| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
Geyl@ni-32 onbaşı


Kayıt: 15 Mar 2008 Mesajlar: 41 Konum: Isparta
|
Tarih: Pzr Hzr 15, 2008 7:22 pm Mesaj konusu: HAYA |
|
|
Bazı işlere başvurmak, insanın hayvanî yaradılışının kuvvetli olmasına bağlıdır. Zina, hırsızlık, yalancılık ve yapılması yasaklanan öteki suçlar gibi... Bu fiillerin hepsi insan fıtratına aykırıdır. Kur'an-ı Kerim'de, bahis konusu işler için, terim olarak "Münker" (kötü işler) deyimi kullanılmıştır.
Bu kelimenin lûgat karşılığı "bilinmeyen" (meçhul), yahut da "tanınmayan" (gayrimaruf) demektir. Sözü geçen fiillere "münker" denmesindeki amaç şudur:
İnsanın yaradılışı, fıtrat va tabiatı, bu gibi işleri tanımaz ve bilmez. Ancak hayvanî taraf kuvvetlenip zorlansa, insan, o zaman bunlara başvurur. Hatta istekle değil, hayvanî tabiatın etkisiyle, yani mecburiyet altında... Esasen insanın yaradılışı, insanlık tabiatı, bütün "münker'lerden kaçınmak ister. Nitekim, şeriat ve hikmet sahibi Efendimiz (salât ve selâm ona olsun) de bu meseleye işaret etmişlerdir. Bu bakımdan kötü işlerden kaçınmaya utanma duygusu" (haya) denmiştir.
Haya, utanma ve ar anlamındadır. İslâm terminolojisine göre "haya" "münker"den çekinmek ve kaçınmak duygusuyla insanın kendi kendisini ayıplaması, bu gibi fiillerden uzaklaşması demektir. Haya, kötü işlerden, utanılacak şeylere başvurmaktan meneden duygudur. O, insanın insanî yanını kuvvetlendirir. Hayvanlık yönünün ortadan kalkmasını, hiç olmazsa zayıflamasını sağlar. İslâmî ahlâk eğitim ve öğretiminin özü, insanın içinde gizlenmiş bulunan "haya"yı kuvvetlendirmek, onu ilim, anlayış, şuur ve düşünce gıdalarıyla besleyip geliştirmektir. "Utanma duygusu" aracılığıyla derli-toplu bir ahlâk fikri edinmek, bu şuuru insan varlığı için bir gözcü, bir koruyucu şekline sokmaktır. Böyle bir "haya" anlayışı, aşağıdaki hadisin tam açıklaması demektir:
"Her dinin bir ahlâkı vardır. İslâm'ın ahlâkı 'haya' dır."
Bu hadisi iyice anlamak için başka bir Peygamber sözünü hatırlamak gerekir:
"- Haya etmezsen bildiğini yap!"
Nitekim, hayvanî istekleri önleyici vasıtaların başında "haya" gelir. Haya, insanı, insanî yaratılışa yöneltir. Hayvanî yaradılışın ve tabiatın kötülüklerine engel olur. "Haya"lı olduğu müddetçe insan, herhangi bir "münker"e yanaşamaz.
O halde haya, insan için çok önemlidir. Zira o, tâ yaradılış i demlerinde fıtratına konmuştur. Duruma ve yerine göre şekildon | şekle girer. İnsanı kötülüklerden korur. Burada artık düşünüp taşınma diye birşey yoktur, insanın içine, kendi kendine, birşeylor doğar ve onu kötülüklerden sakındırır. Fakat insan kendisini bilmeyince hayvanî duyguları yavaş yavaş gün yüzüne çıkar. İnsanî hisler zayıflar. Artık o, "münker"den çekinemez. Haya denilen duygu, gitgide silinip kaybolur. Ortadan kalkar. Yani | "hadis-i şerifteki durum meydana gelir.
"Haya olmadıktan sonra bildiğini yap!"
