| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Pzr Oca 06, 2008 2:23 pm Mesaj konusu: HAZRET-İ ALİ EFENDİMİZ'DEN VECÎZELER |
|
|
ÖNSÖZ
Ülkemiz, tarihî ve jeopolitik konumundan dolayı devamlı karıştırılmak istenmekte, iç ve dış şer odakları tarafından provakasyonlar düzenlenmektedir. Bir kısım faili meçhul cinâyetler ve provakatif kitle olayları bahane edilerek, alevî-sünnî meselesi sık sık gündeme getirilmektedir. Basın ve yayın organlarında, televizyonlarda, radyolarda, açıkoturum programlarında ileri-geri çeşitli şeyler söylenmekte; her iki taraf birbiri hakkında önyargılarla, varsayımlarla hareket etmektedir.
Bu arada, Peygamber SAS Efendimiz'in sevgili dâmâdı, halifesi Hazret-i Ali Efendimiz'in ismi çok zikredilmektedir. Sünnî kesimde, Hazret-i Ali Efendimiz baş tacı edilmekte, hayatı, menkıbeleri halk arasında okunmakta, ismi çocuklara konulmaktadır. Kendilerine Alevî ismini almış müslüman gruplar ise, Hazret-i Ali Efendimiz'i çok sevmekte ve onu kendilerine rehber edindiklerini iddia etmektedirler.
O bakımdan, toplumu bilgilendirmek, çeşitli müslüman gruplar arasında diyaloğu sağlamak, hak ve hakîkatı ortaya çıkarıp herkesi ona davet etmek amacıyla, Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN Hocamız tarafından Hazret-i Ali Efendimiz'le ilgili dersler başlatılmıştır. Bu derslerde Hazret-i Ali Efendimiz'in sözleri okunup, izah edilmektedir.
İlki Avustralya'da yapılan bu derslerin yazıya geçirilmesiyle hazırladığımız bu çalışmada, Hazret-i Ali Efendimiz'in tavsiyelerinden bir demet, okuyucuya sunulmuştur.
Hocamız'ın daha önceden yayınlanan, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri'nin Makàlât adlı eserini ortaya koyan çalışması, kamuoyunda güzel tesirler uyandırmıştı. Burda arzettiğimiz konuşmalarının da her kesim için faydalı olacağını ümid ediyoruz.
Başta Mehmed Ali Torlak Bey olmak üzere, Avustralya'daki konuşmaları çözüp bize gönderen kardeşlerimize de teşekkür ediyoruz.
Dr. Metin ERKAYA _________________ GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL... |
|
| Başa dön |
|
 |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Pzr Oca 06, 2008 2:25 pm Mesaj konusu: Allah Yolunda Beraber Olalım |
|
|
BUYURUN, ALLAH YOLUNDA BERABER OLALIM!..
Kaderin sevkiyle buralara kadar gelmiş ve burada çalışan değerli kardeşlerim!.. Hepinize en iyi dileklerimi sunarım. Derneğinize beni çağırdığınız için, davetiniz için teşekkür ederim.
Önce tanışma olacak dediler. Onun için kendimden --sizi ilgilendiren bazı yönleri dolayısıyla-- bahsetmeyi düşünüyorum. Bendeniz Çanakkaleliyim. Belki aranızda hemşehrilerim vardır. Çanakkale'de uzun zamanlar yaşayan köklü bir ailedeniz. Dedelerimiz, bugünkü Özbekistan'da bulunan Buhara'dan, yanlarında Arap halayıklarla, hizmetçilerle, kölelerle beraber göç etmiş, gelmişler.
Elhamdü lillâh Peygamber SAS Efendimiz'in soyundan geliyoruz. Dolayısıyla Hazret-i Ali Efendimiz'in ve Ca'fer-i Sâdık Efendimiz'in ailesine bağlı bir torun olmuş oluyorum. Yâni, onlar benim dedelerim; ben de onların, uzun yıllar sonra dünyaya gelmiş bir torunu durumundayım. O bakımdan "alevî" ismi beni ilgilendiriyor.
