemâl sâhibi idiler. Her biri onun vefâtından sonra, cenâb-ı Hakk'ı isteyen talebeye ders öğretmekle meşgûl oldular. Dört halîfesinin de adları Muhammed'dir. Birincisi, Hâce Muhammed Külâhdûz'dur. Hârezm'de medfundur. İkincisi, Hâce Muhammed Hallâc-ı Belhî'dir. Belh şehrinde medfundur. Üçüncüsü, Hârezm'de medfun olan Hâce Muhammed Bâverdî'dir. Dördüncüsü ve halîfelerinin en büyüğü, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî olup, vefâtı yaklaştığında bütün talebelerini yetiştirmesi için onu vazîfelendirdi. Yerine Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerini vekîl bıraktı.

Ali Râmitenî hazretleri, Allahü teâlâ katında sevgili bir kul olabilmenin on şartı olduğunu bildirip bunları şöyle sıralamaktadır:

Birincisi; temiz olmaktır. Temizlik de iki kısma ayrılır. 1- Zâhirî temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyâların temiz olmasıdır. 2- Bâtın temizliği: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allahü teâlânın düşmanlarından nefret etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi cenâb-ı Hakkın beğendiği iyi huylardır. Kalb, Allahü teâlânın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfte; "Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. Yâ Rabbî! diye yalvarıyor. Hâlbuki, yediği içtiği haram, gıdâsı hep haram. Bunun duâsı nasıl kabûl olur?"Yâni haram yiyenin duâsı kabûl olmaz buyruldu. Gönül, kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alınamaz, mârifete, Allahü teâlâya âit bilgilere kavuşulamaz.

İkincisi; dilin temizliğidir. Dilin münâsebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susması, Kur'ân-ı kerîm okuması, emr-i ma'rûf ve nehy-i münkerde bulunması, Allahü teâlânın emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi. Zîrâ sevgili Peygamberimiz; "İnsanlar, dilleri yüzünden Cehennem'e atılırlar." buyurdu.

Üçüncü şart; mümkün olduğu kadar insanlardan uzak durmağa çalışmalıdır. Bu sebeple göz, haram şeylere bakmamış olur. Zîrâ kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Nitekim Peygamber efendimiz; "Yabancı kadınların yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyâmet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir." buyurmuştur. Yabancı kadınlara bakmak haramdır.

Dördüncü şart; oruç tutmaktır. İnsan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur. Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; "Oruç bana âittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbı nihâyetsizdir. Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsızdır." buyrulmaktadır. Yine hadîs-i şerîfte; "Oruç, Cehennem'e kalkandır." buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzûra kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hâsıl etmelidir.

Beşinci şart; Allahü teâlâyı çok hatırlamak, ismini çok söylemektir. En fazîletli olan zikir, "Lâ ilâhe illallah"tır. Lâ ilâhe illallah diyen kimse ihlâs sâhibi olur. İhlâs; bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapmak, dünyâya âit mal ve makamlardan hevesini kesip âhireti istemektir. İhlâslı kimse; "İlâhî!Benim maksudum sensin, seni istiyorum!" der. Nitekim Resûlullah efendimiz, "Lâ ilâhe illallah" demenin çok fazîletli olduğunu ve günahların affedileceğini buyurdu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde, Ahzâb sûresinin kırk birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; "Ey îmân edenler! Allah'ı çok zikrediniz." buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir.

Altıncı şart; hâtıra yâni kalbe g