İslâmî ahlâk eğitiminin amacı, utanma duygusunun varlığını korumaktır. Zirâ haya, bilgisizliği ortadan kaldıran, hayvanî duyguların insanî değerleri yenmesine engel olan metodun ismidir. O, insanı sadece kötülüklerden alıkoymakla kalmaz, içinde gizlenmiş bulunan behimî hislere bağlı fiil ve hareketlerin de önünü kapatır. Beşerin tabiatında bulunan "kötülüklere meyletme" duygusunu köreltir. Dejenerasyona götürücü faktörlerin sonuçlarını, daha önceden, birer birer haber verir. Böyle olunca, kalbleri gerçeklere açık insanlar, sonradan karşılaşılacak kötülükleri, meydana çıkmazdan önce önlerler. Bundan başka, ahlâkî eğitim ve öğretime yetişmiş bulunanlar, utanma ve haya konusunda o kadar titizce davranırlar ki, "münker"e en ufak bir meyil söz konusu olamaz. Hatta gizlice de olsa, ona doğru yö nelemez. Hatta daha ileri giderek deriz ki, bunu akıl ve hayalle rinden bile geçirmezler. Çünkü haya, derhal önlerine dikilir ve işareti verir:
"DİKKAT!"
islâm'ın ahlâk sisteminde "haya"nın çerçevesi çok geniştir. Hayatın hangi dalında olursa olsun, hayadan kaçmak mümkün değildir. Medeniyet ve toplu yaşama konusunda, insanların seksüel ilişkileriyle ilgili meselelerde İslâm, ahlâkî düzeltmek için "haya"dan çok faydalanır. Zira cinsî bahislerde insan bazan ' kaçamak yapmak isteyebilir. İşte o zaman, haya derhal harekete geçer:
- Ey cahil! Ne yapmak istiyorsun?
diye uyarmada bulunur. Demek oluyor ki, haya burada bir gözcü vazifesi görmektedir. _________________ Gövdeler,varsa gönüllerden alır cevherini,
Yürek olmassa bilekler çekemez hançerini,
Kahramansız yaşamak kahrına mahkumdurlar,
Kaybeden zümreler Allahını,Peygamberini.
Faruk Nafiz Çamlıbel |
|
| Başa dön |
|
 |
Geyl@ni-32 onbaşı


Kayıt: 15 Mar 2008 Mesajlar: 41 Konum: Isparta
|
Tarih: Pzr Hzr 15, 2008 7:23 pm Mesaj konusu: HAYASIZLIK BİZİ NEREYE GÖTÜRÜYOR? |
|
|
HAYASIZLIK BİZİ NEREYE GÖTÜRÜYOR?
‘Moda’ diye yutturulan şey hayasızlıktır
Hayâ; nefsin çirkin şeylerden sıkılması ve bunun için kötü şeyleri terk etmesi, hoş ve güzel olmayan bir şeyin ortaya çıkmasından, kalpte meydana gelen bir rahatsızlık olarak ifade edilebilir. Hayâ, herkese nasip olmayacak kadar değerlidir.
İffet ve hayâ, utanma duygusuyla beraber çalışır. Topluma baktığımızda, utanma, arlanma duygusu, temizliğin işareti olan iffeti bulmak, bir hayli zorlaşmıştır. Ar damarı çatlamış olmak, tehlikelidir. Çünkü Allah’tan korkmayan, kuldan utanmayan, her türlü kötülüğü rahatlıkla yapabilmektedir. Hayâdan mahrum kişi arlanmaz, utanmaz.
“Hayâ, imanın nizamıdır. Bir şeyin nizamı bozulunca parçaları darmadağın olur. Her dinin bir ahlâkı vardır, İslâm'ın ahlâkı da hayâdır” (Hadis-i şerif; İbn Mâce, Zühd, 17). Hayâ yoksa iman da tehlikeye girmiştir.
Giyim-kuşam ve modanın ön plana çıkardıkları, dini hassasiyetlere göre tasarlanmaz ise müslümana göre değildir. Dekolte giyim, hayâdan mahrumiyetin göstergelerindendir. Açık saçık giyinenler için, ar damarı çatlamış tabiri kullanılır.
Bu durum, giyenler ve görenler tarafından ele alınacak olursa; birçok kişi beğenilmek ve dikkat çekmek ihtiyacıyla bu giysileri giymektedir. Bir de moda ve özenti tarafı var tabii. Estetik ile cinselliği ön plana çıkaran kıyafetleri, birbirinden ayırabilmek gerekir. Estetik, renk uyumu, yakıştırma ve hoş görünüş ile ilgili ayrı bir durumdur.
İnsanlık mı Cinsellik mi önemli?
Göz neredeyse gönül oradadır. Kim ne tarafını ön plana çıkarıyor ise karşı cinsin muhatabını o noktalar ile değerlendirmesi kaçınılmaz hale gelebilir. Tabi bu noktada, haram olan göz zinasından sakınmak da ayrı bir konudur. Olaylar çok boyutludur.