Ayrıca tasavvufî bir topluluk içindeyiz. Sadece benim tercihim değil, ben doğmadan öncelerden dedelerimin de bağlı olduğu bir Nakşî tarikatımız var... Bu tarikatın silsilesi, Hacı Bektâş-ı Velî Efendimizin yetiştiği bir silsiledir. Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz oradan yetişmiştir. O bakımdandan da bir ilgimiz var...
Her tarikatın bir silsilesi vardır. Yâni an'ane olarak geriye doğru; o kimden almış, o kimden almış bu neş'eyi, bu zevki, bu hâlet-i rûhiyeyi, bu ahlâkı; bu kaydedilmiş. Nakşî tarikatının da bir silsilesi vardır. Bizim an'anemizde bütün silsilelerimizin bağlantı noktası İmam Ca'fer-i Sâdık Efendimiz'dir. Tasavvuf bakımından da, ırk ve soy bakımından da Ca'fer-i Sâdık Efendimiz'e bağlıyız elhamdü lillâh... Allah'ın lütfu...
Kimseyi ırkı yükseltmez, kimseyi de alçaltmaz. Çünkü, Allah öyle yaratmıştır. İnsanın kendisinin seçmesiyle olan bir şey değildir. İnsan diyelim ki; İngiliz olabilir, Alman olabilir, Amerikalı olabilir... Ben bunları çok tabii görüyorum. Çok sevdiğim Kürt kardeşlerim vardır... Müslüman olmuş Yunanlı kardeşlerim var; çok seviyorum. Yunanlıyı bu kadar sevebilir miyim?.. Hani İstiklâl Harbi olmuş, aramızda mücadeleler olmuş... Ama müslüman olmuş, namaza başlamış, sakal bırakmış; Allah kalbimizi biliyor, seviyorum. Melbourn'da, gittiğim zaman görüşeceğim kardeşlerim var...
Hayatını incelediğim ve Mavera dergisinde röportajını okuduğum bir Amerikalı profesör var; onu çok seviyorum. Türk değil Amerikalı ama, çok seviyorum. Yine Yunanlı Cat Stevens vardı; müslüman oldu, Yusuf İslâm adını aldı. Ben kardeşiniz bir ameliyat geçirmiştim; İstanbul'da hastanedeyken beni ziyarete geldi. O beni seviyor, ben onu seviyorum.
Almanya'da bir araba alacaktık. Gittik işte, bir satıcıdan araba alacağız. Ne diyeyim... "Merhaba!.. Hepimiz Hazret-i Adem'den kardeşiz!" dedim. "Evet!" dedi, hoşuna gitti. Hepimiz Adem Babamız'ın evlatlarıyız. O halde aynı cins insanlar olarak birbirimizi sevmemiz gerekiyor.
Şeyh Sâdî vardır, İranlıların çok büyük şairidir. Üç büyük şairleri olduğunu söylerler; onlardan biridir. İran Edebiyatı baştan aşağı şiirdir. Çok güzel bir edebiyattır, hoş bir edebiyattır. Bize de çok etki etmiştir. O Şeyh Sâdî diyor ki:
(Benî âdem a'zâyi yekdîgerend.) "Hazret-i Adem'in evlâtları birbirlerinin uzvudur, parçasıdır." Bir vücut gibidir, hepsi birbirlerinin parçasıdır. Çünkü yaratılışta aynı cevherdendir. Şu masa demirden yapılıyor, şu tencere bakırdan yapılıyor... Biz insanlar da aynı cevherden yapılmışız. Binâen aleyh, birbirimizle yakın olmamız doğal... Fakat, "Benî Ademiz ama, birbirlerimizi yemekte kurtlardan daha ileriyiz!" diyor şiirin öbür tarafında...
