BİZİM KÖŞE
BİRLİĞİN VE BİLGİNİN MEKANI
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

M. Es'ad COŞAN (Rh.A) : Hayatı

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> İSLAM ALİMLERİ ve TASAVVUF BÜYÜKLERİ
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
ZAMAN



Kayıt: 29 Ksm 2007
Mesajlar: 4
Konum: ANTALYA

MesajTarih: Sal Arl 18, 2007 3:40 pm    Mesaj konusu: M. Es'ad COŞAN (Rh.A) : Hayatı Alıntıyla Cevap Gönder

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale’ye bağlı Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babası Halil Necati Efendi, annesi Şadiye Hanım’dır. Babası ile annesi üçüncü kuşakta aynı kökte birleşmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olan dedeleri Buhara’dan gelip Çanakkale’ye yerleşmişlerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, İstanbul’da ilim tahsilinde bulunmuş ve dönemin ünlü meşâyihinden Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi’nin yakın bağlıları arasına girmiştir. Dedesi Molla Mehmed Efendi ise Fatih medreselerinde okuyup icazet aldıktan sonra, Birinci Cihan Harbi’ne iştirak etmiş ve bu savaşta şehit düşmüştür.

Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin babası Hâfız Halil Necati Efendi 1942 yılında çocuklarının tahsili için İstanbul’a göç etti. Es’ad Coşan Hocaefendi ilk öğrenimini Eminönü Vezneciler İlkokulu’nda, 1950 yılında tamamladı. Bu arada babası vasıtasıyla dönemin âlim ve âriflerinden Serezli Hasib ve Abdülaziz Bekkine Efendilerle tanıştı. Sohbet meclislerine devam etti.

Vefa Lisesi orta kısmından 1953, aynı okulun lise kısmı Fen Kolu’ndan ise 1956 yılında mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünü 1960 yılında bitirdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ve Türk-İslâm Sanatı sertifikaları aldı. Fakülte son sınıfta iken Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’nin küçük kızı Muhterem Hanımefendi ile evlendi.
Fakülte’den mezuniyetini müteakip girdiği imtihanı başarı ile vererek Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Klasik-Dînî Türkçe Metinler Kürsüsü asistanlığını kazandı ve bu suretle de üniversiteye intisap etti.

Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yapan Es’ad Coşan Hocaefendi, 1965 yılında XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri adlı çalışmasıyla “İlâhiyat Doktoru” ünvanını aldı. İlâhiyat Fakültesi öğretim üyeliği yanısıra 1967-68 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda “Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersi verdi.

Es’ad Coşan hocaefendi 1972 yılında Hacı Bektaş Velî ve Makâlât adlı tezi ile doçent ünvanını aldı. 1971-1972 yıllarında yedek subay olarak askerlik hizmetini yaptı. 1973 yılında aynı fakültesin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öğretim üyeliğine, bir yıl sonra da aynı kürsünün başkanlığına atandı. Emekli olduğu 1987 yılına kadar adı geçen kürsünün Anabilim dalı başkanlığını yürüttü.
1977-1980 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademis’nde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersleri verdi.

Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye adlı takdim teziyle 1982 yılında Profesör unvanını aldı.
Üniversiteye intisap etmesinden emekliliğine kadar geçen süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kurulan çeşitli komisyonlarda üye olarak çalıştı. Aynı zamanda Almanya, Avusturya, Irak, İran, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde uluslararası toplantı ve konferanslara katıldı, araştırma ve incelemelerde bulundu.

Mensubu bulunduğu fakültede Türk-İslâm Edebiyatı, Osmanlıca, Türkçe-Kompozisyon, Farsça ve Arapça derslerini okuttu. Yedi adet doktora ve çok sayıda lisans tezi yönetti.

Mahmud Es’ad Coşan hocaefendi başarılı ve verimli bir öğretim üyeliği hayatı sürdürmekte iken irşad faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilmek amacıyla 1987 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Bundan sonra Hocası ve kayınpederi Mehmed Zahid Efendi’den aldığı tebliğ ve irşad görevini daha aktif yerine getirebilmek için faaliyetlere başladı. Seleflerinin başlattığı hadis derslerini Türkiye’nin bir çok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaştırdı. Yaygın ve örgün eğitim, kültür, yardımlaşma, sanat ve yayın alanlarında hizmet üretmeleri için dostlarını teşvik etti. Bu alanlarda bir çok çalışmanın başlamasına önayak oldu. Çok sayıda kitap ve makale kaleme aldı.

Sohbetlerine gösterilen ilgiden dolayı hizmet sınırlarını genişletti ve bu gaye ile dünyanın bir çok ülkesine seyahatlerde bulundu. Avrupa, ABD, Orta Asya ve Avustralya’ya defalarca giderek eğitim proğramlarına katıldı.

Doğup büyüdüğü vatanından yirmi bin kilometre uzakta bulunan Avustralya’da, bir cami açılışı için yaptığı bir seyahat esnasında elim bir trafik kazası neticesinde Hakk’a yürüdü (4 Şubat 2001). Nâşı Türkiye’ye getirildi. 9 Şubat 2001 tarihinde Fatih Camii’nde Cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazına, yüzbinlerce talebe ve seveni katıldı. Eyüpsultan Mezarlığı’nın Nakşi Tarlası denilen kısmında Hakk’ın rahmetine tevdi edildi.

Hazırlayan:Dr. Necdet Yılmaz
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yusuf yüzlü
Üstçavuş
Üstçavuş


Kayıt: 05 Arl 2007
Mesajlar: 111
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Şub 01, 2008 2:33 pm    Mesaj konusu: Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Alıntıyla Cevap Gönder

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN (CUMA SOHBETLERİ-2)

DOĞRU İNANÇ
VE GÜZEL KULLUK


ÖNSÖZ

"Radyo çok mühim bir alet. Televizyon icad edilince onun önemi azalır sanılıyordu; öyle olmadı, anlaşıldı ki onun özel bir yeri var, televizyonun kullanılması mümkün olmayan zaman ve mekânlarda çok kıymet görüyor: Ev hanımı, bir yandan işini görürken bir yandan radyo izleyebiliyor; şöfor araba sürerken bir yandan radyo yayınını takib edebiliyor; delikanlı yolda yürürken Walkman'ı belinde, hoparlör kulağında müzik dinleyebiliyor.

Radyo yayını yalnızın yoldaşı, yolcunun sohbetdaşı, şoförün arkadaşı, atölyedeki işçinin tesellisi, tarladaki çiftçinin neşesi, zamanını değerlendirmek, bilgilenmek, kültürünü zenginleştirmek isteyenin bilgi kaynağı...

Dînî eğitimimiz biraz mektepte, biraz camide, biraz evde yapılıyor; ama tahsil çağı dışında olan veya bazı sebeplerle camiye gelemeyen ve evinde de kendisine dinini öğretecek kimsesi bulunmayanlar ne yapacak?..

İşte bu gibiler için radyo mükemmel bir araç... Bu emsalsiz fırsat kaçırılmamalı, çok iyi, çok verimli değerlendirilmeli!

Radyo konuşmaları teybe alınabilir, böylece zaman zaman, gereken yerlerde, gereken kişilere tekrar tekrar dinlettirilebilir. Ama daha iyi istifade edilmeleri için basılmaları, kitap haline getirilmeleri münasiptir. Tabii, hem bant, hem kitap halinde olursa aliyyül-a'lâ olacaktır."

İşte elinizdeki bu kitap bu yoldaki bir çalışmanın ürünü. Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Hocaefendimiz'in, Ak-Radyo'da cuma günleri yapmış oldukları sohbetlerden bir bölümünün yazıya geçirilmesiyle oluştu. 1997 yılının Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık aylarında yaptıkları bu sohbetlerde, Hocaefendimiz çok zaman Râmûzül-Ehàdis'ten, bazen de Muhtârül-Ehàdis'ten bir miktar hadis-i şerif okuyup izah ediyorlar. Ayrıca ülkemizi ve insanımızı ilgilendiren güncel konulara temas ediyorlar. Genellikle yurtdışında seyahatte oldukları için, bulundukları yerlerle ilgili bilgiler veriyorlar.

Konuşma dilini muhafaza ederek hazırladığımız bu kitabın, okuyucuya pek çok şeyler kazandıracağını, Allah'ın sevdiği ve razı olduğu kul olma yolunda ışık tutacağını ümid ediyoruz. Teknik konularda yardımcı olan Hacı Ali Erkaya'ya ve tashihte yardımcı olan Durmuş Gültekin beye teşekkür ediyoruz.


Dr. Metin ERKAYA

Sincan, Kasım 1998

_________________
HERKES KORKTUĞUNDAN KAÇAR,ALLAH'TAN KORKAN İSE O'NA YAKLAŞIR.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yusuf yüzlü
Üstçavuş
Üstçavuş


Kayıt: 05 Arl 2007
Mesajlar: 111
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Şub 01, 2008 2:35 pm    Mesaj konusu: DOĞRU İNANÇ VE GÜZEL KULLUK Alıntıyla Cevap Gönder

DOĞRU İNANÇ
VE GÜZEL KULLUK
(CUMA SOHBETLERİ-2)


Hakka ve Hayra Çağırmak
a. Müslüman Kardeşine Yardım Etmek
b. Tasavvuf Yâr Olup Bâr Olmamaktır
c. Hayra Kılavuzluk Etmek
d. Allah'ı Zikrederken Ağlamak

Anne-Baba Hakları
a. Annenin Babanın Rızası.
b. Hocanın Rızası
c. Büyük Ağabey Baba Gibidir
d. Anne-Baba Vefat Ettiyse
e. Müslümana Yardım Etmemek
f. Malıyla Dinini, Irzını Korumak

Allah'ın Sevdiği Davranışlar
a. Allah'ın Rahmet Edeceği Kimseler
b. Hayır Söylemek veya Susmak
c. İnsanlarla Güzel Geçinmek
d. Fayda Vermeyen İlim

Alimlerin Sorumluluğu
a. Cehennemdeki Vâdi ve Riyâkâr Alimler
b. Bir Kavmi Sevmek ve Buğzetmek
c. Mal, Hanım ve Evlât İmtihanı
d. Namuslu Bir Kadına İftira Atmak
e. Gönüller Allah'ın Elindedir

Müslümanın Birbirini Sevmesi
a. Allah İçin Ziyaretleşmek
b. Bir Mü'mini Sevindirmek
c. Selâmlaşma ve Musafaha
d. Hediyeleşme Sevgiyi Arttırır
e. Yalan Yeminle Haksızlık Etmek
f. İstiğfarın Faydaları
g. Zikri Çok Yapmak
h. İyiliğin En Mükemmeli

Allah'a Söğenler ve Yalanlayanlar
a. Amerika İlginç Bir Ülke
b. Ademoğlunun Allah'a Söğmesi
c. Ademoğlunun Allah'a Yalan İsnad Etmesi

İnancın Doğru Olması
a. En Önemli Konu Din Konusu
b. "Lâ ilâhe illallah" Sözünün Gereği
c. "Lâ ilâhe illallah" Sözü Cennetlik Eder
d. "Lâ ilâhe illallah" Sözü Belâları Önler
e. Hiçbir İyiliği Hor Görmeyin!

Kanada ve Amerika'dan İzlenimler.
a. Amerika'da Din ve İnanç Hürriyeti
b. İlmin Önemi
c. Lânete Uğrayan Üç Kimse

Güzel Ahlâk.
a. Amerika'dan İzlenimler
b. İnsanlara Merhamet Etmek
c. Cehenneme Girmesi Yasaklanan Kimseler
d. Allah'ın Sevdiği ve Sevmediği İki Huy

Yirmibirinci Yüzyıl'a Hazırlanın!.
a. Amerika, Avrupa ve Biz
b. Ya Alim Olun, Ya Öğrenci
c. Alimin Uykusu ve Cahilin İbadeti
d. Elbisede Ölçü.
e. Yirmibirinci Yüzyıl'a Hazırlanmak

Mürşid-i Kâmillerin Sevabı.
a. Ahiret İçin Hazırlanmak:
b. Amel Defteri Kapanmayan Kimseler
c. Hocamız'ın Himmeti

Asıl Olan Ahiret Sevabı
a. Zulüm Haramdır
b. Allah'tan Hidayet İsteyin!
c. Allah'tan Nimet İsteyin!
d. Allah'tan Mağfiret İsteyin!
e. Emir ve Yasaklar Kullar İçindir
f. Allah'ın Hazineleri Eksilmez
g. Herkes Amelinin Karşılığını Görecek

Mü'minin Şaşılacak Halleri
a. Mü'minin İşine Şaşılır
b. Mü'minin Hastalığa Sabretmesi
c. Mü'min Her Şeyden Sevap Alır
d. Hayatın En Mühim İşi
e. Gaflet ve Dünya Talebi

İbadetin Zevki
a. İnsanoğlu Boşuna Yaratılmadı
b. Dünya Fânî
c. Dünyanın En Güzel Yeri
d. Peygamber Efendimiz'in İbadeti

Güzel Kulluk İçin Çalışmak
a. Endonezya'dan İzlenimler
b. Ramazan Yaklaşıyor
c. Korku ve Ümit
d. Cehennemin Bir Kıvılcımı
e. Cennet Hanımlarının Güzelliği

Yalnız ve Toplu Zikir
a. Endonezya İlginç Bir Ülke
b. Zikreden Kimsenin Misâli
c. Toplu Halde Zikretmenin Sevabı

Zikir Dersi.

Ramazana Girerken.
a. Orucun Farzıyyeti
b. Hilâlin Gözlenmesi
c. Ramazanın Özellikleri
d. Kadir Gecesi
e. Orucun Mükâfâtı
f. Oruçta Dikkat Edilecek Konular

_________________
HERKES KORKTUĞUNDAN KAÇAR,ALLAH'TAN KORKAN İSE O'NA YAKLAŞIR.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yusuf yüzlü
Üstçavuş
Üstçavuş


Kayıt: 05 Arl 2007
Mesajlar: 111
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Şub 01, 2008 2:38 pm    Mesaj konusu: HAKKA VE HAYRA ÇAĞIRMAK Alıntıyla Cevap Gönder

HAKKA VE HAYRA ÇAĞIRMAK

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Size İngiltere'den sesleniyorum. Konuşmamı İngiltere'nin Newcastle Ahentime isimli bir sahil şehrinden yapıyorum. Kuzeydeki şehirlerinden birisi. Londra'dan bir hayli kuzeyde, İsveç'in Malmö şehri hizasına, Danimarka'nın Kopenhag'ı hizasına filân geliyor. Havalar serin gidiyordu buralarda ama, bugün çok güzel bir güneşli gün oldu.

a. Müslüman Kardeşine Yardım Etmek

Size bu konuşmamda birinci hadis olarak İmam Müslim'in, Müslim ibn-i Kuteybe'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifle başlamak istiyorum. Biliyorsunuz, İmam Müslim, hadis alimlerinin en muhteremlerinden, en sağlıklı, sahih hadisleri rivâyet edenlerden birisidir. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz, onun kitabında rivâyet ettiğine göre:


ME. 1141 (Menistetaa minküm en yenfea ehàhü felyenfa'hü.) "Ey müslümanlar, sizden biriniz kardeşine yardım etmeğe güç yetirebilirse, yardım etsin. Faydalı olmağa gücü yeterse, faydalı olsun."

Burda kardeşten maksat dindeki kardeşliktir, imandaki birlik ve beraberliktir. Bütün müslümanlar birbirlerinin kardeşi olduğundan, böyle ifade buyurmuş Peygamber SAS Efendimiz.

Demek ki müslüman bu hadis-i şerifle, Peygamber Efendimiz tarafından müslüman kardeşine yardımcı olmakla, faydalı olmakla görevlendiriliyor. Faydalı işler yapmaya teşvik ediliyor. Zaten herkesin bildiği, duymuş olduğu bir hadis-i şerif var: "İnsanların en hayırlısı insanlara, halka en faydalı olanıdır." diye de onu biliyoruz. Demek ki müslüman olarak, elimizden geldiğince çevremize faydalı olmağa çalışacağız. Zararlı olmamaya, fayda sağlamaya, başkalarına menfaat sağlamaya çalışacağız. Diğer-bîn olacağız, yâni başkalarını kayırıcı, kollayıcı, iyilik yapıcı olacağız. Elimizden ne türlü iyilik gelirse onu yapacağız.


