| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
Alperen Admin


Kayıt: 12 Ksm 2007 Mesajlar: 1370 Konum: ISPARTA/KONYA
|
Tarih: Pzr Arl 16, 2007 1:58 pm Mesaj konusu: PEYGAMBERİMİZ |
|
|
Yeryüzünde gelip geçmiş insanların en mümtaz ve müstesna fertleri ilk insan,ilk peygamber olan Hz.Adem(as)ile başlayan peygamberler silsilesidir.Peygamberlerin bütünü müslüman olduğundan,islam tarihi insanlık tarihiyle başlar ve devam eder.İslam tarihi bir kişiyle başlamıştır.Peygamberler silsilesinin en büyük,en mükemmel halkasını oluşturan son peygamber efendimiz HAZRETİ MUHAMMED(s.a.v). Zira o kendisinden evvel ki,bütün peygamberlerin yülsek ahlâk ve ali seciyelerini kendisinde toplayarak"HATEMÜLENBİYA"manası ile bütün peygamberlere reis,onların dinlerinin aslına varis,kendisinden sonra gelen onun terbiye ve irşadı ile kemal bulan milyonlarca evliya,esviya ve süleyhaya üsdat ve muallim olmuştur.Böylesine yüce bir peygamberin(ASM)örnek hayatını bilmemek,yaşamamak büyük bir kayıptır.Onu anlamadıkça,sevmedilçe ve hayat bahçesinden prensiplerini rehber edinmedikçe de insanlığın bu sıkıntı,sarsıntı ve burhandan kurtulması mümkün değildir.
İNSANLIK ONU ANLAMAK ZORUNDADIR.Günümüz insanlığın asıl ızdırabı,kainat efendisi Hz.MUHAMMED(s.a.v)tam manası ile tanımamış,hakiki şahsiyetini bilememiş olmasından ve getirdiği esaslara karşı lakayıt kalmasından,onlara aşk ve şevk içinde kucak açmayışından gelmektedir.Dünyanın manevi sarsıntıda,sıkıntıda,anarşi ve huzursuzluk içinde bulunmasıda bundan doğmaktadır.Unutmayalım ki,kainat kitabının derin muammasını en güzel surette anlayan ve ders veren o olmuştur.
Onun ders verdiği hikmetten mahrum felsefeci,kainattaki hakiki hikmeti elde edemez.Vesveseler ve şüpheler girdabında kalp ve ruhunu kaybedeceği gibi aklınıda geveze eder.Kendi gibi çoklarını da yoldan saptırır.
Onun Kur'an ahlâkını kendisine rehber edinemeyen ahlâkçının onun ortaya koyduğu prensibleri benimsemeyen içtimaiyatçının insanları götüreceği yer bir başka ahlâksızlık ve huzursuzluk zemin olacaktır.
Yazar ondan ilhamını ve edebini almazsa her zaman ruhsuz maneviyatsız ve eksik yazacak.
Hatip onun hitabet tarzını bilmez ve ondan mevzusunu almazsa kalp ve ruhlar üzerinde derin tesir icra edecektir.
Edebiyatçı onun derin edebini bilip kendini onunla edeplendirmezse,edepsizlik çamurunda hem boğulacak hem başkalarını boğaçaktır.
Komutan,onun harp siyasetini bilmezse hezimete uğramaktan,zulüm ve vahşet irtikap etmekten kendisini kurtaramıyacaktır.
İdareci onun idarecilik vasfını bilmezse hayatta kamil manada muvaffakiyeti pek az elde edecektir.
Sanatkar,onun ibretli nazarıyla kainata,eşyaya,insana bakmazsa tabiatperestlikten kendisini kurtaramıyacaktır.
Eğitimci, onun şefkat,sevgi ve saadet bahçesinden terbiye düsturlarını bilmezse vazifesinde gereği gibi başarı elde edemiyecektir.
Kısacası onu anlayıp anlamadığınızı,sevip sevmediğinizi bilmek için veda hutbesini,bir daha,bir daha,bir daha okuyup gerçeklerle yüzyüze gelebilirsiniz.İnsanlık,Hz.MUHAMMED(s.a.v)anlamak zorundadır.İnşallah anlamak için gayret gösterenlerden olursunuz. _________________ Zalime ALP Mazluma EREN |
|
| Başa dön |
|
 |
Alperen Admin


Kayıt: 12 Ksm 2007 Mesajlar: 1370 Konum: ISPARTA/KONYA
|
Tarih: Pzr Arl 30, 2007 2:17 pm Mesaj konusu: Mubarek Nuru |
|
|
Mubarek Nuru
Nurun Yaratılması
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, Allahü teâlânın habibi, sevgilisi, yaratılmış bütün insanların, mahlukatın her bakımdan en üstünü, en güzeli, en şereflisidir. Allahü teâlânın medhettiği ve bütün insanlara ve cinne peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün peygamberdir. Alemlere rahmet olarak gönderilmiş olup, her şey onun hürmetine yaratılmıştır.
Allahü teâlâ, bütün peygamberlerine ismi ile hitab ettiği halde, O'na; "Habibim" (Sevgilim) diye iltifat buyurmuşdur, Ayet-i kerimede mealen; "Seni alemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya suresi: 107) ve bir hadis-i kudside de; "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, mahlukatı yaratmazdım" buyurdu.
Her peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan en üstünüdür. Peygamberimiz ise, dünya yaratıldığı günden, kıyamet kopuncaya kadar, her zamanda, her memlekette, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünü, en faziletlisidir. Hiçbir kimse, hiçbir bakımdan O'nun üstünde değildir. Cenab-ı Hak, O'nu öyle yaratmıştır.
Allahü teâlâ hiçbir şeyi yaratmadan önce, sevgilisi peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın mübarek nurunu yarattı.
Eshab-ı kiramdan Cabir bin Abdullah, bir gün; "Ya Resulallah! Allahü teâlânın her şeyden evvel yarattığı şey nedir?" diye sorunca; "Her şeyden evvel senin Peygamberinin, yani benim nurumu kendi nurundan yarattı. O zaman; levh, kalem, Cennet, Cehennem, melek, sema (gökler), arz (yeryüzü), güneş, ay, insan ve cinler yoktu" buyurdular.
Peygamberimizin nuru, Adem aleyhisselamın kalbi ve cesed-i şerifi yaratılınca, onun iki kaşı arasına kondu. Adem aleyhisselam kendisine ruh verilince, alnında, zühre yıldızı gibi parlayan bir nurun olduğunu fark etti.
Adem aleyhisselam yaratıldığında, cenab-ı Hakk'ın kendisine; Ebu Muhammed yani Muhammed'in babası diyerek hitab ettiğini ilham ile anladı ve; "Ey Rabbim! Bana niçin Ebu Muhammed künyesini verdin?" diye sual edince, Allahü teâlâ; "Ey Adem! Başını kaldır!" dedi. Adem aleyhisselam, başını kaldırıp baktığında, Arş-ı alada sevgili Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" nurdan yazılmış Ahmed ismini gördü. O zaman; "Ey Rabbim! Bu kimdir?" diye sual etti. Allahü teâlâ da; "Bu, senin zürriyetinden bir peygamberdir. O'nun ismi göklerde Ahmed, yerde ise Muhammed'dir. Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım. Yerleri ve gökleri de halk etmezdim" buyurdu.
Nur'un temiz alından temiz alna geçmesi
Âdem aleyhisselamın alnına nakşedilen bu nur alnında parlamaya başladı. Âdem aleyhisselamdan itibaren temiz babalardan ve temiz analardan geçerek, Peygamber efendimize kadar geldi bu nur...
Bunu Allahü teâlâ ayet-i kerimede mealen şöyle bildirmiştir:"Senin nurun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ınkılab etmiş ulaşmıştır."(Şuara suresi: 219)
Hadis-i şerifte ise bu husus şöyle bildirilmiştir:
"Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücuda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini seçti. Beni bunlardan vücuda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyisini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O halde, benim ruhum ve cesedim mahlukların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım en iyi insanlardır."
Yaratılan ilk insan olan Âdem aleyhisselam, Efendimizin zerresini taşıdığı için, alnında O'nun nuru parlıyordu. Bu zerre Hazret-i Havva'ya, ondan da Şit aleyhisselama ve böylece temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. Muhammed aleyhisselamın nuru da zerre ile birlikte, alınlardan alınlara geçti
Âdem aleyhisselam vefat edeceği zaman, oğlu Şit aleyhisselama şu vasiyette bulundu:
"Yavrum! Bu alnında parlayan nur, son peygamber Muhammed aleyhisselamın nurudur. Bunu, mümin, temiz ve afif hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun!"
Muhammed aleyhisselama gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asil ve en kibar kızlar ile evlendiler. Nur, kadın erkek, temiz alınlardan geçerek asıl sahibine ulaştı.
Resulullah efendimizin dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yahut bir kabile iki kola ayrılsa, peygamberimizin nuru, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda O'nun dedesi olan zat, yüzündeki nurdan belli olurdu.
O'nun nurunu taşıyan seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda bu soydan olan zatın yüzü pek güzel ve çok nurlu olurdu. Bu nur ile kardeşleri arasında seçilir, içinde bulunduğu kabile başka kabilelerden daha üstün, daha şerefli olurdu.
Peygamber efendimiz bu hususu şöyle ifade buyurdu:
"Benim dedelerimin hiç biri zina yapmadı. Allahü teâlâ, beni, temiz, tayyib, iyi babalardan temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum."
Başka bir hadis-i şerifte de,
"Mensup olduğum topluluk, ne zaman ikiye ayrılmış ise, Allahü teâlâ beni muhakkak onların en hayırlı olan tarafında bulundurmuştur." buyurdu.
Âdem aleyhisselamdan beri, evladdan evlada geçerek gelen bu nur, Taruh'a, ondan oğlu İbrahim aleyhisselama, sonra oğlu İsmail aleyhisselama geçmiştir. Onun da alnında güneş gibi parlayan nur, evladlarından Adnan'a ondan Me'add, ondan da Nizar'a intikal etmiştir.
Nizar doğunca, babası Me'add, oğlunun alnındaki nuru görüp sevinmiş, büyük bir ziyafet vererek; "Böyle oğul için, bu kadar ziyafet az bir şey" dediği için, oğlunun adı Nizar, yani az birşey manasında kalmıştır.
Bundan sonra da bu nur, sıra ile intikal ederek asıl sahibi olan sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselama ulaştı.
Misk kokulu Abdülmuttalib
Peygamber efendimizin babası Hz. Abdullah, Resulullahın dünyayı teşrifinden önce vefat ettiği için dedesi Abdülmuttalib O'nu himayesine almıştı.
Abdülmuttalib'in esas ismi Şeybe'dir. Şeybe, babası Haşim vefat ettiğinde, daha çocuktu. Bir gün Medine'de dayılarının evi önünde arkadaşlarıyla ok talimleri yapıyordu. Onları seyreden büyükler, Şeybe'nin alnında parlayan nurdan, onun şerefli bir kimsenin oğlu olduğunu tahmin ederek hayran kaldılar.
Ok atma sırası Şeybe'ye geldiğinde, yayını gerip hedefe okunu saldı. Ok, tam isabet edince, o heyecanla; "Ben Haşim'in oğluyum. Elbette okum hedefini bulur!" dedi. Onun bu sözlerinden, Mekkeli Haşim'in oğlu olduğunu anladılar.
O sırada Haşim vefat etmişti. Abdü Menaf oğullarından biri Mekke'ye döndüğünde, Haşim'in kardeşi Muttalib'e; "Medine'de bulunan yeğenin Şeybe çok akıllı bir çocuk. Alnında da herkesi hayran bırakan bir nur parlıyor. Böyle kıymetli bir çocuğu yanınızdan ayırmanız doğru mu?" dedi.
Bunun üzerine Muttalib, hemen Medine'ye gitti ve yeğeni Şeybe'yi alarak Mekke'ye getirdi. Mekke sokaklarında; "Bu çocuk kimdir?" diye soranlara da; zarar vermemeleri için "Kölemdir" derdi. Bundan sonra Şeybe'nin ismi, Muttalib'in kölesi anlamına gelen Abdülmuttalib olarak kaldı.
Abdülmuttalib'in mübarek bedeninden misk kokusu gelirdi. Alnında, Allahü teâlânın habibi Muhammed aleyhisselamın nuru parlar, etrafına hayırlar, bereketler saçardı. Her ne zaman Mekke beldesine yağmur yağmayıp kıtlık olsa, Mekkeliler Abdülmuttalib'in eline yapışıp kendisini Sebir dağına çıkarırlar, dua etmesi için ona yalvarırlardı.
O da kimseyi kırmaz, Allahü teâlâya yağmur ihsan etmesi için dua ederdi. Cenab- Hak da, Abdülmuttalib'in alnında parlayan sevgili Peygamberimizin nuru bereketine duasını kabul eder, bol bol yağmur gönderirdi. Böylece Abdülmuttalib'in günden güne kıymet ve itibarı çoğaldı.
Mekkeliler onu başlarına reis seçtiler. Ona karşı gelen olmaz, emri altına giren de rahat ve huzur bulurdu. O devrin hükümdarları da, Abdülmuttalib'in faziletini ve büyüklüğünü tasdik ederlerdi. Sadece İran kisrası çekemez, açık ve gizli olarak ona düşmanlık beslerdi.
Abdülmuttalib, Hanif dinine tabi olup, Müslüman idi. Bu din, dedelerinden İbrahim aleyhisselamın dini idi. Bu sebeple, hiç bir zaman puta tapmadı ve hatta yanlarına bile yaklaşmadı. Kabe'nin etrafında Allahü teâlâya dua eder, ibadetlerini yapardı.
Zemzem kuyusu
Dede Abdülmuttalib'e, bir gün rüyasında bir kimse; "Ey Abdülmuttalib! Kalk Tayyibe'yi kaz!"diyerek kayboldu. Ertesi gün; "Kalk, Berre'yi kaz!" dedi. Üçüncü gün de aynı kimse; "Kalk, Mednune'yi kaz!"emrini verdi. Dördüncü gün ise, yine o kimse; "Ey Abdülmuttalib! Kalk, Zemzem kuyusunu kaz!" deyince, Abdülmuttalib; "Zemzem nedir? Kuyu nerededir?" diye sordu. O zat da şöyle cevap verdi:
"Zemzem bir sudur ki, hiç eksilmez ve dibine erişilmez. Dünyanın dört bucağından gelen hacılara kifayet eder. Cebrail aleyhisselamın kanadıyla vurduğu yerden çıkmıştır. Allahü teâlânın, İsmail aleyhisselam için yarattığı sudur. Susuzları kandırır, açları doyurur. Hastalara şifa olur. Kurban kesilen yere git. Sen orada iken kırmızı gagalı bir karga gelir. Gagasıyla yeri eşer. Onun eştiği yerde, bir de karınca yuvası görürsün. İşte orası Zemzemin yeridir" dedi.
Böylece rüyada bahsedilen zemzemin ne olduğunu öğrenmiş oldu.
Peygamber efendimizin dedesi Abdülmuttalib, sabah erkenden yanına oğlu Haris'i alarak gece rüyasında bildirilen yere gitti ve heyecanla beklemeye başladı. Bir ara rüyada söylenildiği şekilde kırmızı gagalı karga gelip, oradaki bir çukura kondu ve gagası ile yere vurmaya başladı. Altından karınca yuvası çıktı. Abdülmuttalib ile oğlu Haris, derhal orayı kazmaya başladılar. Bir müddet kazdıktan sonra kuyunun ağzı göründü.