Ama çoğu defa merak edilmiştir, o incecik çorap, kıyafet ve derin dekoltelerle soğuk günlerde üşümez mi bu kişiler? Tabii model ekranlarda boy gösterenler olunca, stüdyo çekimleri ile sokağı karıştıran zavallılar, hem maddî ve hem de manevî sıhhatten kendilerini mahrum etmektedirler.
Dikkat edilirse günümüz kadın giyiminde, din ve imanımızın tam aksine, kadının vücut hatları ön plana çıkarılmaktadır. Bu durum karşı cinsin ilgisini, hangi yönde çeker dersiniz? Vücut hatlarının, cinselliği ön olana çıkaran bir durum olduğu takdir edilecektir herhalde. Peki, insani bir yaklaşım için cinselliği değil, insanlığı ön plana çıkaracak olan bir kıyafet daha verimli bir iletişimi sağlamaz mı? Bunu okuyucularımızın takdirine bırakıyorum.
Gençler neyi örnek alıyor?
Genç kızlarımız, hatta yetişme çağındaki çocuklarımız neyi görürlerse onu model alırlar. Ekranlar, bu anlamda önem arz ediyor. Tabiî işyeri, mahalle, apartman ve aile çevresinde ön plana çıkan modellenecek kişiler de bu noktada önemlidir. Öğretmen, yazar, sanatçı (!) vb. etkili kimlikler de modellenme noktasında dikkat çekicidir.
Erkeklerin o dar pantolonları giymesi de aslında, ne sıhhat ve ne de rahat bir hareket için uygun değildir. Buna rağmen neden insanlar, o darlıkların içine hapsolunurlar? Bunların kısırlığa neden olabileceği de söz konusudur. Kendine değer vermeyenler, başkalarından değer dilenmek durumunda kalırlar. Ama bir karşılık bulamazlar. Fert ve toplum ilişkilerinde kişi ne almak istiyorsa onu vermelidir. Saygı görmek istiyorsanız, saygı göstermelisiniz. Hoşgörü ile muamele görmek istiyorsanız, hoşgörü ile hareket etmelisiniz. Siz öfke ile baktığınız kimseden tebessüm görebilir misiniz? Bu noktada “rüzgâr eken fırtına biçer” özlü sözünü hatırlamak gerekir.
Cinsel obje olmak istemeyen
Cinsel bir obje değil de, insan olarak muamele görmek isteyen, ona uygun bir giyim ve tavır sergilemelidir. Müslüman kadının giyim ölçülerine, Nur Suresi 30-31. ayetlerde değinilmiştir. Ayette başörtülerinin omuzlar üzerinden salınmasının istenmesi, kadının güzelliklerinin en önemlilerinden olan saçtan sonra, göğüs kısmının da dikkatlerden uzak tutulmasına dönük bir emir olduğu unutulmamalıdır. Alt beden kıvrımlarının ön plana çıkarılması ise en inanılmaz hayâsızlık göstergelerinden sayılan bir davranıştır. Asıl olan kadın ve erkeğin cinsel bir obje değil, insani bir değer olarak görüntü verebilmesidir.
İman, kişinin her şeyine hükmetmesi gereken bir değerdir. Giyim-kuşam, tutum-davranış, hal-hareket, konuşma, gidilip gelinen yerler vs. noktasında, dinimin bu noktadaki görüş ve yaklaşımı nedir, sorusunun cevabı olumlu ise o iş veya yere devam edilebilir. Aksi halde, imanın müsaade etmeyeceği bir tutumdan uzaklaşmak gerekir. Veya kişi din karşısındaki durumunu yeniden gözden geçirmelidir. Tabi kaide-i külliyeye göre, “tamamına ulaşılamayan şeyin, bir kısmı da terk edilmez”. Ama inandığını söyleyen kişi, en azından bu noktada, eksik ve kusurlu olduğunu fark etmelidir.
Hayadan taviz verilemez
“Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak, müjdelemek nefret ettirmemek”, müslümanın ana prensiplerindendir. Ama bu, yozlaşmayı ve özden uzaklaşmayı hoş görmek noktasına getirilmemelidir. Ölçüler ve hudutlar açık ve nettir. Eksik ve kusurlu olan haddini bilmeli, kendi durumunu kurtarmak için, dinin ölçüleriyle oynamaya kalkmamalıdır. Bu noktadaki cahilce cesaret, imanî açıdan da tehlikeye düşmeye sebebiyet verir. Yani kimse ölçüleri kendine uydurmaya kalkmamalı, kendisi ölçülere uymaya çalışmalıdır. Eksikleri ve hatayı kabullenmek de irfandandır.