Bizim köyümüzden birisi, askerlik yaparken Mamak'ta nöbet tutuyormuş kış günü... O zaman Mamak Muhabere Okulu'nun bulunduğu yerler pek böyle meskûn değilmiş. Kurtlar inmiş. Can havliyle tüfeğine sarılmış, sürüye bir kurşun atmış. Kurtlardan bir tanesine isabet etmiş, devrilmiş kurt... Kurtların hepsi üstüne çullanıvermişler.
Şimdi düşünüyorum ki: "Beraberce insanoğlunu yemeğe gidiyordunuz, kardeştiniz; şimdi ne oldu?.." Birisi yaralanınca, kanı yere dökülünce, hepsi üstüne çullanıp parçalayıvermişler. "Onlar birbirlerini yemekle meşgulken, ben de o arada kulübeye kaçtım, kurtuldum." diyor bizim akraba anlatırken...
İnsan doğal olarak sosyal bir varlık olduğu için, birbirini sevmek için yaratılmış. Birbirini seviyor, grup teşkil ediyor. Evlâdı annesini seviyor, ağlıyor annesini göremediği zaman... Anne baba, evlâdıın seviyor. Ondan daha uzak sevgiler olarak yakınlarını seviyor, akrabasını seviyor, kabilesini seviyor... Yâni, bir sevgi bağı var insanlar arasında ve insan bu sevgiye muhtaç...
Şu meşhur YÖK başkanı İhsan Doğramacı'nın Annenin El Kitabı diye kitabını, biz ilk evlendiğimiz zaman hanımla beraber birkaç defa okumuştuk. Çünkü o anne oluyor, ben baba olacağım; "Dur bakalım şu kitabı okuyalım, çocuklarımızı nasıl yetiştireceksek bilelim!" filân diye düşünüp okumuştuk. Orda diyor ki:
Büyük bir Amerikan hastanesinde, doğum evinde, aynı günde doğan yirmi tane çocuğu ayırmışlar; on tanesini bir tarafa, on tanesini diğer tarafa koymuşlar. Bu yirmi çocuğun hepsine eşit gıda veriyorlar; ikiyüz gram mama, şu kadar süt, bu kadar A vitamini, bu kadar D vitamini... Doktorlar varsa içinizde, onlar bilirler. Birinci gruptakilere mamayı verirken yanağını seviyorlar, öpüyorlar, "Seni yaramaz seni!.." diyorlar. Kucaklarına alıp seviyorlar, altını alırken şakalaşıyorlar... vs.
Diğer gruptakilere makina gibi muamele ediyorlar. Mamasını veriyorlar, altını alıyorlar. Sert bir muamele de yapmıyorlar ama, sevgi göstermiyorlar. Birkaç ay içinde, aynı gıdaları aldıkları halde, sevgi ile beslenen çocuklar, sevgisi bakılan çocuklardan daha çok gelişmişler. Demek ki sevginini büyük gücünü böylece isbat etmişler.
Sevgiye hepimiz muhtacız. Teselli edecek bir arkadaşa, koca adamken bile muhtacız. Başımıza bir hal gelse, isteriz ki; bir arkadaşımız gelsin, omuzumuza elini koysun, "Yâ üzülme, bu da geçer! Korkma, kuvvetli ol!.." filân desin, moralimizi düzeltsin. Buna bile muhtacız. Bazan koca adamken bile ağlarız, o zaman bile ihtiyacımız var...
Tabii genel yapımız buyken, galiba biraz da düşmanlık hissi var insanların içinde... O da nereden geliyor, hangi damardan geliyor, bilmiyorum. Düşmanlıklar da eksik olmuyor. İnsanların arasında çeşitli şekillerde düşmanlıklar oluyor.