Abdülmuttalib bunu görünce; "Allahü ekber, Allahü ekber!" diyerek tekbir getirmeye başladı. Başından beri, kuyunun kazılmasını dikkatle takib eden Kureyşliler, yanına gelerek; "Ey Abdülmuttalib! Bu, babamız İsmail'in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız vardır. Bizi bu işe ortak etmelisin!" dediler.
Abdülmuttalib ise, "Hayır! Bu iş, sadece bana ihsan edilmiş bir vazifedir" diye cevab verdi. Bunun üzerine Kureyşliler; "Sen yalnızsın. Tek oğlundan başka kimsen de yok. Bu şekilde bize karşı koyman mümkün değil!" dediler.
O zaman içi burkuldu. Tek çocuğu olduğu için üzüldü. Bu üzüntü ile ellerini kaldırarak; "Ya Rabbi! Bana on çocuk ihsan eyle. Eğer bu duamı kabul buyurursan, içlerinden birini Kabe'de kurban edeceğim" diye yalvardı.
Abdülmuttalib, kazı işinin tehlikeli bir hal aldığını, neticede şiddetli çarpışmaların olabileceğini düşündü. Sonunda kazmayı bırakarak anlaşma yoluna gitti. İşin bir hakem tarafından halledilmesini istedi.
Sonunda, Şam'da oturan bir kahinin buna çare bulacağına karar verdiler. Kureyşin ileri gelenlerinden bir grup ile yola çıkıldı. Yolda susuzluktan ve sıcaktan ziyadesiyle bunalan kervan, hareket edemez oldu. Artık bir damla suya can atacak hale gelmişlerdi.
Tek arzularının bu olmasına rağmen, kavurucu çölün ortasında su bulmak imkansızdı. Herkesin ümidini kestiği bir anda, Abdülmuttalib onlara;
- Geliniz, geliniz! Toplanınız! Hem size, hem de hayvanlarınıza yetecek kadar su buldum! diye bağırdı.
Muhammed aleyhisselamın mübarek nurunu alnında taşıyan Abdülmuttalib, su ararken, devesinin ayağı büyük bir taşa takılmış ve taş yerinden oynayınca altında su çıkmıştı. Herkes koşarak geldi, kana kana su içerek yeniden hayat buldu.
Abdülmuttalib'in bu büyüklüğü karşısında mahcub olan Kureşyliler;
- Ey Abdülmuttalib! Artık sana diyecek bir sözümüz kalmadı. Zemzem kuyusunu kazmaya en layık olan sensin. Bu hususta seninle bir daha münakaşa etmeyeceğiz. Artık hakeme gitmeye de lüzum kalmadı, geri dönüyoruz, dediler ve geri döndüler.
Abdülmuttalib, alnında parlayan nurun hürmetine, Zemzem kuyusun kazıp, suyu çıkarma şerefine kavuştu.
Kurbanlık oğul
Abdülmuttalib'in, Zemzem kuyusunu kazdıktan sonra şanı ve şöhreti daha çok arttı. Aradan yıllar geçti. Cenab-ı Hak, gönlünün derinliklerinden koparak yaptığı duayı kabul edip Abdülmuttalib'e, Haris'den başka on oğul ve altı kız çocuğu ihsan etti. Fakat aradan seneler geçince adağını unuttu. Abdülmuttalib'e, bir gün rüyasında;
- Ey Abdülmuttalib! Adağını yerine getir! denildi. Sabahleyin Abdülmuttalib bir koç kurban etti. Fakat o gece tekrar ikaz edildi:
- Ondan daha büyüğünü kurban et! Sabahleyin bir sığır kurban ettiği halde tekrar, rüyasında;
- Ondan daha büyüğünü kurban et! Emri üzerine, çaresiz kalarak "Ondan daha büyüğü nedir?" diye sordu. O zaman;
- Oğullarından birini kurban etmeyi adamıştın. Adağını yerine getir! denildi.
Abdülmuttalib'e rüyasında seneler önce yaptığı adağını yerine getirmesi bildirildi. O da çocuklarını toplayarak, seneler önce yaptığı duayı söyledi. Sonra oğullarına, adağı gereği içlerinden birini kurban etmesi lazım geldiğini bildirdi. Evladlarından hiç bir muhalefet görmedi. Üstelik onlar;
- Ey babamız! Adağını yerine getir! İstediğini yapmakta serbestsin! dediler.
Abdülmuttalib, kur'a çekerek kurban olacağı oğlunu tesbit etti. Kur'a, en çok sevdiği oğlu, alnında Allahü teâlânın habibi Muhammed aleyhisselamın nurunu taşıyan Abdullah'a çıkmıştı.
Abdülmuttalib, bir an sendeledi, göz pınarları yaşla doldu. Allahü teâlâya verdiği sözü yerine getirmeliydi. Çaresiz bir eline bıçağı, bir eline ciğerparesi Abdullah'ı alarak, Rabbine verdiği sözü yerine getirmek için Kabe'ye vardı.
Gözü yaşlı baba, Abdullah'ı kurban etmek için bütün hazırlıklarını tamamladı. O esnada, Kureyş'in ileri gelenleri, hayret dolu bakışlarla hadiseyi takib ediyorlardı.
İçlerinden Abdullah'ın dayısı;
- Ey Abdülmuttalib! Dur! Biz senin bu oğlunu boğazlamana asla razı değiliz. Eğer böyle bir iş yaparsan, bundan sonra Kureyş arasında adet olur. Herkes oğlunu kurban için nezredip keser. Böyle şeye ön ayak olma! Sen, adağını başka bir şekilde yerine getir!.. dedi.
Sonra; "Bir kahine sor da sana yol göstersin" diye teklifte bulundu. Abdülmuttalib, bu söz üzerine, Hayber'de bulunan Kutbe adındaki kahine gitti ve durumu anlattı. Kahin sordu;
- Sizde bir insanın diyeti ne kadardır?
- On devedir.- O zaman, on deve ve oğlunuz arasında kur'a çekiniz. Kur'a oğlunuza çıkarsa, on deve daha artırarak yeniden kur'a çekiniz. Kur'a develere çıkıncaya kadar böyle artırarak devam ediniz.
Abdülmuttalib, sevinç içinde hemen Mekke'ye döndü ve kahinin dediği gibi yaptı. On deve artırarak defalarca kur'a çekti. Hep Abdullah'a çıktı. Ancak deve sayısı yüze çıkınca, kur'a develere isabet etti. İhtiyat olsun diye iki defa daha çekti. Her iki kur'a da, develere çıktı.
Abdülmuttalib; "Allahü ekber! Allahü ekber!" diyerek tekbirlerle develeri kesti. Etlerini kendisi ve oğullarından hiç biri almadı. Hepsini fakirlere dağıttı.
Bir de İsmail aleyhisselamın kurban edilme hadisesi vardır: Peygamber efendimiz; nesebi İsmail aleyhisselama dayandığı için; "Ben, iki kurbanlığın oğluyum" buyurmuştur.
Nurun Amineye geçmesi
Kurban edilmekten kurtulan, Abdullah, büluğ çağına eriştiğinde, gerek güzel ahlakı, gerekse yakışıklılığı ile insanlar arasında müstesna bir şahıs oldu. Uzaktan yakından herkes, ona kızlarını vermek için yarışa girdiler.
Güzelliği ve şöhreti ta Mısır'a kadar yayılmıştı. İki yüze yakın kız Mekke'ye kadar gelip, ona evlenme teklif etmişlerdi. Abdülmuttalib ise oğluna; zamanın en kibar, asil, güzel, müşrik olmayan, İbrahim aleyhisselamdan beri uydukları "Hanif dini"ne bağlı Müslüman bir kız arıyordu.
Abdülmuttalib, Beni Zühre kabilesinin büyüğü Vehb'in kızı Amine'nin güzelliğini, iffet ve hayasını, dinine bağlılığını işitmişti. Soy bakımından da akraba idiler ve bir kaç batın yukarıda birleşiyorlardı. Her iki tarafa da rüyada yapılan ikazlar ve bu doğrultuda yapılan görüşmeler sonunda, oğlu Abdullah'ı, Vehb'in kızı Amine ile evlendirdi...
Peygamber efendimizin Babası Abdullah'ın evlendiği sene, Mekke'de şiddetli bir kıtlık vardı. Senelerdir yağmur yağmamıştı. Ağaçlar kurumuş, mahsulden eser görünmez olmuştu. İnsanlar dayanılmaz bir sıkıntı içine düşmüş, ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdi.
Sevgili Peygamberimizin mübarek nuru, hazret-i Abdullah'dan hazret-i Amine'ye geçtikten sonra yağmurlar başladı o kadar yağmur yağdı, o kadar mahsul oldu ki, o seneye bolluk senesi diye isim verdiler.
Amine validemiz hamile iken, kocası Abdullah ticaret için Şam'a gitmişti. Dönüşünde hastalandı. Medine'ye gelince dayıları Neccaroğullarının yanında on sekiz veya yirmi beş yaşında iken vefat etti. Bu haber Mekke'de duyulunca koca şehir üzüntüye gark oldu.
Peygamber efendimizin babası Abdullah, oğlu doğmadan vefat edince melekler;
- Ey Rabbimiz, Resulün yetim kaldı, dediler. Allahü teâlâ;
- O'nun koruyucusu ve yardımcısı benim, buyurdu.
Fil vakası
Resul-i ekrem efendimizin doğmasına iki ay kadar zaman vardı. Bu sırada Fil vak'ası meydana geldi. İnsanlar her taraftan akın akın gelip, Kabe'yi ziyaret ederlerdi. Buna engel olmak isteyen Yemen valisi Ebrehe, Bizans İmparatorunun da yardımı ile Sana'da büyük bir kilise yaptırdı.
İnsanların Kabe'yi değil bu kiliseyi ziyaret etmelerini istedi. Araplar ise eskiden beri Kabe'yi ziyaret ettiklerinden, Ebrehe'nin yaptırdığı kiliseye hiç itibar etmediler. Hakaret gözüyle baktılar. Hatta içlerinden biri kiliseyi kirletti. Bu hadiseye kızan Ebrehe, Kabe'yi yıkmaya karar verdi.
Bu maksatla büyük bir ordu hazırlayıp, Mekke üzerine yürüdü. Mekke'ye yaklaşınca, Kureyş'in mallarını yağma etmeye başladılar, Abdülmuttalib'e ait iki yüz deveye de el koymuşlardı. Abdülmuttalib, gidip develerini istedi. Ebrehe;
- Ben sizin mukaddes Kabe'nizi yıkmaya geldim. Sen onu korumak istemiyorsun da develerini mi istiyorsun?
- Ben develerin sahibiyim. Kabe'nin elbette sahibi vardır. Onu, O korur.
Ebrehe:
- Bana karşı onu koruyacak yoktur! diyerek Abdülmuttalib'e develerini verip, sonra da Kabe'ye doğru ordusuna hareket emrini verdi.
Ebrehe'nin ordusunda, önde yürütülen ve böylece zafere kavuşulacağına inanılan "Mahmud" adında bir fil vardı. Ebrehe, Kabe'ye yönelince, bu fil yere çöktü ve yürümez oldu. Halbuki Yemen'e çevrilince; koşarak gidiyordu.
Böylece, Mekke'ye yaklaşıp hücuma gücü yetmeyen Ebrehe'nin ordusu üzerine, Allahü teâlâ, Ebabil yani Dağ Kırlangıcı denilen kuşlardan bir sürü gönderdi. Bu kuşların her biri; biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek büyüklüğünde üçer taş taşıyorlardı.
Bunları Ebrehe'nin ordusu üzerine bıraktılar. Taşlar, askerleri, başlarından itibaren dikine delip geçiyordu. Taşa hedef olan her asker, derhal ölüyordu.
Ayet-i kerimede de bildirildiği gibi, ordu, yenilmiş ekin yaprağı gibi oldu. Bu durumu gören Ebrehe, telaşlanarak kaçmak istedi. Fakat kaçamadı. Taşlara asıl hedef o idi. Ona da isabet etmişti. Kaçtıkça, etleri parça parça dökülerek öldü. Bu vak'a, Kur'an-ı kerimde Fil suresinde şöyle geçmektedir:
"O kuşların her biri, onların üzerine, çamurdan yapılmış ve ateşte pişirilmiş taş atarlardı. Nihayet Allahü teâlâ onları, güve yemiş ekin yaprağı gibi, yok ediverdi."
Semavi kitapların müjdesi
Zaman ve mekan içinde, nebiler, resuller geldi... Mukaddes bayrağı birbirlerine teslim ederek gittiler. Gaye, bayrağın bütün zamana ve mekana hakim, Allahın Habibine ulaşmasıydı.
Hepsinin geleceğini haber verdiği biri vardı... Hatta, ümmet olmayı arzu ediyorlardı O'na...
Kainatın efendisi Muhammed aleyhisselamın geleceği, Âdem aleyhisselamdan itibaren her peygambere ve ümmetlerine bildirilmiş; doğması yaklaşınca, olacak hadiselerden pek çoğu müjdelenmişti.
Musa aleyhisselama gelen Tevrat'ta, şöyle yazılıydı:
"O, öyle bir mübarek zattır ki, himmeti yüksek, yardımı ziyadedir. Fakirlerin sevgilisi, zenginlerin tabibidir. O, güzellerin güzeli, temizlerin temizidir. Sohbet ederken yumuşak, taksim ederken adil, her muamelede doğrudur.
Kafirlere karşı sert ve şiddetlidir. Yaşlılara hürmet, küçüklere şefkat eder. Az şeye şükreder. Esirlere acır. Hep güler yüzlüdür. Gülüşü, tebessüm şeklindedir, kahkaha etmez. Ümmidir; hiç bir şey okumadan ve yazmadan her şey O'na bildirilmiştir.
Onun ümmeti de iyi ahlak sahibidir
O Allahü teâlânın resulüdür. Kötü huylu, katı kalbli değildir. Çarşı ve pazarlarda yüksek sesle bağırmaz. O'nun ümmeti iyi ahlak sahibidir. Yüksek yerlerde Allahü teâlânın ismini anarlar.
Abdest alarak namaz kılarlar. Namazda safları düzeltir, bir hizada dururlar. Geceleri onların tesbih sesleri bal arısının sesi gibi duyulur. Mekke'de doğar. Medine'den Şam'a kadar her şey O'nun idaresinde olur.
İsmi Muhammed'dir ki, O'na mütevekkil diye isim verdim. Bozuk dinleri kaldırıp doğru olan hak dini yayıp yerleştirmedikçe, O'nu dünyadan çıkarmam. O, halkı Hakk'a çağırır. O'nun bereketiyle görmeyen gözler açılır, görür, işitmeyen kulaklar işitir. Kalblerden gaflet gider..."
Davud aleyhisselama gelen, Zebur'da ise O yüce peygamberin vasıfları şöyle bildiriliyordu.
"O, öyle bir kimsedir ki, eli açıktır. Yani cömerttir. Asla kızmaz. Çok yumuşaktır. Tatlı sözlü, güzel ve nurani yüzlüdür. İnsanların tabibidir. Çok ağlar, az güler. Az uyur, çok düşünür. Yaratılışı hoş ve güzeldir. Sözleri gönülleri alır, ruhları cezbeder...
Ey Habibim! Himmet kılıcını sıyırıp, bütün kuvvetinle kahramanlık meydanında kafirlerden intikam alasın. Güzel bir lisan ile benim hamd ve senamı her yere yayasın. Bütün kafirlerin başları, senin kerametli ellerin önünde eğilecektir..."