Ateş ile barutu bir araya koyanların, neticedeki patlamadan şikâyet etmeye hakkı yoktur. Bu noktada kız-erkek münasebetlerinde, dini hassasiyeti olanların, helvet-i sahiha denilen, üçüncü kişilerin müdahil olamayacakları ortamlardan uzak durmaları gerekir. Sosyal kontrolün azaldığı toplumlarda, bazen değil üçüncü kişiler, toplum bile etkili olamamaktadır. Böyle durumlar, hayâ ve iffetten tamamen uzaklaşıldığının acı göstergelerindendir.
Herkes “el değmemiş hayat arkadaşı” arıyor. Ama flört dönemindeki bazı aşırılıkları da meşru görüyor. Bu, bir çelişkidir. El değmemiş isteyen el değdirmemeli, göz değmemiş isteyen; yangözle veya şehvet gözüyle bakmamalıdır. Cinsel obje olmayı kendine yediremeyen de, cinselliği ön plana çıkaran hayâ ve iffetten uzak kıyafetler ile sokakta ve insanlar arasında dolaşmamalıdır.
İstiklal Marşı şairimizin nice yıllar önce dile getirdiği dizelerde anlatılanları, gönümüzde yaşananlar çok daha aştı. Bunu hepimiz, internet, televizyon, dergi, gazete ve sokaklarda istemesek de müşahede eder hale geldik.
Öyle murdarını görmekte ki insan fuhşun;
Bırakın söylenemez: Mevki'imiz câmi'dir;
Başka yer olsa da tafsile hayâ mâni'dir.
Hayasızlık imanı götürüyor!
Yani bazı şeyleri yazıyla bile tahlil etmeye hayâ duygusu mani oluyor. Yaşayışında ve giyim tarzında hayâ sınırlarını zorlayanın, iman dairesinde olması tehlikeye girmiştir. Bu noktada herkes kendi durumunu yeniden gözden geçirmek durumundadır. Rabbim insanlığı ve hususiyle Müslüman olduğunu düşünenleri hayâdan mahrum etmesin. (Amin)
Eski savunma sistemlerinde, iç kale, dış kale, coğrafi sınır gibi geçiş noktaları vardı. Bunun gibi imanı koruyan sınırlar da vardır. Farz, vacip, sünnet ve adaptan mahrum bir imanı muhafaza etmek mümkün olmaz. Haram, mekruh ve günaha dalan kimseye, inandığını söylemesinin faydası olmaz. Dini hayat, bütünlük ifade eder. Kim ne kadarına erişmiş ise dini ve imanî güzelliklerden o kadar istifade eder. Dinimizi bir değer olarak görüyor isek, onun güzelliklerini hayatımıza taşımaya gayret etmeli, iman ve hayâdan mahrum olanların dümen suyunda basit bir taklit objesi olmamalıyız. Herkes durumunu gözden geçirmeli, nerde olmak istediğine karar vermelidir.
Kötülüklerin böylesine yaygınlaşabilmesi, Müslümanların ciddi bir farz olan “iyiliği tavsiye ve kötülükten uzaklaştırma” vazifesini terk etmelerinden dolayıdır. Bunun yerine ikame edilmeye çalışılan “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” sözünün neticesini anlayabilmek için kendi evlat ve torunlarımızın durumuna bakmamız yeterlidir sanırım.
O yılan semirdi, bizi de yutacak hale geldi. Hayâ ve iffet, ikinci plana itildi. Ya Rab bizi affet, rahmetinle muamele et. Bize, şuur ve iz’ân ihsan et, bizi kendine lâyık kul et. (Amin)
DR. HÜSEYİN EMİN SERT
gulistan dergisi _________________ Gövdeler,varsa gönüllerden alır cevherini,
Yürek olmassa bilekler çekemez hançerini,
Kahramansız yaşamak kahrına mahkumdurlar,
Kaybeden zümreler Allahını,Peygamberini.
