Namazlarınızı veda namazı kılıyor gibi kılın!
Kul bütün güzelliklere kaynaklık teşkil eden cennet ve Cemalullah'ı müşahade liyakatini namaz sayesinde kazanıyor.O halde o,namaza gereken önemi göstermek ve onu özenip bezenerek kılmak zorundadır.Allah Rasulü, bu ihtimamı anlatırken,"Namazını veda namazı kılıyor gibi kılın"buyuruyor.Veda namazı ne okul ne olmaz belki bir daha kılamam,şu namazı sağlam bir eda edeyim de Rabbime karşı son armağanım olsun anlayışı içinde kılınan namazdır.Diyelim öğleyi kılıyoruz ve bize ikindi namazını kılmadan gel diyecekler.Emanetin kabzına memur melek,ikindiden evvel ruhumuzu alacak.Öyleyse,öğle namazı bizim son namazımız olacaktır.Elbette o namazı,özenip bezenerek kılar.Abdest alışta bir başka türlü olur,namaza duruşta bir başka türlü davranılır.Hayatında kendisine verilmiş bir kurşun gibi onu ilk ve son fırsat olarak değerlendirmeli ve mutlaka hedefe isabet ettirip hem dünyada hem de ukbada rahat etmelidir.Bu nedenle namazın önemini ve değerini iyi anlamalıdır.
Namaz en vazgeçilmez ibadet
Rabbimizin bize emrettiği en büyük ve en vazgeçilmez “namaz ibâdeti”ni hakkıyla ve eksiksiz yerine getirebilmemiz için ilk şart, “namazın önemini çok iyi kavramak”tır.
Her şey önemi derecesinde vazgeçilmezdir. İslâm büyükleri, ölüm döşeğinde bile namazlarını kılmaktan vazgeçmemiştir. Ama biz, ahirzaman Müslümanları, hiçbir gerçek mazeretimiz olmadığı halde namazlarımızı terk edebiliyoruz.
Gereken önemi verseydik böyle durumlara düşer miydik? Yemekten, sudan, havadan vazgeçtiğiniz oldu mu hiç? Daha fazla imkâna kavuşabilmek için yapılan “açlık grevi” dışında hiçbir insan, yeyip içmeyi terk etmez, unutmaz, vazgeçmez.
Maddî hayatımızın devamı bu ihtiyaçlarımızın karşılanmasına bağlıdır. Onların önemi ve değeri, onları vazgeçilmez kılmıştır.
Mânevî hayatımızın canlılığının devamı da, başta namaz olmak üzere tüm ibâdetlerimizi hakkıyla yerine getirmemize bağlı olacaktır.
Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) ve yüce sahabeleri, Bedir Savaşının en şiddetli ânında bile namaz kılmayı ihmal etmemişlerdi. Canlarını kurtarmayı değil, sonu ölüm de olsa namazı tercih etmişlerdi.
Niçin?
Çünkü biliyorlardı ki, canı korumak, canı bağışlayanın elinde.
Namaz ise, canı verenin emri. Canlar cananının emrini hiçe sayan candan hayır gelir mi? Hem bütün canları elinde tutanın emri hiçe sayılarak o can korunabilir mi?
Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî (k.s.) Hazretleri, en şiddetli hastalık ânında dahi ibâdetlerini ihmal etmemiş, hattâ rahatlaması için ayağının uzatılması üzerine hemen ayağını geri çekmiş, “Rabbime saygısızlık yapamam” demişti.
Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretleri, bir Ramazan ayında, çok şiddetli bir hastalık döneminde, beş gün boyunca, neredeyse yeyip içmeden yaşamış, ama namazını ve orucunu asla ihmal etmemişti.
Onlar namazı nasıl görüyorlardı ki, onun önünde hiçbir engel tanımadılar? Günümüz Müslümanının eksiği ne ki, en basit bir engelde namazdan kolayca vazgeçiyor?
İşte burada Rabbimize ve Onun Yüce Resulüne (a.s.m.) yönelmemiz gerekiyor.
Çünkü, namazı bize emreden, öğreten, anlatan onlardır.
Namazı biz icat etmedik. Durup durduk yerde, “Bizi Yaratanı nasıl hoşnut edebiliriz? Gelin şöyle yatıp kalkalım ve dua edelim” diyerek namazı biz uydurmadık.
Namazı Allah emrettiğine göre, namazın önemi konusunda da Ona başvurmamız gerekiyor. Yoksa, hem “Müslümanım” deyip, hem de namaz konusunda dilimizle veya fiilimizle akıl yürütemeyiz.
“Müslüman”, Allah’a teslim olan, her meselede Ona başvuran, Onun rızasını gözeten demek, değil mi?
Oysa namaz konusundaki ihmaller, kusurlar, tembellikler ve öne sürülen bahaneler, “Allah’a teslim olunmadığını” gösteriyor. Bu ise, büyük bir çelişkidir, büyük bir hatadır.
Bunun için namaz konusunda nefsimizi konuşturmak yerine Allah’ın kitabına, Onun Yüce Resulüne (a.s.m.) ve bu iki kaynaktan beslenen İslâm âlimlerine yönelmek gerekir.
Acaba onlar, namazı nasıl görmüşler, nasıl bir önem ve değer vermişler, nasıl anlatmışlar, nasıl kılmışlar?
Bunları öğrenirsek, namaza verdiğimiz önem artar ve namaz hiçbir zaman vazgeçemediğimiz bir eylem olur.
Namazı, hayatının en vazgeçilmez bir parçası yapmak isteyen Müslümanın ilk kazanması gereken, “sağlam ve güçlü bir îman”dır.
Emirler ve yasaklar; geldikleri makama olan inanç, saygı, güven ve bağlılığın derecesine göre önem ve değer kazanırlar. Bir çocuk, kardeşinin emrine kulak asmayabilir. Ama babasına itiraz edemez.
Eğer bir kimse, “Müslümanım” dediği halde namazını kılmıyor veya ihmaller gösteriyorsa ilk problemi bellidir: Allah’a olan inancı sağlam değildir.