İsa aleyhisselama gelen, hakiki İncil'de ona tabi olunması hususunda ikaz ediliyordu insanlar. O'nun hakkında:
"O, çok yemez, cimri değildir. Hile yapmaz, kimseyi kötülemez, hiç acele etmez. Kendi için intikam almaz. Tembel değildir. Kimseyi gıybet etmez..." buyuruluyordu.
Yine İncil'de şöyle yazılıdır:
"Rab tarafından çıkıp gelecek O Münhamenna gelmiş olsaydı, O, bana şehadet ederdi. Siz de şehadet edersiniz. Çünkü öteden beri benimle birlikte bulunuyorsunuz. Ben bunları, size söyledim ki, şüpheye düşmeyesiniz ve sürçmeyesiniz."
Burada geçen Münhamenna kelimesi Süryanice Muhammed demektir.
Bütün bu müjdeler, alametler açıkca gösteriyordu ki, Makam-ı mahmud sahibi, şefaatçıların baş tacı geliyordu!..
Kainatın hocası, varlıkların özü, insanların efendisi geliyordu! Mahşer gününün imdada yetişicisi, peygamberlerin sultanı geliyordu!..
Allahü teâlânın Habibi, sevgilisi, hürmetine yaratıldığımız, alemlere rahmet olan sevgili Peygamberimiz geliyordu!...
Dünya karanlığa gömülmüştü
Fahr-i kainat efendimiz doğmadan önce, bütün alem, manevi yönden müthiş bir zulmet ve karanlık içinde idi. İnsanlar hadsiz, hudutsuz derecede azgınlaşmışlar, Allahü teâlânın gönderdiği dinler unutulmuş; ilahi hükümler yerine, insan kafasından çıkan fikirler, düşünceler yer almıştı.
Bütün mahluklar, insanların vahşet ve zulmünden iyice bunalmıştı. Yeryüzünde bulunan bütün milletlerde Allahü teâlâya iman unutulmuş, huzurun, saadet ve sevincin kaynağı olan Tevhid inancı ortadan kalkmıştı.
Küfür fırtınası, kalblerden imanı söküp atmış, gönüllerde, Allahü teâlâya inanma yerine, putlara tapma fikri yerleşmişti. Musa aleyhisselamın getirdiği din unutulmuş, Tevrat bozulmuştu. İsrailoğulları birbirlerine düşmüştü.
İsa aleyhisselamın getirdiği Hıristiyanlık da büsbütün bozulmuş gerçek din ile hiçbir alakası kalmamıştı. Teslis (trinite), yani üçlü tanrı fikri kabul edilmişti. İncil'in aslı kaybolmuş, papazlar onu istedikleri gibi değiştirmişlerdi.
Her iki kitap da, Allahü teâlânın kelamı olmaktan çıkmıştı. Mısır'da, bozulmuş Tevrat'ın hükmü, Bizans'ta yine değiştirilmiş İncil'in hükmü, yani Hıristiyanlık vardı. İran'da ateşe tapılıyor, ateşperestlerin ateşi tam bin senedir söndürülmüyordu. Çin'de Konfüçyüsizm, Hindistan'da Budizm ve Hinduizm gibi uydurma dinler hüküm sürüyordu.
Arabistan'ın insanları daha da şaşırmış ve sapıtmışlardı. Bunlar, Allahü teâlânın çok kıymet verdiği Kabe-i muazzamaya, üçyüzaltmış adet put yerleştirmişlerdi. Kabe-i muazzama ise, Arş'ta meleklerin ziyaret ettiği "Beyt-i Ma'mur"un aynı büyüklükte bir numunesi idi. Kim Kabe'ye hürmetsizlikte bulunmuşsa, cenab-ı Hak onu, en kısa zamanda helak eylemişti.
Cürhüm kabilesi de zina ve fuhuşta ileri gitmişti. Bu kabilenin çok saygısız ve pek alçakça hareketlerini gören hükümdarları, onlara;
-Ey Cürhümiler! Allahü teâlânın Harem-i şerifini ve Harem'ini emniyetini gözeterek kendinize geliniz. Sizden önce gelen Hud, Salih ve Şu'ayb'ın (aleyhimüsselam) ümmetlerinden her birinin başlarına gelen halleri ve nasıl helak olduklarını biliyorsunuz. Birbirlerinize iyiliği emrediniz, kötülüklerden sakındırınız. Geçici kuvvetinize güvenerek aldanmayınız.
Mekke'de, Hak'tan yüz çevirmekten ve zulümden sakınınız. Çünkü, zulüm, insanların helakine sebep olur. Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bir kimse bu bölgelede otursun, zulüm yapsın, Hak'tan yüz çevirsin de, Allahü teâlâ onların soylarını kesmemiş, köklerini kazımamış ve yerlerine başka bir kavmi getirmemiş olsun.
Azgınlığına devam eden ve Hak'tan yüz çeviren Mekke halkı için, burada devamlı kalmak yoktur. Sizden önce bu bölgede oturan, sizden daha uzun ömürlü, sizden daha kuvvetli, sizden daha kalabalık ve zengin olan Tasm, Cedis ve Amalikalıların başına gelenleri biliyorsunuz. Onların, Harem-i şerifi hafife almaları, Hak'tan yüz çevirerek zulme dalmaları, bu mübarek yerden çıkarılıp atılmalarına sebeb olmuştur.
Allahü teâlânın, bazılarına küçük karıncaları musallat ederek, kimin kıtlıkla, bazılarını da kılınçla çıkardığını görmüş ve işitmişsinizdir! diyerek onlara nasihat eyledi. Fakat onlar dinlemediler. Neticede Allahü teâlâ onları da, bu azgınlıkları sebebiyle, perişan eyledi...
Artık güneşin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Alem, Âdem aleyhisselamdan bugüne kadar, temiz alınlardan temiz alınlara geçerek gelen nurun sahibini karşılamak için hazırlanıyordu. İnsanlara sonsuz saadeti gösterecek eşsiz insan bekliyordu.... Şefkat ve merhamet kaynağı, Rabbinin ahlakı ile ahlaklanmış yüksek insan bekliyordu...
Zulüm, had safhadaydı...
Yeryüzünün merkezi olan mübarek Mekke'de, küfür sel gibi akıyor, Beytullah'ın içine, lat, uzza, menat gibi yüzlerce put doldurulmuştu. Zulüm son haddine varıyor, ahlaksızlık, iftihar vesilesi olarak kabul ediliyordu. Arabistan dini, ruhi, sosyal ve siyasi bakımlardan, koyu bir karanlık, tam bir cahiliyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde idi.
Cahiliye devri denilen bu zamanda, insanlar genellikle göçebe hayatı yaşıyorlardı ve kabilelere bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme halinde olan Arab kabileleri, baskın ve yağmacılığı, kendileri için bir geçim vasıtası sayıyorlardı. Zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabilelerden meydana gelen Arabistan'da, siyasi bir nizam, sosyal bir düzen de mevcut değildi.
Ayrıca içki, kumar, zina, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlaksızlık namına ne varsa alabildiğine yayılmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve tüyleri ürpertici bir vasıta olarak başvuruluyor; kadın, elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felaket ve yüz karası sayıyorlardı.
Bu korkuç telakki o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp; "Babacığım! Babacığım" diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryat etmelerine hiç kulak asmadan, üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terkediyorlardı.
Bu hareketlerinden dolayı vicdanları hiç sızlamıyor, hatta bunu bir kahramanlık sayıyorlardı. Netice itibariyle o zamanın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adalet gibi güzel hasletler yok olmuş; insanlar adeta canavarlaşmıştı.
Fakat bu devirde, Arablar arasında, dikkate değer bir husus vardı. O da edebiyatın, belagatın ve fesahatın kıymet kazanıp zirveye çıkmasıydı. Şaire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihar vesilesi sayarlardı. Güçlü bir şair, hem kendisi, hem de kabilesi için itibar sağlardı.
Muayyen zamanlarda panayırlar kurulur, şiir ve hitabet yarışmaları yapılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitabeleri Kabe duvarına asılırdı. Cahiliye devrindeki Kabe duvarına asılan en meşhur yedi şiire, Muallakat-us-Seb'a, yani yedi askı denilirdi.
O zaman Arabistan'da insanlar, inanç bakımından da, bölük bölüktü. Bir kısmı tamamen inançsız ve dünya hayatından başka bir şey kabul etmiyor. Bir kısmı ise Allahü teâlâya ve ahıret gününe inanıyor; fakat insandan bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu.
Bir kısmı da Allahü teâlâya inanıyor, ahırete inanmıyordu. Diğer büyük bir kısmı da, Allahü teâlâya şirk koşup putlara tapıyordu. Müşriklerin herbirinin evinde bir put bulunuyordu. Bütün bunlardan başka, hazret-i İbrahim'in bildirdiği din üzere olan ve Hanifler denilen kimseler de vardı.
Bunlar Allahü teâlâya inanır ve putlardan uzak dururlardı. Peygamber efendimizin babası Abdullah, dedesi Abdülmuttalib, annesi ve bazı kimseler, bu din üzere idiler. Haniflerden başka bütün gruplar batıl yolda olup, büyük bir zulmet ve karanlığa gönülmüşlerdi.
Alem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzundu. Yüzler gülmeyi unutmuştu. Allahü teâlânın, diğer mahluklardan üstün olarak yarattığı insanların, Cehennem'den kurtulmalarına sebep olacak bir kahraman lazımdı.
Çünkü her Peygamberin gelişi böyle olmuştu. Her biri güneş gibi doğup karanlıkları aydınlığa, nura çevirmişlerdi. Şimdi de cahillik, vahşet zirvedeydi. İnsanlar insanlıktan çıkmışlardı. Bu karanlıktan kurtaracak, insanlara insanlıklarını hatırlatacak Resul gelmek üzereydi... Bütün alametleri teker teker ortaya çıkıyordu artık... _________________ Zalime ALP Mazluma EREN
En son Alperen tarafından Pzr Arl 30, 2007 2:49 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi |
|
| Başa dön |
|
 |
Alperen Admin


Kayıt: 12 Ksm 2007 Mesajlar: 1370 Konum: ISPARTA/KONYA
|
Tarih: Pzr Arl 30, 2007 2:20 pm Mesaj konusu: Dünyaya Teşrifleri |
|
|
Dünyaya Teşrifleri
Hoş geldin ya Resulallah
Yedi kat yer, yedi kat gök, kısaca bütün alem büyük bir hürmet ve sevinç içinde; Seyyid-il-Mürselin, Hatem-ül-enbiya, Habib-i Huda olan efendisini beklemekte artık...
Bütün mahlukat; "Hoş geldin ya Resulallah!" demek için hazır... Hicretten 53 sene evvel Fil vak'asından iki ay kadar sonra, Rebi'ul-evvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke'nin Haşimoğulları mahallesinde, Safa Tepesi yakınındaki saadethanede hasretle beklenen, Allahü teâlânın nuru "Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem" doğdu, O'nun teşrifiyle alem, yeniden hayat buldu. Karanlıklar, birden "Nur" ile aydınladı.
Şereflerin en yücesine mazhar olan annelerin en bahtiyarı hazret-i Amine, hamileliğini şöyle anlatır:
O Servere hamile olduğum günlerde, hiç acı ve elem görmedim. Hamile olduğumu hissetmezdim. Ancak altı aydan sonra bir gün, uyku ile uyanıklık arasında bir kimse bana;
- Senin hamile olduğun kimdir, bilir misin? dedi.
- Bilmiyorum, cevabını verince;
- Bilmiş ol ki, Peygamberlerin sonuncusuna hamilesin! haberini verdi.
Doğum zamanı yaklaşınca, o kimse tekrar geldi, dedi ki: "Ey Amine! Çocuk doğunca, ismini "Muhammed" koy!"
Hazret-i Amine validemiz, doğum anını da şöyle anlatır:
"Doğum anı geldiğinde, heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sıvazladı. Korku ve ürpertiden eser kalmadı. O anda susamış, sanki hararetten yanıyordum. Yanımda süt gibi beyaz, bir kase şerbet gördüm. O şerbeti, içmem için bana verdiler. İçtim, baldan tatlı ve soğuk idi. Artık susuzluğum kalmamıştı.
Sonra büyük bir nur gördüm, evim o kadar nurlandı ki, O nurdan başka bir şey görmüyordum. O sırada etrafımı sarıp, bana hizmet eden pek çok hanım gördüm. Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Bunlar, Abdü Menaf kabilesinin kızlarına benzerlerdi. Bunların birden bire ortaya çıkmalarından hayret içinde idim.
Onlardan biri dedi ki: "Ben Fir'avn'ın hanımı Asiye'yim!" Diğeri de; "Ben de Meryem binti İmran'ım. Bunlar da Cennet hurileridir" dedi.
Yine o esnada beyaz, uzun ve gökten yere kadar uzanmış ipek bir kumaş gördüm. "Onu insanların gözünden örtün" dediler. O anda bir bölük kuş peyda oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yakuttandı. Korkudan terlemiştim, düşen ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu.
O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar. Bütün yeryüzünü doğudan batıya kadar gördüm. Etrafımı melekler kuşatmıştı. Muhammed (aleyhisselam) doğar doğmaz, mübarek başını secdeye koydu, şehadet parmağını kaldırdı. Sonra gökden, O'nu bürüyen, beyaz bir bulut parçası indi.
Bir ses işittim; "O'nu mağripten maşrıka kadar her yerde gezdirin. Gezdirin ki, cümle alem O'nu ismiyle, cismiyle ve sıfatıyla görsünler. O'nun isminin Mahi olduğunu yani Allahü teâlâ, O'nunla şirki yok ettiğini bilsinler" diyordu.
O bulut da gözden kayboldu ve Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada, yüzleri güneş gibi parlayan üç kişi geldi. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı.
İbrikten sanki misk damlıyordu. Mübarek oğlumu leğenin içine koydular. Mübarek başını ve ayağını yıkayıp, ipeğe sardılar. Sonra mübarek başına güzel koku sürdüler, mübarek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular."
"Ümmetim!... ümmetim!..."
Kainatın efendisi doğduğu sırada, hazret-i Amine validemizin yanında Abdurrahman bin Avf'ın annesi Şifa Hatun, Osman bin Ebil-As'ın annesi Fatıma Hatun ve Peygamberimizin halası Safiyye Hatun vardı. Bunlar da gördükleri nuru ve diğer hadiseleri haber verdiler. Şifa Hatun şöyle anlatıyor:
"Ben, o gece Amine'nin yanında yardımcı olarak bulunuyordum. O'nun, doğar doğmaz dua ve niyaz ettiğini işittim. Bir nur çıkıp o kadar ışık verdi ki, doğudan batıya kadar her yer göründü..."
Bundan başka bir çok hadiseye şahid olan Şifa Hatun; "Ne zaman ki, O'na peygamberliği bildirildi, hiç tereddüd etmeden ilk iman edenlerden biri de ben oldum" demiştir.
Safiyye Hatun da şöyle anlatmıştır:
"Muhammed aleyhisselam doğduğu sırada, her tarafı bir nur kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübarek başını kaldırıp açık bir dil ile; "La ilahe illallah, inni resulullah" dedi. O'nu yıkamak istediğimde; biz O'nu yıkanmış olarak gönderdik, denildi.
Göbeği kesilmiş ve sünnet olmuş görüldü. Secde halinde hafif sesle bir şeyler söylüyordu. Kulağımı mübarek ağzına yaklaştırdım. "Ümmeti, Ümmeti! (Ümmetim, ümmetim) diyordu..."