Faydalı olmanın çeşitleri sayılamayacak kadar çoktur; say sayabildiğin kadar... Faydalı çalışmaların hepsini sıralayabiliriz. Ama bunların önceliğini düşünecek olursak, müslüman kardeşine bir müslümanın yapacağı en faydalı yardım, onun Allah'ın rızasını kazanmasına sebep olmaktır. Yâni öyle bir şey yaptırmalı ki, o işi yaptığı zaman Allah da onu sevsin. Böyle bir şey çok uygun olur. Allah'ın rızasını, sevgisini, hoşnutluğunu kazanmağa sebep olacak bir iş...

Tabii bu da en başta insanın sâlih bir insan olması, doğru yola girmesi, iyi bir müslüman olması olduğu için; başka müslüman kardeşlerinin dinini öğrenmesi, iyi müslüman olması, sâlih bir insan olması, mükemmel, olgun bir müslüman olmasını sağlayıcı yardımlar, çalışmalar, eğitimler, irşadlar en faydalı çalışmalardır. Çünkü sonuç itibariyle eğitilen, irşad edilen, uyarılan insan iyi insan olacak da cennetlik olacak, cenneti kazanacak. Kötü insan da yaptığı kötülüklerin cezası olarak cehenenneme atılacağı, yakılacağı için, onu yakılmaktan, cehenneme itilmekten, atılmaktan, azap görmekten kurtarmak çok büyük bir menfaat, çok büyük bir fayda oluyor. En başta gelen şey bu...


Onun için, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri, sevgili kardeşlerim, evvelâ kendimizden ve etrafımızdaki yakınlarımızdan, eşlerimizden, çoluk çocuğumuzdan, akrabamızdan başlamak üzere;


(Ve enzir aşîratekel-akrabîn) diye âyet-i kerimede Peygamber Efendimiz'e en yakın aşiretlerini, "Sana hısım olan kabileleri İslâm'a çağır!" diye yakınlık sırasına göre öncelikle onlara hitap etmeleri buyurduğu gibi Allah-u Teàlâ Hazretleri; bizim emrimiz altındaki, korumamız altındaki, himayemiz altındaki, bizim çatımız altındaki insanlardan başlayarak; yâni eşimize, çoluk çocuğumuza, halamıza, teyzemize, evimizde barındırdığımız kimselere, gücümüz yeten, bizi sayan, bizi seven, hatırımızı kollayan kimselere, arkadaşlarımıza, dostlarımıza, hemşehrilerimize derece derece, halka halka faydalı olmak için çalışmalıyız.

Önce onları doğru yola çekmeğe çalışmalıyız. Çünkü îman en önemlidir. İman olmadıktan sonra dünya malının, servetinin, zenginliğinin, rahatının, rehavetinin, refahının da kıymeti yoktur. İnsanın önce mü'min olması lâzım! İsterse ondan sonra hayatı meşakkatlerle, imtihanlarla dolu olsa bile, önemli değil. Sonunda cennetlik olacaktır.

Sahabe-i kiram, enbiyâullah, Peygamber SAS Efendimiz başta olmak üzere Allah'ın bütün sevgili kulları biliyoruz ki, hayatlarında sıkıntılar içinde yaşadılar. İslâm'ı yayarken, öğretirken; Allah'ın emirlerini tutarken, uygularken çok sıkıntılar çektiler. Sıkıntı çekilebilir, önemli değil... Tabii biz zayıf kullarız; sıkıntıyı istiyoruz, kabadayılık yapıyoruz mânâsına değil... Gelirse gelsin, korkmam gibi bir efelik yapmak durumunda değiliz ama, insan sıkıntılara da katlanabilmeli, sabırlı olmalı, sebatlı olmalı, gayretli olmalı. İnsanları doğru yola çekmeğe çalışmalı...

Peygamber SAS Efendimiz'in insanları irşad vazifesini güzel güzel devam ettiren, insanları doğru yola çekmeğe çalışan insanların başında mürşid-i kâmiller gelir. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:


(El'ulemâu veresetül-enbiyâ') "Peygamberlerin varisleri, onların vazifesini devam ettiren manevî varisleri alimlerdir, şeyhlerdir, mürşid-i kâmillerdir, evliyaullahtır, arif kullardır." İslâm'ı bilen, fıkhı bilen, Kur'an'ı bilen, imanı bilen, hakkal-yakìn îmana sahip olan insanlar, başkalarına bunu öğretmek için çalışan kimseler bunlardır. İsim olarak söylemek gerekirse Mevlâna'lardır, Yunus Emre'lerdir, Eşrefoğlu Rûmî'lerdir, Hacı Bayram-ı Velî'lerdir, Hacı Bektaş-ı Velî'lerdir, İbrahim Hakkı Erzurumî'lerdir, İsmâil Hakkı Bursevî'lerdir, Abdül'ehad-i Nurî'lerdir, Aziz Mahmud-u Hüdâî'lerdir... vs. vs. nice nice mübarek kullardır.

En büyük fayda insanı mü'min yapmaktır. Ona en yapılabilecek en büyük iyilik, onu İslâm'a çekmektir, onun hidayetine vesile olmaktır; bu bir...


Tabii derece derece başka türlü faydalar da sağlanabilir. Meselâ, açsa ikram edilir, yiyecek verilir, maddî yardımda bulunulur. Hastaysa tedavisine koşulur. Çoluk çocuğu fazlaysa, onun geçimine yardım edilir. Meselâ, amcası Ebû Tâlib'in çocukları çok diye, Peygamber Efendimiz Hazret-i Ali'yi yanına evlâtlık gibi almış. Ebû Tâlib isimli amcasının oğullarından birisini o almış, ötekisini Cafer-i Tayyar Efendimiz almış. Derken böyle çocukları paylaşarak geçim yükünü hafifletmeyi düşünmüşler. Bu da bir sünnet... Böyle fazla çoluk çocuğu olan insanlara yardımcı olmak da bir sünnet oluyor tabii.

Böyle maddî yardımlar olabilir. Açsa yedirilir, çıplaksa giydirilir, soğuktan korunur, açlıktan korunur, hastalıktan korunur. Bu da maddî yardımların böyle bazı örnekleri. Çeşitleri çoğalabilir bunların.


Peki bir adam zâlimse, bir adam günahkârsa, bir adam ayyaşsa, sarhoşsa, kötü huyluysa, fenaysa, kavgacıysa.. vs. hani hatırınıza gelebilen kötü şeyleri sıralayın aklınızda... Ama müslüman da, iyi eğitim görmemiş, huyları kötü, etrafına zararlı oluyor. "Peki ben buna nasıl fayda sağlayabilirim? İteyim kenara, atayım, sileyim defterden, bununla hiç konuşmayayım, ilgilenmeyeyim!" denilebilir.

Ama İslâm böyle demiyor. Onunla yine ilgilenecek müslüman. Onun zulmünü engellemeye çalışmak da bir yardımdır. Bir adam günah işliyor; onun günah işlemesini engellemek de ona yardımdır. Çünkü günaha girmeyecek. Bir adam zulüm yapıyor, zulmünü engellemek de ona yardımdır. Hattâ meşhurdur, Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde nasıl buyurmuş:

"--Müslüman kardeşiniz zâlimde olsa ona yardım ediniz, mazlum da olsa yardım ediniz!"

Demişler ki:

"--Yâ Rasûlallah! Mazlum olunca yardımına koşalım, ezdirtmeyelim, zulümden kurtaralım, gadirden kurtaralım. Ama zalimken nasıl yardım edeceğiz? Gidip biz de mi dövülen insana bir yumruk patlatacağız, kafasına bir balyoz indireceğiz?.."

"--Hayır! Zâlimin, zulmünü engellemek ona yardımdır." diyor Peygamber Efendimiz.


Bu çok önemli bir noktadır. Demek ki, bizler şimdi yaşadığımız devirde, yaşadığımız çevrede, ülkemizde, vatanımızda, bölgemizde, şehrimizde, kasabamızda, köyümüzde herkese böyle, bu tarzda yardımcı olabiliriz. İyi müslümansa, iyi insansa, bakarız ne gibi yardıma ihtiyacı var; yardımcı oluruz. Kötü insansa, kötülükten onu kurtarmağa iyi insan yapmağa çalışırız, bu da bir yardım. Bu da az bir şey değil, bu da önemli, bu da sevaplı... Sonunda kötü bir insanı iyi bir insan yapabilmek, çok güzel bir şey!

Mâlum ya, hani bazen müslümanlara çatıyorlar, müslümanlara yan gözle bakıyorlar, "Bize karşı çıkıyor, bize muhalefet ediyor." filân diyorlar. Sevinsinler, aslında biz onlara iyilik yapmak istiyoruz. Onları günahtan kurtarmak istiyoruz. Bizim kötü insanlara karşı da duygularımız güzel. Kötü, zâlim insanlara karşı da bizim yapmak istediğimiz şey; onların iyi insan olması, günaha girmemesi, cehenneme düşmemesi, cenneti kazanmasıdır. Bu da bir çeşit yardım.


Demek ki yardımın akla, hayale gelmeyen başka çeşitleri de olabiliyor. İlk başta hemen dinleyicinin hatırına gelmeyecek şekillerde de yardımlar olabiliyor. Zâlimse, zâlime zulmünü yaptırmamak... Rüşvetçiyse, rüşvetçiye rüşvti alıdırtmamak... Kaytarıcıysa, işini doğru düzgün yapmayan bir kimseyse, hizaya getirmek, yola getirmek, nizam-ı âlemi sağlamak... O da bir yardım oluyor. Onun için müslüman gece, gündüz toplumun faydasına çalışmalı, insanların doğru yola gelmesine çalışmalı! İslâm'ın hakim olmasına çalışmalı, imanın kuvvetlenmesine çalışmalı! Kur'an'ın öğrenilmesine çalışmalı! İslâm'ın cihanın her yerine yayılmasına, payidâr olmasına çalışmalı!..

Şimdi size İngiltere'den hitap ediyorum. Almanya'dan buraya geçtim, bir hafta kadar oldu. Burada bakıyorum 200 aile, 500 aile veya kişi neyse Türk olduğunu söylüyorlar. Bazılarıyla tanıştık. Bu kardeşler memnun oldular benim buraya geldiğimden. Bu kardeşlerimizin durumlarını inceledim: İş güç sahibi olanlar var. Çoğu İngilizlerle evlenmiş, bazılarının hanımları müslüman olmuş. Bazıları elhamdü lillâh, bizim karşımıza geldiler, bizim karşımızda müslüman oldular. Kayın validesi, kayın pederi İngiliz geldi. Biz de anlattık, müslüman oldular. Bazılarının nikâhların tazeledik... Görüyorum ki çok hizmet var. Yâni hizmet edecek insana ihtiyaç çok fazla...

Bizim televizyonlarda Ülker'ci kardeşlerimizin güzel bir reklamı vardı: "Önce güneş, hava, su, sonra bol gıda gelir. Akşama babacığım unutma ülker getir!" diye, böyle nağmeli bir şey... Önce insana hava, güneş, su değil, önce insana îman lâzım geldiğinden, îmanı öğretecek kimseler, hocalar lâzım!.. İmanın uygulanacağı, öğretileceği müesseseler lâzım!.. Önce cami lâzım!


Caminin de kuru, kubbeli, namaz kılınıp kapısı kilitlenen bir mekân olmaması lâzım. Caminin mektep olması lâzım! Caminin irfan kaynağı olması lâzım! Caminin eğitim mekânı olması lâzım! Her çeşit güzel eğitimin orda olması lâzım, sohbetin orda olması lâzım!.. Camiler koca koca mekânlar. Biz burda İngiltere'de bir mekân sahibi olalım diye milyonlarca lira vererek yer alıyoruz. İşte o da niyahet iki buçuk katlı, şu kadar odalı bir yer. Halbuki dedelerimiz camiler bırakmışlar bize, etrafında medreseler, yan binaları... vs. Biz bunları işletmiyoruz. Bu medreseleri işletmeliyiz. O kurulmuş yan kuruluşları çalıştırmalıyız, o mekânlardan istifade etmeliyiz. Yâni çok büyük nimetler ama elimizdeki nimetin kıymetini bilmiyoruz. İnsan diyar-ı gurbette onlar olmayınca anlıyor.

Çocuklarımızı eğitecek yerler lâzım, ibadet edecek yerler lâzım! Meselâ bu geldiğimiz yerde, Türklerin devam edeceği bir cami yok. Geçtiğimiz cuma Pakistanlılar'ın camisine gittik, güzel. Namazları kıldık, namazdan sonra salât-ü selâm getirdiler, biz de dinledik, hoşumuza gitti, gözlerimiz yaşardı. Ama bir çok şeyleri de, lisan farkından dolayı anlayamıyor insan. Yâni bir ırkçılık, ayrımcılık değil ama bizim kardeşlerimizin bir ibadet yerinin olması lâzım! Demek ki, burada bir cami açmak da onlara en faydalı işlerden birisi.


--Önce cami mi açılmalı, mektep mi açılmalı?..

Önce cami açılmalı, cemaat toplanmalı. Çünkü cami ve cemaat olunca, cami ve cemaat her türlü müesseseyi kurar. Cemaat olunca, cemaatin aşkı, şevki olunca onlar geriye kalan öteki işleri de yaparlar.

Peygamber SAS Efendimiz Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman ilk önce camiyi yaptı. Namaz kılınan, herkesin toplandığı yeri yaptı. Bunu niçin söylüyorum? Burda bazı kimseler çıkmışlar, "Cami yapmağa ne lüzum var?" filân gibi ileri geri konuşmuşlar, yanlış sözler söylemişler. Cami müslümanın canıdır. Cami İslâmî hayatın merkezidir. Cami toplum faaliyetlerinin kaynağıdır, odağıdır, ocağıdır. Onun için onun yapılması lâzım!


Evet, aziz ve muhterem kardeşlerim! Peygamber SAS Efendimiz'in nasihati kulağınıza küpe olsun, lütfen hatırınızda kalsın ve İslâm'a, müslümanlara faydalı olmak için ne gerekiyorsa yapın. Mazluma, mazlum olduğu için yardım edin; zalime, zulmünü engelleyerek yardım edin. Açları doyurun, çıplakları giydirin. İslâm'ı bilmeyen şaşkınları doğru yola çekmek için çalışın. İrşad müesseselerini destekleyin. İrşad eden kurumlara, kuruluşlara, İslâm'ı öğreten teşkilâtlara üye olun, yardımcı olun. Maddeten, manen faydalı olmağa siz de böylece katkıda bulunun.

Faydalı olmanın çok çok çeşitli yolları var. Biz faydayı üçe ayırıyoruz. Bizim grubumuz, İskenderpaşa Cemaati, zümresi olarak üç çeşit fayda var diyoruz. İnsanın kafasında düşündüğü zaman, yaptığımız faaliyetleri bu üç faydayı düşünerek yapıyoruz.

Birinci fayda maddî faydadır. Yâni açsa doyurursun. Camimizin altında yemekhane var. Kandil gecelerinde bayram günlerinde orda kardeşlerimiz ziyafet verirler. Herkes davetli gelir, bedavadan etleri, tatlıları, ............., pilavları yerler. Afiyet olsun, helâl olsun. Yiyenlerden Allah razı olsun, feyiz bereket olsun... Yedirenlerden Allah razı olsun, sevapları, ecirleri bol olsun... Allah cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin... Bu maddî fayda, bir...