Çünkü insan bir ağaç veya bina gibidir. Onun kökü ve temeli, îmandır. Dalları ve duvarları ise, ibâdetlerdir.
Kökü hastalanmış bir ağacı dallarını ilâçlayarak kurtaramadığımız gibi, temelleri sarsılmış bir binayı da odalarını boyayarak tâmir edemeyiz.
Bu örneklerde olduğu gibi, namazında ihmali olan bir mü’min de önce îmanını kuvvetlendirmelidir ki, namaza dört elle sarılsın.
Her yerde hazır ve nazır olan Allah’ın, her an kendisini görüp gözettiğini çok iyi bilmelidir ki, hareketlerine çekidüzen versin ve namazını hiç bırakmasın.
Hepimiz, “Acaba güçlü ve sarsılmaz bir îmana nasıl sahip olabiliriz? Dünyamızı ve âhiretimizi aydınlatacak bu muhteşem gücü nasıl kazanabiliriz?” diye düşünmeliyiz.
Kendimizi, bile bile tehlikeye atamayız. Namazı ihmal etmenin dünyada ve ahirette bizi uğratacağı acıklı hâli bilmeyerek vurdumduymaz olamayız. Böyle bir umursamazlık bize yakışmaz. İnsan varlıkların en akıllısı, sonunu en iyi düşüneni ve çıkarını en fazla kollayanı değil mi?
Namaz, kılındığında en fazla sevap kazandıran, ihmal edildiğinde ise en büyük azaba sebep olan bir ibâdet olduğuna göre, her gün namazı düşünmemiz, her gün bir adım daha ilerlememiz gerekmez mi?
Kur’an’da en çok emredilen ibâdettir
Namazı emreden Rabbimiz olduğuna göre, bu ibadetin önemini de ancak Onun kitabı Kur’an’dan öğrenebiliriz. Namaz Kur’an’da tam 70 kez emredilmiştir. Bunun kadar çok zikredilen, üzerinde ısrarla durulan başka bir ibadet yoktur.
Her şeyi yaratan, her şeyin varlığını kudret elinde tutan, her şeyi idâre eden Allah’tır.
En basit bir âmirin emri karşısında hemen boyun eğen biz insanların, Kâinâtın Yaratıcısının bunca emir ve ısrarı karşısında tir tir titrememiz gerekmez mi?
Okulda öğretmenimiz, işyerinde müdürümüz, askerde komutanımız bir iş emrettiğinde derhal yapıp, onların sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmak isterken, nasıl olur da Rabbimizin bu emirlerine karşı ilgisiz kalabiliriz? Nasıl olur da, her şeyi elinde tutan Zât-ı Zülcelâle sanki kafa tutar gibi, sanki meydan okur gibi, sanki “Sen ne emredersen emret, benim daha önemli işlerim var” dercesine, namaz kılmadan durabiliriz?
Peygamberimize (a.s.m.), “Allah’ın en çok sevdiği amel hangisidir?” diye sorulunca, “Vakti gelince kılınan namazdır” buyurdu. (Buharî, Namaz Vakitleri: 6) Bu hadis gösteriyor ki, namazdan daha üstün bir ibadet yoktur ve olamaz.
Ayrıca namaz, imandan sonra en önemli ibadettir. Kâinatta ve İslâmda, imandan sonra en büyük hakikat, namazdır.
Bakın Rabbimiz bu konuda ne buyuruyor:
“İman eden kullarıma söyle: Namazı dosdoğru kılsınlar...”
(İbrahim: 31)
Emredersin Rabbimiz! İşittik ve can ü gönülden itaat ediyoruz
Namaz mü’minin miracıdır
Namaz, Mîraç’ta perdesiz ve doğrudan emredilmiştir. Biz Müslümanlar, “Namaz, mü’minin mîracıdır” hadisinin hakikatini tam anlayamıyoruz. Namazın binler güzelliğinden sadece bu özelliği bile tek başına ona sarılmamız ve onu vazgeçilmez kabul etmemize yeter.
Çünkü, okunan her ezan, Allah’ın namaz emrini hatırlatan, bizi Onun huzuruna çağıran İlâhî bir dâvettir. Her çağrı, ruhumuzun derinliklerine kadar bizi sarsan, sevinç ve heyecana boğan, coşkuya sevk eden bir ilândır.
Düşünün bir kere: Bizi çok sevdiğimiz bir arkadaşımız veya bir büyüğümüz veya bir devlet başkanı huzuruna çağırsa, gitmez miyiz? Devlet başkanının sarayında bir ziyâfet olsa hiç geri durur muyuz?
Bir insan düşünün ki, “Seni şevketlü sultanım sarayına çağırıyor. İkram ve izzette bulunacak, takdir edip hazinesinden çok değerli hediyeler verecek” şeklinde bir çağrı alsa ve buna karşılık, “Benim işim var gelemem” dese, buna akıllı diyebilir miyiz?
Hatta bir arkadaşının telefonuna cevap vermeyen kimse var mıdır?
Diyelim ki, bizi Peygamberimiz (a.s.m.) huzuruna çağırıyor. O tatlı hatıralarını okuduğumuz sahabeler gibi, biz de onu göreceğiz, sohbet edeceğiz. Koşarak gitmez miyiz? İnanın ben sürüne sürüne de olsa gider, o Yüce Nebînin elini öperim. Bırakın canlısını, mübârek kabrini ziyaret için haccetmeye güle oynaya gitmiyor muyuz?
Oysa bize namazı emreden Yüce Rabbimiz, bizim en vefakâr dostumuz, en çok derdimizi dinleyen ve çaresini bulan sevgilimiz, her saniye bizi ikram ve hediyelere boğan sultânımızdır.
O öyle yüceler yücesidir ki, üzerimizdeki ikram ve ihsanını bir an kesse, bir saniye bile yaşayamayız.
İşte namaz, O Sultanlar Sultanıyla buluşmak, görüşmek, konuşmak gibidir mü’min için. Ezanı her dinlediğimizde hiç ertelemeden, şevk ve heyecanla Onun huzuruna koşmak gerekir.