Şimdi biz radyoevinden geliyoruz. Taptaze, buram buram bir olay... Benim yanımda Cevdet kardeşim var, başı takkeli... Biz dışarda oturuyoruz. Başka bir sebepten gitmedik, çağrıldığımız için gittik oraya... Konuşma yapacağız. Radyoevi, ben bir misafir profesörüm diye beni çağırdı. Ben de bir konuşma yapacağım. Açık olan kapıdan bir İngiliz geldi, şöyle bir baktı. Tabii biz İngiliz değiliz; tipimizden belli, sakalımızdan belli, takkemizden belli... "Gümmm!.." diye kapıyı bir kapattı.
Şimdi kapıyı açıp bununla kavga mı edeyim?.. Allah ıslah etsin mi diyeyim?.. Yoksa cahildir; Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de:
(Ve a'rıd anil câhilîn.) "Cahillere uyma, geçiver yanından!" buyurmuş diye aldırmayayım mı?.. Aldırmayayım ama, bir "sıfır" verdim. Bu mu İngiliz centilmenliği?..
Şimdi ben, dört tane beş tane dergisi olan, dört tane beş tane şehirde radyo yayını olan bir kimseyim... Yazarım, profesörüm... Sosyal bir mevkiim var Türkiye'de... Yâni ben bir ayıbını yazsam Avustralya'nın, epeyce zararını çeker Avustralya... Amma tabii, bunu Avustralya yapmıyor; bilgisi görgüsü eksik, Avustralyalı bir vatandaş yapıyor. Benim kim olduğumu bilmeden, kıyafetimdeki farklılıktan dolayı, bana "Gümmm!.." diye kapıyı kapatıyor. Halbuki, ben oraya gelmiş bir misafirim.
Demek ki, insanların içinde bir takım şeyleri oluyor. Tabii ben şahsen rahatsız oluyorum, karıncayı bile ezmek istemiyorum şahsen... Meselâ bir çocuk karıncayı ezse, üzülüyorum. Geçenlerde gördüm bir yerde... Çocuk gidiyor, gülerek ayağıyla basıyor, yerdeki böcekleri öldürüyor. Annesi de ses çıkartmıyor. Olmaz!.. Bu bir eğitim eksikliği, yanlış bir şey... Bu çocuk bu yaşta karıncayı öldürürse; büyüdüğü zaman anarşist olur, insan öldürür, insan öldürmekten zevk alır.
Filimlerde görüyoruz: Su deposunun üstüne çıkıyor. Mermileri yanına koyuyor. Otobandan geçen arabaları deviriyor. Hepsi uçup yandıkça, gülüyor... Sadist öyle olur. Küçükten eğitiminin yapılması lâzım!..
Benim Ankara'da bir elektronik mühendisi dostum vardı, aynı mahallede oturuyorduk. Amerika'da bir müddet kaldılar. Elektronik mühendisliği üzerine dört sene de işletme tahsili yaptı. Süper bir zekâ... Çocukları da süper... İlkokula giden çocuğunu sınıfının president'i yapmışlar. Biz mümessil diyoruz ama, bizde mümessil en çalışkan değildir. Mümessili güçlü kuvvetliden seçeriz biz... Onlarda herhalde en çalışkanı seçiyorlar. Bunları alıp, haftada bir kiliseye götürüyorlarmış. Bizim mühendis kardeşimiz de dindar... Çok okuyan, Kur'an'ı bilen, İncil'i okumuş bir insan... Belki ilâhiyatçıların çoğundan daha fazla dinî konuları okuyan, dinini yaşayan bir insan... Oruç tutar, geceleyin kalkar, ibadet eder...
"--Gitme!" demiş çocuğuna... "Hemen bir iki gün içinde beni okuldan çağırdılar." diyor.
"--Beyefendi, çocuğunuzu niye göndermiyorsunuz kiliseye?.." demişler.
Demiş:
"--Göndermem, çünkü ben müslümanım!.."
"--Ooo... Özür dileriz, biz bunu düşünemedik. Biz sandık ki, sen dine karşısın... Tabii şimdi, bizim görevimizi iyi yapmadığımız anlaşılıyor. Bizim görevimiz, senin çocuğuna bir cami bulmak, oraya götürmek... Tabii, senin kiliseye göndermemen normal... Biz seni dine karşı sandığımız için, seninle konuşmak için çağırdık.