İkinci fayda ictimâî fayda... Bazen, "Bir faaliyeti yapalım mı, yapmayalım mı?" diye düşünüyoruz. Yapacağız, çok masraf gidecek, çok para harcanacak. Ne yapalım? Para harcanacak, para kazanmıyor, kurtarmıyor. Şimdiki tabirle kârlılığa rant diyorlar. Rantable değil, yâni kâr getirici değil. Verdiğinden fazlasını alamıyorsun, paralar gidiyor boyna...

Meselâ nedir? Bizim dergi yayınlarımız, radyo yayınlarımız, televizyon yayınlarımız... Bunlar masraf yiyen müesseseler. Ama biz düşünüyoruz: Bunları dinleyen kardeşlerimiz memnun oluyorlar. Zevkle dinliyorlar, teşekkür ediyorlar. Telefon açıyorlar, "Allah razı olsun!" diyorlar. Eğitim oluyor, bilgi gelişmesi oluyor. Bizim müesseselerimiz bir mektep, bizim müesseselerimiz bir ekol... Bizim yolumuz elhamdü lillâh başkalarına ışık tutan, gündemi meydana getiren bir ilim, irfan kaynağı. Tabii para gidiyor ama, biz bunu yapıyoruz. Çünkü burda ictimâî faydalılık var. Masraf var, zahmet var, amma ictimâî bakımdan faydası var. Bu da ikinci fayda...


Bir de üçüncü fayda var, en yüksek fayda da bu: Manevî fayda, yâni sevap... Bir şeyi yapıyorsun, masraf oluyor, elden para gidiyor, paralar tükeniyor, geriye gelen kârı yok... İctimâî bir kârlılık da yok ama yaptığın zaman sevap var... İşte o sevaplı işi de yapmak lâzım!

Hattâ sevabı kazanmak için insanlar ne yapıyor, dedelerimiz ne yaptılar? Canlarını verdiler. İnsanın en kıymetli, en aziz varlığı candır, onu da verdi mi nesi kalacak? Bir şeyi kalmıyor. İnsan canını veriyor. Neden?.. "Sevabı kazanacağım, şehit olacağım, cennetlik olacağım!" diye. Siz bu îmanı kaldırın bu milletten, bak ne savaşır, ne hayır yapar, ne işe yarar, ne hayırlı olur... İnsanı hayırlı insan yapan işte bu îman, İslâm'ın bu duygusu... Şimdi bazıları belki bunu saflık olarak düşünüyor.

"--Canım bu yirminci yüzyılda herkes menfaatini düşünürken bunlar da tutmuşlar, Allah'ın safları, hacı babalar, hocaefendiler kesenin ağzını açmışlar, boyna masraf ediyorlar, hiç bir kârlı tarafı yok bu işin..." diyorlar.

Hattâ sonunda zahmetler var, meşakkatler var. Hattâ bazen itilip kakılıyor, horlanıyor, damgalanıyor, karalanıyor. Hatta bazen ucunda hapsedilmek oluyor. Daha başka şeyler oluyor. Geçtiğimiz devrelerde asılanlar kesilenler olmuş. Ama yine yapılıyor. Neden?.. Sevap var diye.

Onun için, aziz ve muhterem kardeşlerim, müslümanlara maddeten faydalı olmağa çalışın, ictimâî yönden faydalı olmağa çalışın, mânevî bakımdan faydalı olmağa çalışın, sevap kazanmağa çalışın!..

b. Tasavvuf Yâr Olup Bâr Olmamaktır

Tasavvuf denilen güzel ahlâk yolunun, cennet yolunun, evliyalık yolunun çeşitli tariflerini yapmış evliyaullah, büyük alimler, büyük mutasavvıflar. Bunları kitaplarının başında toplamışlar. Tasavvuf hakkında bilgi veren bir kitabı aldığınızda mutlaka bilin ki, başında birinci bölümü "Tasavvuf nedir? Tasavvufun tarifi..." gibi bir şeyle başlar. Tasavvufun çeşitli tarifleri var. Bu, Mevlâna'nın yolu... Bu, Yunus'un yolu... Bu, mübareklerin hali... Tarihteki herkesin kalbini kazanmış insanlar bu yolda gitmişler. Nedir bu tasavvuf yolu?.. Büyüklerden bir tanesi şöyle tarif etmiş:


Tasavvuf yâr olup, bâr olmamaktır;
Gül-i gülzâr olup, hâr olmamaktır.


Bakın ne kadar güzel, hem şiir, hem de ne kadar fedakârlık ifade ediyor, ne kadar diğerbînlik ifade ediyor. Ne kadar aktif bir duygu... "Tasavvuf yâr olup, bâr olmamaktır;" Tasavvufta dostluk var, dost olmak var, sevmek var, arkadaş olmak var, komşu olmak var, yâr olmak var; ama bâr olmak yok!

Bâr ne demek?.. Farsça'da yük demek. Meselâ bâr-ı girân diyoruz, eski şiirlerde geçer. Bâr-ı girân, ağır yük demek. Yâr olmak var, bâr olmak yok. Yâni bir insan mutasavvıfsa, dervişse, tasavvuf ahlâkını kazanmışsa, tasavvuf terbiyesini almışsa, yük olmayacak... Başkasının sırtından geçirmeye kalkışmayacak, başkasını sömürmeyecek. Başkasının menfaatini sömürmeye kalkmayacak. Parazit olmayacak, asalak olmayacak, yük olmayacak. Aksine başkasına fayda verecek.

Nerden çıkmış tasavvuftaki bu anlayış?.. Bu tasavvuf da nerden çıkmış. Bazıları diyor ki:

--Peygamber Efendimiz zamanında tasavvuf var mıydı?

Vardı tabii!.. Bakın bu hadis-i şerif mutasavvıfların kaynağı. Mutasavvıflar onun için yâr olup, bâr olmamayı düşünmüşler. "Sizden biriniz, bir müslüman kardeşine faydalı olmağa güç yetirebiliyorsa faydalı olsun." İşte, faydalı olmayı tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz. Demek ki hadis-i şerifte tasavvuf var, Kur'an-ı Kerim'de tasavvuf var, İslâm'da tasavvuf var ki, bu hadis-i şerifin uygulaması mutasavvıfta, "Yâr olup, bâr olmamak" diye tezâhür etmiş.

Tekke yapmış, aş çıkartıyor, fakirler yiyor. Fakirler yiyor da; yiyen sofraya oturuyor, yiyor, doyuyor, elhamdü lillâh diyor da, bu değirmenin suyu nerden geliyor diye hiç düşünmüyor. Halbuki sen dışarda bir yere git de, bir öğün yemeği bedava ye... Yiyemezsin, vermez, parasını ister. Yersen, garson başına dikilir, şu kadar para der, bir fatura getirir. Yâni bu karşılıksız vermek nerde? Tasavvufta...


Geçtiğimiz Ramazanda da bir sürü aleyhte yazdılar, çizdiler; utanmadan, arlanmadan tasavvufun, tarikatın, zikrin aleyhine attılar, tuttular. Halbuki veriyor, daima faydalı oluyor, yük olmamayı amaçlıyor. İyilik yapıyor, iyiliğini saklamayı amaçlıyor. Bunlar da boyna onları kötülemeye çalışıyor. O eyvallah diyor; yâni kötülersen kötüle, aldırmıyor ama ayıptır, yanlıştır. Yanlış olan bir şeyi yapmamak lâzım gelir.

Nice nice büyük zenginler var, dervişler var, milyoner, milyarder... Yoksulları evlendiriyor, gelinlerin çeyizlerini hazırlıyor. Fakirlere iş sahası buluyor. Dükkanında metrelerce kumaşlar, her gelene üçer metre, beşer metre hayır hasenat veriliyor. Her türlü hayır yapılıyor. Bunları hiç nazar-ı dikkate almıyor da, "Falanca adam şöyle etmiş, filânca adam böyle etmiş..." diye iki tane uydurma misâli alıp, mübarek tasavvuf yoluna, takvâ yoluna, ihsan yoluna, îman yoluna, ihlâs yoluna çatıyor.


Tasavvuf yâr olup, bâr olmamaktır. Dost olacak, yük olmayacak. Aksine kendisi kesesinin ağzını açacak yardımcı olacak. Faydalı olacak. Eğer parası yoksa, bedenen hizmet edecek. O da beden cömertliği.

Cömertlik üç çeşit diyor büyüklerimiz:

1. Mal cömertliği. Malın vardır, götürürsün fukaraya verirsin.

--Aferin, bak şu kadar çuval verdi. Şu kadar paralar, milyonlar falancaya verdi. Falanca aile fakirdi de zenginin birisi geldi, onlara mütevazi bir ev alıverdi. "Otur burda kardeşim, bize de dua et" dedi...

Haa, bak mal cömertliği.


2. Ten cömertliği. Yâni adamın parası pulu yoktur da, hizmet ehilidir. Yoksuldur ama İslâm'a öyle güzel hizmet eder ki veya evliyaullaha, büyüklere, mübareklere, hastalara öyle güzel hizmet eder ki, aklın durur. Hayran olursun. "Bak, maaşallah ne kadar güzel hizmet etti." dersin

Meselâ; bizim rahmetli Valide hanıma yıllarca Allah rızası için ihvanımızdan bazıları ne kadar güzel hizmetler ettiler. Baktılar, yıkadılar... Duasını aldılar, sevap kazandılar.

Demek ki, bazen de hizmet, yâni vücutla koşuşturmak da bir çeşit cömertlik. Buna da ten cömertliği deniliyor. Vücudunu hizmete vakfediyor, koşuşturuyor. Çarşıdan, pazardan alıyor veya ortalığı silip süpürüyor veya bir işi görüyor. İş görecek, koşturacak insana da ihtiyaç var

"--Buraya bir hoca gönder hocam!" dediler bana.

"--Tamam, dedim, yaşlı bir kimse göndereyim." dedim.

"--Aman hocam, çok da yaşlı olmasın, koşturacak kimse de lâzım. Koşturacak kadar da canlı olsun!" dediler.

Demek ki, ten cömertliği de gerekli. Birinci cömertlik mal cömertliği, ikinci cömertlik ten cömertliği...


3. En yüksek cömertlik can cömertliği'dir. Şehidlerin cömertliği... Şehid Allah yoluna canını veriyor, en kıymetli varlığını veriyor. Bir gül bahçesine girercesine savaşa giriyor, al kanlara boyanıyor. Ondan sonra yerlere yatıyor, ruhu cennete uçuyor. İlk damlası yere damlarken cennetteki makamı gösteriliyor, cennetlik oluyor. Gülerek gidiyor, gül bahçesine girercesine gidiyor ahirete... O da can cömertliği tabii.

İman etmeyen kaçar. İman etmeyen askerden kaçıyor, kaytarıyor. Kendisini hasta gösteriyor, çaresini buluyor. Rüşvet veriyor, allem ediyor, kallem ediyor, sahte rapor alıyor. Ama mü'min insan canını vermeğe koşturuyor. Allah yolunda cihada gidiyorum diye severek gidiyor. O da can cömertliği.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Allah-u Teàlâ Hazretleri ahirette onları çok memnun ediyor. İmanlı olanlar bunların kıymetini anlar. İmanlı olmayan anlamıyor ve çatıyor. İslâm'a çatıyor, imana çatıyor, müslümana çatıyor. İslâm'ı söndürmeğe çalışıyor, imanı söndürmeye çalışıyor.

Bu neye benzer?.. Aydınlık bir yerde, karanlık hale getirmek için ışığı söndürmeye benzer. Kışın yanan, ısıtan bir kaynağı söndürüp herkesi dondurmaya benzer. Yağmuru engellemeye benzer. Yağsa ortalık yeşerecek, yağmayınca kuraklık oluyor. Bitkiler sararıyor, hayvanlar susuzluktan ölüyor. Yâni kimisi Allah için çalışıyor, kimisi de şeytanın hizmetinde... Allah şerlilerin şerrinden korusun.

c. Hayra Kılavuzluk Etmek

Üç hadis okumak âdetimiz olduğundan ikinci hadis-i şerife geçiyorum. İkinci hadis-i şerif yine Müslim'in rivayeti. İmam Müslim, hadis âlimi, Sahih-i Müslim'de yazmış.

ME. 1189 (Men delle alâ hayrin felehû mislü ecri fâilihî.) Bu ne demek? Birinci hadis-i şerifle biraz da irtibatlı. "Kim bir hayrı işlemeye kılâvuzluk ederse, vesîle olursa, sebep olursa, yol gösterirse; (felehû mislü ecri fâilihî.) o hayrı bizzat yapan kimsenin kazandığı sevap kadar, vesîle olana da sevap verilir." Çünkü delâlet etti kılavuz oldu, o da sevap kazanır.

Demek ki, insan doğrudan doğruya kendisi hayır yapamasa bile, birisini o hayrı yapmağa teşvik eder, o hayrı gösterirse; "Bak burda bir hayır var, bunu yapsan çok sevap kazanırsın kardeşim!" derse; ötekisi de o işi yaparsa, bu beriki söyleyen insan da aynı sevabı alıyor.

Demek ki, insan diliyle bile sevap kazanabilir. Diyelim ki, bir semtin ahalisi bir cami yaptırmak istiyor. Gecekondu muhiti, bir cami yok civarda, zavallılar camisizliğin sıkıntısını çekiyorlar. Birisi geliyor bir zengine diyor ki:

"--Bizim mahallede cami yok efendim, siz hayır hasenat sahibisiniz, lütfetseniz de bir yeri cami yapıverseniz!" diyor.

Zengin de:

"--Peki kardeşim, hay Allah razı olsun, memnun oldum. Göreyim, bakayım mahallenizi..." diyor.

Kalkıyor, gidiyor:

"--Tamam şurası uygundur."

Oraya bir cami yapıveriyor. Tabii camiyi yapan sevabı alıyor ama, cami yapılsın diye vesîle olan da sevap alıyor.


Bizim Ankara'da oturduğumuz semt Merkez Bankası Evleri'ydi. Mimar her şeyi düşünmüş. Merkez Bankası memurları için kooperatif kurmuşlar. Koca dönümlerce araziyi temin etmişler. Evler yapılmış, bahçeli bahçeli villalar, güzel güzel planlar yapılmış, uygulanmış. Dinlenme parkı var köşesinde... Çarşı pazar yeri var, çeşit çeşit dükkanlar şöyle U harfi şeklinde sıralanmış. Sinema yeri var, sığınak yeri var... Biz oraya gittik; her şeyi var, camisi yok, cami yeri yok!.. Mimar, "Bu adamlar için, bu aileler için ibadet yeri lâzım!" diye düşünmemiş. Yer yok...

Sonunda orada bir cami oldu. Evlerden bir tanesi alındı. Kocaman, güzel bir cami oldu. Vesîle olanlardan Allah razı olsun... Ne oldu şimdi? Camiyi yapanlar da, vesîle olanlar da sevabı kazandılar. Eğer oraya mimar bir cami yeri koysaydı, başkaları delâlet etseydi, onlar sevap alacaklardı. Onlar yapmadılar, sonradan gelenler yaptılar, sevabı onlar aldılar.


Meselâ diyelim ki, fakir bir kimsenin mahallesinde çok yoksul birisi var. Bir zengine gidiyor, diyor ki:

"--Bizim mahallede bir fakir aile var, ölüyor açlıktan. Benim param yok, yardım edemiyorum, siz yardım eder misiniz?"

"--Göster onu bakalım, hangi evde oturuyormuş?"

Zengin arabasına atlıyor, gidiyor. Pirinçler, etler, kavurmalar, sucuklar, pastırmalar dolduruyor, götürüyor o eve, hemen hepsini boşaltıyor. Evde bir şenlik, bir bayram, bir sevinç. Elhamdü lillâh çoluk çocuğun yüzü gülüyor. Kimisi sucuğa sarılıyor, kimisi pastırmaya... Memnun oluyorlar. Şimdi bu zengin epeyce bir sevap kazandı, tamam. Ama bu sevaba delâlet eden kim? Onu söyleyen falanca şahıs... "Hayra delâlet eden de onu işleyen kadar sevap alır." diyor Peygamber Efendimiz...