Faruk Nafiz Çamlıbel |
|
| Başa dön |
|
 |
Geyl@ni-32 onbaşı


Kayıt: 15 Mar 2008 Mesajlar: 41 Konum: Isparta
|
Tarih: Pzr Hzr 15, 2008 7:24 pm Mesaj konusu: Haya İle Gelen Yükselişler |
|
|
Haya İle Gelen Yükselişler
BİR HADİSİNDE, “ASHÂBIM yıldızlar gibidir” buyurmuştur Hz. Peygamber Aleyhissalatu Wesselam. Onun her biri ‘yıldızlar gibi’ ışık saçan sahabileri içinde Hz. Osman’ın misali, deyim yerindeyse, başka yıldızların ışıltısı arasında kendini pek belli etmeyen bir yıldız, meselâ kutupyıldızı misalidir. Kutupyıldızı gibi... Çünkü, tıpkı onun gibi, Hz. Osman da, ilk bakışta kendini göze farkettiren bir ışık yaymaz. Ama nisbeten zayıf ışığıyla birlikte kutupyıldızı çağlar boyu insanlara yön ve yol gösteren bir yıldız olageldiği gibi, Hz. Osman da bindörtyüz yıldan beri bir yol, bir iz sunmuştur Allah’ın hak yolunun yolcularına.
Oysa, bir kez daha belirtelim, Asr-ı Saadetin büyük olayları içerisinde, Hz. Osman’ın ismi pek önlerde gözükmez. Hz. Peygamber’in hayatını yahut İslâm’ın ilk asrına dair kitapları okuyan herkes, bu örnek asrın hadiseleri içinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Hamza, Hz. Ali, Hz. Talha gibi parlayıp ışık saçan simaları görür de, bu simalar arasında Hz. Osman bir derece geride durur.
Zira, onun, bu yıldızlar kümesi içinde özellikle seçilip ayırt edilmesini temin edecek olan, özellikle öne çıktığı belli bir olay, bir gazve yoktur. O ne Hz. Ebu Bekir misali, Mirac vesilesiyle söylediği söz veya Resûl-i Ekrem’e hicrette arkadaşlık veyahut hastalığında ona vekaleten ümmete namaz kıldırma gibi bir sebeple temayüz eder; ne Hz. Ömer gibi putperestliğin en keskin müdafii olarak nam salmışken bir iman kahramanına dönüşme gibi bir hadiseyle öne çıkar; ne de, Bedir’de Hamza’nın, Uhud’da Talha’nın, Hayber’de Ali’nin durumuna benzer bir kahramanlığı sözkonusudur. Asr-ı Saadet’e dair kitaplarda Hz. Osman hep vardır; ama hep bir derece gizlidir, saklıdır, gerilerdedir, pek öne çıkmamaktadır.
Hz. Osman, Aşere-i Mübeşşere’dendir. Hem de, onlar arasında, üçüncüleridir. Diğer bir deyişle, cennetle müjdelenen sahabilerini ziyaret ettiği gün, kapısı Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam tarafından bu müjde ile çalınan üçüncü sahabidir. Hz. Peygamber’e halifelikle şereflenenler arasında da, tarihçe, üçüncü sırada yer almaktadır.
Bu durumda, aklıma takılan soruyu ve muammayı çözme çabası içinde, her biri ‘yıldızlar gibi’ olan sair sahabilerin öne çıkan vasıflarını gözardı etmeden, zahiren bir parça geride duran Hz. Osman’ı öne çıkan vasıflarıyla tanıma imkânı buldum ve bu vasıfların her birinin, esasen bizler için de birer hayat rehberi olarak karşımızda durduğunu gördüm.
Ki, Hz. Osman denildiğinde akla gelen vasıflardan ilkini, ‘hayâ’ teşkil ediyor. Hadis külliyatlarından, bizatihî Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) onu hayâsı ve edebi ile övdüğünü okuyoruz. Keza, yine Hz. Peygamberin, hayâsından dolayı ona karşı hususî bir ihtiramda bulunduğunu bildiren hadisler de çıkıyor karşımıza.
Hz. Osman’da temayüz eden bir vasıf olarak hayânın onun nice büyük ve parlak yıldızı dahi geride bırakacak şekilde faziletçe o derece yükselmesine nasıl vesile olduğunu ise, en başta, yine Resûl-i Ekrem’in hayâya dair hadisleri sayesinde anlıyor insan. Nitekim, her iki Sahîh’te ve Kütüb-i Sitte’nin altı kitabından beşinde mevcut bir hadisinde “Hayâ imandandır” buyuruyor sevgili Peygamberimiz. Onun, yine her iki Sahîh’te yer alan, ve Kütüb-i Sitte’nin hepsinde bulunan bir başka hadisi ise, “Hayâ imandan bir şubedir” diye bildiriyor. Yine Hz. Peygamber’in öğrettiği üzere, “Hayânın hepsi hayırdır” ve “Hayâ ancak hayır kazandırır.”