Namaz en büyük şükürdür
Rabbimizin bize ihsan ettiği sonsuz nimetlere karşı en güzel şükür, namaz kılmaktır. Çünkü, sayısını bile bilmediğimiz ve ardı arkası kesilmeyen nimetlere, ölünceye kadar hiç bitmeyen ve günde beş vakit yaptığımız namazla karşılık verebiliriz.
Rabbimiz bize öyle nimetler vermiştir ki, onların gerçek değerinden bile habersiziz. Kimse kendisine verilen vücut organlarının, ne kadar mühim ve ne derece değerli olduğunu tam bilemez. Ancak hasta olduğunda veya onları kaybettiği zaman değerini anlar.
Acaba, gözlerimiz görmese, sıhhate kavuşmak için, olsaydı trilyonlarımızı bağışlamaz mıyız? Acaba iki elimizi veya iki ayağımızı, bütün kâinâtı verseler değişir miyiz?
Ya aklımızı? Ya rûhumuzu? Ya her biri birbirinden güzel duygularımızı herhangi bir dünya malı karşılığında satar mıyız?
İşte bize namazı emreden Rabbimiz, tüm bunları, üstelik sayısız nimet ve rızıklarla birlikte bize bağışlamıştır. Zaten Kur’an’da mealen, “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, gruplandıramazsınız bile” (Nahl: 18 ) buyruluyor.
Bizler bu sayısız nimetlerin şükrünü bile edâ edemeyiz beş vakit namaz kılmakla.
Ama o şefkati sonsuz Rabbimiz ne yapıyor?
Bir de bize Cenneti veriyor. Cehennemden kurtarıyor.
Onu râzı etmek için, ebedî azaptan kurtulup, tüm dostlarımızla Cennette sonsuz bir hayat yaşamak için namaza dört elle sarılmak, ezan okununca câmiye koşarak gitmek gerekmez mi?
Bize verilen vücut nimetinin değerini anlamak için şu ilginç habere bakın:
“ABD’de, metro çıkışındaki yürüyen merdivenlerde sıkışan ayağını kaybeden 7 yaşındaki bir çocuğa mahkeme, 53 milyon dolar (2002 rakamlarıyla yaklaşık 75 trilyon lira) tazminat verilmesini kararlaştırmış.”
Bir çocuk ayağını kaybediyor ve sorumlusu 75 trilyon lira ödemeye mahkûm oluyor.
Düşünün ki, bir ayağınızı 75 trilyon liraya satın alacaksınız. 25 yıl çalışarak, ayda 250 milyar, yılda 3 trilyon lira kazanmanız gerekecek.
Bir ayağın sadece fani âlemde yok edilmesi, bir kimsenin tam 25 yıl çalışmasını gerektirirse, acaba bütün bir vücudu, hatta akıl, kalp, ruh, sır ve duyguları ebediyyen mahvetmenin cezası ne olmalıdır?
Rabbimiz, sonsuz nimetler vermesine karşılık bizden çok az, çok hafif, çok kolay ve çok rahat bir ibâdet olan namaz kılmamızı istiyor.
Beş vakit namaz sadece bir saatimizi alıyor. Üstelik Rabbimiz namaz kılana sonsuz bir saadet yurdu olan Cennette yaşama mükâfatı veriyor.
Oysa ki, bizim yaptıklarımız, bir ayağın bile tazminatına kâfi değil.
İsterseniz bırakalım ayda 250 milyar lira gibi hayalî hesapları da gerçeği anlatalım.
Ülkemizde (2002’de) ayda bir milyar lira kazanmak çok iyi paradır. Bu hesapla yılda 12 milyar kazanan bir kimsenin, 75 trilyon lirayı kazanabilmesi için tam 6250 sene çalışması gerekir. Bir bakıma tek bir ayak için, Âdem Aleyhisselâmdan bu yana çalışmak icap eder.
Bununla sadece bir ayağın beşerî hukuka göre, dünyevî ve maddî karşılığı kazanılmış olacak.
Kabaca 25 alet ve organımız için 156 bin yıl çalışmak gerekecek. Tabiî buna ruhumuz, hayal yeteneğimiz, duygularımız dahil değil. Ayrıca vücudumuza ihsan edilen ayrı ayrı sayısız maddî ve manevî nimetleri de saymıyoruz.
Bu durumda Allah’ın verdiği nimetlerin beşerî adaletle bile karşılığını vermek için dünyadaki hiçbir zenginin parası kâfi gelmez.
Şunu da unutmayalım: Bir göz, bir ayaktan çok daha gerekli ve önemli.
Bir kalp ve beyin ise, gözden ve kulaktan değerli. Akıl ve ruh ise hepsinin üzerinde. Hele ebedî hayatı bize kazandıran iman nimetinin değerini hiçbir şeyle ölçebilir miyiz?
İşte biz böylesine muhteşem nimetlerle kuşatılmışız. Çocukluğumda bir kıssadan hisse dinlemiştim. Bütün hayatını ibadetle geçiren bir zat vefat edince Cenab-ı Hak şöyle sormuş: “Ey kulum, sana merhametimle mi muamele edeyim, yoksa yaptığın ibadetlerle mi?” Adam bütün hayatını ibadetle geçirdiği için, “İbadetlerimle Ya Rabbi” cevabını vermiş.
Melekler yaptığı ibadetleri bir bir hesaplamışlar.
Bir de ne görsünler? Adamın ibadetleri bir gözünün şükrü için bile yeterli değil.
Allah bizi böyle ucubdan, yani kendi ameline güvenmekten korusun.
Rabbimizin verdiği vücut ve sağlık nimetiyle ilgili birkaç örnek daha aktarayım.
Boy ve ayak Allah’ın bir nimeti. Askerde iken bir ayağı üç santim kısa olan bir arkadaşa üç ameliyat uyguladılar. Her ameliyattan sonra üç ay yatıyordu ve 6 ayda bir ameliyat oluyordu. Böylece her ameliyat ancak bir santim uzatabiliyordu. Boyumuzun her santimi için ameliyat masasına yatsak, ömrümüz kâfi gelir mi dersiniz? Söz gelişi, 1.70 santim boyu olan bir kimsenin, tam 170 kez ameliyat olması ve 42 yıl yatakta yatması gerekirdi.