Demek ki maddî imkânımız olmasa, kendimiz yapamasak bile hayırların yapılmasına kılavuz olmalıyız, delâlet etmeliyiz, vesîle olmalıyız, yol göstermeliyiz. Bu da sevap...

Bu en çok yöneticilerin kulak vermesi gereken bir hadis-i şerif. Meselâ bir insan büyük bir makama geliyor, mevkiye geliyor, yüksek bir dereceye çıkıyor. O makamın kendisine sağladığı bir çok imkân var. O imkânları hayra kullanır da, bir çok hayrın yapılmasına vesîle olursa sevap alır. Makamına dayanarak bir çok hayrın yapılmasını engellerse, o zaman da pek çok günah yüklenir. Allah aklını başına toplamayı nasib etsin... Bütün insanlara hayırlı işler yapmasını nasib etsin...

Bazısı hayrı yapmıyor, aksine hayrı engelliyor, çelmeliyor. Neden?.. Allah bazı insanlar iyilik yapmayı nasib etmiyor. Yüzü kara olduğundan, Allah'ın sevmediği kul olduğundan, şeytanın esiri olduğundan Allah ona hidayet vermiyor.


(Vallàhu lâ yehdil-kavmez-zàlimîn.) "Allah zâlimlere hidayet vermez." Zâlim olduğundan hidayet vermiyor, oda hayırlı işi yapamıyor. Allah o duruma düşürmesin...

d. Allah'ı Zikrederken Ağlamak

Bir hadis-i şerif daha eklemek istiyorum, üç olsun diye. Hemen sayfadan bir hadis-i şerif okuyacağım, Hâkim Müstedrek'inde Hazret-i Enes'ten rivâyet etmiş. Diyor ki, Peygamber SAS Efendimiz:


ME. 1192 (Men zekerallah) "Kim Allah'ı zikrederse..." Yâni "Allah... Allah..." derse, "Lâ ilahe illallah" derse, "Sübhànallah... Elhamdü lillâh... Allahu ekber... Hasbiyallàh..." veyahut, "Yâ Hayy... Yâ Kayyûm... Yâ Allah... Subhànallàhi ve bihamdihî, sübhànallahil-azîm..." veya "Allàhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed..." veya "Lâ havle ve lâ kuvvete ilâ billâh..." derse; zikirlerin pek çok çeşitleri var.

"Kim Allah'ı zikrederken (fefâddat aynâhü) İki gözünde yaşlar birikirip de gözlerinden yaşlar dökülürse... Neden? (Min haşyetillâh) Allah'dan korktuğu için. "Benim hâlim nice olacak, iyi kulluk yapamadım. Yarın Allah beni mahkeme-i kübrâda hesaba çekerse ben ne cevap vereceğim? Aman Allah'ım, beni affet yâ Rabbî!" diye, zikrederken Allah korkusundan göz yaşlarını dökerse... (Hattâ yusîbel-arda min dümûihî) Yerlere göz yaşları inci taneleri gibi saçılırsa, damlarsa, yere değerse; (lem yüazzibhü yevmel-kıyâmeh.) Allah o ağlayan kulunu, zikrederken Allah korkusundan ağlayan kulunu, yerlere göz yaşları saçılan kulunu kıyamet günü azaba uğratmaz."

"Affettim seni! Sen gözü yaşlı benden korkan, beni zikreden takvâlı, haşyetli, iyi bir müslümandın." diye Allah onu azaplandırmaz, cehenennemine atmaz, cennetine sokar.


Bunun gibi zikrullahın kıymetini, takvânın kıymetini, Allah'tan korkmanın kıymetini gösteren yüzlerce hadis-i şerif var. Şimdi bu münasebetle söyleyeyim hemen, bazı kimseler zikre karşı, bazı kimseler Allah'dan korkmaya karşı... Polisten korkuyor, mahkemeden korkuyor, kırmızıda geçerse trafik cezası yiyeceğinden korkuyor, kazadan korkuyor, hastalıktan korkuyor, AİDS'ten korkuyor, ihtiyarlamaktan korkuyor, kadın hamile kalıp doğum yapmaktan korkuyor... Çeşitli korkular var. Hiç kimse bunların birisine bir şey demiyor. Allah'dan korkmaz mı insan?!. Allah, kendisine âsi olanı cezalandıracak.

Onun karşısına çıkanlar var, zikrin karşısına çıkanlar var. Bunların temelinde ne yatıyor?.. Hadis-i şerifleri bilmemek yatıyor. Dinini bilmiyor, sadece kulaktan dolma bir kaç mâlûmat var. Kafasındaki din hakkındaki düşünceleri şöyle üç-beş mâlûmattan başka bir şey değil. Yalan yanlış, yalancı gazetelerin yazdığı, yanlış bilgilerle bilgilenmiş, İslâm'ı doğru bilmiyor. İslâm diye bildiği kendisinin sapık görüşleri... Onu İslâm sanıyor, bir de hakîkî müslümanları beğenmiyor. Kur'an'ı beğenmiyor, hadisi beğenmiyor.


Öyleleri var ki, hadis okuyorsun; "Olmaz öyle şey!" diyor. Ayet okuyorsun; "Benim aklım öyle şeyi almaz!" diyor. Almıyor hakîkaten, dar olduğundan aklı almıyor; o şeyin yanlış olduğundan değil... Alim olan, o âyetin kıymetini biliyor, o hadisin kıymetini biliyor; cahil olan reddediyor. Ama cahil, cahilliğinin farkında bile değil. Başka yerlerden diploma almışsa, kendisini allâme sanıyor. Halbuki öyle değil.

Zikrin karşısında... Halbuki hadiste, Kur'an'da zikir var. Haşyetullahın karşısında, takvânın karşısında... Halbuki, Allah'ın Kur'an'da en çok tavsiye ettiği şey havfullah, haşyetullah. Allah'dan korkup iyi kul olmak, hizaya gelmek, yanlış iş yapmamak. Allah'ın emirlerini çiğnememek, yasaklarını işlememek... Bunların hepsi önemli şeyler.

Burada yine tasavvufun zaferini görüyoruz. Tasavvuf zafer kazanıyor, bu hadisleri okudukça... Yâni göz yaşı dökmek, zikretmek, zikrederken heyecanlanmak, aşık-ı sâdık olmak ne kadar kıymetli! İnsan cehennemde yanmayacak, Allah'ın sevgili kulu olacak, cennete girecek, cemâline, lütfuna, iltifatına, selâmına mazhar olacak... Ne kadar güzel!


Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi, eğriyi, doğruyu bilip, anlayıp, ayırt edebilecek meziyete sahib eylesin... Aldananlardan, şaşıranlardan veya aldatıcıların, kandırıcıların, sahtekârların aldatmasından etkilenmeyecek kadar basîretli müslüman eylesin... Arif müslüman eylesin, ferâsetli müslüman eylesin... Hakkı hak olarak görüp ona uymayı nasîb eylesin... Allah'ın sevdiği işleri, Rasûlullah'ın beğendiği işleri yapmayı nasîb eylesin... Allah'ın sevmediği işlerden, günahlardan, haramlardan uzak durmayı nasîb eylesin...

Günahları işleyenler neden işliyorlar?.. Zevkli olduğundan işliyorlar. İçki zevkli, kumar zevkli, heyecanlı... Daha başka günahlar, saymaya utanıyorum, onların da kendilerine göre keyifleri, zevkleri filân var amma, sonunda azab olan işler... Güle güle günah işleyen, ağlaya ağlaya azabını çekecek; milyon kere, milyar kere pişman olacak.

Allah bizi basîretli kul eylesin... Günahlardan uzak duran, sevapları işleyen, sevdiği kullarından eylesin, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri. Kahrına gazabına uğramaktan kurusun. Yanlış yollara saptırmasın. Sevdiği kul olarak yaşatsın, huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı nasib etsin.


Kıyamet günü, mahşer yerine yüzümüz dolunay gibi, mehtap gibi nur saçarak varmayı nasib etsin.

"--O da ne demek öyle?!. Nasıl varılır oraya?" derseniz, aklıma bir hadis-i şerif daha geldi bu zikirle ilgili olarak:

"--Günde yüz defa Lâ ilahe illallah diyen kimse, mahşer yerine yüzü mehtap gibi parlayarak, dolunay gibi nur saçarak gelir." diyor Peygamber Efendimiz SAS...

Onun için siz, cahillerin sözlerine aldırmayın. Kur'an'a sımsıkı sarılın, sünnet-i seniyyeyi öğrenin ki, neyin doğru, neyin eğri olduğunu ancak o zaman farkedebilirsiniz. Tasavvufun hakîkatini sezersiniz, takvâyı anlarsınız, ma'rifetullaha erersiniz. Aşkullah, muhabbetullah, Allah sevgisi, Allah aşkı gönlünüze yerleşir de o zaman evliyâ olursunuz.

Allah sizi evliyâ eylesin... Cennetiyle, cemâliyle, sevdikleriyle haşreylesin... Sizin sevdiklerinizi de sizin yanınızdan eksik etmesin... Çoluk çocuğunuzla, ana-babanızla, dost ve akrabalarınızla beraber cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

05. 09. 1997 - Newcastle / İNGİLTERE

_________________
HERKES KORKTUĞUNDAN KAÇAR,ALLAH'TAN KORKAN İSE O'NA YAKLAŞIR.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yusuf yüzlü
Üstçavuş
Üstçavuş


Kayıt: 05 Arl 2007
Mesajlar: 111
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Şub 01, 2008 2:42 pm    Mesaj konusu: ANNE-BABA HAKLARI Alıntıyla Cevap Gönder

ANNE-BABA HAKLARI

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Allah cümlenizden razı olsun, cumanız mübarek olsun. Ömrünüz muradınızca geçsin, Allah'ın rızasına uygun geçsin. Allah-u Teàlâ Hazretleri rızasını, sevgisini kazanıp, huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmanızı nasib eylesin...

İngiltere'deki çalışmalarımız, ikàmetimiz çok tatlı oldu. Yeniden İslâm'a giren İngilizler oldu. Tasavvufa intisablar oldu, bize bağlananlar oldu. Kardeşlerimizin arasına katılanlar oldu. Newcastle'dan bazı sağlık işlemlerimizi yaptırmak üzere Münih'e geldik. Buradan da bir takım hukkî işler yapmak üzere orta Almanya'ya gitmeyi düşünüyoruz. İnşaallah hayırlı gelişmeler olur. Size Münih'ten sesleniyorum. Bulunduğumuz yeri söylemek de tatlı oluyor diye... Newcastle'da havalar sonbahar havasıydı, korkmuştuk ama, Münih'te çok güzel güneşli gidiyor. Güzel, yaz sonu havaları var...

a. Annenin Babanın Rızası

Peygamber SAS Hazretleri'nin, Enes RA'den İmam Buhârî Hazretleri (Rh.A) kitabına almış, yazmış bu hadis-i şerifi. Özbekistan'da kabrini ziyaret etmiştik, en büyük hadis alimlerinden... Sahih-i Buhârî'si Diyanet işleri Başkanlığı tarafından neşredilmiştir. Bütün dinleyicilerime okumalarını, dikkatle, ellerine kalem alarak, altlarını çizerek okumalarını tavsiye ederek bu hadis-i şerifi okuyorum.

Sohbetimin birinci hadis-i şerifi olarak. Peygamber SAS Hazretleri buyurmuşlar ki:


ME. 1135 (Men erdà vâlideyhi fekad erdallàh, ve men eshata vâlideyhi fekad eshatallàh.) Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.

Tabii ravîsi kuvvetli olunca, sahih hadis-i şeriflerden olunca daha büyük bir rahatlıkla bastıra bastıra söylememiz mümkün oluyor. Peygamber SAS Efendimiz bu hadis-i şerifinde buyurmuşlar ki: "Anne-babasını, vâlideynini..." Anne ve babaya vâlideyn denilir Arapça'da ikil sigasıyla, tesniye sigasıyla. Anneye vâlide, babaya vâlid; ikisine birden vâlideyn denilir. (Men erdà vâlideyhi) "Kim anne-babasını razı ve hoşnut ederse, memnun ederse, sevindirirse, kendisini onlara sevdirirse; (fekad erdallàh) Allah'ı hoşnut ve razı etmiş olur."

Bakın, anne-babaya hürmeti dinimiz ne kadar mühim bir mevkiye çıkartıyor. Ne kadar önemle ifade buyuruyor, ne kadar kesin tavsiye buyuruyor Peygamber SAS Efendimiz. Kâinatın hàlıkı, âlemlerin Rabbi, yaradanımız Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni razı etmek ne kadar önemli... Zaten ömrümüzün onun için geçmesi gerekiyor, geçmeli.


(İlàhî ente maksdî ve rıdàke matlûbî) demeliyiz. Anne-babasını razı eden, anne-babasını hoşnut eden, sevindiren, memun eden, kendisini onlara sevdiren, duasını alan, Allah'ı razı ediyor. Ne kadar güzel, ne kadar kolay, ne kadar somut bir yol gösteriyor Peygamber SAS Efendimiz.


"Allah'ın rızasını kazanmak için ne yapmam lâzım?" diye soran bir insana söyleyeceğimiz çok sözler var. Kur'an-ı Kerim'i öğren, Kur'an-ı Kerim'in ahkâmını iyice uygula!.. Allah'ın emirlerini tut, yasaklarından kaçın!.. Habib-i edîbine ittibâ et, Peygamber Efendimiz'in sünnetine sımsıkı sarıl, Peygamber Efendimiz'in yolundan yürü!.. Ahlâkını güzelleştir, haramlardan, günahlardan uzak dur. Kötü huyları bırak, iyi huylarla ibadet ve taat üzere çalış!.. Uzun uzun, doğru olarak tabii nasihatlerde bulunmamız mümkün. Ama Peygamber SAS Efendimiz kısaca, "Anne babasını razı eden, Allah'ı razı etmiş olur." diye çok kısa bir somut yol gösteriyor.

Anne-babasına hizmet etsin evlât; elini öpsün, ayağını öpsün, alnını öpsün, kaşını, gözünü öpsün, ne yapacaksa yapsın... Para harcasın, hizmetine koşsun, havlusunu tutsun, terliğini çevirsin, tatlı sözler söylesin... Emrini tutsun, kendisinin hoşuna gitmese bile, "Peki babacığım, peki anneciğim!" desin, böylece Allah'ın rızasını kazansın... Ne kadar somut, ne kadar güzel bir şey.

Zaten her zaman vurguluyorum, söylüyorum: "Anne-babasına yetişip de, yâni büyüdüğü zaman, aklı başına geldiği bir çağda anne-babası sağsa, onlara hizmet imkânını yakalamışsa bir insan..." Hani bazen küçükken ölüyor annesi, babası. Bazı kimseler anne-babasını tanıyamıyor, mahrum büyüyorlar anne-babasının cemâlini görmekten... Hizmet etme imkânından mahrum oluyorlar. Ama yetişmişse, işte annesi-babası karşısında, işte o onların evlâdı, hepsi sağ sâlim Allah uzun ömür versin; hizmet etme imkânı var... "Eğer anne babasının ikisine yahut birisine..." Biri önce ölmüş de ötekisi sağ. "Birisine yetişmiş de bir insan cenneti kazanamışsa yazıklar olsun ona, burnu yerde sürtsün onun, ne kadar kabiliyetsiz, ne kadar fırsatları kaçıran, ne kadar ahmak, ne kadar gevşek bir evlâtmış!" diye Peygamber Efendimiz'in ikazları var, hadis-i şerifleri var.

Onun için, aziz ve sevgili kardeşlerim, anne ve babamız sağsa, anne ve babamıza hürmeti bir fırsat bilmeliyiz, bir ganimet bilmeliyiz. Çok büyük bir ganimet, çok büyük bir devlet ve saadet bilmeliyiz.