Dedesi Abdülmuttalib, sevgili Peygamberimiz doğduğu sırada, Kabe'de Allahü teâlâya yalvarıp dua ediyordu. Ona da müjde verdiler. Efendimizin doğduğu günde birçok hadiseler gören Abdülmuttalib, bu müjdeye çok sevinip; "Bu oğlumun şanı, şerefi çok yüce olacaktır" dedi.
Abdülmuttalib, böylesine büyük bir mutluluğu kutlamak için, doğumun yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyafet verdi. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer keserek, insan ve hayvanların istifadesine sundu.
Ziyafet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere; "MUHAMMED" ismini verdim, dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere ise; "Allahü teâlânın ve insanların O'nu methetmelerini, övmelerini istediğim için" cevabını verdi.
Sevgili Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib şöyle anlatmıştır:
"Rüyamda çok büyük bir ağaç gördüm. Bir ucu semaya yükselmiş, dalları doğuya ve batıya yayılmıştı. O ağaçtan öyle bir nur saçılıyordu ki, güneş yanında çok hafif kalır. Bazan gözüküyor, bazan gözden kayboluyordu. İnsanlar ona yönelmişti. Her an nuru artıyordu.
Kureyş kabilesinden bazıları o ağacın dallarına tutunuyor, diğer bir kısmı da ağacı kesmeye çalışıyordu. Bir genç de onu kesmek isteyenlere mani oluyordu. Çok güzel bir yüzü vardı ve ben şimdiye kadar öyle bir yüz görmedim. Ayrıca vücudundan etrafa hoş kokular yayılıyordu. Ağacın bir dalını tutmak için elimi uzattım, fakat ulaşamadım."
Bu rüyasını dinleyen tabircinin yüzü değişti. Benzi sarardı;
- Ondan senin nasibin yok! dedi.
- Kimin nasibi var?
- O ağacın dalına tutananların... Senin soyundan bir peygamber gelecek, her tarafa malik olacak, insanlar O'nun dinine girecekler!
Sonra yanında bulunan oğlu Ebu Talib'e dönerek; "Bu herhalde O'nun amcası olacak" dedi. Ebu Talib bu hadiseyi Peygamber efendimize peygamberliği bildirilince anlatmış ve; "İşte o ağaç, Ebü'l-Kasım, el-Emin Muhammed aleyhisselamdır" demiştir.
Doğduğu geceki olaylar
Resul-i ekrem efendimiz, doğmadan önce ve doğduğu sırada; O'nun dünyayı teşrif etmesine alamet olarak bir çok hadiseler meydana gelmiştir:
Sevgili peygamberimizin dünyaya geldiği gece, bir yıldız doğdu. Bunu gören Yahudi alimleri, Muhammed aleyhisselamın doğduğunu anlamışlardı. Eshab-ı kiramdan Hassan bin Sabit anlatır:
"Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahudinin biri; "Ey Yahudiler!" diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler; "Ne var, bu bağırman nedendir?" diyerek yanına toplanınca, o; "Haberiniz olsun, Ahmed'in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyaya geldi..." diye cevap verdi.
Efendimizin doğduğu gece Kabe'deki putların hepsi yüzüstü yere yıkıldı. Urvet-übn-ü Zübeyr bildirdi: "Kureyş'den bir cemaatin bir putu vardı. Yılda bir defa onu tavaf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir gün, putun yanına vardıklarında, onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hal üç defa tekrarlandı. Bunun üzerine etrafına iyice destek verip diktikleri sırada, şöyle bir ses işitildi:
"Bir kimse doğdu, yeryüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi!"
Bu hadise tam Resulullahın doğduğu geceye rastlıyordu.
Medayin şehrindeki İran Kisrasının sarayının on dört kulesi, burcu yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisra ve halkı; yine kendilerinden bazı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tabir ettirdiklerinde, bunun büyük bir şeye alamet olduğunu anlamışlardı.
Yine o gece, mecusi yani ateşe tapanların bin seneden beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları aniden sönüverdi. Ateşin söndüğü tarihi kaydettiler, Kisra'nın sarayında burçların yıkıldığı geceye rastlıyordu.
O zaman mukaddes sayılan Save Gölü'nün de o gece bir anda suyu çekilip kuruyuvermişti.
Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave Nehri vadisi yine o gecede dolup taşarak akmaya başladı.
Muhammed aleyhisselamın doğduğu geceden itibaren, şeytan ve cinler artık Kureyş kahinlerine hadiselerden haber veremez oldu. Kehanet sona erdi...
Daha nice olağanüstü haller...
* * *
Peygamber efendimizin doğduğu geceye Mevlid Gecesi denir. Mevlid doğum zamanı demektir. Kadir Gecesi'nden sonra en kıymetli gecedir. Bazı alimler, Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu bildirmişlerdir. Bu gecede sevgili Peygamberimiz doğduğu için sevinenler affolunur.
Bu gece, Peygamber efendimizin doğduğu sırada görülen halleri, mucizeleri okumak, dinlemek,öğrenmek çok sevabdır. Sevgili Peygamberimiz kendi de anlatırdı. Eshab-ı kiram da bu gece bir yere toplanırlar, o günü yad ederler, okurlar ve anlatırlardı.
Dünyanın her tarafındaki Müslümanlar, her sene bu geceyi Mevlid Kandili olarak kutlamaktadır. Her yerde Mevlid kasideleri okunarak, Kainatın sultanı hatırlanılmaktadır. Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştır. Bu gün de, Müslümanların bayramı olup, neşe ve sevinç günüdür.
Nasıl sevinilmesin? Çünkü, O doğmuştu artık... Allahın sevgilisi, kainatın efendisi, alemlere rahmet olarak gönderilen peygamber... Bütün yaratılmışların ve yaratılacakların vücuda gelişinden murad olan dünyaya geldi...
Sene miladi 571. Nisan ayının yirminci günü. Pazartesi sabaha karşı. Hicri Rebiülevvel ayının 12. günü, Mekke ufukları ağarırken...
Süt anne Halime Hatun
Amine validemiz, nurlu yavrusunu kucağına aldığında, kocası hazret-i Abdullah'ın vefat acısını unutur gibi oldu. Dokuz gün emzirdikten sonra da, Ebu Leheb'in cariyesi olan Süveybe Hatun bir kaç gün süt annelik hizmetinde bulundu. Süveybe Hatun daha önce de hazret-i Hamza'yı, sonra da Ebu Seleme'yi emzirmişti.
O zamanda Mekke halkı, adet olarak, çocuklarını bir süt anneye verirlerdi. Havası iyi, suyu tatlı olan civar yerlerdeki yaylalara gönderilen çocuklar, bir müddet, verildikleri süt annelerinin yanında kalırlardı.
Buna Mekke'nin sıcak havası sebep oluyordu. Her sene bu maksatla Mekke'ye pek çok hanım gelirdi. Bunlar emzirmek için birer çocuk alıp giderlerdi. Çocukları büyütüp teslim edince, pek çok ücret ve hediyeler alırlardı.
Peygamber efendimizin doğduğu sene de yaylalarda yaşayan Beni Sa'd kabilesinden birçok hanım, süt annelik niyeti ile Mekke'ye geldi. Her biri emzirmek üzere birer çocuk almıştı. Beni Sa'd kabilesi, Mekke civarındaki kabileler arasında; şerefte, cömertlikte, mertlik ve tevazuda ve Arapça'yı düzgün konuşmakta pek meşhurdu.
Bu kabileden Halime Hatun şöyle anlatır:
"Çok fakirdik, sıkıntı içindeydik. Bazan üç gün geçmesine rağmen ağzıma bir şey koymazdım. Sütüm azdı. Buna rağmen Allahü teâlâya şükrederdim. Bir gece sahrada uyuyakalmıştım. Rüyamda bir şahıs beni sütten ak bir suyun içine daldırdı ve; "Bu sudan iç" dedi. Kanıncaya kadar içtim. Sonra içmem için yine zorladı. İçtikçe içtim, baldan tatlı idi. 'Sütün çok olsun ey Halime! Beni tanıdın mı?' diye sordu. Tanımadığımı söyleyince; 'Ben senin sıkıntılı halinde ettiğin hamd ve şükrünüm. Ey Halime! Mekke'ye git. Orada sana bir "Nur" arkadaş olur, bereketlerle dolarsın. Bu rüyayı da kimseye söyleme!' dedi. Uyanınca göğüslerimi süt ile dolu bulduğum gibi sıkıntı ve açlığın da beni terkettiğini gördüm."
Kıtlıktan dolayı, ücretle çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere, diğer senelere nisbetle; daha çok süt annesi gelmişti Mekke'ye. Hepsi de zengin ailelerin çocuklarını almak telaşı içinde idi. Acele ile gelen kadınlar, birer çocuk almışlardı.
İffeti, temizliği, hilmi yani yumuşaklığı, hayası ve güzel ahlakıyla tanınan Halime Hatun, ise bindikleri hayvan zayıf olduğu için Mekke'ye gelmekte geç kalmışlardı.
Fakat bu gecikme onlara, aradıklarından daha fazlasına kavuşmaya sebeb olmuştu. Kocası ile Mekke'de dolaşarak zengin ailelerin çocuklarının alınmış olduğunu gördüler. Lakin boş dönmek de istemiyorlardı. Bir çocukla dönmek tek arzuları olmuştu.
Nihayet hürmet celbeden ve siması çok sevimli olan bir zatla karşılaştılar. Bu, Mekke'nin reisi Abdülmuttalib idi. İsteklerini öğrendikten sonra, torununu almalarını, bu sayede, büyük devlet ve saadete kavuşacaklarını söyledi.
Abdülmuttalib'in muhabbeti ve yakınlığı onları kendisine çekiyordu. Teklifini hemen kabul ettiler. Sonra yaşlı dede, Halime Hatun'u hazret-i Amine'nin evine götürdü. Nur çocuk uyuyordu...
Hayret içinde kalıp bir anda O Nura, öylesine ısındı ki, gönlü uyandırmağa razı olmadı. Elini göğsüne koyunca, uyandı ve ona bakıp tebessüm etti... Abdülmuttalib, bana dönerek; "Sana müjdeler olsun ki, hanımlar içinde senin gibi nimete kavuşan olmadı" dedi.
Süt annenin anlattıkları
Halime Hatun, Peygamber efendimizi, süt anne olarak kabul ettikten sonra gördüğü fevkaladelikleri şöyle anlatır:
Amine Hatun da bana sevgili yavrusunu verdikten sonra sordu;
- Ey Halime, üç gün evvel; "Senin oğluna süt verecek kadın, Beni Sa'd kabilesinin Ebu Züeyb soyundandır" diye bir ses işittim" sen hangi kabiledensin?
-Beni Sa'd kabilesindenim ve babamın künyesi Ebu Züeyb'dir, cevabını verdim.
Ben de Mekke'ye gelmeden önce gördüğüm rüyayı ve gelirken sağımdan solumdan; "Sana müjdeler olsun ey Halime! O gözler kamaştıran ve alemleri aydınlatan nuru emzirmek sana nasib olacak" diye sesler geldiğini anlattım.
Daha sonra, eşsiz Nur'u alıp hazret-i Amine'nin evinden ayrıldım. Kocamın yanına varınca,
- Ey Halime bugüne kadar böyle güzel yüz görmedim. Bilmiş ol ki, sen çok mübarek ve kadri yüksek bir çocuk almışsın, dedi. Ben de;
Vallahi, zaten böyle dilerdim, istediğim oldu, dedim.
Halime Hatun, kocası ile birlikte, Efendimizi alıp, Mekke'den yola çıktıkları andan itibaren, O'nun bereketine kavuşmaya başladılar. Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkebleri, artık küheylan kesilmişti.
Beraber geldikleri kafile, onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış olmasına rağmen, kafileye tetişip onları geride bırakmıştı. Beni Sa'd yurduna vardıktan sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular. Sütü az olan hayvanlarının memeleri dolup taşıyordu.
Kuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüler ve bir ara yağmur duasına çıktılar. Muhammed aleyhisselamı yanlarında götürüp dua ederek O'nun hürmetine bol yağmura ve berekete kavuştular.
Peygamber efendimiz, süt annesi Halime Hatun'un sağ memesini emer, sol memesini emmezdi. Onu da süt kardeşine bırakırdı. İki aylık iken emekledi. Üç aylık olunca ayakta durur, dört aylık iken duvara tutunarak yürürdü. Beş aylık iken yürüdü, altı aylık iken çabuk yürümeye başladı.
Yedi aylık iken her tarafa gider oldu. Sekiz aylık iken anlaşılacak şekilde, dokuz aylık iken gayet açık konuşmaya başladı. Konuşmaya başladığında ilk sözü, "La ilahe illallahü vallahü ekber. Velhamdülillahi rabbil alemin" oldu.
O günden sonra Allahü teâlânın ismini anmadan hiç bir şeye elini uzatmadı. Sol eli ile bir şey yemezdi. Yürümeye başladığında, çocukların oynadıkları yerden uzak durur ve onlara; "Biz, bunun için yaratılmadık" buyururdu. Her gün O'nu güneş ışığı gibi bir nur kaplar ve yine açılırdı. Ay ile konuşur, ona işaret ettikçe hareket ederdi. Halime Hatun şöyle anlatır:
İki yaşına girince, O'nu sütten kestim. Sonra anesine vermek üzere kocamla Mekke'ye gittik. Fakat O'nun öyle bereketlerine kavuşmuştuk ki, O'ndan ayrılmak, mübarek yüzünü görmemek bize çok güç geliyordu. O'nun hallerini annesine anlattım. Amine Hatun;
- Benim oğlumun büyük şanı vardır, dedi. Ben,
- Vallahi, bundan daha mübarek bir kimse görmedim, dedim.
Sonra, Amine Hatun'a, bir çok bahaneler bularak biraz daha yanımızda kalmasını istedim. Bizi kırmadı ve yanımızda kalması için izin verdi. O'nunla tekrar kabilemize döndük. Bu sayede evimiz bereketle doldu, malımız, mülkümüz ve şanımız arttı. Sayısız nimetlere kavuştuk.
Mübarek göğsünün yarılması
Süt anne Halime Hatun anlatır:
Server-i alem bir gün sordu:
- Gündüzleri kardeşlerim görünmüyorlar, acaba nerede oluyorlar?
- Koyun gütmeye giderler. Eve, ancak gece gelirler, dedim.
- Beni de onlarla beraber gönder. Ben de koyun güdeyim, dedi.
Bahaneler bulup nice özürler söyledim. Sonunda gönlünün razı olması için; "Peki" dedim.
Ertesi gün mübarek saçlarını taradım. Elbiselerini giydirip süt kardeşleriyle beraber gönderdim. Bir kaç gün gidip geldi. Bir gün süt kardeşi Şeyma kırdan geldiğinde:
- Gözümün nuru oğlum Muhammed nerededir? diye sordum.
- Sahrada anneciğim.
- Ciğerimin köşesi bu sıcağa nasıl dayanıyor?
- Ey anneciğim! O'na asla zarar gelmez. Zira, mübarek başı üzerinde bir bulut, devamlı O'nunla hareket etmekte; böylece güneşin sıcağından korunmaktadır.
Neler söylüyorsun? dediğimde, yemin etti. Ancak o zaman rahatladım.