Yine hormon bozukluğu yüzünden kısa olanlar gen teknolojisiyle üretilen bir hormonla 30 santim kadar uzayabiliyormuş.
Ancak bunun için 120 bin dolar gerekiyormuş. Ayda 500 dolar kazansak, tam 20 yıl çalışmamız gerekir.
Bir gün bir hastaya yardımcı olmam için telefonla aradılar. 24 yaşındaki bir gencin beyin ameliyatı Türkiye’de yapılamıyor ve ABD’ye gitmesi için yoğun bakım donanımlı uçak gerekiyormuş. Ailesi varlıklıydı ve her türlü masrafı yaptı. Yaklaşık bir milyon dolarlık masrafın sonucu maalesef ölüm oldu.
Bir de bu güzel organlarımızın rızıkları var. Midemiz için binlerce çeşit yiyecek ve içecek, dilimiz için binlerce tat, kulağımız için birbirinden güzel sesler, burnumuz için sayısız koku, gözümüz için sınırsız güzel manzara yaratılmıştır.
Verdiğimiz örnekler sadece maddî varlığımızla ilgili. Oysa bu organlar, insandaki kadar gelişmemiş de olsa, hayvanlarda da var. Bizim asıl zenginliğimiz, aklî, ruhî, kalbî ve hissî derinliğimizde gizli.
Bunların her birini sayfalarca anlatmak gerekir.
Özetle, içinde bulunduğumuz şartlar ve sahip olduğumuz nimetler “mükteseb haklar”, yani kendi kazançlarımız değildir.
Bunlar bize ihsan edilmiştir ve devam etmesi için her an o nimet elinin üzerimizde olması gerekir. Yani bir kere ihsan ettiği için “Artık bunlar bizimdir” diyemeyiz. O nimetlerin Allah tarafından her an korunması ve devam ettirilmesi gerekir. Bu yüzden her zaman şiddetle duaya, şükre ve ibadete ihtiyacımız var. Ahiretteki hesap vermeye işaret eden, “O gün bütün nimetlerden sorgulanacaksınız” (Tekâsür: 8 ) anlamındaki âyeti aklımızdan hiç çıkarmamak gerekir.
Bilhassa namazı, isteksiz ve baştan savma değil, severek ve büyük bir itinayla kılmalıyız.
Namaz en câmi ibâdettir
Namaz en câmi, yani bütün ibadetleri ve zikirleri, özet olarak içinde toplayan, en kapsamlı bir ibadettir.
Namazın manası, Rabbimizin celâline karşı “Sübhanellah” deyip tesbih etmek, cemaline karşı “Elhamdülillâh” diyerek hamdetmek, kemaline karşı “Allahüekber” deyip tâzim etmektir.
Rabbimiz, sonsuz büyüklük sahibidir, yücedir, eşi benzeri yoktur. Tesbih, Onun her türlü acz, kusur ve eksikten münezzeh olduğunu ifade etmektir.
O, her bakımdan eksiksizdir, mükemmeldir. Tâzim, Onun yüceliğini ve büyüklüğünü belirtir.
Son derece güzeldir ve bütün güzellikler Onun sonsuz güzelliğinin bir tecellisidir. İşte hamdetmek, Onu övmek ve minnettarlığımızı bildirmektir.
Tekbir, tesbih ve hamd namazın her yerinde bulunur. Namaza tekbirle başlarız ve bütün rükünler arasında “Allahüekber” deriz. Arkasından “Sübhaneke” duasıyla tesbih başlar, rükû ve secdelerde üçer defa tesbih ederek Rabbimizin münezzehliğini dile getiririz. Bütün rekâtlarda okuduğumuz “Fâtiha”nın başında Allah’a hamd vardır.
Namaz âdeta tesbih, tekbir ve tahmid çiçekleriyle süslenmiş, rengârenk ışıklarla nurlanmış eşsiz bir ibâdettir.
Ayrıca namazdaki her hareket de aynı manayı ifade eder. Ayakta durmak, önünde el bağlamak saygının ifadesidir. Rükûya eğilmek yine saygıdandır. Diz çökmek, yüce bir varlığın karşısında acizliğin göstergesidir. Secdeye kapanmak ise, sevgi ve saygının, Allah karşısında her şeyini feda etmenin zirvesidir. Secde etmek, “Rabbim, maddî ve manevî bana ne emanet etmişsen, hepsini Senin yoluna serdim, Sana feda ettim, her şeyimle Sana teslim oldum” demektir.
Namaz aynı zamanda bitki, hayvan, melek gibi varlıkların yaptıkları ibadetlerin tümünü içine alır. Çünkü, onların bir kısmı sürekli secdede, bir kısmı sürekli rükûda, bazısı da devamlı ayaktadır. Ayrıca meleklerin kimi tehlil (Lâilâhe illâllah) ile, kimi tesbih (Sübhanellâh) ile, kimi tahmid (Elhamdülillâh) ile, kimi tekbir (Allahüekber) ile Allah’ı zikretmektedir. Namaz onların hem hareketlerini, hem zikirlerini içine alır.
Namazda oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerin özü ve ruhu vardır. Namazda yeyip içmemek orucu, kıbleye yönelmek haccı hatırlatır.
Namaz aynı zamanda bedenimizin zekâtıdır.
Eğer namaz üstünkörü kılınır, sıradan bir fiilmiş gibi algılanır ve sanki bir alışkanlıkmışçasına geçiştirilirse, ondaki derin sırlar anlaşılmaz, ne muhteşem bir ibadet olduğu fark edilmez.
Bu açıdan namazı hakkıyla anlayıp hakkıyla kılmayı bir ideal hâline getirmek gerekir.