Tabii, anne-babanın hizmeti bahis konusu olunca şimdiye kadar bazı sorular da bize soruldu. Onları hatırladığım için, parantez içinde, cümle-i mu'tarıza içinde onları da belirtmem lâzım: İnsanın anne-babası bazen dînî inançlarının karşısında olabilirler. Meselâ onu küfre çekmek isteyebilirler. Anne-baba kâfirse, evlâtların müslüman olmasına engel olmak isterler. Şimdi, Almanya'da, İngiltere'de arkadaşlarımızı ziyaret ediyoruz, bu gibi durumlar var. Yâni İgiliz çocuğu, müslüman olacak ama anne-babası razı olmuyor veya Alman çocuğu müslüman olacak, anne-babası razı olmuyor. Eğer onlar seni küfre sokmağa, küfürde tutmağa çalışırlarsa, o zaman onlara itaat olmaz. Ayet-i kerimede:



(Ve in câhedâke litüşrike bî mâ leyse leke bihî ilmün felâ tuti'hümâ) [Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi körü körüne bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme!] buyruluyor. Çünkü anne-babanın insan üzerinde hakkı var ama, Allah'ın hakkı sonsuz, mukayese edilmez. Allah'ı darıltıp da anne-baba hoşnut edilmez. Allah'ı hoşnut etmek önemlidir. O önde gelir.

Hani kanun olduğu zaman bir insanın keyfi, zevki bahis konusu olmuyor. Kanuna uyuluyor, kanunî mevzuat yerine getiriliyor. Allah-u Teàlâ Hazretlerine karşı olan anne-babalara yapılacak en büyük itaat, ne büyük iyilik, onları İslâm'a çekmeğe çalışmaktır, onlara doğruyu anlatmaktır veya hiç olmazsa: "Anneciğim, babacığım ben sizi seviyorum, siz beni yetiştirdiniz, büyüttünüz; ama siz benim Rabb'ime âsî olmamı istiyorsunuz. Rabb'imin emrini tutmamamı istiyorsunuz. Böyle bir şey olamaz, lütfen beni böyle bir zorlamayla karşı karşıya bırakmayın!" demek lâzım!..


Mus'ab ibn-i Umeyr RA'ı çok seviyorum. Allah şefaatine erdirsin... Cennette buluştursun cümlemizi... Bir evin bir tek oğlu, zengin de bir çocuk... Böyle en güzel elbiseleri giyen, en güzel şekilde yaşayan bir zengin çocuğu iken müslüman olunca, annesi naz yaptı, hatırını ortaya koydu, ağladı, sızladı; eski müşrikliğe, Kureyş'in putperestliğine dönmesini istedi:

"--Dönmezsen şöyle yaparım, böyle yaparım. Kendime kıyarım..." dedi.

Daha neler söylediyse Musab ibn-i Ümeyr dedi ki:

"--Kaç tane canın olsa, kaç türlü şey yapsan yine İslâm'dan, imandan, Rasûlullah'a ittibâ etmekten vazgeçemem anneciğim!" dedi, kararlı bir şekilde durdu.

Peygamber Efendimiz'in çok sevdiği bir mübarek kişiydi, onu Medine-i Münevvere'ye gönderdi. Nice insanların İslâm'a girmesine vesîle oldu.

Demek ki anne-baba eğer dinden, îmandan nasibsizlerse, onları imana çekmeğe çalışırsınız. O zaman onlara günahta itaat olmaz. Hani çok umûmî bir kuraldır, kaidedir dinimizde; Allah'a isyan emredildi mi emreden kim olursa olsun itaat uygun olmaz. Çünkü Allah en büyüktür.


(Allahu ekber) "Allah en büyük!" Çünkü Allah kâinatın Rabbi... Çünkü Allah hepimizi yarattı, bize emir vereni de yarattı. Bize emir veren de ona uymak zorunda... Eğer bir insana babası küfrü emretse, anası küfrü, günahı emretse; kocası hanıma, "Ben ailenin reisiyim!" diye emretse veyahut hocası talebesine emretse, veyahut bir müdür, bir âmir, bir başkan, bir emir-komuta sahibi kişi astına, aşağısındakine:

"--Şu günahı, şu kanunsuzluğu, şu yanlışığı işle!" diye emretse, o zaman tabii itaat edilmez. Bu bir umûmî esas olarak burda hatırlatılmalı.

"--Ben ne yapayım? Annem müslüman değil, babam müslüman değil. Onlar bana müslüman olmaya müsâde etmiyorlar, namaz kılmama müsâde etmiyorlar, örtünmeme müsâde etmiyorlar..." filân derse, böyle bir şey mazeret olamaz. Onu belirtmek istiyorum, bu bir.


(Ve men eshata vâlideyhi fekad eshatallàh) "Anne ve babasını, yâni müslüman, mütedeyyin anne-babasını kızdıran da Allah'ı kızdırmış olur, Allah'ın gazabına uğrar."

Anne-babasının rızasızlığını, bedduasını, lânetini alan bir kimse iflâh olmaz. İşi ters gider, hayatı kayar, başına felâketler yağar, çok fenâ olur. Onun için anne babasını kızdırmamaya, onların gönlünü hoş etmeye çalışmalıdır.

b. Hocanın Rızası

Tabii burada bir şeyi söylemek istiyorum aziz ve muhterem kardeşlerim; Türkiye'de bir şey çok eksik, çok az biliniyor ve uygulanıyor gibi geliyor bana... Peygamber SAS Efendimiz mü'minlere anne ve babalarından ve kendi nefislerinden daha yakın ve daha önde ve daha önemli konumda idi. Yâni canlarından da kıymetli idi, anne ve babalarından da kıymetli idi. Bir müslümanın Peygamber Efendimiz'i annesinden, babasından, kendisinden, bütün insanlardan, sevdiği çoluk çocuğundan, eşinden, dostundan daha çok sevmesi dininin tabii bir gereğidir ve böyle olmazsa îmanının tam olmadığı belirtiliyor sahih hadis-i şeriflerde...

Şimdi bunu iyice belirttikten sonra, bunu sebebini düşünecek olursak: Niye Rasûlullah'ı annesinden babasından da daha çok sevmeli?.. Çünkü anne-baba küfrü istiyor, küfürde, şirkte kalmasını istiyor; Rasûlullah îmana gelmesini istiyor. Allah göndermiş; elbette Rasûlulah'a tâbi olacak ve Rasûllullah'ın izinden gidecek, Rasûllullah'ın sözünü tutacak, sünnetine uyacak... Rasûllullah'ı sevecek, çünkü Allah'ın rasûlü, çünkü onu Allah gönderdi... Çünkü Allah onu sevdi, çünkü Allah onu görevlendirdi. Çünkü Allah, ona itaat etmeyi mü'minlere emretti.


--Peki, biz Peygamber SAS Efendimiz'in çağına yetişmedik, 1400 yıl sonra yaşıyoruz, şu sıralarda. Aradan bu kadar zaman geçmiş. Bizim için durum ne?..

Bizim için de, dinimizi bize öğreten, Kur'an'ı öğreten, ihlâsı öğreten, hakîkî îmanı, gerçek îmanı, buram buram, burcu burcu, tertemiz, ışıl ışıl parıldayan, hoş kokusu etrafa yayılan tam îmanı öğreten mürşid-i kâmilerimiz nedir?.. Hocalarımız, (Rahmetullahi aleyhim ecmaìn) evliyaullah büyüklerimiz nedir?.. Onlar da Peygamber Efendimiz'in vekilleri olduğu için, onları da tabii anne-babadan çok sevmek lâzım!

Benim yanıma birisi geliyor, kızını peşine takmış:

"--Benim çocuğum sizin dergilerinizi okuyor, yazılarınızı tâkib ediyor, vaazlarınızı dinliyor, namaz kılıyor, başını örtüyor. Söyleyin de böyle yapmasın!"

Öyle şey olur mu?!. Ben Allah'ın emrettiği şeyin dışındaki bir şeyi nasıl emrederim? Allah'ın yasakladığını nasıl yapın diyebilirim? Yapmayın dediğinden de nasıl müsaade verebilirim?.. Böyle bir müsaade olmaz. Tabii çocuğun Allah'ın emrini dinlemesi, Allah'ın emrini söyleyen kişiyi dinlemesi, Allah sevgisinin bir bölümüdür, bir parçasıdır.


Allah'ı seven, Allah'ın ahkâmını seven, Allah'ın emrini, yasağını, buyruğunu seven, haramını, helâlini tam öğrenip uygular. Onları anlatan, kendisini Allah'a götüren, Allah sevgisine, ma'rifetullaha, muhabbetullaha erdiren mürşid-i kâmillerini, evliyaullah büyüklerini de sever. Onlar da anne-babadan önde gelirler.

--Neden böyle?.. Kendilerinin nüfuz kazanması için, nüfuz kazansınlar diye söylenmiş bir söz mü bu?..

Hayır! İslâm'ın sağlam olarak bilinmesi ve uygulanması için... Mâdem insan müslümandır, o halde İslâm'ı uygulayacak. O halde İslâm'ın emirlerini söyleyen hocasını baş tâcı edecek. Yâni öyle bir hoca, bir mürşid-i kâmil, bir hak sözü söyleyen, hakkı öğreten, Kur'an'ı, îmanı, İslâm'ı öğreten kimse insana annesinden, babasından önde gelir, önde gelmiştir.

Farsçada bir atasözü vardır, eski bir tarihî büyüğün mezar taşına altın ile yazılmış ve meşhur bir söz olarak Farsça kitaplarına girmiştir:


Cevr-i üstaz bih ki, mihr-i peder.


"Hocanın baskısı sıkıştırması, dersi çalışsın, bilgiyi öğrensin diye talebeyi sıkıştırması, babanın merhametinden, sevgisinden, kucağına alıp hoplatmasından daha iyidir. Hocanın cevri, babanın mihr ü vefâsından, sevgisinden daha önde gelir" diye buyrulmuş.


Tabii bunların hepsinin sınırları var, yâni hiç bir şey aşırı değil. Hocayı sevecek diye, bu sefer anne-babasının hakkını çiğnemek gibi bir tarafı da yok işin...

İşin hudutlarını bilmek fıkıhtır. Yâni İslâm'da bir hükmün sınırı nereye kadardır, nerede biter; onu bilmek, incelikleri öğrenmek, dinin inceliklerini öğrenmek önemlidir. Dinde bu ilme fıkıh ilmi denir. Tabii herşeyi hudutlarıyla bilmek lâzım ki, şuraya kadar tarla senin, orayı ekersin, oranın meyvasını yersin. Şurdan sonrası başkasının, oraya elini uzatmazsın ki, haram olur. Hudutları bilmek lâzım, sınırları çiğnememek lâzım! Kuralları tam uygulamak lâzım, kuralların da sınırını bilmek lâzım! Yâni yeşil ışık yandığı zaman gitmek lâzım, kırmızı yanınca da durmak lâzım!.. Ayağımın altında gaz pedalı var, elimde direksiyon var diye, dere tepe dümdüz, ışık tanımadan gitmek de olmaz. Onu için hudutları söylememiz gerekiyor.

Evlâtlara, anne-babalarına sevgiyi, hürmeti ve hizmeti tavsiye ediyoruz. Böylece aile içi muhabbetini sağlamış oluyor İslâm, bu emirleriyle... Bir de çocuğun ahiret saadetini sağlamış oluyor, çocuğun cennetlik olmasına sebep oluyor. Onun için yakınlarınızdan, tanıdıklarınızdan anasıyla, babasıyla küsüşmüş, bozuşmuş, miras yüzünden veya bir hiç yüzünden veya mühim bir şey yüzünden... Ne yâni, dünya malının, metaının, menfaatinin mühimi ne olacak anne-baba sevgisi yanında?.. Herhangi bir sebeple küsüşmüş olan varsa, onlara nasihat edin:

"--Yapmayın, etmeyin! Bak, hadis-i şerif böyle... Sakın ha ahiretinizi mahveylemeyin! Anne-babanıza sevgi ve hürmetinizi ifade edin, ufak tefek meseleleri büyütmeyin!" diye söylemek lâzım.

c. Büyük Ağabey Baba Gibidir

Yine size okuduğum hadis-i şerif kitabının bazı sayfalarından karşıma geldiği için altını çizdiğim başka hadis-i şerif var. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş:

"Büyük ağabey baba yerinedir, baba gibidir."

Şimdi ben bakıyorum burda, herkes birbirine adıyla hitab ediyor; yadırgıyorum. Babasına da adıyla hitap ediyor, ağabeysine de adıyla hitap ediyor. Halbuki biz, yaşça büyük olan kardeşimize ağabey diyoruz ki, bu kelimeyi biraz açıklayacak olursak, tahlil edecek olursak ağa ve bey kelimelerinden meydana geliyor. Kendisinden büyük kardeşine kardeşim demiyor, kardeş demiyor, Arapçası ahî demiyor, birâder-i men demiyor; ağabey diyor. Bizim örfümüzde, terbiyemizde ağalık da, beylik de çok yüksek ünvanlar, ictimâî ünvanlar... Bey oldu mu bir insan, meselâ Osmanlı Beyi, Karamanoğlu Beyi... Çok büyük bir ünvan, sultan gibi bir şey yâni... Bizim edebimiz böyle. Hattâ ikizlerden önce doğanı, ötekisinin ağabeysidir derler.

Ağabeye de hürmet lâzım! Ağabeyin sözü de, hatırı da önemli... Dünya malı önemsiz. Ufak tefek şeyler; öyle dedi, böyle dedi, çok aldı malı, az aldı, taksim şöyle oldu, böyle oldu, yan baktı, kaş kaldırdı, kaş çattı, gözünü döndürdü... Bunlar şeytanın insanı körüklemesi. Aile muhabbetini bozmak için şeytanların çalışması. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Kardeş, kardeşin daha önemli kardeşidir. Büyük ağabey de ağa-bey, yâni üvan bakımından ağa ve bey gibidir, ona elbette hürmet edecek. Hele babası vefat etmişse, ağabeyin sözünü küçük kardeşlerin dinlemesi lâzım!..


Hakîkaten bizim ülkemizde de bazen böyle olaylarla karşılaşıyoruz. Bakıyoruz, bir büyük ağabey, yaşça büyük kardeş; tabii kısaltarak ağabey âbî olmuş. Bir büyük ağabey ne yapmış oluyor? Öteki kardeşlerinin hepsine bakıyor, okutuyor, yetiştiriyor, büyütüyor, geçimini sağlıyor, yuvasını kuruyor, evlendiriyor, malını mülkünü, çeyizini çimenini hazırlıyor; "Tamam, kız kardeşimi evlendirdim." diye rahat ediyor. Hattâ ağabey olduğu için kendisi geciktiriyor evlenmesini, "Evvelâ kardeşlerimi kayırayım, kurtarayım." diyor.

İslâm ne kadar güzel! İslâm terbiyesi bizim örfümüzün, âdetimizin içine ne kadar işlemiş. Elhamdü lillâh bunun her birisini, ben başka ülkeleri gördüğüm zaman anlıyorum. İngiltere'deki kardeşlerimizle konuşurken, ingiliz kızla evlenmiş, ingiliz kayınpederi, kayınvalidesi var... İngiliz dilinin özelliğine göre birbirlerine hitap ediş şekillerine bakınca, ben ürperiyorum. İsmiyle hitap edince, bana ayıp gibi geliyor.

Bizde ayıptır tabii. İsmi söylenmez. Ahmed, Ali, Veli kalk, gel, git... Yaşça büyüğüne ismi söylenmez, ünvanı söylenmez. Babasına isim söylenmez, söylerse herkes şaşırır, kızar:

"--Senin askerlik arkadaşın mı, bu ne lâubâlilik?.." derler.