Yine bir öğle vakti süt kardeşi Abdullah koşarak gelip;
- Anneciğim! Acele koş!.. Kureyşi karındaşımla beraber koyun güdüyorduk. Ansızın gökten yeşiller giymiş iki kimse geldi. Kardeşimi yanımızdan alıp dağın başına götürdüler. Arkası üzere yatırıp bıçak ile karnını yardılar. Haber vermek için geldiğimde oradaydılar. Kardeşimin sağ kalıp kalmadığını bilemiyorum, dedi.
O anda kan başımıa sıçradı. Sür'atle oraya gittik... O'nu sağ gördüm. Hemen mübarek yüzünü başını öpüp;
- Ey gözümün nuru! Ey alemlere rahmet oğlum! Bu nice haldir? Ve başına gelen nedir? Seni kim rahatsız etti? diye sordum. O da şöyle anlattı:
"Evden çıktıktan sonra yeşil elbiseli iki kimse gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde yeşil zümrütten bir leğen vardı. Leğen, kardan beyaz bir şey ile dolu idi. Beni dağ başına götürdüler. Biri, arkam üzere yatırdı. Ben seyrederken göğsümü göbeğime kadar yardı. Hiç acı ve elem duymadım. Elini sokup içinde ne varsa çıkardılar. O beyaz şey ile yıkayıp yerine koydular. Biri diğerine;Kalk, ben de hizmetimi yerine getireyim, dedi ve elini sokup yüreğimi çıkardı. İki parça etti ve içinden siyah bir şey çıkarıp attı. Ve; "Senin vücudunda şeytanın nasibi bu idi. Çıkarıp attık. Ey Allahü teâlânın sevgilisi! Seni vesveseden şeytanın hilesinden emin ettik" dedi. Sonra yüreğimi kendi yanlarında olan latif ve yumuşak bir şey ile doldurdular. Nurdan bir mühürle mühürlediler. Halen o mührün soğukluğu, bütün azalarımda mevcuttur. Onlardan biri, elini yarılan yere koyunca yaram iyileşti. O zaman her biri, elimi ve yüzümü öptüler ve beni burada koyup gittiler."
Baktım, yarılan yer, mübarek göğsünde belli idi.
Sevgili Peygamberimizin başından geçen ve Kur'an-ı kerimin İnşirah suresinin birinci ayet-i kerimesinde bildirilen bu hadiseye Şakk-ı sadr yani göğsünün yarılması, denir.
Halime Hatun, dört yaşından sonra O'nu Mekke'ye götürüp annesine verdi. Dedesi Abdülmuttalib, Halime Hatun'a çok büyük hediyeler verip ihsanda bulundu.
Muhterem annenin vefatı
Sevgili Peygamberimizin, üç-beş yaşlarında bile hususi bir hali vardı. Tekbir getiriyor ve Allah'a hamd ediyordu. Esrarlı bir ciddiyet, ağır başlılık diğer çocuklardan ayırıyordu O'nu.
Akranı olan çocuklar oyun oynar, fakat O, aralarına katılmazdı. Bir kenara oturur, onları gülümseyerek seyrederdi.
Altı yaşında iken, annesi, Ümmü Eymen adındaki cariye ile birlikte, akrabalarını ve babası Abdullah'ın mezarını ziyaret etmek için Medine'ye gittiler.
Burada, bir ay kaldılar. Peygamber efendimiz Medine'de Neccaroğulları'na ait havuzda yüzmeyi öğrendi. Bu sırada bir Yahudi alimi O'ndaki nübüvvet alametlerini görünce, "acaba O Peygamber bu çocuk mu?" endişesi düştü içine.
Ertesi gün efendimizin yalnız bir anını kollayarak yanına sokulup yavaşça sordu:
- Senin adın ne?
- Ahmed...
Tahminin doğru olduğunu bu cevabı alınca anladı. Dayanamayıp haykırdı:
- Bu ümmetin peygamberi işte burada!!! Sanki şuurunu kaybetmişti.
Oradaki Yahudi alimlerinden bazıları da, O'ndaki peygamberlik alametini görmüşler, peygamber olacağını aralarında konuşup anlatmışlardı.
Onların bu sözlerini duyan Ümmü Eymen, durumu hazret-i Amine validemize haber verince, mübarek anneleri bir zarar gelmesinden çekinerek, O'nu alıp Mekke'ye dönmek üzere yola çıktı.
Ebva denilen yere geldiklerinde, hazret-i Amine validemiz hastalandı. Hastalığı artıp sık sık kendinden geçiyordu. Şefkat ve merhamet dolu gözlerini kainatın özü, mukaddes oğlunun nur merkezi güzel yüzüne bakıyor ondan hiç ayırmıyordu...
Mukaddes evlad, ruhunu teslim etmek ve kendisini iki taraflı öksüz bırakmak üzere bulunun Amine Hatun'un başına telaş ve ıstırapla dolanırken, aziz anne, yaşlı gözleri ile başında duran sevgili oğluna bakarak şu sözleri söyledi:
"Allahü teâlâ seni, mübarek eylesin. Rüyama göre, sen celal ve bol ikram sahibi olan Allahü teâlâ tarafından, Âdemoğullarına helal ve haramı bildirmek üzere gönderilen peygambersin. Cenab-ı Hak seni, milletlerle birlikte sürüp gelen putlardan ve putperestlikten muhafaza edip koruyacaktır"
Sonra şu beytleri söyledi:
Eskir yeni olan, ölür yaşayan
Tükenir çok olan, var mı genç kalan.
Ben de öleceğim, tek farkım şudur:
Seni ben doğurdum, şerefim budur.
Geride bıraktım hayırlı evlad,
Gözümü kapadım, içim pek rahat.
Benim namım kalır daim dillerde,
Senin sevgin yaşar hep gönüllerde.
Şiir bitince nur anne, ruhunu teslim etti. Amine validemiz vefat ettiğinde yirmi yaşında idi. Şimdi de anneden öksüz kalıyordu Sevgili peygamberimiz...
Ümmü Eymen, Alemlerin efendisini yanına alıp, birkaç gün süren yolculuktan sonra Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'in yanına bıraktı.
Onun şanı yücedir!
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, sekiz yaşına kadar dedesinin yanında büyüdü. Dedesi Abdülmuttalib, Mekke'de sevilen ve çeşitli işleri idare eden bir zat olup, heybetli, sabırlı, ahlaklı, dürüst, mert ve cömert idi.
Fakirleri doyurur, hatta aç ve susuz kalan hayvanlara bile yiyecek verirdi. Allahü teâlâya ve ahırete inanırdı. Kötülüklerden sakınır, cahiliye devrinin her türlü çirkin adetlerinden uzak dururdu.
Mekke'de zulme, haksızlığa engel olur ve gelen misafirleri ağırlardı. Ramazan ayında Hira dağında inzivaya çekilmeyi adet edinmişti. Çocukları seven ve şefkat sahibi olan Abdülmuttalib, sevgili torununu bağrına basıp gece-gündüz yanından ayırmazdı.
O'na büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Kabe'nin gölgesinde kendisine mahsus olan minderine O'nunla beraber oturur, mani olmak isteyenlere;
- Bırakın oğlumu, O'nun şanı yücedir, derdi.
Peygamber efendimizin dadısı Ümmü Eymen'e,
- Oğluma iyi bak! Ehl-i kitab benim oğlum hakkında bu ümmetin peygamberi olacak diyorlar, tenbihini ısrarla yapardı.
Ümmü Eymen demiştir ki: "O'nun çocukluğunda ne açlıktan, ne de susuzluktan şikayet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde; çoğu zaman "İstemem, tokum" derdi."
Abdülmuttalib uyurken ve odasında yalnızken, O'ndan başkasının yanına girmesine müsaade etmezdi. O'nu şefkatle bağrına basar, okşar, sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı. Sofrada O'nu yanına alır, dizine oturtur, yemeğin en iyisini, en lezzetlisini O'na yedirir ve O gelmeden sofraya oturmazdı.
O'nun hakkında nice rüyalar görüp, bir çok hadiselere şahid oldu. Bir defasında, Mekke'de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdülmuttalib, gördüğü bir rüya üzerine mübarek torununun elinden tutarak Ebu Kubeys dağına çıkıp; "Allah'ım, bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir" diyerek dua etti. Duası kabul olundu ve bol yağmur yağdı. O zamanki şairler bu hadiseyi, şiirler yazarak dile getirmişlerdi.
Abdülmuttalib, bir gün Kabe'nin yanında otururken, Necranlı bir rahip yanına gelerek konuşmaya başlamıştı. Bir ara;
- Biz, İsmail soyundan en son gelecek olan peygamberin sıfatlarının kitaplarda yazılı olduğunu okuduk. Burası, yani Mekke O'nun doğum yeridir. Sıfatları şöyle, şöyledir!... diyerek birer birer saymaya başladı.
Bu sırada, sevgili Peygamberimiz yanlarına gelmişti. Necranlı rahip, O'nu dikkatle seyretmeye başladı, sonra da yaklaşıp gözlerine, sırtına, ayaklarına baktı ve heyecanla;
- İşte, O budur. Bu çocuk senin neslinden midir? dedi. Abdülmuttalib:
- O benim oğlumdur, deyince, Necranlı rahip;
- Kitaplarda okuduğumuza göre O'nun babasının sağ olmaması lazım! dedi. Abdülmuttalib:
- O, oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan, annesi hamile iken vefat etti, deyince, rahip;
- Şimdi doğru söyledin, dedi.
Bunun üzerine Abdülmuttalib, oğullarına şu önemli uyarıyı yaptı:
- Kardeşinizin oğlu hakkında söylenileni işittiniz! O'nu görüp gözetin ve iyi koruyun!..
Emanet, Ebu Talibde
Merhamet deryası Abdülmuttalib vefat edeceğine yakın, oğullarının hepsini toplayıp sordu:
- Artık dünyadan ahırete göç etme vaktim geldi. Tek düşüncem bu yetim... Keşke ömrüm uzun olaydı da bu hizmeti severek devam ettirseydim. Fakat elden ne gelir? Ömür vefa etmeyecek. Şimdi gönlüm ve dilim bu hasret ateşiyle yanıyor. Bu inci tanesini içinizden birine emanet etmeyi isterim. Acaba hanginiz layıkı ile O'nun haklarını gözetir ve hizmetinde kusur etmez?!
Önce Ebu Leheb cevap verdi:
- Ey Arabın efendisi! Eğer bu emaneti teslim etmek için aklınızdan geçirdiğiniz biri varsa ne ala, yoksa bu hizmeti ben görürüm. Abdülmuttalib buna;
- Malın çoktur. Fakat sen katı kalblisin ve merhametin azdır. Yetim kalbi ise yaralı ve incedir. Hemen kırılır, dedi.
Diğer çocuklardan bazıları da aynı isteği tekrarladılar. Abdülmuttalib her birinin özelliklerini söyleyerek kabul etmedi. Sıra Ebu Talib'e geldi:
Ben, hepsinden çok bunu istiyorum. Fakat, büyüklerim dururken, öne geçmek uygun olmazdı. Malım azdır, ama, benim sadakatim kardeşlerimden ziyadedir, dedi. Abdülmuttalib de;
- Doğru söylersin. Bu hizmete layık olan sensin. Lakin, ben her işte O'na danışır ve isteği üzere hareket ederim. Her seferinde de doğru neticeye varırım. Bu hususta kendisiyle meşveret edeyim. Hanginizi tercih ederse o, benim de kabulümdür, dedi.
Sonra sevgili Peygamberimize dönerek;
- Ey gözlerimin nuru! Senin hasretinle ahırete yöneldim. Bu amcalarından hangisini tercih ediyorsun? diye sordu.
Peygamber efendimiz o an kalkıp, Ebu Talib'in boynuna sarıldı ve dizine oturdu. Abdülmuttalib, o zaman çok ferahladı ve; "Allahü teâlâya hamdolsun. Benim istediğim de bu idi" dedi ve Ebu Talib'e dönerek;
- Ey Ebu Talib! Bu inci danesi, ana-baba şefkati görmemiştir. Ona göre bakıp üzerine titreyesin. Seni diğer çocuklarımdan daha üstün görürüm. Büyük ve pek kıymetli emaneti sana havale ettim. Çünkü sen, O'nun babasıyla aynı anadansınız. O'nu kendi nefsin gibi koruyasın. Bu vasiyetimi kabul ettin mi? diye sordu. O da;
- Kabul ettim, dedi.
Abdülmuttalib sevgili Peygamberimizi kucakladı, mübarek başını, yüzünü öptü ve kokladı. Sonra;
- Hepiniz şahid olun ki, ben bundan daha güzel bir koku koklamadım ve bundan daha güzel bir yüz görmedim, dedi.
O zaman Ebu Talib de, babası Abdülmuttalib gibi, Mekke'de Kureyş'in ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir zat idi. O da, Peygamber efendimize büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi.
O'nu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyumaz, bir yere gitmez ve; "Sen çok hayırlısın, çok mübareksin!" derdi.
O, elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce O'nun başlamasını isterdi. Sabahları uyandığında yüzünün ay gibi parladığını, saçlarının tarandığını görürlerdi.
Ebu Talib'in fazla malı yoktu. Ailesi de kalabalıktı. Resul-i ekrem efendimizi himayesine aldıktan sonra, bolluğa ve berekete kavuştu.
Bahiranın beklediği misafir
Efendimiz on iki yaşlarında iken, Ebu Talib'in Şam'a giden ticaret kervanına katıldı.. Bu, O'nun ilk yolculuğu... Kervan, Busra'da, bir manastırın yakınında konakladı.
Bu manastırda Bahira adında bir rahib kalıyordu. Her sabah manastırın damına çıkıp, kafilelerin geldiği yöne bakar, arayış içinde merakla bir şeyler beklerdi.
O gün Kureyş kervanı uzaktan görününce, üstünde bir bulutun da onlarla birlikte süzülüp geldiğini farketmişti. Kervan konaklayınca, Bahira, Efendimizin altına oturduğu ağacın dallarının O'nun üzerine doğru eğildiğini de görerek iyice heyecanlanmıştı. Hemen adamlarını göndererek, Kureyş kervanında bulunanların hepsini yemeğe davet etti.
Kervanda bulunanlar, sevgili Peygamberimizi, mallarının yanında bırakıp, rahibin yanına gittiler. Bahira, gelenlere dikkatle bakıp;
Yemeğe gelmeyen var mı? diye sordu.
- Evet, bir kişi var, dediler. Çünkü Kureyşliler geldiği halde bulut hala orada idi. Bunu görünce, kervanda birinin kaldığını anlamıştı. O'nun da gelmesini istedi. Gelir gelmez, O'na dikkatle bakmaya ve incelemeye başladı. Ebu Talib'e sordu:
- Bu çocuk senin neyindir?
- Oğlum...
- Mümkün değil... Kitablarda bu çocuğun babasının sağ olmayacağı yazılı.
- O benim kardeşimin oğludur.
- Babası ne oldu?
- Babası, o doğmadan öldü.
- Doğru söyledin!...
Bahira, bu defa, Peygamber efendimize dönüp, putlar adına yemin vermek istedi. Sevgili Peygamberimiz, "Putların ismiyle yemin verme. Dünyada bana onlardan büyük düşman yoktur. Ben, onlardan nefret ederim" buyurdu.
Bahira, bu sefer Allahü teâlâ adına yemin verip; pek çok sualler sorup cevaplarını aldı. Aldığı cevaplar önceden okuduğu kitaplara aynen uyuyordu. Sonra sevgili Peygamberimizin mübarek gözlerine bakıp, mübarek gözlerindeki kırmızılığı farketti.