Namaz dinin direğidir
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Namaz dinin direğidir. Onu terk eden, şüphesiz dini yıkmış olur” (İhyâ, c.1, s. 399) buyurmuştur. Bir binayı ayakta tutan direkleridir, sütunlarıdır. Eğer sütun yoksa, bina ayakta duramaz. Büyük ve muhteşem bir binanın, büyüklüğü ve ihtişamı nispetinde sütunları da büyük ve sağlam olmalıdır.
Söz gelişi, büyük câmileri ziyaret etmişseniz, bu büyük sütunları görmüşsünüzdür. Koskoca Sultanahmed Câmisini ayakta tutan dört dev sütundur.
İşte namaz hem yüce İslâm binasının direğidir, hem de herkesin kendi dinî yaşayışının direğidir. Bir Müslümanın şahsî dünyasındaki ibâdetlerin dayandığı en temel farz namazdır.
Düşünün ki, bir kimse, sevinerek, övünerek, “Ben Müslümanım” diyor. Namaz dışında bazı ibadetlerini de yapıyor. Oruç tutuyor, Cuma’ya gidiyor, dua ediyor, sadaka veriyor. Tabiî ki bunları, Allah emrettiği için yapıyor. Ancak Allah’ın en fazla önem verdiği, en çok emrettiği, “dinin direği” olan namazı ihmal edip diğer ibadetlerle yetinmek bir çelişki olmuyor mu?
Hadisten anlıyoruz ki, bir mü’min namazı hakkıyla kılmadıktan sonra ne yaparsa yapsın, kendi dinini ayakta tutamaz. Çünkü, dinin direği oruç, zekat veya bir başka ibadet değildir.
Ancak namazdır.
Namaz Ahirete imanla gitmeye vesiledir
Namazla ilgili dinimizin emir ve yasakları, teşvik ve tehditleri tam bilinmiyor. Ayet ve hadislerde, İslâm ulemasının kitaplarında ve uygulamalarında öyle ilginç ve etkili bilgiler vardır ki, bunları bilen bir kimsenin namaza ilgisiz kalması zordur.
İşte birçok mü’mini sorumluluğa sevk edecek Asr-ı Saadette yaşanmış bir olay:
Abdullah bin Ebî Evfâ (r.a.) anlatıyor:
Resul-i Ekremin (a.s.m.) huzurunda bulunduğumuz bir sırada ona birisi gelerek:
“Yâ Resûlâllah, ölüm döşeğinde yatan bir genç var. Kendisine, ‘Lâilâheillâllah, de’ dendiği halde (bir türlü) bunu söyleyemiyor” dedi.
Resul-i Ekrem (a.s.m.):
“Namaz kılar mıydı?” diye sordu.
Adam:
“Evet, (kılardı)” dedi.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem (a.s.m.) kalktı. Biz de onunla kalktık. Resul-i Ekrem gencin yanına girdi ve ona:
“Lâ ilâhe illâllah, de” buyurdu.
“Söyleyemiyorum.”
Resul-i Ekrem (a.s.m.), “Niçin?” diye sorunca, gelen adam:
“Annesine âsi idi” dedi.
Resul-i Ekrem:
“Annesi sağ mı?” diye sordu.
Oradakiler:
“Evet sağdır” dediler. Resul-i Ekrem:
“Çağırın gelsin” buyurdu.
Onlar da kadını çağırdılar, kadın da geldi. Resul-i Ekrem kadına:
“Bu senin oğlun mudur?” diye sordu.
Kadın:
“Evet” dedi.
Resul-i Ekrem kadına:
“Bak şurada büyük bir ateş (olsa) ve ‘Oğluna şefaat edersen onu bu ateşte yakmayız; fakat şefaat etmezsen bu ateşte yakarız’ deseler ne yapardın? Şefaat eder miydin?” diye sordu.
Kadın:
“Onun şefaatçisi ben olurdum” dedi.
Resul-i Ekrem:
“O halde ondan râzı olduğuna, Allah-u Teâlâyı ve beni şâhit göster” buyurdu. Kadın:
“Allah’ım! Seni ve Resul-i Ekremi şâhit tutuyorum. Oğlumdan râzı oldum (hakkımı ona helâl ettim)” dedi.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem (a.s.m.) hasta gence:
“Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerikeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resulüh, de” diye buyurdu. Hasta hemen şehâdet getirdi.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem (a.s.m.):
“Allah’a hamdolsun ki, benim vasıtam ile bu (genci) Cehennem ateşinden kurtardı” dedi. (Hadisi Taberânî ve özet olarak Ahmed bin Hanbel rivâyet etmiştir.)
Bu müthiş hadisteki ibretli noktalar sizin de dikkatinizi çekmiştir.
Öncelikle, karşımızda hayatının son deminde imansız giderek, sonsuz azaba müstehak olmak üzere olan bir “Müslüman genç” var. Ve bu genç, Asr-ı Saadette yaşayan, o altın çağın mutluluk ortamında yetişen, o atmosferin havasıyla büyüyüp serpilen bir genç. Hadisin başka rivayetlerinden anlıyoruz ki, bu öyle çocuk yaşlarda bir genç değildir; evlenmiş, yuva kurmuş bir gençtir.
İşte iman ve İslâmın zirveleştiği bir dönemde ruhunu Allah’a teslim etmek üzere olan bu genç, imansız gitmek üzere.
Üstelik bu bir sahabedir. Çünkü o asırda yaşadığı ve Peygamberimizi gördüğü için başka türlü düşünemeyiz. Aynı zamanda mü’mindir, inançlıdır. Çünkü, “İnanmıyorum” veya “Söylemeyeceğim” demiyor; “Söyleyemiyorum” diyor.
Bu durumdaki bir gencin problemi kendisine iletildiğinde Peygamberimizin ilk sorusuna bakın: “Namaz kılar mıydı?”
Bu ilk soru, ahirete imanla gitmek, o ebedî davayı kazanmak isteyen bizleri beynimizden vuruyor, ruhumuzu sarsıyor, âdeta titretiyor. Demek, böyle bir problemin ilk sebebi, “namaz kılmamak” olabilir; başka bir şey olamaz ki, Peygamberimizin ilk sorusu bu oluyor.