İşte, hayânın niye ‘imandan’ ve de ‘imanın bir şubesi’ olduğunu anlayabildiği ölçüde, hayâsı karşısında ‘meleklerin dahi kendisinden utandığı’ Hz. Osman’ın neden bu derece yükselebildiğini de anlıyor insan.
Bunu anlamak için ise, önce şu iki sorunun izini sürmesi gerekiyor: İnsan nasıl hayâ duyar? Yahut, hangi durumlarda daha hayâlı davranır?
Kendi hayatlarımız dahilinde tecrübe ettiğimiz üzere, hayâyı, yani utanma duygusunu en yoğun biçimde yaşadığımız haller, ‘görüldüğümüzü’ ve ‘izlendiğimizi’ bildiğimiz hallerdir. Yalnız kaldığımızda yapabildiğimiz birçok şeyi, birisi tarafından izlendiğimizi biliyor isek, yapamayız. Ki bu hal, fıtratın kerih gördüğü, insana fıtraten sevdirilmemiş olan bazı şeyleri uluorta yapmaktan bizi alıkoyduğu gibi, günahtan da sakındırır. Kişi hayâsı ölçüsünde açıkça günah işlemekten çekinir, ve hayâsızlığı ölçüsünde alenî günah işler. Bizi tanıyan birinin bizi o halde görmesi endişesiyle gelen psikolojik utanç, çoğu kez, nefsin günaha davetine rağmen, insanı günahtan alıkoyar. Ancak, yine bu yüzden, tanındığı ortamlarda utanılası fiillerden uzak duran insanlar tanınmadığı ortamlarda günaha daha rahat düşebilirler. (Ki, bundan dolayı, yanında bir tanıdığı olmadan tek başına yolculuktan insanı sakındıran, böyle bir durumda şeytanın insana yol arkadaşı olacağını bildiren hadisler vardır. Yine bu bâbdaki hadislere binaen, refakatinde bir başka mü’minin olduğu halde yolculuk, sünnet-i seniyyedendir.)
Günahtan sakınma noktasında hayânın yanımızda başka insanların olduğu durumlar ile yalnız başına kaldığımız durumlar arasında nasıl bir fark husule getirdiğini kendi hayat tecrübemizle biliyoruz açıkçası.
Peki, insan yanında başka bir insan yokken, yani yalnız başına iken gerçekten yalnız mıdır?
Hayır. Yanında bir insan yokken de yalnız değildir insan. O’nun Semi’, Basîr, Latîf, Habîr, Alîm bir Rabbi vardır. O’nun Rabbi, Semi’, yani işitendir. Basîr, yani görendir. Latîf’tir, her yere nüfuz eder; Habîr’dir, herşeyden haberdardır; Alîm’dir, herşeyi bilir. Sem’, basar ve kudret, yani görmek, bilmek ve işitmek, O’nun sıfatları arasındadır. Dahası, Semîu’l-Basîr ve Alîmu’l-Habîr olan Rabbimizin, her işe müekkel melekleri olduğu gibi, insanın fillerini kaydeden melâikesi de vardır.
Yani, insan her an Rabbinin huzurundadır ve melekler her an yanıbaşındadır. Allahu Teâlâ ve vazifeli melekleri, insanla her an beraberdir.
İnsan, bu gerçeği kavradığı ölçüde ‘yalnız’ iken de yalnız olmadığını bilir; ve bu gerçek aklında kaldığı müddetçe insanların yanında işlemeye utandığı günahtan yalnız iken de sakınır. Zira, bilir ki, etrafında insanlar yoksa bile, Semî ve Basîr olan Rabbinin huzurundadır ve melekler de yanıbaşındadır.
Bu açıdan baktığımızda, hayâ imandandır ve imandan bir şubedir gerçekten. Zira, hayâ duygusunun varlığı ve inkişafı, Allah’ı Basîr (herşeyi gören), Semi’ (herşeyi işiten), Alîm (herşeyi bilen), Latîf (herşeye nüfuz eden), Habîr (herşeyden haberdar olan) gibi isimleriyle tanıyıp bilmeye, her an böyle bir Rabbin huzurunda olduğu gerçeğinden gaflet etmemeye, yani iman-ı Billaha ve iman-ı Billah içindeki marifetullaha bakmaktadır. Yanısıra, melâikeye imana da...