Kalbinin yakın hasıl etmesi için, mühr-i nübüvveti görmeyi istedi. "Mühr-i Nübüvveti" görünce kendinden geçti. Bütün güzelliği ile doya doya temaşa etti. Heyecanla öptü ve gözlerinden sel gibi yaşlar boşandı. Sonra da;
"Ben şehadet ederim ki, sen Allahü teâlânın resulüsün" dedi.
Sesini daha da yükselterek; "İşte Alemlerin efendisi... İşte Allahü teâlânın alemlere rahmet olarak gönderdiği büyük Peygamber..." dedi.
Bahira, Ebu Talib'e dönerek şu ikazı yaptı:
- Sen bu çocuğu Şam' a götürme! Orada buna zarar verebilirler!
- Bu masum çocuğa neden fenalık yapsınlar?
- Bu, peygamberlerin sonuncusu ve en şereflisidir. Bunun dini, bütün yeryüzüne yayılır ve eski dinleri nesh eder. İsrailoğulları kendilerinden gelmediği için O'na düşmandır. Bunun için korkarım ki, mübarek bedenine bir zarar verirler!
Ebu Talib, Bahira'nın bu sözleri üzerine, Şam'a gitmekten vazgeçti. Mallarını Busra'da satıp Mekke'ye döndü. Bahira'dan işittikleri, Ebu Talib'in ömrü boyunca kulaklarında çınladı. Peygamber efendimizi daha da çok sevdi. O'nu ölünceye kadar korudu ve her işinde yardımcı oldu. _________________ Zalime ALP Mazluma EREN
En son Alperen tarafından Pzr Arl 30, 2007 2:54 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi |
|
| Başa dön |
|
 |
Alperen Admin


Kayıt: 12 Ksm 2007 Mesajlar: 1370 Konum: ISPARTA/KONYA
|
Tarih: Pzr Arl 30, 2007 2:22 pm Mesaj konusu: Gençliği ve Evlenmesi |
|
|
Gençliği ve Evlenmesi
En güvenilir kimse
O; doğru, doğruların doğrusu... Hiçbir ilahi emre mazhar bulunmadığı gençlik çağında da, insanoğlunun, ruh, selim akıl ve ahlak bakımından en üstünü...
Her bakımdan insanların en üstünü olan Efendimiz, Mekke halkı arasında akranlarına göre çok beğenilmiş; güzel ahlakı, insanlara görülmemiş bir şekilde iyi davranması, sakinliği, yumuşaklığı ve diğer üstün halleriyle sevilmiştir.
İnsanlar bu hasletlerinden dolayı O'na hayran olmuştur. Mekke halkı, gördükleri şaşılacak derecedeki doğru sözlülük ve güvenilirlikten dolayı, O'na "El-Emin" yani kendisine her zaman güvenilir lakabını verdiler. Böylece gençliğinde bu isimle meşhur oldu.
Peygamberimizin gençlik yıllarında, Araplar koyu bir cahiliyyet devri yaşıyorlardı. Puta tapmak, içki, kumar, zina, faiz ve daha bir çok çirkin işler aralarında yaygınlaşmıştı. Sevgili Peygamberimiz onların bu bozuk hallerinden son derece nefret eder, her kötülüklerinden daima uzak dururdu.
Bütün Mekke halkı, O'nun bu halini bilirler ve hayret ederlerdi. Putlardan şiddetle nefret ettiği için asla yanlarına yaklaşmazdı. Putlar için kesilen kurbanların etlerinden hiç yemedi. Çocukluğunda ve gençliğinde kendine ait koyunları, Ciyad dağı ve civarında güder, geçimini böyle sağlardı.
Bu şekilde pek çok bozulmuş olan cemiyetten, uzak dururdu. Bir defasında Eshab-ı kirama;
- Koyun gütmeyen hiç bir peygamber yoktur, buyurmuştu.
- Ya Resulallah! Siz de mi? dediklerinde:
- Evet ben de güttüm, buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz yirmi yaşlarında bulunduğu sıralarda, Mekke'de asayiş tamamen bozulmuştu. Zulüm son derece yaygınlaşıp; mal, can ve namus emniyeti kalmamıştı.
Mekke'nin yerli halkı, ticaret ve Kabe'yi ziyaret için gelen yabancılara haksızlık ve zulmediyorlardı. Zulme uğrayan kimseler, haklarını almak için müracaat edecek bir yer bulamıyorlardı.
Bu sırada ticaret maksadıyla Mekke'ye gelen Yemenli bir tüccarın malları, As bin Vail adında bir Mekkeli tarafından zorla elinden alınıp gasb edilmişti. Bu hadise üzerine Yemenli, Ebu Kubeys dağına çıkıp feryad ederek, hakkının alınması için kabilelerden yardım istedi.
Artık zulmün had safhaya ulaştığını dile getiren böyle hadiseler üzerine, Haşim ve Zühre oğulları ile diğer kabilelerin ileri gelenleri Abdullah bin Cüdan'ın evinde toplandılar.
Yerli, yabancı hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapılmamasına, zulme mani olmaya ve haksızlığa uğrayanların haklarını almaya karar verdiler. Bu maksadla bir "adalet cemiyeti" kurdular.
Sevgili Peygamberimizin genç yaşta katıldığı bu cemiyete "Hılf-ül-Füdul" denildi. Daha önce Fadl adında iki kişi ve Fudayl adında biri tarafından da böyle bir cemiyet kurulmuştu. Onların önceden kurdukları cemiyete izafeten bu isim verilmişti.
Bu cemiyet, zulmü önleyip, Mekke'de bozulmuş olan asayişi yeniden kurdu. Tesiri uzun müddet devam etti. Resulullah efendimize, peygamberliği bildirildikten sonra Eshab-ı kirama anlatıp;
"Abdullah bin Cüdan'ın evinde yapılan muahedede bulundum. Bana o sözleşme, kırmızı tüylü develere (servete) sahip olmaktan daha sevimlidir. Şimdi de böyle bir meclise çağrılsam icabet ederim. Zira, İslâmiyet hakkın yerine gelmesi ve mazlumun kurtulması için nazil oldu." buyurdu.
Hazret-i Hadice'nin rüyası
Sevgili Peygamberimiz yirmi beş yaşlarında iken, Mekke'de geçim sıkıntısı iyice artmıştı. Bu sebeple Mekkeliler, Şam'a gitmek üzere büyük bir ticaret kervanı hazırladılar. Bu günlerde Ebu Talib, Efendimize bir teklifte bulundu:
- Ey sevgili yeğenim! Fakirlik son haddine ulaştı. Kıtlık ve mücadele ile geçirdiğimiz bu son yıllar elimizde, avucumuzda bir şey bırakmadı. İşte, Kureyş kervanı hazırlanmış, Şam'a hareket etmek üzeredir. Hadice Hatun da kervanla mal gönderecek. Mutlaka bu işi yapacak güvenilir kimseler arıyor. Muhakkak ki, senin gibi emin, temiz ve vefakar bir kimseye ihtiyacı vardır. Ne dersin?
Peygamber efendimizin ona cevabı,
- Sen nasıl istersen öyle yap, amcacığım! oldu.
Hazret-i Hadice; güzelliği, malı, aklı, iffeti, hayası ve edebi ile Arabistan'da büyük şöhreti olan bir hanımefendi idi.
Bu sebeple her taraftan kendisine talib olan ve rağbet eden pek çok kimse vardı. Fakat gördüğü bir rüya gereği o hiç kimseye iltifat etmemişti. Rüyasında, "gökten ay inip koynuna girmiş, ayın nuru koltuğundan çıkıp bütün alemi aydınlatmıştı." Sabahleyin bu rüyayı akrabasından olan Varaka bin Nevfel'e anlattı. O şöyle tabir etti:
"Ahır zaman Peygamberi vücude gelmiştir. Seninle evlenir ve senin zamanında O'na vahy nazil olur. Dininin nuru alemi doldurur. En önce iman eden sen olursun. O Peygamber, Kureyş'ten ve Beni Haşim'den olur."
Hazret-i Hadice, bu cevaba çok sevindi ve o Peygamberin gelmesini beklemeye başladı.
Ebu Talib, gidip hazret-i Hadice validemize durumu anlattı. Bunun üzerine Hadice validemiz, Resulullah efendimizi görüp konuşmak üzere evine davet etti.
Efendimiz teşrif edince pek ziyade tazim ve hürmette bulundu. Peygamber efendimizin nezaketini, nezih ve pak cemalini görüp hayran kaldı. Resulullah efendimize dedi ki: "Doğru sözlü, güvenilir, emniyetli ve güzel huylu olduğunuzu biliyorum. Bu iş için hiç kimseye vermediğim ücretin, kat kat fazlasını vereceğim..."
Hazret-i Hadice validemiz, bilgili bir hıristiyan olan amcasının oğlu Varaka bin Nevfel'den peygamberlik alametlerini öğrenmişti. Efendimizin bu ziyaretinde de peygamberlik vasıflarını üzerinde teşhis etmişti.
Sonra develerinden en güzelini sultanlara layık bir şekilde donattı. Meysere'ye şunları söyledi:
"O'nu bu deveye büyük bir hürmet ile bindirip yularını eline al ve kendini o hazretin hizmetkarı bil! O'ndan izinsiz bir iş yapma ve O'nu muhafaza etmek, tehlikelerden korumak için canını esirgeme! Gittiğiniz yerlerde çok eğlenmeyiniz ve çabuk geliniz. Böylece Haşimoğulları katında mahcub olmayalım. Eğer bu dediklerimi harfiyyen yerine getirirsen, seni azad eder ve istediğin kadar da mal veririm"
Kervan hazırlandı, Mekkeliler yakınlarıyla vedalaşmak üzere büyük kalabalıklar halinde toplandılar. Sevgili Peygamberimizin akrabası, amcaları ve Haşimoğullarının büyükleri de orada hazır oldular.
Peygamberimizin halası, Allahü teâlânın Resulüne bu görevi uygun görmediği için çok üzüldü, ağlayıp feryad etti. "Ey Abdülmuttalib!! Ey Abdullah! Kabirlerinizden kalkıp, başınızı bu tarafa çevirip de şu mübareğin halini görün!" diyerek acılarını dile getirdi. Efendimizin gözünden yaşlar aktı: "Beni sakın unutmayın, beni yad eyleyin!" diyerek vedalaştı.
"O, bu ümmetin Peygamberi!"
Şam yönüne gitmekte olan kervandakiler, alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimizin üzerinde, O'nu gölgeleyen bir bulutun ve kuşun (kuş şeklinde iki meleğin) O'nunla birlikte, sefer bitinceye kadar hareket ettiğini gördüler.
Yolda yürüyemeyecek derecede yorulup kervandan geri kalan iki devenin ayaklarını eliyle sığamasından sonra, develerin birden sür'atlenmesi gibi nice hallerini görünce, O'nu son derece sevip, şanının çok yüce olacağını anladılar.
Busra denilen yere vardıklarında, yine oradaki manastırın yakınında konaklamışlardı. Gördüğü bir çok alametlerden, O'nun son peygamber olacağını anlayıp söyleyen rahip Bahira ölmüş, yerine Nastura adında bir başkası geçmişti.
Manastırın yakınına gelip konan Kureyş kervanını seyreden rahip Nastura, yakınında bulunan bir kuru ağacın altına birinin oturduğunu ve o anda yeşerdiğini görünce, Meysere'ye; "Şu ağacın altındaki zat kimdir?" diye sordu. Meysere; "Bu Kureyş kabilesinin Harem halkından bir zattır" dedi. Rahip; "Şimdiye kadar bu ağacın altına peygamberden başkası oturmamıştır" dedi.
Diğer alametleri de gördükten sonra, "Bu, İncil'de bildirilen son peygamber olacaktır. Ne olaydı ben O'nun peygamberlikte emrolunduğu zamana ulaşsaydım" dedi...
Efendimiz, Busra pazarında Hadice Hatun'un mallarını satarken de, bir Yahudi; "Lat ve uzza" adındaki putlara yemin et de inanayım" deyince, "Ben o putlar adına asla yemin etmem! Onların yanından geçerken yüzümü başka tarafa çeviririm" buyurdu.
O'ndaki diğer alametleri de gören Yahudi; "Söz, senin sözündür. Vallahi bu zat peygamber olacak bir kimsedir" dedi ve; "Alimlerimiz kitaplarda bunun vasfını bulmuşlardır" diyerek hayranlığını dile getirdi.
Meysere, Resulullah efendimizde gördüğü ve hakkında duyduğu her şeyi zihnine nakşediyor ve O'na olan hayranlığı git gide artıyordu. Meysere'nin kalbinde, Alemlerin efendisine karşı büyük bir muhabbet hasıl olmuştu. Artık O'na zevkle ve hürmetle hizmet ediyor, en küçük bir işaretini büyük bir aşkla yerine getiriyordu.
Götürülen mallar satılmış, Peygamber efendimizin bereketiyle her zamankinden kat kat fazla kar edilmişti. Kervan dönüşe geçti. Merr-uz-zahran mevkiine geldikleri zaman Meysere, sevgili Peygamberimize, Mekke'ye müjde haberi götürmesini teklif etti. Efendimiz de kabul buyurarak kervandan ayrılıp Mekke'ye doğru devesini sür'atlendirdi. Hadice validemizin konağına geldi ve durumu anlattı. Verdiği müjde ile onu çok sevindirdi.
Bir müddet sonra da kervan Mekke'ye girdi. Meysere, hazret-i Hadice validemize, yolculuk esnasındaki fevkaladelikleri tek tek anlattı. Peygamber efendimizi dili döndüğü kadar medh etti. Hazret-i Hadice, bunları biliyordu, fakat bu sözler onun yakinini arttırdı. Meysere'ye, "Bu gördüklerini kimseye söyleme!" diyerek tenbih etti.
Hadice validemiz, olup bitenleri Varaka'ya anlattı. O; "Ey Hadice, bu anlattıklarından, O'nun, bu ümmetin peygamberi olacağı anlaşılıyor" dedi.
Peygamber efendimiz 12 yaşında iken amcası Ebu Talib ile ticaret için Busra'ya kadar, 17 yaşında iken amcası Zübeyr ile Yemen'e, 20 yaşında Şam'a ve 25 yaşında da hazret-i Hadice'nin mallarını satmak üzere yine Şam'a olmak üzere tam dört defa seyahate çıktı. Bu seyahatlerinden başka hiç bir yere seyahat yapmadı.
Hazret-i Hadice ile evlenmesi
Hazret-i Hadice validemiz, Varaka bin Nevfel'den Efendimizin, bu ümmetin peygamberi olacağı müjdesini alınca seygili hanımı olup, hizmetiyle şereflenmeye meyletti. Fakat bu nasıl olacaktı? Kimi aracı yapacaktı?...
Nefise binti Müniyye, bu hali sezip araya girdi. Bu niyetle Resul-i ekremin yüksek huzuruna gelerek sordu:
- Ya Muhammed! seni evlenmeden alıkoyan nedir?
Peygamberimiz cevap verdi:
- Evlenmek için yeterli para elimde mevcut değildir.
- Ya Muhammed! Eğer iffetli ve şerefli, mal ve cemal sahibi bir hatunla evlenmek istersen hizmetine hazırım.
- O hatun kimdir?
- Hadice binti Hüveylid'dir
- Peki, bu işe kim vesile olur? diye sorunca, Nefise,
- Bu işi ben yaparım, deyip huzurlarından ayrıldı...