Şimdi düşünün: Hangimiz bu sonsuz hayatı kaybetmek isteriz? Müslüman olduğunu söyleyen hangi insan, “Ben son nefeste imansız gitsem de olur” diyebilir? Aksine, bütün dualarımızda hüsn-ü hâtime (iyi son) için, imanla ölmek için dua etmiyor muyuz?
İşte o müthiş imtihanın ilk sorusu iman, ikincisi namazdır. Hadisten, ana baba hakkının, hüsn-ü hâtime üzerinde ne derece etkili olduğunu da anlıyoruz.
Hiç şüphesiz bu hadisten, namaz kılmayan veya ebeveynine isyan eden herkesin mutlaka imansız gideceği anlamını çıkaramayız. Çünkü, son nefeste kimin nasıl gideceğini ancak Allah bilir. Fakat bu hadis, önemli bir ipucu veriyor, çok ciddi bir biçimde bizi uyanık ve tetikte olmaya çağırıyor.
Namaz mü’minin ilk hesaba çekileceği amelidir
Namaz, aynı zamanda mü’minin ilk hesaba çekileceği ameldir. Çünkü Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “Kulun ilk hesaba çekileceği ameli namazdır.” Yine demiş ki, “Kabir âhiret duraklarından bir duraktır. Kim orada hesabını kolay verirse, diğerleri de kolay olur.”
Namaz kılmazsak, kabirde ilk başımıza gelecek azap ondan olacak. Orası zor olursa, mahşer de, Sırat da zor olacak. Güneşin tepemize bir mil kadar yaklaştığı, herkesin kendi derdine düşüp annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçtığı haşir meydanında hâlimiz nice olur?
Gelmesi kesin olan “o gün” henüz gelmeden önce tedbirimizi alalım. Ahiretteki pişmanlık fayda vermez. O gün ömürlerini boşa tükettiklerini apaçık gören bazı insanlar, “Ne olur, bizi tekrar dünyaya gönder de hayırlı işler işleyelim” diye Rabbimize yalvaracaklar. Ama bu imkân verilmeyecek. Çünkü, dünya imtihanı bir keredir ve tekrarı yoktur.
Namazı terk etmenin azabı çok şiddetlidir
Namazı hiçbir mazeret olmadan kazaya bırakmanın cezası çok büyüktür. Namazı kılmamak, Cehennem azabını hiçe saymak demektir. Bir kibriti yaksak, sadece çöp sönünceye kadar elimizi ateşine tutmaya kalksak, acısına dayanamıyoruz. Yüz derecede kaynayan suya elimizi sokamıyoruz.
Allah’ın azabına karşı umursamaz olabilir miyiz?
Şu ayet meali, Allah’ın azabına karşı kendini güvende hissetmenin büyük bir hata olduğunu gösteriyor:
“Yoksa onlar, nimetler içinde yüzerken Allah’ın azabının ansızın gelmeyeceğinden mi emin oldular? Hüsrana düşmüş bir topluluktan başkası ise Allah’ın azabından emin olmaz.” (A’raf Suresi: 99)
Hiç kimse, Allah’ın azabına karşı korkusuz ve ilgisiz olamaz. Üstelik namaz gibi bir ibadet söz konusu olduğunda, kendimizi rahat hissedemeyiz.
Bazı kimseler, “Ben yanmayacağım, ruhum yanacak” gibi gerçekle ilgisiz sözler sarf ediyorlar. Cehennem azabı, bedene ve ruha uygulanacaktır.
Hem ruha bile uygulansa, ruh bizim değil mi? Üstelik Cennete gidip sonsuza dek mutlu olmak varken, niye azaba talip olalım?
Namaz kötülüklerden alıkor
Namaz, “her yerde ve her zaman Allah’la birlikte olduğunu bilme şuuru” olan huzur-u dâimînin yerleşmesine vesile olur.
Namaz, Rabbe teslim olma, Ona boyun eğme, Ona yalvarıp ihtiyaçlarını isteme ve aynı zamanda Ona hesap verme zamanıdır.
Düşünün ki, günde beş kez ebedî sevgilinizin huzuruna çıkacaksınız. Her şeyin sahibi, bütün evreni sonsuz kudretiyle idare eden Yüceler Yücesinin dergâhında boyun bükeceksiniz. Günah işleyebilir misiniz?
İnandığınız, güvendiğiniz, yardım istediğiniz Rabbinize olan bağlılığınızı günde beş vakit tazeleyeceksiniz. Emirlerine karşı gelebilir misiniz? Koskoca Cehennem ve kabir, azabının küçük bir tecellisi olan Kahhar-ı Zülcelâl’e günde beş defa hesap vermek için yemin etmişsiniz.
İsyan edebilir misiniz?
İşte namazın bu azametli etkisinden dolayı Rabbimiz Kur’an’da bize şu gerçeği hatırlatıyor:
“(Habibim) Sen vahyedilen kitabı oku ve namaz kıl. Muhakkak ki, namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkor.” (Ankebut: 45)
Evet, kim namazı dosdoğru kılarsa nefsini, kötülükten, hayasızlıktan, isyandan, günahtan korur. Yazık ki, namaz kıldığı halde kendilerini kötülükten, günahtan ve haramdan çekemeyen Müslümanlar var. Demek ki, namazı gerçek anlamıyla kılmıyor, ondaki manevî derinliği kavrayamıyor, onu sıradan bir alışkanlık gibi geçiştiriyorlar. Çözüm, namazın hakikatini anlamak için okumak, araştırmak ve çaba harcamaktır.
Namaz kılanın bütün yaptıkları ibâdettir
Eğer namaz kılarsanız, bütün ömrünüzü ibadetle geçirebilirsiniz.
Bundan daha büyük müjde olabilir mi?
Rabbimizin bize ihsan ettiği nimetler sayılamayacak kadar çok. Buna karşılık kısa bir ömürde yaptığımız sınırlı ibadetlerin, şükür için ne kadar yetersiz olduğu açık. Ayrıca burada ibadetlerimizle ebedî bir Cenneti kazanacağız.