Çünkü, biz bu çağda, ilkokulda (primary school) çocuğa bilgi vermeyi düşünmüyoruz, sevgi vermeyi düşünüyoruz. Çocuk hayvanı sevsin, sincabı sevsin, kediyi sevsin, köpeği sevsin... Kardeşini sevsin, arkadaşını sevsin, ona bir şeyler versin... Yâni, sevgi eğitimi yapmağa çalışıyoruz. Çünkü, küçük yaşta bu eğitimi almadı mı bir çocuk veya alamadı mı, --meselâ annesi babası olmuyor, öksüz kalıyor, bakımsız kalıyor-- o zaman toplumda problemli bir insan oluyor. Biz bunun için seni çağırdık. Tabii, şimdi görevimizi anladık: Senin çocuğuna bir cami bulacağız, bir imamın yanına götüreceğiz aynı saatte..." demişler.
Şimdi tarihte olmuş bir hadise var, tarihten gelen bir gruplaşma var: Alevîler, sünnîler... Siz Alevî Derneği'ni kurmuşsunuz, ben de sünnî gelenekten gelen bir insanım. Yâni, iki ayrı gruptanız. Fakat, ben ilâhiyat fakültesi profesörüyüm, bu ayırımın çok doğru olmadığını biliyorum. Edebiyat fakültesinde Arapça öğrendik, Farsça öğrendik. İran'a gittim. Humeynî merhum, vefat etmemişti. Humeynî ile görüştük, Rafsancânî ile görüştük, Hamaney ile görüştük. Dışişleri bakanlarıyla, meclis başkanlarıyla cuma namazına gittik. Orada mevlid kandilini, mevlid haftası olarak yapıyorlar ve "kardeşlik haftası" diyorlar.
Ben Türkiye'den gelirken, Mildura'da bir alevî derneğine geleceğimi bilmiyordum. Ama Türkiye'den gelirken çantama, okuyacağım kitapların arasına bir kitap almıştım: (Elfü kelimetin liemîrül mü'minîne ve seyyidil büleğâyi vel mütekellimîn, el imâm ali ibn-i ebî tâlib aleyhis selâm) "Emîrül mü'minîn ve edebiyatçıların, güzel konuşanların efendisi İmam Ali ibn-i Ebî Tâlib Aleyhisselâm'ın bin güzel sözü, vecîzesi" Ben bunu seyahatte okumak için yanıma aldım. Size şirin görünmek filân gibi bir şeyden değil...
Türkiye'de benim kurdurduğum birçok kadın dernekleri var... Ben kadınların eğitimine önem veriyorum. Kadınların eğitiminde de, --özellikle dinî eğitiminde-- erkeklere göre dengesizlik olduğu kanaatindeyim. Erkeklerin dini öğrenme şansı daha yüksek, kadınların bu şansı daha az... Çünkü, kadın bir taraftan evinde ev hanımı ve çocuklarının annesi... Evdeki bir çok işleri yapmak zorunda... Yemek pişirecek, çocuklara bakacak, evi idare edecek... vs. Bizim Türkiye'nin kültürü, örfü, adeti böyle... Hanımlar öğrenim yapamıyor.
O bakımdan, ben hanım dernekleri kurdurdum. Türkiye'de ellinin üstünde hanım derneklerimiz var... Hanımlar kendi meselelerini kendileri konuşsunlar, kendi aralarında eğitimlerini yapsınlar istiyoruz. Çünkü, ben hanımların yanına ulaşamıyorum, evlerine gidemiyorum. O zâten gelemiyor toplantılara... Gelmek istese bile çocuklarını kime bırakacak?.. Üç tane afacan çocuk buraya gelse, altını üstüne getirir. Ne bu videoyu çektirtir, ne bu konuşmayı yaptırtır... Onun için gelemiyor.