Fıtratımıza konulmuş hayâ duygusu, Semi’ ve Basîr olan Allah’a ve meleklerine imandaki terakki sayesinde gelişmekte; hayâ duygusunun gelişmesiyle de, insan takvâ zırhıyla donanıp pek çok günahtan ve pek çok çirkin halden sakınıp korunarak, Rabbinin hoşnut olup meleklerin takdir edeceği salih ameller işlemeye yönelmektedir.
Kısacası, hayâ sahibi olmak ve hele hayâda zirveye ulaşmak ne basit bir iştir, ne de kolay ve sıradan bir iş... Hayâ, imandandır ve imandaki terakki sayesinde bu duyguda bir genişleme ve derinleşme yaşanmaktadır. Hayâda zirveye doğru yolculuk, özellikle de, Semi’, Basîr, Alîm, Latîf, Habîr gibi esmâ-i hüsnâya dair sağlam bir kavrayışla birebir alâkalıdır.
Hayâ ile iman arasındaki bu birebir ilişkidir ki, Hz. Osman gibi bir sahabi, Ashâb-ı Kirâm’ın Resûlullah’ın yanında Allah adına giriştiği savaşlarda iz bırakan büyük bir kahramanlığı görülmediği halde, hayâsıyla şöhret bulmuş bir kişi olarak, sahabilerin en üstünleri arasındadır. Osman (r.a.), imandan bir şube olan ve dillere destan olmuş hayâsı sayesinde, mertebece Hz. Ebubekir ve Ömer’in hemen ardında, üçüncü sırada anılmaktadır.
Hayâdaki bu sırrın, Hz. Osman’daki hayâ halinin, ve onun hayâ ile gelen yükselişinin, şu zamanın günaha çağıran binbir kapısı karşısında bunalan ahir zaman mü’minleri için de hem bir kurtuluş reçetesi, hem de bir yükseliş imkânı sunduğunu düşünüyorum. Bizler de, Hz. Osman misali, Allah’ı sözkonusu isimlerinin azamî mertebesinde tanır ve de bu isimlerden gafil olmaz isek, keza kudsî meleklerin hayatımızın her anında bize yoldaş olduğunu bilir—yani, melâikeye imanda da terakki eder—isek, umulur ki, hayâ halimiz o derece inkişaf eder; ve hayâdaki inkişafımız nisbetinde de, nefis ve şeytanın bizi günaha sevketmesi zorlaşır.
Ne mutlu hayatını hayâyla hayatlandıranlara! Ne mutlu, bir kutupyıldızı misali, hayatında ve hayâsında Hz. Osman’ı kılavuz tutanlara! _________________ Gövdeler,varsa gönüllerden alır cevherini,
Yürek olmassa bilekler çekemez hançerini,
Kahramansız yaşamak kahrına mahkumdurlar,
Kaybeden zümreler Allahını,Peygamberini.
Faruk Nafiz Çamlıbel |
|
| Başa dön |
|
 |
Geyl@ni-32 onbaşı


Kayıt: 15 Mar 2008 Mesajlar: 41 Konum: Isparta
|
Tarih: Pzr Hzr 15, 2008 7:27 pm Mesaj konusu: Çalma kapıyı, çalarlar kapını! |
|
|
Çalma kapıyı, çalarlar kapını!
Bugün aileyi, dolayısıyla toplumu yıkan etkenlerin başında gayrı meşru ilişki gelmektedir. Bunu önlemenin yolu da şuurlu bir dini inançtır. İnanan, Allahtan korkan ve kuldan utanan böyle işlerden uzak durur. Bunun için fuhuşu yaymak istiyenler “utanma duygusu”nu yok ediyorlar. Utanma, haya, sadece insana mahsus olan utanma duygusudur. Allahü teâlânın razı olmadığı çirkin şeyleri yapmaktan sakınma, başkalarının kötülemelerinden korkma, kötü iş yapınca utanma; utanmak, sıkılmak gibi manalara da gelmektedir haya.
Bir toplumun ayakta kalmasında önemli bir yeri olan haya ve haya sahibi olmak üzerinde önemle durulmuştur dinimiz. Bunu sağlamak için din, iman ve ahlâk bilgilerinin öğrenilmesi ve çocuklara, gençlere öğretilmesi gerekir. Aksi halde hayanın ve iffetin yok olması kaçınılmaz olur. Bu da bir cemiyetin çökmesinin belli başlı sebebidir.