İşte sayısız nimetlere şükretmek ve sonsuz Cenneti kazanmak için ibadetimizin ne kadar yetersiz olduğunu bilen Rabbimiz, bize muhteşem bir fırsat sunmuştur. Eğer namazınızı dosdoğru kılarsanız, diğer dünyevî mübah amelleriniz güzel bir niyetle ibadet hükmüne geçebilir.
Evet, bütün hayatınızı ibadetle doldurmaya gücünüz yetmez. Ama Rabbimiz bunun için altın fırsatlar sunuyor. Bunun üç şartı var:
1- Namazı hiç ihmal etmeden dosdoğru kılmak,
2- Dinen yasaklanmamış mübah ameller işlemek,
3- Bu dünyevî amelleri iyi bir niyetle yapmak.
Diyelim ki, beş vakit namazı kılan birisiniz. Yemek yemeniz, temizlik yapmanız, rızkınız için çalışmanız, meşru konuşmalarınız, tebessümünüz, uyumanız bir çeşit ibadettir. Çünkü, bunların hepsi hayatımız için gereklidir ve yaşantımızı sürdürmemiz için bunları yapmak zorundayız. Yaptığımız her davranışımızı ayet ve hadislere dayandırmamız mümkündür.
Söz gelişi, aşırıya gitmeden, tam ihtiyacınız kadar uyusanız, uykunun Rabbimizin bir nimeti olduğunu düşünerek, Besmeleyle ve sünnet olan duaları okuyarak yatıp, yine Besmeleyle uyansanız ibadet etmiş olursunuz. Tabiî namaz kılmak şartıyla...
Bu açıdan baktığımızda namaz eşsiz bir ibadet hazinesidir.
Namazsızlık şirk ve küfre götürebilir
Namaz, Allah’a itaattir, boyun eğmektir, Onunla birlikte olmak, Ona yalvarmak, Ona derdini arzetmektir. Namaz, insanın Allah’a olan imanını, bağlılığını, sevgisini arttırır.
Namazı terk etmek ise, Allah’a isyandır, Ondan uzaklaşmak, Ona sırt çevirmek, Ondan kopmaktır. Namaz kılmamak, insanın imanını zayıflaştırır, dinî duyarlılığını azaltır, günahlara karşı daha istekli ve korumasız hâle getirir.
Çünkü, her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. Günah işleyen bir insan, onun azabını düşününce rahatsız olur. Vicdanı sızlar. Azabın ve hesabın olmamasını arzu eder. Biraz ileri giderse, meleklerin ve Allah’ın varlığından bile rahatsız olabilir. İşte bu yüzden her bir günah insanı küfre yaklaştırır. Çare, hemen istiğfar etmek ve Allah’a sığınıp namaza dört elle sarılmaktır.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), namazı terk etmenin kişiyi yuvarlayacağı korkunç noktaya işaret etmek için, “Kişi ile şirk ve küfür arasında namazın terki vardır” (Müslim, İman: 134, Tirmizi, İman: 9) buyurmuştur. Bu hadis, müthiş bir tehlikeye işaret etmekte, namazdan uzak kalmanın nasıl sonsuz bir ıztıraba sebep olacağını göstermektedir.
Dikkat edin kardeşlerim! Namaz, sizi şirk ve küfürden, yani Allah’a ortak koşmaktan ve Onu inkâr etmekten korur. Ancak onu terk ederseniz, şirke ve küfre yaklaşmış olursunuz. Çünkü, namazı terk etmenin bir adım ötesi, şirk ve küfürdür.
Şirk ve küfür ise, Rabbimizin kesinlikle affetmeyeceği bir günahtır; Allah’ın rızasını kazanmaya ve Cennete girmeye engeldir. Şirk ve küfrün neticesi, ebedî Cehenemdir.
Belki beş vakit namazınızı hiç kılmıyorsunuz. Nefsinizi sorgulayın, kendinize gelin. Namazsızlık sizi nereye götürüyor, uyanın, hemen namaza başlayın. Elbette kâfirlere benzemek istemezsiniz. Ama, namazı terk eden onlara benzemiş oluyor.
Eğer namazınızı kılıyor, ama ara sıra kaçırıyorsanız, yine sarsılın, yine hiçbir vakti kaçırmamak için plânlar yapın, gayrete girin.
Tedbirinizi şimdiden alın. Ölüm vakti gelip çattığında ya da bu imtihanı kaybettiğiniz zaman hiçbir pişmanlık fayda vermez.
Bakın namazı terk edenlerin âkıbeti Kur’an’da nasıl belirtiliyor:
“Sonra arkalarından öyle kötü bir nesil geldi ki, namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasına uğrayacaklardır.” (Meryem: 59)
Namaz Müslümanın alâmetidir
Bir Müslümanın en büyük alâmeti namaz kılmasıdır. Kâinatta en büyük hakikat imandır, imandan sonra namazdır. Gözle göremediğimiz imanın en büyük belirtisi ise, namazdır.
“Onlarla bizim aramızda alâmet-i fârika (ayırıcı işaret) namazdır. Binaenaleyh namazı terk eden kâfirlere benzemiştir” (Tirmizî, 2623) buyuran Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bu gerçeği anlatmıyor mu?
Bir Türk genci İslâmı kabul eden bir Almanla evlenmiş. Tabiî ki Alman kadın, İslâmı öğrenmiş, duaları ezberlemiş ve namaz kılmaya başlamış. Kocasına bakmış. Görmüş ki, ne namaz var, ne niyaz. Bir gün, “Sen ne biçim Müslümansın? Hiç namaz kıldığını görmüyorum.
Ne câmiye gidiyorsun, ne kiliseye. Dinsiz misin nesin?” diyerek fenâ halde azarlamış.
Gerçekten de, İslâmı kabul eden nice insan, yıllardır Müslüman olan kişilerden daha fazla dinini yaşıyor, namazını kılıyor. Demek ki, sarsılmak, kendimize gelmek durumundayız.