İslâm'da bizim dedelerimiz çok derin bilgileri elde ettiklerinden, en büyük hadis kitaplarını, en büyük fıkıh kitaplarını, en büyük tefsir kitaplarını bizim dedelerimizin yazdığını biliyoruz. Tarih biliyor, cümle İslâm âlemi biliyor. İslâm'ı çok iyi öğrendiklerinden, halkı da çok güzel yetiştirmişler. Halk öyle müslüman olmuş ki, ben tatlı bir lâtife olarak şuna benzetiyorum: Hanımlar tatlıyı hazırlarlar, öbür tarafına da şerbetini hazırlarlar. Ondan sonra bu hazırladıkları hamuru, tatlının içine koyarlar. Eğer hamur tatlıyı içine almazsa, sunduğunuz zaman, yiyen bir ısırır:

"--Ya bunun içine tatlısı işlememiş, bir yeri hamur kalmış!" diye yüzünü buruşturur.

Ama bazen de tatlı bütün iliklerine kadar işliyor hamurun, o zaman:

"--Ooo, elinize sağlık, pek tatlı olmuş, pek güzel olmuş." diye yapanı methediyoruz.

Yâni bizim halkımızın hücrelerine İslâm terbiyesi işlemiştir de, onun için ağabeyine hürmet eder. Ağabeyinin, babasının yanında sigara tiryakisi bile olsa, sigara içmez. Ayakta durur, otur demeyince oturmaz. Hizmete ilk önce hemen fırlar, kalkar koşturur. Hizmeti bir devlet ve nimet bilir, saadet bilir. Bu tarafını da hatırlatıyoruz. Yâni büyük olan kardeşe hürmet de hadis-i şeriflerde tasviye edilmiş bir husus, sevgili ve değerli Akra dinleyicileri!..

d. Anne-Baba Vefat Ettiyse...

Böylece, anne-babayı memun etmek derken, bu alanın birkaç hududunu da belirtmiş olduk. Hudut çizgilerini ve hudut işaretlerini de açıklamış olduk. Bunlar da önemli açıklamalardı. Hepsini beraber düşünmek lâzım. Hepimiz, sağsa annelerimizin, babalarımızın gönlünü almağa koşturmalı, seferber olmalıyız.

Ya vefat ettiyse?.. O zaman da vazifelerimiz var. Anne ve babanın vefat ettiği zaman yapılacak hizmetlerin başında, onların ruhuna dualar etmek, hatimler indirmek, Kur'an-ı Kerim'ler, Mevlid'ler okutmak; hayır hasenat yapmak, kurbanlar kesmek gibi şeylerdir.

İnsan vefat etmiş anne-babasının ruhu için hangi hayrı yaparsa; sadaka verse, bir hayır yapsa, çeşme yaptırsa, kurban kesse, hacca gitse hep sevabı anne-babaya gider, çocuk da sevap alır; hiç bir şey eksilmeden... Yâni bölüşülmez. Aynı sevabı çocuk da alır, aynı sevabı onun nâmına gittiği büyüğü, --annesiyse annesi, babasıysa babası-- de alır. Meselâ hacca gitmişse çocuk da hac sevabı alır, anne-babası da hac sevabı alır. Peygamber Efendimiz kesin olarak, açıkça bunu beyan ediyor.

Demek ki, vefat etmişse onların nâmına hayır yapağız. Eser; okul yaptırır, çeşme yaptırır, köprü yaptırır, yol yaptırır, sadaka verir, kurban keser vs. Kabrini ziryaret edeceğiz, ruhuna hatimler indireceğiz, hayır ile yâd edeceğiz, bu bir şey...


Hadis-i şeriflerden benim hatırladığım başka bir husus da, anne-babanın ahbablarına, anne-babanın hatırı için ilgiyi devam ettirmektir. "Bu, benim babamın en yakın arkadaşıydı. Şunu ziyaret edeyim, elini öpeyim, bir arzusu varsa sorayım!" filân diye anne-babanın arkadaşlarını, eski dostlarını da aramak, kayırmak önemlidir. Onun için, anne-baba dostlarını, arkadaşlarını arayın, bulun, kollayın!..

Çünkü, "Kim annesine, babasına kabrinde ziyaret yapmak isterse..." İstemez mi? Yâni keşke kabrin bir yolu olsa da, insan tıpış tıpış merdivenlerden inse, içerde nurlu geniş bir kubbenin altında vefat etmiş olan annesini, babasını dayalı döşeli güzel bir şekilde görse de, ışıklar içinde, hoş kokular içinde ziyaret etse, elini öpse... "Anne ve babasını kabrinde ziyaret etmek isteyen, onun hayatta kalmış olan yakınlarını, dostlarını, arkadaşlarını ziyaret etsin!" diye Peygamber Efendimiz buyuruyor.

Onun için, baba dostların, ana dostlarını unutmayın aziz ve segili Akra dinleyicileri, sevgili kardeşlerim! Bu da işin bir zarif, bir güzel, bir ince yönüdür.


Tabii anne-babanın vasiyetleri vardır. "Evlâdım, vasiyetnâme bıraktım; şunu yap, bunu yapma!.." diye tavsiyeleri vardır. Onları da tutmak lâzım!.. Biz de anne ve babalar olarak, bizden sonraki evlâtlarımıza vasiyet de bırakmalıyız. Yazılı olmalı, hattâ "Vasiyetnâme yatağının, yastığının altında olmalı!" diyorlar. Yâni o kadar hazır olmalı. Çünkü ölüm nerde, nasıl, ne zaman gelecek, belli olmaz. Vasiyetnâmesi hazır olmalı... Vasiyetnâme nasıl başlar? Evvelâ besmeleyle başlar, sonra takvâyı tasviye eder: "Allah'tan kork evlâdım!" diye başlar.

O halde, annesinin, babasının vasiyetnâmesi yoksa bile ben onlar namına hatırlatayım ki, evlâtlar önce takvâ ehli olsun. Çünkü annesi, babası eğer vasiyetnâme yazmaya muvaffak olsaydı, öyle bir şey ihtiyacı duysaydı, bir hocaya danışıp sorsaydı, öyle başlayacaktı: "Evlâdım sana önce, takvâ ehli olmayı, iyi bir müslüman olmayı, mütedeyyin insan olmayı tavsiye ederim. Aman takvâya sımsıkı sarıl! Ben hayatı yaşadım, bak, geldim gidiyorum. Hayat çok aldatıcıdır. Sakın hayatın aldatıcılığına aldanma, ibadetini, taatini, hayrını, hasenatını geriye koyma!.." diye nasihat edecekti. Onun için, siz de bu nasihati yapılmış kabul edin. İyi bir müslüman olarak yaşamaya gayret edin.

"--Namazı kılmıyorum hocam..."

Aman, annenin, babanı hatırı için takvâ ehli bir müslüman ol! Allah'tan kork, namazını kıl, ibadetlerini yap!..

"--Kusura bakmayın hocam, arada bazı günahlara kaçamak yapıyoruz, kayıyoruz."

Aman, ben kusura baksam ne olacak, bakmasam ne olacak? Ben, Allah'ın bir âciz, nâçiz kuluyum. Ancak tebliğ ediyorum; elime mirofonu alırsam camide konuşuyorum, kalemi alırsam yazımı yazıyorum. Ben memnun olsam ne olacak, olmasam ne olacak; Allah memun olsun... Allah'ı memnun etmeğe çalışın! İbadetlerinizi, taatlerinizi asla ve asla ihmal etmeyin!..


Her zaman söylediğim beni çok duygulandıran bir hadis-i şerif var: "Eğer bir evlât anne-babasına kötülük yapıyorsa..." Tabii yapmak istemez, anne-babasının kemiklerini mezarda sızlatmak istemez. Ölmüş anne-babasına, "Nasıl yaparım ben bunu?" der. Ama, bir insan günah işlediği zaman, annesinin, babasının kabrinde, mezarda kemikleri sızlıyor, gerçekten ezâlanıyor. Çünkü Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş. Çünkü bütün bilgiler onlara gidiyor:

"--Senin oğlun namaz kılmadı, senin oğlun, kumar oynadı, senin oğlun adam döğdü, senin oğlun şu haksızlığı, şu zulmü yaptı, senin oğlun şu edepsizliği işledi. Senin kızın şöyle etti, böyle etti..." diye bilgiler gidiyor.

Onlar da artık gözünden perdeler kalktığı için, ah vah ediyorlar:

"--Vah bizim kız, vah bizim oğlan, iyi bir müslüman olarak yaşamıyor, mahvolacaklar!" diye çok fenâ halde üzülüyorlar.


Biliyorsunuz, insanlar bir çeşit uykudadır, ölünce uyanacaklar. Öldü mü, ahireti görüyor, perdeler kalkıyor. Bu dünyanın aldatıcılığını anlıyor, ondan daha iyi biliyor. Yapılan her yanlışlıktan dolayı; hani böyle bir müsabakayı düşünün, iki kişi müsabaka yapıyor, seyirciler heyecandan hop oturup, hop kalıyorlar: "Ah öyle yapma, vah böyle yap!" Bağırıyorlar. "Vur ona, dikkat!" bilmem ne diye, hani stadyumlarda tezahüratları, ikazları hatırlayın. Tabii anne-baba da kabirde çocuğunu öyle endişeyle seyrediyor. Bilgiler ona gelince, kötü bilgiler gelirse üzülüyor, iyi haberler gelince evlâdından memnun oluyor.

Demek ki, anne-babaya vefânın, iyi evlâtlığın bir yönü de, bizzat kendisinin iyi insan olmasıdır. Bir günahkâr sadece kendisi günah yüklenmekle kalmıyor. Kabirdeki annesini, babasını da üzüyor, ezâlandırıyor. Eleme, kedere, yasa gark ediyor. Bunu da hatırlatmış olduk. Epeyce şey hatırlatmış ve hatırlamış oldum. Anne-babayı razı etmek konusundan.

e. Müslüman Kardeşine Yardım Etmek

Şimdi bir başka hadis-i şerife geçelim. Peygamber SAS Efendimiz, Hanbelî mezhebinin kurcusu mübarek İmam Ahmed ibn-i Hanbel'in Sehl ibn-i Huneyf'ten rivâyet ettiğine göre şöyle buyurmuş:


ME. 1130 (Men üzille indehû mü'minün felem yensurhü, vehüve yakdiru alâ en yensurahû, ezellehullàhu alâ ru'ûsil-eşhâdi yevmel-kıyâmeh.)

Bu neyle ilgili? Bir müslüman kardeşe yardımcı olmakla igili. Yardımcı olmazsa ahirette başa gelecek sıkıntıyı bildiren bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

(Men üzille indehû mü'minün felem yensurhü) "Eğer bir kimsenin yanından bir müslüman zelil ediliyorsa, horlanıyorsa, başına çökülmüşse, ezâ cefâ yapılıyorsa, o da ona yardım etmiyorsa..."

Ya sözle tâciz edilebilir, ya da fiilen yakası paçası tutulup al aşşağı edilip vurulur, dövülür. Böyle şeyler olabiliyor. Hattâ geçen gün kitapta okudum, bu Ruanda'yı, Orta Afrika'daki olayları anlatan bir kitapta... Bazı gaddar kimseler yakaladıkları esirlerin kollarını, bacaklarını, âzalarını keserek öldürüyorlarmış. Hattâ zavallılar yalvarıyorlarmış:

"--Ne olur bir kurşun sık, öleyim!"

Yâni, böyle parça parça kese kese ölmek tabii çok müthiş bir şey olduğundan, "Ne olur bir kurşun sık, öleyim!" diyorlarmış. Böyle işkence olduğu zaman, bir kurşunla ölmek bile bir nimet ve devlet oluyor. Dünyada ne zulümler oluyor!.. Başka insanların bu zulümleri engellemesi lâzım!

(Vehüve yakdiru alâ en yensurahû) "O mü'min kardeşine yardım etmeğe gücü yettiği halde, kendisinin gözü önünde horlanan bir mü'mine yardım etmeyen bir kimse, çok kötü birşey yapmış olur. (ezellehullàhu alâ ru'ûsil-eşhâdi yevmel-kıyâmeh) Kıyamet gününde de Allah onu şahitlerin başında, huzurunda, gözü önünde hor ve zelîl eder, yere yatırır, mahv ü perîşan eder." Çünkü dünyadayken yardım etmedi.


Aziz ve sevgili kardeşlerim! Biliyorsunuz Mekke-i Mükerreme'de, Peygamber SAS Efendimiz peygamber olduktan sonra İslâm çok garîbâne, çok mazlûmâne gelişti. Peygamber Efendimiz peygamberlik vazifesini yaparken, 13 sene Mekke'de o kadar büyük sıkıntılar çekti ki, tarih kitaplarından bu sıkıntıları mutlaka okulmalısınız sevgili kardeşlerim!

Size en mühim kitaplardan birisi olarak --Allah razı olsun-- Âsım Köksal Hocaefendi'nin İslâm Tarihi kitabını tavsiye ederim. Alın, çoluk çocuk okuyun!.. Çünkü çok belgeseldir, çok güzel bir şekilde yazılmıştır, kaynakları gösterilmiştir. Mükâfât almıştır Ziyâül-Haktan... Ben çok beğeniyorum, dualar ediyorum. O kitabı alın okuyun. Mekke devri bir ciltti eskiden, sonra onu genişletti. Okuyun, bakın neler çekmiş müslümanlar! Peygamber Efendimiz neler çekmiş, ne kadar eziyetlere, işkencelere uğramış; bunları anlayın!

Bunları anladığınız zaman, İslâm'ı daha iyi anlayacaksınız, müslümanlığa daha çok sarılacaksınız. Bu çok önemli bir ders... Bence bütün müslümanlar, Peygamber SAS Efendimiz'in Mekke devrinde çektiklerini tarih kitaplarından okumalı! En kıymeti tarih kitaplarından, en değerli, en sağlam bilgileri öğrenmeli!..


Böyle gezdiğim yerlerde birçok kitapları okuyorum. Arkadaşlarımın kütüphanelerinden kitapları çekiyorum, karıştırıyorum. Tabii yanımda kütüphanemi getiremediğim için onların kitaplarını okuyorum. Çeşitli kitapları incelemek fırsatım oluyor. Bakıyorum, bazen tercümeyi yapan, kitabı hazırlayan kimseler bu konuda yeteri kadar bilgiye sahip değil. Elime kalemi alıyorum, hatalarını düzeltiyorum, yanlışlıklarını düzeltiyorum. İsimler yanlış yazılmış, başka hatalar yapılmış; tercümeler eksik, kusurlu, hatta yanlış anlaşılacak şekilde yapılmış oluyor.

Onun için eserin çok bilgili, çok yetenekli, çok uzman bir kimse tarfından yazılmış olması fevkalâde önemli. İsim vermemin sebebi de eseri okuduğum ve çok memnun olduğum için ve kıymetini bildiğim içindir. Eğer kütüphanenizde İslâm Tarihi varsa, alın birinci cildinde başlayın, okuyun okuyun!.. Nasıl zulme maruz kaldılar, o müşrikler, o kâfirler o zavallı, ma'sum, mazlum müslümanları, kadınları, çocukları, köleleri nasıl ezdiler?.. Hatta işkenceyle nasıl öldürdüler. Mızrağı, göğsüne nasıl sapladılar, görün!..


Şimdi tabii bu durumda, yâni müslüman kardeşi böyle zulme mâruz kalmış iken, zulüm görüyor iken, o da onu engellemeye gücü yeterken yardım etmemişse, çok büyük suç işliyor. "Eh biz o zamanda, o zulümlere şahit olmadık, onları yaşamadık." diyemezsiniz, diyemeyiz sevgili kardeşlerim! Diyecek, savunacak halimiz yoktur. Biz de bugün dünyanın her yerinde müslümanların nasıl zayıf, nasıl fakir, nasıl muzdarib, nasıl aç, nasıl susuz, nasıl böyle hastalıktan kırılan, nasıl gözlerine sinekler konan, kaburgaları sayılan insanlar olduğunu radyolardan dinliyoruz, televizyonlarda görüyoruz. Gazetelerde, mecmualarda resimlerini görüyoruz.