Haya sahibi olmak, asırlar boyunca bütün Müslümanların şiârı olmuştur. Hayanın önemini Sevgili Peygamberimiz şu sözleriyle ifade buyurmuştur:
“Haya imandandır. Fuhuş cefadandır. İman Cennet’e, cefa Cehennem’e götürür.”
“Fuhuş, insanın lekesi; haya, zîneti (süsü) dir.”
“Cennet’e gitmek isteyen, haram işlemekten, Allah’tan haya etsin.”
“Allahü teâlâdan haya ediniz!”
Hayanın da çeşitleri vardır. Önce Allahü teâlâdan, haya etmelidir. Bunun için de, O’nun emir ve yasaklarına uymak, kötü düşüncelerden uzak durmak, helâl lokma yemek ve ölümü hatırlamak gerekir. Âhireti isteyenler, dünyanın geçici süsünden, zînetinden uzaklaşır. İşte bunları yapmak, Allahü teâlâdan hakkıyla korkmak demektir.
Haya ve iman birlikte bulunur. Biri yok olursa, diğerinin ayakta kalması zordur. Kadının hayası, erkeğin hayâsından dokuz kat fazladır. Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vazgeçmesi, Allah’tan korktuğu için veya insanlardan haya ettiği için olur. Allah’tan korkarak terk etmenin alâmeti, o günâhı; gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan haya etmek, onların kötülemelerinden korkmak demektir.
Hayayı korumada kadına daha büyük sorumluluk düşmektedir. Çünkü, birçok hayasızlığa, fuhuşa birinci sebep kadındır. (Büyük çoğunluğu teşkil eden İffetli kadınlarımızı tenzih ederim.) Kadın, dinimizin bildirdiği manada haya sahibi olsa, o cemiyette fuhuş diye bir şey kalmaz. Eğer kadında haya kalmazsa, bugünkü manzaralar ortaya çıkar.
İşte zirvedeki hayasızlığı gösteren bir gazete haberi: “ Müşteri bekleyen hayat kadınları, aralarındaki rekabet nedeniyle birbirine girdi. Fiyat nedeniyle çıkan tartışmanın büyümesi üzerine kadınlar kavga etmeye başladı. Birbirlerinin saçını başını yolan kadınları ayıran yöre halkı fuhuşun bu kadar aleni hale gelmesine tepki göstererek, bir an önce yetkililerin önlem almasını istediler.”
Bu derece hayasızlara “insan” bile denilemez. Fakat bilmiyor bu zavallılar; öğretilmemiş kendilerine. Yaptıkları işin sadece dünyadaki gerçek yüzünü bilseler hiçbir zaman buna tevessül etmezler. Ahıretteki pişmanlığın yanında dünyada da telafisi mümkün olmayan zararları var: İslam büyükleri, zina edenin; Rızkının noksanlaşacağını, ömrünün kısa olacağını, yüzünde güzellik kalmacağını bildirdiler. Bu işlerle uğraşanların sonunda ne hale düştüklerini ibretle seyrediyoruz hergün.
Bu kötü işte suçu tamamen kadınlara yüklemek te insafsızlık olur. Atalarımız,"Çalma elin kapısını, çalarlar kapını", "Eden bulur" demişlerdir. Ahlaksızlıkta, tabii ki erkeklerin de rolü büyük. Nitekim Peygamber efendimiz,
“Siz iffetli olursanız, kadınlarınız da iffetli olur. “
“Ey gençler, namusunuzu koruyun, zina etmeyin! İyi bilin ki, namusunu koruyana Cennet vardır.” buyurdu.
Peygamber efendimiz, bu günlerin geleceğini haber verdi. Kıyametin ne zaman kopacağı sorulduğunda buyurdu ki: ” Veled-i zina çoğalır. Zengine zenginliğinden dolayı hürmet gösterilir. Kötülük ehli, iyilik ehline üstün çıkar.”
Tabii ki, ahir zamanda bütün olumsuzluklara rağmen iffet, haya sahibi olabilmenin mükafatı da o derece büyüktür. Bunu başarabilene ne mutlu!
(Mehmet Oruç/Toplumun temel taşı:AİLE) _________________ Gövdeler,varsa gönüllerden alır cevherini,
Yürek olmassa bilekler çekemez hançerini,
Kahramansız yaşamak kahrına mahkumdurlar,
Kaybeden zümreler Allahını,Peygamberini.
Faruk Nafiz Çamlıbel |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|

|