Çünkü, namazsız bir mü’min düşünülemez. Büyük âlim ve evliyalardan Hasan Basri’nin şu sözü ne kadar anlamlıdır: “Siz sahabeleri görseydiniz deli sanırdınız.
Onlar sizi görseydi kâfir derlerdi.”
Evet, Müslüman olan, bununla iftihar eden ve aksini bir an bile düşünemeyen nice insan var ki, dinin direği olan namazla ya hiç ilgisi yok ya da gereken özeni göstermiyor. İslâmla şereflenen, İslâmın dışında olmayı en korkunç belâdan daha beter gören bir Müslüman, namazsız bir ömür düşünememeli.
Namaz insanı mutlu eder, korkuları yok olur
Namaz ölüm korkusuna, günahın mânevî azabına karşı en güzel ilâçtır. Namaz kılan ve günahlardan kaçınan kişi ölümden korkmaz. “Nasıl olsa namazı kılıyorum, günahlardan kaçıyorum. Elbette hatalarım, eksiklerim çoktur, yaptıklarım yetersizdir. Rabbimin azabından korkarım, ama Onun rahmetini ümit ederim” diye düşünür, rahatlar.
Namaz Allah’ın rahmet kapısını çalmak, Ona el açmaktır. O bize dâvette bulunmuş, hazinesini açmış, sanki “Kulum huzuruma gel, ne istersen iste, vereyim” diyor. Bu çağrıya ilgisiz kalmak akıl kârı mıdır?
Hem Ona dua etmek, Onun istediği tarzda olmalıdır. Bir taraftan problemlerimizi çözmesi için yalvarmak, diğer taraftan Onun emirlerini yapmamak büyük bir çelişkidir.
Acaba bir kimse sizden küçük bir ricada bulunsa. Siz de imkânınız olduğu halde onun ihtiyacını görmeseniz. Kısa bir zaman sonra o kişiye muhtaç olsanız.
Bir şey isteyebilir misiniz? Yüzünüz kızarmaz mı?
İşte her şeyin sahibi olan ve her saniye sayısız ihtiyaçlarımızı gören Rabbimizin “namaz” emrini yerine getirmezsek... Bu çok kolay, çok rahat ve çok zevkli, üstelik tamamen bizim menfaatimize olan ibâdeti yapmayıp Allah’tan yeni yeni isteklerde bulunabilir miyiz?
Hem emirlerine isyan edip, hem de “Yâ Rabbi, şu hastalıklarıma şifa ver! Borçlarımı ödemeyi nasip et! İmtihanda başarılı kıl! Alacağım evin ve arabanın parasını lûtfet!” gibi bir dizi istekte bulunmak, yakışık almaz.
Namaz kâinatın meyvesi,insanın aslî görevidir
Diyebiliriz ki, Rabbimiz bütün kâinatı bizim için yaratmıştır. Bundan 20 milyar yıl önce evren yaratılmaya başlamış, 100 milyar galaksi ve her galakside bulunan ortalama 200 milyar yıldız, güneş sistemini ve dünyayı netice vermiştir. 5 milyar yıl önce yaratılan dünya, asırlarca bir beşik gibi süslenmiş, milyonlarca çeşit hayvan ve bitki yaratılmış, en sonunda kâinatın en şerefli misafiri olan insan gelmiştir.
Neden Rabbimiz, insan için bu kadar masraf etmiştir? Niçin her şeyi onun emrine vermiştir?
Şöyle bir bakın: Bütün varlıkların bir görevi var. İnekler süt veriyor, arı bal yapıyor, tavuk yumurtluyor, balık bize et yetiştiriyor. Hatta lüzumsuz sandığımız bazı varlıklar bile hizmet ediyor. Yılanın zehirinden ilâç yapılıyor, karıncalar çıkardıkları gazla güneşin zararlı ışınlarını süzen ozon tabakasını güçlendiriyor, solucanlar fosforla toprağı besliyor. Gereksiz, hikmetsiz, boş ve zararlı hiçbir varlık yok.
Bunların hepsi insan için çalışıyorlar. İnsan da bütün varlıklardan yararlanıyor, kullanıyor, hatta sevdiği canlıyı yatırıp kesiyor ve etini yiyor. Ama, hiçbir varlığa insanın etini yeme, sütünü içme veya sırtına binip gezme yetkisi verilmemiş. İnsanın kullandığı bazı haklar hiçbir varlıkta yok.
Peki bunca emek çekilen, masraf yapılan, özenilen, yetkilerle donatılan insan niçin yaratılmış? Eti yenmez, sütü içilmez, derisi işe yaramaz, ölüsü bir an evvel toprağa gömülür. Acaba Rabbimiz bir solucana bile bir yaratılış hikmeti taksın, insanı başıboş bıraksın ve 60-70 yıl yeyip içip yatması ve sonunda ölmesi için yaratsın.
Bu, mümkün mü?
Kesinlikle mümkün değil. Şu âyet meallerine bakın, aklımıza gelen sorulara ne güzel de cevap veriyorlar:
“Göğü, yeri ve bunların arasında bulunan şeyleri boş yere yaratmadık.” (Sâd: 27)
“Bizim sizi, boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn: 115)
“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyamet: 36)
Peki başıboş değilsek, Rabbimiz bizi niçin yarattı? Çalışıp çabalamamız, yeyip içmemiz için mi?
İşte Kur’an ayetleri. Aklımıza gelen soruları ne güzel cevaplıyor:
“Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum. Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi ancak Allah’tır.” (Zariyat: 56-58 )
Bu ayet mealleri, bizim görevimizi çok kesin ve açık bir şekilde ortaya koyuyor. Aynı zamanda, dünyaya çalışıp rızık kazanmak için geldiğini sananlara da şu mesajı veriyor: “Rezzak Cenab-ı Hak’tır. Rızkı O verir. Onun verdiği rızkı elde etmek için verdiğiniz uğraşı, namaza bahane göstermeyin.”
CEMİL TOKPINAR
Sabah namazına nasıl kalkılır