Allah razı olsun, bizim kardeşlerimiz de bu İslâm dergisinde, Kadın ve Aile dergisinde, Panzehir dergisinde, İlim ve Sanat dergisinde o kadar güzel yazılar yazıyorlar ki, bana gönderilen en son sayıları görünce ben iftihar ettim. İngiltere'de beni çok güzel bir İslâmî vakfın tesislerinde gezdirdiler, Lester'deki Martfilt İslamic Faundation'da gezdirdiler. Çok güzel çalışıyorlar. Pakistan'daki Mevdûdî'nin taraftarı olan kimseler, aydın, bilgili kimseler. Orda fevkalâde güzel çalışmalar yapıyorlar. Onlara sunduk bu dergilerimizi, onlar da ilgili dairenin müdürüne verdiler. Şöyle göz ucuyla tâkip ediyorum, bizim dergileri görünce fevkalâde şaşırdılar. Bizim dergilerin baskısı, seviyesi, üstünlüğü, güzelliği, mükemmeliği çok ilgilerini çekti. Birbirleriyle konuşurken:

"--Çok mükemmel, alın bunları dosyalayın! Adreslerini alın, bundan sonraki sayıları da takib edelim!" dediler.

İftihar ettim, teşekkür ediyorum. Tabii sizelere de onları okumanızı tavsiye ediyorum.


Sözü nerden açtık? Dünyanın her yerinde zulme uğrayan mazlum, mağdur müslümanlar var. Onları bizim dergilerimiz yazıyor. Bizim dergilerimiz bir dünyayı bir bütün olarak görüyor, dünyanın neresinde müslümanlar varsa onlarla ilgileniyor. Bazen Çin'le, bazen Afrika'yla, bazen Amerika'yla, Avrupa'yla ilgili yazılar oluyor. Akra radyomuz da dünyanın her yerinden, Japoya'dan, Avrupa'dan, İngiltere'den, Amerika'dan yorumcu, müslüman, mütedeyyin uzman kardeşlerimiz bilgileri toplayıp, size taze bilgiler sunuyorlar. Başka haber ajanslarının maksatlı haberleri gibi değil, tamamen uyanık müslüman kardeşlerimizin haberleri. Bunları dinlemek zorundasınız.

Dergi almak belki para vermeyi gerektirir ama, radyoyu dinlemek hiç öyle para gerektirmiyor. Sadece ayarlarsanız dinleyebilirsiniz. Dinleyince biz mutlu oluyoruz. Dergileri de alırsanız ordaki bilgiler de kalıcı olur, kütüphanenizde kalır; her zaman okursunuz, baş vurursunuz. Başkalarına da anlatırsınız.

Böylece dünyadaki müslümanların kardeş olduğu gönlünüze yerleşir ve kardeşlerinizin ızdıraplarına çare bulmak için çalışmalar yaparsınız.


Bakın Orta Asya'da nice nice bizim gibi aynı dili konuşan, aynı inancı paylaşan, ama yardıma çok ihtiyacı olan; hem eğitim bakımından, hem maddî bakımdan, hem sınaî bakımdan yardıma çok muhtaç nice nice kardeşlerimiz var... İşte hükümet ilgilileri oralara gidiyorlar, oralarda işbirliği çareleri arıyorlar. Karşılıklı menfaatleri arayıp, bulup, dostlukları pekiştirmeye çalışıyorlar.

Yâni bu devirde de, çevremizdeki insanlara karşı çeşit çeşit görevlerimiz var. Bunları yapmazsak Allah sorumlu tutabilir. Dileriz ki Allah sorgu suale uğratmadan, bigayr-i hisâb, sıratı yıldırım gibi geçirip cennetine dahil eylesin... Ama görüyorsunuz hadis-i şerifler ürkütücü ve korkutucu olabiliyor. Yanında bir müslüman hor, zelil edilmiş , işkence ve zulme maruz iken, o da ona yardım etmeğe güç yetirebilecek durumda iken yardım etmemişse, Allah da onu kıyamet gününde hor ve zelîl eder. (Alâ ru'ûsil-eşhâdi yevmel-kıyâmeh.) "Kıyamet gününde, gözlemcilerin, bakanların gözü önünde..." demek oluyor. Bütün mahşer halkının huzurunda hor ve zelîl olur.

Onun için biraz toplumcu, biraz ümmetçi, biraz insancıl, biraz bütün dünyaya yönelik, bütün insanları kucaklayan, geniş, büyük duygulara artık daha çok önem vermeye yönelmenin zamanı geldiğini düşünüyorum.

f. Malıyla Dinini, Irzını Korumak

Üçüncü hadis-i şerifle sohbetimi tamamlamak istiyorum, aziz ve değerli kardeşlerim! Bu, mânâ bakımından ikinci hadis-i şerifi destekleyecek bir hadis-i şerif. Dünyanın neresinde yardıma muhtaç insan varsa yardım, etmeliyiz, dünyanın neresinde zulüm varsa zulmün karşısına çıkmalıyız, her yere yetişmeliyiz.

Ticaret için nasıl yetişiyoruz? Yaptığımız bir pamuklu elbiseyi, iç çamaşırını Amerika'ya, Kanada'ya satıyoruz, Avustralya'ya, Afrika'ya gönderiyoruz da, îman için çalışma bahis konusu olunca niçin geri duralım?.. Ona da çalışmamız lâzım. Hâkim'in Müstedrek'inde rivâyet ettiğine göre Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:


ME. 1140 (Menistetàa minküm en yübkıye dînehû ve ırdahû bimâlihî felyef'al.) "Sizden her kim ki, malıyla dinini ve namusunu ibkà etmek, korumak imkânına sahipse, yapsın bunu!"

Bunu biraz açıklayayım: (Menistetàa minküm) "Sizden her kimin gücü yeterse..." diyor. Neye? (En yübkıye dînehû) "Dinini devam ettirmeye, dindarlığını sürdürmeye, dinini korumaya; (ve ırdahû) ve şerefini, namusunu, haysiyetini korumaya, devam ettirmeye, bayrağı yere indirtmemeye kimin gücü yeterse..." Neyle?.. (Bi malihi) "Para vererek, masraf yaparak, mal harcayarak bunu yapmaya gücü yeterse; (felyef'al.) yapsın!" Yâni, "Kesenin ağzını açsın, paraları saçsın, harcasın, ahiretini kazansın, dinini kurtarsın; ırzını, namusunu korusun, kurtarsın!"


Türkçe'de ırz deyince sadece bir çeşit suç akla geliyor, ırza geçmek gibi... Fakat ırz, Arapça'da namus demektir. Meselâ bir kimseye hakaret etsen, onun haysiyetine dokunacak bir şey yapsan, o da bir çeşit ırza tecavüz oluyor. Bizde anlaşıldığı mânâsından daha değişik bir mânâ.

Bir insanın haysiyeti var, şerefi var, kıymeti var. Kişisel hakları ve hürriyetleri var. İtibarı var toplum içinde... Birisi buna sözle de sataşsa veyahut fiilen de yakalasa, bunu yok etmeğe kalksa; ırzına, şerefine, haysiyetine, malına, mülküne şöhretine, şanına leke sürmeye kalksa; tabii bu fenâ... Bunun yapılmaması için insanın çalışması lâzım!

Bir de dinini korumak için meselâ insan oruç tutuyor, namaz kılıyor, dindarlığını devam ettiriyor. Zâlim, zorba birileri gelmiş, namazını niyazını engelleyecek, orucunu, ibadetini, haccını engelleyecek; İslâm'ı yaşamasını, öğrenmesini, öğretmesini engelleyecek; zikrini, sevaplı çalışmaları yapmasını engelleyecek... Bunun izâle edilmesi lâzım! Bu bir engeldir. Bu engelin izâle edilmesi için ne gerekiyor? Çalışma gerekiyor. Çalışma neye dayanıyor? Paraya dayanıyor. Yâni bütün hizmetlerin, bütün çalışmaların bir mâlî yönü vardır. İnsan bir evde oturuyor, mâlî yönü nedir? Kirası... O evde oturabilmek için kirasını verecek, vergilerini verecek. Elektrikten istifade ediyor, sayacın yazdığı parayı ödeyecek. Sudan istifade ediyor, belediyeye su parasını verecek...

O halde insanın da dinini korumak için, haysiyetini, namusunu, şerefini, izzetini, itibârını, alın açıklığını korumak için para vermek gerekiyorsa, verilecek.


Basit basit misallerle anlatmaya çalışayım: O devirde bazı mütecâviz şairler olurdu. Hicv yazar, kötüleyici şiir yazar. İnsanların zaten böyle dedikoduya kulak verme tarafı vardır. O şiirleri okur, ezberler, kulaktan kulağa yayılırdı. "Al şu parayı, kes sesini, sus!" veyahut, "Öyle yazma böyle yaz!" denilebilirdi.

Şimdi ben bu yabancı ülkelerin çalışma tarzlarını okuyorum. Bir ülkede bir şey yaptırmak istedikleri zaman, o ülkenin yazarlarına, itibarlı insanlarına kesenin ağzını açıyorlar, paralarını veriyorlar. Ondan sonra istediklerini yaptırtıyorlar. Bu harbetmekten kolay oluyor. Harbetse, bir attığı bombanın şu kadar milyar değeri var. Bir uçak düşse, şu kadar... Bir asker ölse, tabii artık bir insanın canının parası ölçülemez, ne kadar büyük zarar... Öyle yapmıyor, rüşvet vererek, el altından para göndererek, destek yaparak kendi işini götürüyor. Yâni beşinci kol faaliyetlerini, o milleti içerden yıkmak veya gelişmesini engellemek için parayla, pulla bir şeyler yapıyor.

Düşmanlar İslâm'ın gelişmesini engellemek için, müslümanın huzurunu rahatını bozmak için paralar harcıyorlarsa ki, bunlar belgelerle belirlenmiştir, kitaplarda yazılmıştır. Gazeteler bu belgeleri bazen neşrediyorlar, bazen de yayınevleri, mühim kitaplar neşrediyorlar. Oralardan herkes okuyor, herkesin bildiği bir şey...


Onlar İslâm aleyhine bu kadar paralar harcıyorlarsa, müslümanlar ne güne duruyor?!. Onlar da mallarıyla, keseleriyle, paralarıyla, imkânlarıyla İslâm'ı korumaya çalışacaklar.

Bu, ya o şirrete "Al şu parayı, sus!" demek şeklinde olur, ya da karşılık verecek müesseseleri tesis etmekle olur. Yayın yapmakla olur. Radyo yayını, televizyon yayını, gazete yayını, dergi yayını, okul faaliyetleri, eğitim çalışmaları, konferanslar, çeşit çeşit çalışmalar... İşte biz bunları yapmak için diyar diyar dolaşıyoruz. Böyle diyar-ı gurbetlerde, bu yaz tamamen sizlerden uzak geçti. Niçin yapıyoruz bunları?.. İslâm'ın korunması için. Bunlar neyle oluyor?.. Masrafla oluyor. Mâlî tarafı oluyor her işin... Onun için, İslâmî hizmetlerin mâlî yönünü herkes düşünmeli, kesesinin ağzını açmalı; kendi namusunu, haysiyetin, dinini korumalı, çiğnetmemeli! Bu iş parasız olmaz.

Peygamber Efendimiz'in zamanında da Ebûbekr-i Sıddìk gibi, Osman-ı Zinnûreyn gibi, Sa'd ibn-i Ebî Vakkas gibi nice nice sahabenin --rıdvanulàhi aleyhim ecmaîn, Allah şefaatlerine erdirsin-- nice nice mallarını, paralarını Rasûlulah'ın gösterdiği istikamette nasıl harcadıkların biliyoruz. Esirlerin nasıl kölelikten kurtarıldığını, hürriyetlerine kavuşturulduğunu, İslâm ordularının nasıl techiz edildiğini, müslümanların açlıktan, yoksulluktan nasıl kurtarılmaya çalışıldığını tarih kitaplarında ibretle okuyoruz, aziz ve sevgili kardeşlerim!..


"Sizden biriniz dinini korumak, kurtarmak, geliştirmek için; haysiyetini, namusunu, hürriyetlerini korumak, kurtarmak için, eğer malıyla bir çalışma yapmak imkânına, iktidarına sahipse, yâni malı mülkü, parası pulu varsa, bunu yapsın!" dediğine göre Peygamber Efendimiz, bileceğiz ki İslâmî çalışmaların bir bölümü de maddîdir. Herkes maddî yönden de İslâm'a katkıda bulunmaya çalışacak, parasını hak yola harcayacak, İslâmî hizmetleri yapacak.

Tabii bu İslâmî hizmetin yapılmasını da sınırlar içinde düşünelim. Bazıları çıkıyor, "Ben İslâmî hizmet yapacağım, verin paraları!.." diyor; paraları topluyor, ondan sonra paralar o İslâmî hizmetlere gitmeyebiliyor. Tabii paraların İslâmî hizmetlere gitmesini sağlayacak tedbirleri de almak lâzım!..

Ben bizim camimizin çevrsindeki harabe evlerin alınmasını ve camiye katılmasını sağlarken, bunu arkadaşlarıma, cemaatime hedef olarak gösterirken, daima söylerdim: "Gidin bakın, bunları biriniz alın! Bir kişi alabilirse alsın, ondan sonra camiye bağışlasın!.. En kolay yolu, inşaat yapılırken getirsin bir kamyon demiri, oraya koysun... Bir kamyon tuğlayı getirsin, inşaatı tâkip etsin veya üç tane ustayı göndersin akşama kadar çalışsın, parasını kendisi versin!" derdim. Yâni hayrın amaçlanan hedefe varmasını, amacından sapmamasını, birilerinin cebinde suistimal edilmemesini sağlamak da önemli...


Onun için ben şahsen şimdi, tecrübelerime dayanarak şunu belirtmek istiyorum kardeşlerime: Hayırlarınızı şahsen yapınız! Yâni bizzat tâkip ederek, yoksulun eline parayı bizzat veriniz! Aracıları mümkün olduğu kadar kaldırınız veyahut büyük hayırlarsa, bazı kimseler ikisi-üçü bir araya gelip yapsınlar!

Bir ulusal televizyonumuz yok. Ulusal televizyonu yapmak büyük bir iş. Para toplanacak vs. Üç tane zengin toplansın, yapsın! Allah rızası için, güç yetirebilecek insan yapsın! İslâmî yayın yapsınlar, İslâm dışı iş yapmasınlar! İslâm'ı korusunlar, imanı öğretecek çalışmalar yapsınlar, sevapları kazansınlar. Rasûlullah Efendimiz'in tavsiyesini tutmuş olsunlar, rızasına vâsıl olsunlar. Peygamber Efendimiz'in hoşnutluğunu kazansınlar, ahirette komşusu olsunlar. Yâni, şahsen iş olsun, bitsin. Ayrıca para toplamaya, makbuz kesmeye, makbuzun %25'ini, %40'ını şurası alacak, şu kadar bunun cebine gidecek... Bu gibi şeylerin engellenmesine çalışmak da önemli oluyor.

Kısaca söylemek gerekirse: Mâlî hayırları yapacaksınız. Bu hayırların amaca uygun yere ulaştığını tâkip edeceksiniz, mümkünse kendi elinizle ta amaca, hedefe kadar götüreceksiniz. Aracılar çoğaldıkça tehlikeler artabilir diye ikaz ediyoruz. Hayırları bizzat yapın, böylece hayırları gösteren insanları da zahmetten kurtarmış olursunuz. Bak şurda bir hayır yapılacak diyoruz, yapıyorsunuz. Elhamdü lillâh, böylece biz de rahat ediyoruz demek istiyorum.


Aziz ve sevgili kardeşlerim! Allah-u Teàlâ Hazretleri hepimizin hayatını olumlu ve verimli bir tarzda geçirmeyi hepimize nasîb etsin... Hepimizin malımızla, canımızla, dilimizle, gönlümüzle, elimizle her çeşit imkân ve müktesebatlarımızla İslâm'a güzel hizmetler yapmamızı Allah nasîb eylesin...