Doğruca, Hazret-i Hadice'ye varıp müjdeyi verdi. Hadice akrabası Amr bin Esed ile Varaka bin Nevfel'i çağırıp durumu anlattı. Ayrıca Resulullah efendimize haber gönderip belli bir saatte teşrif etmesi için davet etti. Ebu Talib ve kardeşleri de hazırlıklarını yaptılar ve Peygamber efendimizle birlikte gittiler.
Hazret-i Hadice validemiz, evini donatıp süsledi. Bu günün şükranesi olarak bütün zinetlerini hizmetçilerine hediye etti. Sonra onları hürriyetlerine kavuşturdu. Resulullah efendimiz, Hadice validemizin evini amcaları ile teşrif ettiler.
Ebu Talib bir konuşma yaptı:
"Yaradanımıza hamdolsun ki, bizi İbrahim aleyhisselamın evladından ve İsmail aleyhisselamın neslinden eyledi. Bizi, Beytullah'ın muhafızı kıldı. İnsanların kıblesi ve alemlerin tavaf ettiği o mübarek haneyi, her kötülükten koruduğu Harem-i şerifi bize müyesser eyledi. Kardeşim Abdullah'ın oğlu Muhammed aleyhisselam öyle bir kimsedir ki, Kureyş'ten her kim ile kıyaslansa üstün gelir. Gerçi malı azdır, lakin mala itibar olunmaz. Çünkü mal gölge gibidir. Elden ele geçerek gider. Yeğenimin şerefi, üstünlüğü hepinizin malumudur. Şimdi Hadice binti Huveylid'i helallığa taleb ederim." dedi.
Varaka bin Nevfel de bir konuşma yaptı.Sonra, Hadice validemizin amcası Amr bin Esed; "Şahid olun ki, Hadice binti Huveylid'i Muhammed bin Abdullah'a hatunluğa verdim" dedi. Böylece nikah akdi tamam oldu.
Hazret-i Hadice validemiz düğünden sonra, bütün varlığını Peygamber efendimize hediye etti ve; "Bu malların hepsi yüce şahsınıza aittir. Ben de sana muhtacım ve minnetin altındayım" dedi.
Hazret-i Hadice validemiz, evlilik hayatı boyunca, peygamberimiz Muhammed aleyhisselama daima hizmet edip yardımcısı oldu. Peygamber efendimizin bu evliliği, Hadice validemizin vefatına kadar yirmi beş sene sürdü. Bunun on beş senesi bi'setten yani peygamberliği bildirilmeden önce, on senesi bi'setten sonra idi.
Peygamberimiz, ilk hanımı hazret-i Hadice hayatta iken başkası ile hiç evlenmedi. İkisi erkek, dördü kız olmak üzere altı çocuğu oldu. Bunlar; Kasım, Zeynep, Rukayye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah'tır.
Erkek çocukları çok küçük yaşlarda vefat etti. En küçük kızı hazret-i Fatıma'dan başka bütün kızları Resulullahtan önce vefat ettiler. Fatıma validemiz de Peygamber efendimizden altı ay sonra vefat etti. Hazret-i Ali ile evlenmişti. Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın soyu, hazret-i Fatıma'nın evladları ile devam etti.
Hacer-ül-Esved"in yeri
Resulullah efendimiz otuz beş yaşında iken Kabe hakemi... O zaman, yağmur ve seller Kabe'nin duvarlarını iyice yıpratmış... Ayrıca çıkan bir yangın, Kabe'yi tahrib etmiş.
Binayı yeniden yapmak lazımdı. Bunun üzerine Kureyş kabilesi, Kabe'yi İbrahim aleyhisselamın yaptığı temele kadar yıkıp, yeniden yapmaya başladı. Her kabileye bir bölümünü vererek duvarları yükselttiler.
Böylece Mekke'nin yüreği Kabe, dümdüz bir plan üzerinde, altı satıhlı ve sekiz köşeli, sır dolu şekliyle meydana çıktı.
Şimdi sıra, "Hacer-ül-Esved"i yerine koymaya gelmişti...
Bu işin büyük bir şeref olduğunu bilen kabileler, Hacer-ül-esved taşını yerine koyma hususunda anlaşamadılar. Her kabile, bu şerefe kavuşmak istediğinden, aralarında büyük bir anlaşmazlık çıktı... Ortalık birden karıştı:
Biz koyacağız!- Siz koyamazsınız biz koyacağız!
- Hayır, ne siz, ne de öteki!.. Bizim şerefimiz, onu kendi ellerimizle yerine koymak hakkını kimseye bırakmayız!
Abdüddaroğulları; "Bu işi bizden başkası yaparsa kan dökeriz" diyerek ahdettiler. Dört-beş gün süren bu anlaşmazlık sebebiyle, neredeyse kan dökülecekti.
İleri gelenler araya girdiler:
- Düşünür ve bir çaresini buluruz! Hele biraz sabır...diyerek sakinleştirdiler halkı.
Bu sırada Abdülmuttalib'in dayısı ve yaşlı bir zat olan Huzeyfe bin Mugire; "Ey Kureyş topluluğu! Anlaşamadığınız iş hakkında hüküm vermek üzere, şu kapıdan ilk girecek zatı aranızda hakem yapın"diyerek, Kabe'ye açılan Beni Şeybe kapısını gösterdi.
Orada bulunanlar bu teklifi kabul ettiler ve Beni Şeybe kapısına bakarak, ilk girecek ve işin en nazik anında bu işi halledecek kimseyi beklemeye başladılar.
Nihayet kapıdan; doğruluğunu, üstün ahlakını son derece takdir ettikleri ve El-Emin yani hep kendisine güvenilir dedikleri Muhammed aleyhisselamın geldiğini gördüler. "İşte el-Emin! O'nun hükmüne razıyız" dediler.
Nasıl razı olmasınlar "el-Emin" sıfatlı, kamil akıl ve ahlakında herkesin birleşik olduğu Peygamberler Peygamberi çıkageldi. Dediler:
Seni hakem tayin ettik, ya Ebül-Kasım, sen hangi, kabileyi seçersen taşı, yerine o koyacak...
Allahın Sevgilisi gülümsediler.
Bir örtü istettiler.
Gruplar, topluluklar, kabileler, hayretle bakıyor.
Örtü geldi.
Örtüyü yere sererek Hacer-ül-esved'i üzerine koyup;
- Her kabileden bir kişi bir ucundan tutsun, buyurdular.
Her kabilenin temsilcisi örtünün bir tarafını tuttular.
Hep beraber örtüyü kaldırttılar ve yürüttüler.
Taş, konulacağı yere geldi. Sonra mübarek elleriyle taşı alıp yerine koydular.
Herkes memnun, herkes saadet ve itminan içinde... Çünkü, fert fert ve kabile kabile bu işe katılmayan kalmadı. Allahın Resulü de yapı faaliyetine iştirak buyurdular.
Böylece, çıkmak üzere olan büyük bir kavga önlendi. _________________ Zalime ALP Mazluma EREN |
|
| Başa dön |
|
 |
Alperen Admin


Kayıt: 12 Ksm 2007 Mesajlar: 1370 Konum: ISPARTA/KONYA
|
Tarih: Pzr Arl 30, 2007 2:29 pm Mesaj konusu: Peygamberliği ve Daveti |
|
|
Peygamberliği ve Daveti
Güneş artık doğmak üzere!
Artık, sevgili Peygamberimizin yaşları kırka doğru ilerlemekte...Nübüvvetin tebliği yaklaşmakta... Alametler de tek tek ortaya çıkmakta...
Gerçekten, alametler o kadar keskinleşmiştir ki, güneşin, doğmadan önce pembe aydınlığı ufaklara binmişti...
Kainatın efendisi, otuz yedi yaşında iken, gaibden;"Ya Muhammed!" diye kendisini çağıran sesler duyar oldu. Otuz sekiz yaşına girince, bir takım nurlar görmeye başladı. Bu hallerini, sadece hazret-i Hadice validemize anlatırlardı.
Muhammed aleyhisselama peygamberliğinin bildirilmesi yaklaştığı sırada, zamanın meşhur ediblerinden Kus bin Saide, Ukaz panayırında, deve üzerinde büyük bir kalabalığa karşı okuduğu hutbede, O'nun geleceğini müjdelemişti.
Sevgili Peygamberimiz de bu hutbeyi dinleyenler arasında idi. Kus bin Saide, bu meşhur hutbesinde şöyle diyordu:
"Ey insanlar! Geliniz! Dinlemeye, bellemeye ve ibret almaya ihtiyacınız var!
Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur . Yağmur yağar, otlar biter. Çocuklar doğar; ana ve babalarının yerini alır. Sonra onlar da gider, Vukuatın duru durağı yoktur. Birbirini takip eder. Kulak tutunuz; dikkat ediniz. Haber var gökyüzünde, işaret var yeryüzünde. Yıldızlar yürür, denizler durur.
Gelen durmaz, giden gelmez. Acaba gittikleri yerden hoşnud kaldıkları için mi dönmüyorlar yoksa orada tutulup uykuya mı dalıyorlar.
Yemin ediyorum!.. Allah indinde öyle bir din var ki, şimdiki dininizden daha aziz daha sevgili....
Yemin ediyorum! Allah, bir Peygamber daha gönderecektir.
Yakında zuhur edecek... gölgesi üstümüze düşmeye başladı.
O Peygambere iman eden bahtlılara ne saadet. O'nu inkar edecek bahtsızlara yazıklar olsun. Yazıklar olsun ömürleri gaflet ile geçen ümmetlere.
Ey insanlar!
Hani aba ve ecdat? Hani süslü kaşhaneler? Hani taş saraylar sahibi Ad ve Semud? Hani tanrılık iddia eden Firavun; ya Nemrud nerede? Onlar sizden zengin ve kalabalıktı.
Toprak onları değirmeninde öğüterek toz etti. Kemikleri bile kalmadı. Evleri ıssız ve kimsesiz.Yerlerini ve yurdlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Aman, aman! Onlar gibi gafil olmayın ve onların izinde gitmeyin.
Her şey ölümlüdür. Baki olan yalnız ve yalnız Cenab-ı Hak'dır. O, doğmamış ve doğurmamıştır. Evvelkilerden nice nice hikmetler geriye kaldı.
Unutmayın ki ölüm ırmağına girecek kıyı çok; fakat kurtulacak yeri yoktur... ister yaşlı, ister küçük, vadesi dolan bir saniye bekleyemeden göçüp gidiyor; bir daha geri gelmemek üzere gidiyor. Bunlar şüphesiz benim de sizin de akıbetiniz.. İyi düşünün, nereden gelip nereye gidiyoruz; niçin varız ve ne olacağız?.."
Bu sözlerden iki üç yıl gibi az bir zaman sonra İslâmiyet bütün insanlığa tebliğ edilmeye başlandı. Yazık ki efendimiz insanlığı hakikate davet ederken Kus'un ömrü bu daveti almaya yetmedi. Ölmüştü... Yıllar sonra, Allahın Resulü sorar Eshabına:
- Aranızda, Kus bin Saide'yı tanıyanınız var mı? O'nun bir zamanlar, Ukaz panayırında deve üzerinde yaptığı, hutbe hiç hatırımdan çıkmaz!
Daha sonra, Peygamberimiz, kendilerini büyük bir aşkla insanlığa duyurmaya çalışan Kus için şu müjdeyi verdi:
- Ümit ederim ki, Cenab-ı Hak, O'nu kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak diriltecek ve bana yollayacaktır.
Allahın adı ile oku!..
Peygamber efendimiz kırk yaşında... Ramazanın onyedinci Pazartesi günü, Hira Dağı'ndaki mağarada... Tefekküre dalmış halde... Gece yarısından sonra bir ses işitti.
Başını kaldırıp etrafa bakınca, ikinci defa aynı sesi duydu ve her tarafı aniden bir nurun kapladığını gördü. Arkasından Cebrail aleyhisselam karşısına geldi ve "Oku!" dedi. Efendimiz, ona; "Ben okumuş değilim" cevabını verdi.
O zaman melek, tutup takati kesilinceye kadar sıktı ve; "Oku!" dedi. Yine "Ben okumuş değilim" cevabını verdi. Bir daha sıktı ve; "Oku!" dedi. "Ben okumuş değilim" buyurunca, üçüncü defa sıktı. Sonra bıraktı ve;
"Ya Muhammed! Yaratıcı Allahü teâlânın adı ile oku! O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı! Oku, Allahü teâlâ büyük kerem sahibidir. O, kalemle öğretir bilmediklerini öğretir" mealindeki Alak suresinin ilk beş ayet-i kerimesini getirdi.
Muhammed aleyhisselam da onunla beraber okudu. İlk vahy bu suretle geldi ve bütün cihanı aydınlatan İslâm güneşi böyle doğdu.
Resulullah efendimiz, büyük bir ürperti ve heyecanla Hira dağındaki mağaradan çıkıp, aşağıya inmeye başladı. Dağın ortasına geldiği sırada bir ses duydu. Cebrail aleyhisselam;
- Ya Muhammed! Sen, Allahü teâlânın resulüsün, ben de Cebrail'im, dedi ve ökçesini yere vurdu. Vurduğu yerden su çıktı ve abdest almaya başladı. Peygamber efendimiz dikkatle onu seyrediyordu.
Cebrail aleyhisselam abdestini bitirince, Peygamber efendimize, gördüğü gibi abdest almasını söyledi. Sevgili Peygamberimiz, abdestini bitirdikten sonra, Cebrail aleyhisselam imam olup, iki rekat namaz kıldılar.
Bundan sonra Cebrail aleyhisselam;
- Ya Muhammed! Rabbinin sana selamı var "Sen, benim, cin ve insanlara resulümsün. O halde onları tevhide davet eyle!" buyurduğunu söyledi ve ayrılıp göğe yükseldi. Sevgili Peygamberimiz; böylece Cebrail aleyhisselamı hem görmüş, hem de konuşmuş oldu.
Peygamber efendimiz, yol boyunca her taşın, her ağacın; "Esselamü aleyke ya Resulallah!" dediğini işitti. Evine gelip; "Beni örtünüz! Beni örtünüz!" buyurdu ve ürpermesi geçinceye kadar, istirahat ettiler.
Sonra gördüklerini hazret-i Hadice validemize anlattılar. Bu halleri ve bu günleri bekleyen, buna hazır olan hazret-i Hadice; "Allahü teâlâ korusun. Hak teâlâ sana hayır ihsan eder ve hayırdan başka bir şey dilemez. Allahü teâlânın hakkı için, bu ümmetin peygamberi olacağına inanıyorum. Zira sen, misafiri seversin. Doğru söylersin ve eminsin. Acizlere yardım eder, yetimleri korur, gariplere yardımda bulunursun. İyi huylusun, bu hasletlerin sahibinde korku olmaz" dedi.
Sonra, bu durumu sormak üzere, Varaka bin Nevfel'e gittiler. Varaka, Resulullah efendimizin anlattıklarını dinledikten sonra;
"Müjde ey Muhammed aleyhisselam! Allahü teâlâya yemin ederim ki, sen, hazret-i İsa'nın haber verdiği son peygambersin. Sana görünen melek, senden evvel Musa aleyhisselama gelen Cebrail aleyhisselamdır. Ah! Keşke genç olsaydım. Seni Mekke'den çıkardıkları zamana yetişseydim de, yardımına koşsaydım. Çok yakın bir zamanda tebliğ ve cihadla emrolunursun" dedi .
Peygamber efendimizin mübarek elini öptü. Çok geçmeden vefat etti.