Şimdi bizim kurdurduğumuz kadın derneklerinden, Ankara'da Hanımların Sesi Derneği'miz var... Onun adına Ankara'da aktivite olarak, koca salonlar tuttuk, "Kardeşlik Günleri" tertip ettik. "Alevî, sünnî, ca'ferî, bekrî kardeştir. Bunların arasındaki farklar, insanların birbirleriyle düşman olmasına yol açacak tarzda değildir!" dedik.
Mısırlı bir şair var; "Fikir ayrılığı sevgiyi bozmamalı!.." diyor. Çünkü herkes aynı şekilde düşünemez. Herkesi aynı çuvala koymamalı!.. Bir ailede beş kardeşin bile farklı fikirleri olabilir. İnsan çok sevdiği annesiyle, babasıyla bile fikir bakımından bir konuda farklı düşünebilir:
--Sevgili babacığım, ben bu tarzda düşünüyorum. Müsaade et, böyle yapayım!..
--Evlâdım, hayır öyle yapma; o yanlış!..
--Ne olur baba, böyle yapayım!..
Böyle ihtilâflar olabilir. Fikir ihtilâfı kavgaya gitmemeli!.. Eğer maddî menfaat ihtilâfı varsa, onun da bir çözümü bulunmalı; o da kavgasız halledilmeli!.. İlle başka türlü yapılmamalı!..
Tabii biz, bu yaklaştırma çalışmalarını yapan ve aralarında öyle korkulacakÊçok büyük uçurumlar olmadığını anlatmağa çalışan bir ekibiz. Bunu yalnız burada yapan bir kimse değiliz. Burada böyle bir derneğin davetini kabul etmemiz de bu sebepten... Yâni, ayırım tanımadığımız için, kardeş olduğumuzu düşündüğümüz için... Türkiye'deki faaliyetimiz de bu... _________________ GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL... |
|
| Başa dön |
|
 |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Pzr Oca 06, 2008 2:28 pm Mesaj konusu: Allah Yolunda Beraber Olalım-2 |
|
|
Yalnız tabii, şu noktayı da belirtmek istiyorum, şöyle düşünüyorum ben: Allah'ın varlığına ve birliğine inanıyoruz; bu konuda ihtilâf yok aramızda... Yâni, Allah-u Teâlâ Hazretleri vardır, birdir; şeriki, nazîri yoktur. Her yerde hâzır ve nâzırdır. İnanıyoruz Allah'ın varlığına...
Bilim de, bilim adamları da böyle söylüyor. Alalım Aynıştayn'ı, alalım meşhur filozof Dekart'ı, alalım Paskal'ı... Paskal bayağı dindar bir adam, kiliseye bağlanmış bir insan... Felsefe tarihindeki önemli şahsiyetleri alalım; Allah'ın varlığına, birliğine iman ediyorlar. Tamam; ben bütün kalbimle iman ediyorum. Hayatımdaki bütün faaliyetlerin ana amacı; Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin sevdiği bir kul olmak, rızasını kazanmak... Amacım bu!..
Şimdi, Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin rızasını kazanılmasının pratik yolu nedir?.. Herkes, "Ben Allah'ı seviyorum, ben Allah'a inanıyorum!" diyor. İnanıyorsun ama, bunun pratik sonucu ne olacak?.. İnanınca ne olacak, sevince ne olacak?.. Seven sevdiğinin emrini tutar. Gel dediği yere gelir, git dediği yere gider. Sevdiğine karşı bir itaat ve uyum içinde olur.
Bizim Hocamız vardı (Rh.A), cennetmekân... O biraz halk konuşmasıyla konuşmayı da severdi. Derdi ki: "Arkadaşlık pekeyi demekle kaimdir!" Yâni biz "iyi" diyoruz şehir telaffuzunda; onlar "eyi" diyorlar. Anadolu'da bir çok yerde de "eyi" telaffuz edilir. Konyalılar da "Gonya" derler, "guzu" derler. Bu telaffuz farkları fıkralarda sevdiğimiz şeyler...