Böylece ne olacak?.. Arkada bıraktığımız eserlerle, biz vefat ettikten sonra da sevap kazanmaya devam edeceğiz. Yâni bir insanın arkada bıraktığı hayrâtı, hasenâtı onun ikinci ömrüdür, vefattan sonraki ömrüdür. Kişi ölür, eseri kaldıkça, durdukça sevabı ona gelir. İnsan bir ağaç dikse bile, ağacının altında birisi otursa bile, üstüne bir kuş konsa bile, meyvasını gagalasa bile, odununu birisi alıp evinde, ocakta yaksa, ısınsa bile, o ağacı dikene onun sevabı gelir. Vefat etmiş olsa bile defterine sevaplar yazılır, sevabı artar. Ahirette yüzü güler.

Allah hepimizi hayırların kaynakları eylesin, şerlerden uzak eylesin... Islah-ı nefs edip, kâmil müslüman olup, İslâm'a güzel hizmetler yapmayı nasîb eylesin...

Tabii vaadler çok büyük; ümitsizliğe düşmeyin aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Peygamber Efendimiz SAS buyurmuş:

"--İslâm okyanusları geçecek, her tarafa yayılacak, herkes İslâm'ın güzelliğini anlayacak ve cihana bir zaman İslâm hâkim olacak!"

Allah bize o hususta yardımcı olmak şerefini bahşeylesin...

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühü!..

12. 09. 1997 - Münih / ALMANYA

_________________
HERKES KORKTUĞUNDAN KAÇAR,ALLAH'TAN KORKAN İSE O'NA YAKLAŞIR.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yusuf yüzlü
Üstçavuş
Üstçavuş


Kayıt: 05 Arl 2007
Mesajlar: 111
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Şub 01, 2008 2:46 pm    Mesaj konusu: ALLAH-IN SEVDİĞİ DAVRANIŞLAR Alıntıyla Cevap Gönder

ALLAH'IN SEVDİĞİ DAVRANIŞLAR

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Size Almanya'nın Stutgart şehri yakınlarındaki Nürnberg'den hitap ediyorum. Selim isminde bir arkadaşımızın evindeyiz. Münih'ten geldik. Havalar güzel, manzara güzel, yeşillik, bahçeli bir semtteyiz. Meyva ağaçlarından kırmızı elmalar sarkıyor. Beğendik buraları. Allah hayırlar ihsân eylesin... Sizlerden uzakta olmaktan başka bir sıkıntımız yok.

a. Allah'ın Rahmet Edeceği Kimseler

Bugünkü sohbetime İbn-i Abbas RA'ın Peygamber Efendimiz'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifle başlamak istiyorum. Mübarek metnini okuyum, besmele çekerek:


ME. 638 (Rahimallàhu men hafize lisânehû, ve arafe zemânehû, vestekàmet tarîkatühû.) Sadaka rasûlullah, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.

SAS Efendimiz bu hadis-i şerifine dua ile başlıyor: (Rahimallàhu) diyor, yâni "Allah rahmetine erdirsin!" mânâsına... Rahime aslında mâzi sigasıdır ama, Arapça'da mâzi sigası dua makamında da kullanılır. Düz olarak düşünülse, (Rahimallàhu) "Allah rahmet etti." mânâsına gelir. Buyuruyor ki Efendimiz:

(Rahimallàhu men hafize lisânehu) "Lisânını koruyabilene Allah rahmet etti." yâni, "Etmesi garantilidir, rahmet etsin!" demek. (Ve arafe zemânehû) "Ve zamanını bildi." Yâni, "Her kim ki lisanını koruyabildi, zamanını bilebildi, (vestekàmet tarîkatühû) yolu da düz oldu; işte buna Allah rahmet etsin!" demek. "Etti" denirse, tercümesinde yanlış gibi olur. "Rahmet eylesin böyle kimseye..." demek daha uygun.

Efendimiz dua etmiş oluyor ama, böylece teşvik de etmiş oluyor. "Böyle böyle yaparsanız Allah sizi rahmetine erdirsin... Böyle yapın da Allah'ın rahmetine erin!" mânâsınn anlamamız lâzım, Efendimiz'in emri gibi telâkkî etmemiz lâzım bu sözleri... Kısa sözler.


Ben açıklayayım: Allah'ın rahmetine erdirmesini istediği kimseler kimler?.. Neler yaparsa, "Allah rahmetine erdirsin!" diye temennî ediyor Peygamber Efendimiz?..

1. (Rahimallàhu men hafize lisânehû) "Lisanını hıfzedene, koruyana Allah rahmet eylesin, rahmetine onu erdirsin!" Burda lisan yabancı dil mânâsına değil, boğazındaki konuşma vasıtası olan dil demek... "Dilini tutana, diline hâkim olana, diline sahip olana, dilini günahlardan koruyana Allah rahmeylesin!" demek.

Muhterem kardeşlerim! İnsanlar konuşa konuşa anlaşıyorlar ve dilleriyle sevap kazanıyorlar. Dilleriyle zikir yaparlarsa, sevap kazanırlar. Birisinin gönlünü hoş edecek tatlı sözler söylerlerse, sevap kazanırlar. Bülbüller gibi Kur'an okurlarsa, sevap kazanırlar. Hayırlı işler yaparlarsa, doğru şahitlik yaparlarsa, hakkı söylerlerse sevap kazanırlar. Cihad etmiş gibi büyük mükâfatlara nâil olurlar.


Amma, dilleriyle yalan söylerlerse, dilleriyle küfrederlerse, onun bunun kalbini kırarlarsa, can yakıcı, bir insanın zararına sebep olan sözler söylerlerse, mahkemede yalancı şahitlik yaparlarsa, meydanlarda yalan yanlış sözler söylerlerse, kahvelerde günahlı boş sözler söylerlerse...

--Oflu Hoca fıkrası.

--Kah kah kah, kih kih kih...

--Nasrettin hoca fıkrası.

--Kah kah kah, kih kih kih...

--Rindin birisi cennete girmiş de, sofuların arasında orayı beğenmemiş.

--Kah kah kah, kih kih kih...

Ama bunlar oyuncak değil. Cennetle alay edilmez, cehennemle dalga geçilmez, istihza edilmez. Lisanıyla günaha giriyor veyahut yalan sölüyor, günaha giriyor veya küfrediyor, ağır, hakàretâmiz söz söylüyor, kalp kırıyor, günaha giriyor... vs. Veyahut da insanı dinden, îmandan çıkartacak sözler söylüyor, günaha giriyor.

Lisan, insanı cehenneme sokan, cehenneme götürecek pek çok suçların işlendiği bir alet de olabilir. Allah'ın rızasını kazanmaya sebep olacak güzel bir vesîle de olabilir. Bir alet, bir konuşma aleti... Konuşan neyi konuşursa, lisan onu söyler. Neyi düşünürse, lisan onu söyler. İşte ona göre dilin sahibi, lisanın sahibi, konuşmanın yapıcısı sevap kazanır veya günaha girer; kendisi bilir.


"İnsanlar ekseriyetle dilinden günaha girer." diye SAS Efendimiz'in hadis-i şeriflerini geçtiğimiz haftalarda okumuştuk. Bir de cinsel duyguların kontrolsüzlüğünden girer diye söylemiştim.

Demek ki, Efendimiz bu hadis-i şerifte lisanımıza, dilimize sahip olmamızı, konuşmamızı ölçüp biçip söylememizi, dilimizle günah işlemekten sakınmamızı, sevaplı işlere gayretli olmamızı tavsiye etmiş oluyor. Lisanı korumak tavsiyesinde bulunuyor. O halde biz de dilimizle Allah'ı zikredelim!


Allah diyelim dâim,
Yolda duralım kàim.


Cenâb-ı Mevlâ'nın adını andıkça:


Bir kez Allah dese aşk ile lisân,
Dökülür cümle günah misl-i hazan!


Tevbe edelim, istiğfar eyleyelim, af dileyelim; hayır söyleyelim, sevap kazanalım! Bu bir...


2. (Ve arafe zemânehû) "Zamanını bileni de Allah rahmetine erdirsin!"

Belki üçü bir arada, belki tek tek de yeterli... Yâni, Allah dilini tutana rahmetini ihsan eylesin, onu rahmetine mazhar eylesin... Allah zamanını bilene rahmet eylesin... Veyahut hem dilini tutmasını bilip, hem de zamanının kıymetini bilmek; hepsini bir arada da düşünmüş olabilir Peygamber Efendimiz.

Zamanını bilmek ne demek?.. (Arafe zemânehû) Zaman, iki olay arasındaki geçen süre, zaman bu ve geçiyor, daima çalışıyor. Yâni biz durduğumuz zaman, zaman durmuyor. Biz dursak da, uyusak da zaman akıp gidiyor. Ömür bitiyor. Sayılı nefesler sayıca azalıyor, tükenmeye doğru gidiyor. Onun için, "Zaman çok kıymetli bir sermayedir." denmiş.


Almanya'da dolaşıyoruz. Almanca'sını söyleyelim: (Zeit ist gert) Yâni, "Zaman para gibidir, zaman çok kıymetlidir." diyorlar. Para nasıl kıymetliyse; yüz marklar, beşyüz marklar, bin marklar, böyle cepleri doldurduğu zaman insanın göğsünü kabartan kocaman kocaman paralar nasıl kıymetliyse, zaman da kıymetli...

Zaman herkeste var ama, zamanı boşa harcıyoruz. Zamanın kıymetini bilmiyor çoğu kimse... Zaman kahvelerde gidiyor, zaman stadyumlarda gidiyor. Zaman boş şeylerle geçiyor, elden kaçıyor. Ömür bitiyor, ortada bir şey yok... Dönüp bakdığın zaman koca bir ömr-ü heder, boşa geçmiş bir ömür... Sonra tabii çok kederleniyor insan, üzülüyor; ah ediyor, vah ediyor ama, zaman bir daha geri gelmiyor. Zamanının kıymetini bilecek.


"Zamanın kıymetini bilmek" sözünden ben, birincisi: Zamanın kadrini kıymetini, önemini bilmek diye anlıyorum. Zamanın çok kıymetli olduğunu, saniyesinin boş geçirilmemesi gerektiğini düşünüyorum, bir bu... Bir de her zamanda, müslümanın o zamana uygun olarak yapması gereken uygun bir iş vardır. Meselâ Ramazan'da, oruç tutması lâzım; cuma vaktinde, cuma namazına gitmesi lâzım!..

Cuma namazına gitmiyor, "Dükkanım açık çalışıyorum." diyor. Allah, "Cuma vaktinde ticareti bırakın, camiye gelin!" diye buyurmuş. Haram işliyor, Allah'ın emrine aykırı iş yapmış oluyor. O zamanda cuma namazına gitmek lâzım. Cuma namazı kendisine farz olmuş olan, erkek ve hür bir insanın cumaya gitmesi lâzım!..

Sabahleyin güneş doğmadan önce kalkıp sabah namazını kılması lâzım! Mümkünse camide kılması lâzım; evde kılmasından 27 kat daha sevaplı... Cuma namazı kılınan bir camide namazı kılarsa, 50 kat sevap var.

Zamanın kıymetini bilmek önemli, bir de "İçinde bulunduğu zamanda yapması gereken en önemli iş hangisi?" diye düşünüp, onu yapmak lâzım!


İçinde bulunduğun zamanı düşüneceksin: "Bugün günlerden ne?.. Günün hangi saati?.. Şu sırada ne yapmalıyım?.. Bu vakit namazını kıldım mı?.. Şu anda ben vaktimi neyle geçiriyorum, aslında neyle geçirmek lâzımdı?" diye insan zamanını böyle de bilebilir.

Zamanını bilmekten Efendimiz'in tavsiye buyurduğu zamanı bilmek konusu böyle de olabilir. Hem zamanın kıymetini bilmek, hem de hangi zamanda hangi sevaplı işi yapacağını bilip, onu kaçırmamak...

Seher vakti tevbe ve istiğfar zamanıdır. Seher vakti, imsak kesilmeden önceki zaman, gecenin son bölümleri. Sahura kalkıp da oruç tutacakların namaz kıldığı vakitler. O vakitler kalkıp abdest alıp, namaz kılıp, dua edip, tevbe ve istiğfar etme zamanı... Sabah namazı vaktinde, sabah namazına gitmek lâzım! Cuma namazının vakti gelince, cumaya gitmek lâzım! Akşamı, yatsıyı, ikindiyi zamanı gelince kaçırmamak lâzım. Bunların hepsi önemli.


Zamanının içinde, o anda ne yapması gerektiğini bilmiyorsa, bilenlere bakmalı, sormalı, öğrenmeli!.. Eski büyüklerimizin yazdığı bazı güzel kitaplar vardır. Günün içinde, yirmidört saatin hangi saatini neyle geçirmesi gerektiğini anlatan kitaplar vardır. Bir günün, bir gecenin ameli diye bunları böyle yazan kitaplar vardır. Ne kadar güzel... İnsan onları okumalı ve zamanının kıymetini bilerek, günün o saatinde hangi işi yapması gerektiğini bilerek, zamanını değerlendirmeli, sevapları kazanmalı!.. İslâm için çalışmalı, ahireti için çalışmalı, Allah'ın rızasını kazanmak için çalışmalı!.. Hayırlı işte koşturmalı, şerli işten uzak durmağa gayret etmeli!.. Zamanını boşa harcamamalı!..

Efendimiz böyle tasviye etmiş oluyor.


Üçüncü cümlecik, ana cümledeki üçüncü bölüm: (Vestekàmet tarîkatühû) "Allah, yolu düzgün olana da rahmet eylesin, rahmetine onu da mazhar eylesin!" diye, SAS Efendimiz yolu düzgün, tarikatı istikamet üzere olan, müstakîm olana da dua ediyor.

Bizim ülkemizde, Türkiye'de tarikat deyince tasavvufî tarikat anlaşılır. Nakşî Tarikatı, Kadirî Tarikatı, Mevlevî Tarikatı, Bektâşî Tarikatı deniliyor; o anlaşılır. Burda tarikat, doğrudan doğruya kişinin gittiği, yöneldiği yol mânâsına... (Vestekàmet tarikatühû) "Yollandığı yol, yürümekte olduğu yol, hayatını yöneltmiş olduğu istikamet doğru olana ne mutlu!.. Yürüdüğü yol doğru yol olana ne mutlu!" diye, Efendimiz ona da dua ediyor.

Bu da tavsiye ediliyor. Demek ki, insan yürüdüğü yola da dikkat etmeli. Zamanını boşa geçirmemeye de dikkat etmeli. Yâni günü hangi istikamette geçiyor, ömrü hangi istikamette geçiyor? Adam ne iş yapıyor, hangi işle meşgul? Kumarla mı meşgul, gafletle mi meşgul, ticaretle mi meşgul?.. Günahla mı meşgul, haramla mı meşgul, zulümle mi meşgul?... Zamanın kıymetini bilecek, yürüdüğü yolun düzgün olmasına dikkat edecek.

Müslüman her gün kırk rekât namaz kılıyorsa;


(İhdinas-sırâtal-müstakîm.) [Bizi doğru yola ilet!] diye, günde kırk defa doğru yolu düşünüyor ve Allah'tan istiyor. Yâni doğru yolun ne olduğunu Fatiha'dan da herkes az çok bilir.


(Sırâtallezîne en'amte aleyhim) "Kendilerine Allah'ın lütfettiği, in'am ettiği, ihsân ettiği, sevdiği, beğendiği, mükâfatlandırdığı iyi insanların yoluna" gidecek. Mü'min olacak ve iyi insan olacak. Allah'ın nimetine lütfuna ikramına mazhar olmuş kişilerin yoluna gidecek. (Gayril-mağdbi aleyhim veled-dàllîn.) "Allah'ın kendilerine gazab ettiği insanların yoluna değil, sapıtmışların yoluna değil..."


Dünyada herkes bir yolda yürüyor ama, demek ki bazı yolları Allah seviyor, o yolda yürüyenlere rahmet ediyor. Bazı yolda yürüyenlere gazab ediyor. "Bak bu edepsiz yanlış yolda yürüyor