Kavmini azab ile korkut!
Sevgili Peygamberimize, peygamberliği bildirildi ve bu ilk vahiyden sonra üç sene vahiy gelmedi. Bu arada İsrafil aleyhisselam ismindeki melek gelip, bazı şeyler öğretti. Bunlar vahiy değildi.
Bu zaman zarfında, ara sıra Resulullah efendimiz çok muztarip olurdu. Efendimiz üzüldükçe, Cebrail aleyhisselam görünerek; "Ey Habibullah! Sen Allahü teâlânın peygamberisin" der ve üzüntüsünü yatıştırırdı.
Peygamber efendimiz bu günleri şöyle anlatır:
"Vahyin kesildiği zamanda idi. Hira dağından aşağı inerken, ansızın gök tarafından bir ses işittim. Yukarı baktım. Hazreti Cebrail'i gördüm. Yer ile gök arasında, bir kürsi üzerinde oturmuş idi. Bana korku geldi. Eve vardım. Beni bir şey ile örtün, dedim. Hak teâlâ vahiy gönderdi; "Ey örtüye bürünen Peygamber! Kalk da kavmini Allah'ın azabı ile korkut! ¹man etmezlerse, azaba uğrayacaklarını kendilerine haber ver. Rabbini tekbir et. Elbiseni de temiz tut" mealindeki Müddessir suresinin ilk ayetlerini getirdi. Bundan sonra vahyin arkası kesilmedi."
Fahr-i kainat efendimiz, insanları, İslâm'a davete, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tebliğe başladı.
Cebrail aleyhisselam, vahy getirirken bazan insan şekline girer ve Dıhye-i Kelbi'nin suretinde gelirdi. Bazan Peygamber efendimizin kalbine ilka, telkin ederdi.
Resulullah efendimiz, onu görmezdi. Bazan rüya ile, bazan da dehşet saçan bir uğultu ile gelirdi. Vahyin, Peygamber efendimize en ağır ve çetin geleni bu idi. Bu hallerinde Resulullahın en soğuk günde bile mübarek alınlarından terler dökülür deve üzerinde iseler, vahyin ağırlığından deve yere çökerdi. Yanında bulunan sahabiler de, vahyin ağırlığını hissederlerdi. Cebrail aleyhisselam, birkaç defa kendi şekil ve suretinde geldi.
Allahü teâlâ, meleksiz ve perdesiz, yani hiç bir vasıta olmadan da Peygamber efendimize vahyetmiştir. Bu hal Mirac gecesinde vaki olmuştur.
Peygamber efendimizin, İslâm'ı tebliği yirmi üç sene devam etti. Bu zamanın onüç senesi Mekke'de, on senesi de Medine'de geçmiştir. Kur'an-ı kerim 22 sene 2 ay 22 gün gibi bir zamanda vahyedilip tamamlanmıştır.
Muhammed aleyhisselam ümmî idi. Yani kitap okumamış, yazı yazmamış ve hiç kimseden ders görmemişti. Mekke'de doğup büyümüş, belli kimseler arasında yetişmişti. Böyle olduğu halde, Tevrat'ta ve İncil'de, Yunan ve Roma devirlerinde yazılmış kitaplarda bulunan bilgilerden, hadiselerden haber verdi.
İslâmiyeti bildirmek için, Hicretin altıncı senesinde Rum, İran ve Habeş hükümdarlarına ve diğer Arab padişahlarına mektuplar gönderdi. Huzuruna altmıştan ziyade yabancı elçi gelmiştir.
Bu husus, yani Efendimizin ümmî olduğu Kur'an-ı kerimde mealen; "Sen, bu Kur'an-ı kerim gelmeden önce, bir kitap okumadın. Yazı yazmadın. Okur-yazar olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi" (Ankebut suresi: 48 ) şeklinde bildirilmektedir.
Hadis-i şerifte de; "Ben ümmi Peygamber Muhammed'im... Benden sonra Peygamber yoktur" buyruldu.
Yine Kur'an-ı kerimde mealen şöyle buyurulmaktadır: "O kendiliğinden konuşmamaktadır. O'nun sözleri, O'na bir vahiy ile bildirilmekte, öğretilmektedir." (Necm suresi: 3, 4)
Resulullah efendimizin geleceğini haber veren rüyalar, işaretler görüldü. Efendimiz, Peygamberliğini ispat için mucizeler gösterdi.
Danyal aleyhisselamın rüya tabiri
Ka'bul Ahbar anlatır: Buhtunnasar birçok zulümden sonra korkulu bir rü'ya gördü ve gördüğü rü'yayı unutdu. Kahinlerini ve sihrbazlarını toplayıp, rüyasının tabirini sordu. Onlar da rüyanı söyle ki tabirini yapalım, dediler.
Buhtunnasar onlara kızıp, ben sizi böyle günler için tutarım. Size üç gün müddet veriyorum. Eğer rü'yamı bilip ta'bir edemezseniz, hepinizi öldürürüm, dedi.
Bu haber halk arasında yayıldı. O sırada Peygamberlerden Danyal aleyhisselam Buhtunnasarın hapsinde idi. Zindancıya dedi ki: "Buhtunnasara söyle, ben hem rü'yasını hem de ta'birini biliyorum."
Zindancı haber verdi. Bunun üzerine zindandan çıkarılıp, Buhtunnasarın yanına götürüldü. İçeri girince secde yapmadı, Buhtunnasarın huzuruna girince, secde yapmak o kavmin adetlerinden idi.
Buhtunnasar içerde bulunanlar dışarı çıksın, dedi. Sonra Danyal aleyhisselama niçin secde etmedin diye sordu. O da şöyle cevab verdi: Rabbim bana, başkasına secde etmemem şartıyla rü'ya ta'biri ilmini öğretdi. Eğer sana secde edersem o ilmi benden alır. Senin rü'yanı ta'bir edemem ve beni öldürürsün. Sana secde etmemekden dolayı gelecek sıkıntı, secde etmekden dolayı gelecek sıkıntıdan daha kolaydır, hafifdir. Sana secde etmemem hem benim için hem de senin için iyi olacağı için secde etmedim, dedi.
Bunun üzerine Buhtunnasar, Sen Rabbinin ahdine vefa ettiğin için sana itimad edilir. Rabbinin ahdine vefa eden kimse iyi kimsedir. Benim rü'yamın ta'birini biliyormusun dedi.
Bunun üzerine Danyal aleyhisselam ona şöyle dedi: Sen rü'yanda bir put gördün. Üst tarafı altından, ortası gümüşden, uçları bakırdan, topukları demirden, ayakları saksıdan idi. Sen bu puta hayretle bakıp, seyrederken aniden gökden bir taş düşdü. O putun başına isabet edip, onu toz haline getirdi.
O altın, gümüş ve saksı birbirine öyle karışdı ki, insanlar ve cinler bir araya gelseler onları birbirinden ayıramazlardı. Bir rüzgar esse darmadağın olacak haldeydi. Sonra gördün ki, o taş büyüdü, büyüdü ve bütün yer ve gökyüzünü kapladı. O taştan başka birşey görmedin.
O gördüğün put çeşitli ümmetlerdir. Altın kısmı senin içinde bulunduğun ümmet, gümüş kısmı senden sonra oğlunun hakim olacağı ümmettir. Bakır rumlar ve demir Faris ehlidir. Saksı kısmı ise, rumlara ve acemlere padişah olacak iki kadındır.
Gökten inen ve o putu toz haline getiren taş ise ahır zamanda gelecek olan bir dindir. Allahü teâlâ arablar arasından bir Peygamber gönderecekdir. Onun dini bütün dinleri yürürlükden kaldıracak ve bütün yeryüzüne yayılacakdır.
İsrail oğulları, memleketleri Buhtunnasar tarafından istila edilip ve zulme uğradıkları için, memleketlerini terk ettiler. Bunlar arasında Hazret-i Harunun evladlarından bir gurub, Tevrat'ta Muhammed aleyhisselamın medh edildiğini ve Onun Arabistanda hurma ağaçlarının çok olduğu bir yerde bulunacağını okudular.
Bu sebeble Şamdan çıkıp, Yemene kadar bütün beldeleri dolaştılar. Tevrat'ta okuduklarına uygun yer olarak Medineyi buldular ve orada yerleştiler. Muhammed aleyhisselamın zuhur etmesini ve Onu görmekle şereflenmeyi ümmidle beklediler. Fakat ömrleri yetmedi. Evladlarına O'na kavuşur ve görürseniz İman ediniz diye vasıyyet ettiler.
Abdülmuttalibin rüyası
Sevgili Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib bir rüyasını şöyle anlatır:
Evimde uyurken, bir rü'ya gördüm ve çok korkdum. Ta'biri için Kureyşin kahinine gittim ve anlatmaya başladım: Yerden göklere yükselen bir ağaç gördüm. Dalları doğu ve batıya ulaşıyordu. O ağaçdan daha parlak bir nur görmedim. Güneşten yetmiş def'a parlak idi. Arablar ve acemler ona doğru secde ediyordu. Ağacın büyüklüğü, nuru ve yüksekliği gittikce artıyordu
Bazan gözden kayboluyor, bazan açığa çıkıyordu. Kureyş kabilesinden bir kısmı bu ağacın dallarına sarılıyordu. Bir kısmı ise o ağacı kesmeye çalışıyordu. Onun gibisini hiç görmediğim güzel yüzlü bir genç, gelip ağacı kesmek isteyenlere engel oluyordu.
Bir kısmının arkasından tutup çekiyor, bir kısmının da gözüne ışık salıyordu. Ben o ağacdan nasibimi almak için elimi uzattım ve oradaki gence, "Bu nur kimlere nasib olur?" dedim.
"Senden önce bu ağacın dallarına yapışanlar nasiplenirler" dedi. Sonra korku ile uyandım. Ben bunları kahine anlatınca, kahinin rengi değişdi, "Eğer sen bu rü'yayı gerçekten görmüşsen, senin neslinden bir oğul gelecek, doğudan batıya kadar heryere hakim olacak, bütün insanlar ona itaat edecekdir" dedi.
Sonra Abdülmuttalibin yanında bulunan oğlu Ebu Talibe bakıp,"O sen olmayasın?" dedi. Resulullah zuhur edince, Ebu Talib bu hadiseyi devamlı anlatırdı ve o ağaç "Ebul Kasım Muhammed-ül-Emindir" derdi
Ebu Talibe, öyleyse neden iman etmiyorsun, dediklerinde, "Ayblanmakdan korkuyorum" diye cevab verirdi.
Sevgili Peygamberimiz yedi yaşında iken şiddetli bir göz ağrısına tutuldu. Ne kadar ilac yaptılarsa da fayda vermedi. Sonunda Abdülmuttalibe Ukkaz panayırında bir rahib var, göz için ilac yapıyor dediler.
Abdülmuttalib, Efendimizi o rahibe götürdü.. Rahibin bulunduğu kilisenin kapısını kapalı buldular. Açtırmak için bağırdılar. Cevab gelmedi. Bunun üzerine Resulullah ile aşağı indiler. O anda kilise sallanmaya başladı. Abdülmuttalib kilise üstümüze yıkılacak diye korkdu.
Rahib içerden koşarak geldi ve "Ey Abdülmuttalib, şu bir gerçekdir ki, bu çocuk bu ümmetin Nebisidir. Eğer dışarı çıkmasaydım bu kilise üzerime yıkılırdı. Bunu götür ve dikkatle koru!" dedi. Sonra göz ağrısı için yaptığı ilaclardan verdi.
İbret alınacak şey çoktur!
Resulullah efendimizin peygamberliğini müjdeleyenlerden biri de Kus bin Sa'de-tül Ebadi'dir.
Bir defasında Resulullahın huzuruna, Iyad kabilesinden bir heyet geldi. Onlara, "Hanginiz Kus bin Sa'deye ulaşmıştır ve onu ?" diye sordu.
"Ya Resulallah, hepimiz onu biliriz" dediler. "Hali nice oldu?"diye sorunca da vefat etti, dediler. Bunun üzerine Resulullah efendimiz buyurdu ki:
"Sanki dün gece gibi hatırlıyorum. Ukaz panayırında bir kızıl tüylü deve üzerine binip va'az eylerdi. Hoş nasihatlar yapar, Hak Sübhanehü ve teâlânın bir olduğunu ve Ona iman etmeye çağırırdı. Birçok beytler okudu."
Bu sırada bir kişi, "Ya Resulallah, ben o beytleri Kus bin Sa'de'den işitmiştim. Müsade ederseniz kuyayım" dedi. Resulullah efendimiz, "Şiir güzeli güzel, çirkini de çirkin olan bir sözdür" buyurdu ve izin verdi.
O kimse Kus bin Sa'denin şöyle söylediğini işittim, diyerek şiiri okudu. Şiirin ma'nası şöyledir:
"Önce gelip geçenlerde bize ibret alacak şey çoktur. Ölüm ırmağının girecek yerleri var ama, çıkacak yeri yoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Katiyyetle anladım ki, herkesin başına gelen benim de başıma gelecek, ben de öleceğim."
* * *
Ensardan biri Resulullah efendimizin huzurunda kalkıp şöyle anlattı: Devemi kaybetmiştim. Aramak için dağlara ve sahralara çıktım. Akşam oldu. Gece karanlığında bir korkulu yerde kaldım. Sabaha yakın bir ses işitdim, şöyle diyordu:
Ey karanlıklarda karar kılıp kalmış kimse,
Şüphesiz, Allah bir Nebi gönderdi Haremde.
O, Beni Haşimden, vefalı, kerem sahibi,
Cennetlerin ebediliğini müjdeledi.
Bunları işitince, ne kadar etrafıma baktıysam da sesin sahibini göremedim ve şöyle dedim:
Ey karanlıklardan bana seslenen kimse,
Bu sıkıntılı zamanda hoş geldin bize.
Allahü teâlâ hidayet versin sana,
Söylediğini iyice açıklasana.
Ben böyle deyince, ansızın yine şöyle diyen bir ses işittim:
"Nur zahir oldu, açığa çıktı. Allahü teâlâ Muhammed aleyhisselamı Peygamber olarak ve her bakımdan en üstün olarak gönderdi. Mahlukatı abes olarak yaratmayan ve bizi İsa aleyhisselamdan sonra başı boş bırakmayan ve bize kıymet veren, en şerefli ümmet olarak yaratan Allahü teâlâya hamd olsun. Muhammed aleyhisselamı bize gönderdi. O Nebilerin en üstünüdür. Ona salat ve selam olsun. Hiç bir topluluk, Ona karşı galib gelemez" dedi.
Sabah olduğunda sevincimden devemi unutmuştum. Yola çıkıp yürümeye başladım. Bir yere geldim. Bir de baktım ki, Kus bin Sa'de bir ağaç altında oturmuş, elindeki bastonunu bir taşa vurarak cenk şiiri okuyordu.
Yanına yaklaşıp selam verdim. Selama cevab verdi. Orada bir çeşme ve iki kabir ve iki kabrin arasında bir mescid vardı.
Bu kabirler kimin kabridir diye sordum. Benim iki arkadaşım vardı. Burada benimle birlikte Allahü teâlâya ibadet ederlerdi ve Ona asla şirk koşmazlardı. Onlar vefat ettiler. Bu iki kabir onların kabirleridir. Ben de burada onlara kavuşma zamanımı bekliyorum, dedi. Bana, son peygambere mutlaka tabi olmamı öğütledi. _________________ Zalime ALP Mazluma EREN |
|
| Başa dön |
| |