"Arkadaşlık pekeyi demekle kaimdir!" Yâni, "Tamam, pekâlâ, olur, pekiyi..." demekle kaimdir. Madem arkadaşsın, arkadaşına muhalefet etmeyeceksin. Hattâ Hocamız derdi ki, --birkaç sözünü nakledeyim; Allah cümle geçmişlerimize rahmet eylesin-- "Bir arkadaş bir arkadaşa, 'Kalk gidelim!' dese, arkadaşı da 'Nereye gidiyoruz?' dese, arkadaşlığa uymaz!" derdi.
Pazarlık mı yapacaksın arkadaşınla?.. Pazarlık yapacaksın; beğenirsen gideceksin, beğenmezsen gitmeyeceksin... O zaman sen arkadaşına uymuyorsun ki, sen kendi keyfini yapıyorsun. Çünkü, beğendin gittin; beğenmeseydin, gitmeyecektin... Beğenmesen bile gideceksin, arkadaşın hatırı için... Bizim arkadaşlık anlayışımız böyle...
Şimdi ben bir arkadaşımın evinde kalıyorum. Param var cebimde, Avustralya dolarım da var... Burda çok güzel bir yerde, güzel bir odada kalabilirim, daha da rahat edebilirim. İstediğim lokantada yemek yerim... Ama benim Hocam derdi ki: "Bir yerde birisinin arkadaşı varsa; otele giderse, lokantaya giderse, arkadaşlığa sığmaz!" derdi. Arkadaşına gidecek, muhabbet olacak!.. Büyük şeyh idi Hocamız...
Büyüklüğü nerden ölçeceğiz?.. Mezüreyi alıp boyunu mu ölçeceğiz?.. Boyuyla değil büyüklüğü; o yaratılıştır. İnsanın boyu küçük de olabilir.
Fuad Köprülü'nün evine gitmiştik. Şaşırdım Fuat Köprülü'yü görünce... Ufacık tefecik bir adam... Boy önemli değil... Ama Hocamız'ın kerametleri zâhirdi. Kerâmet sahibiydi, olağanüstü halleri olan bir kimseydi. Biz onun tavsiyelerine göre hareket etmeyi uygğun görüyoruz.
Muhterem kardeşlerim!.. Kur'an-ı Kerim Allah'ın kelâmı ve bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. İsbat edebilirim. Nasıl isbat edebilirim?.. Ceddimiz Hazret-i Ali'nin (RA ve kerramallahu vecheh) imzasını taşıyan, eliyle yazdığı Kur'an-ı Kerim var müzede... (Topkapı Sarayı Müzesi'nde...) Ben üniversite hocasıyım, benim bildiğim bir şey bu... Kur'an-ı Kerim'e inanıyoruz.
Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'inde buyuruyor ki: "Ben her şeyi affederim ama, beni tanımayanı affetmem!" Ateist, veya müşrik diyoruz. Gidiyor bir heykele tapıyor, başka bir şeye tapıyor; "Bunu affetmem!" diyor.
Şimdi bizim Vahab kardeşimizle çok tatlı seyahatimiz oldu. Singapur'dan buraya onunla geldik. Tatlı bir yolculuk oldu, hiç zahmet çekmedim. Taksiye bindik, havaalanına gideceğiz, şakır şakır yağmur yağıyor... Amerikan filimlerindeki gibi heyecanlı bir şey... Trafik sıkışık, yetişemeyeceğiz belki... Şoför Çinli... Vahab çok tatlı konuşuyor, İngilizcesi de güzel... Dedi ki:
"--Nerelisin?.."
"--Çinliyim!.."
"--İnancınız budist değil mi?.."
"--Budistim!.. Siz nesiniz?.." dedi.
"--Biz elhamdü lillâh müslümanız!.." dedik.
Sonra dedi ki:
"--Bak aziz kardeşim! Siz çok güzel heykel yapıyorsunuz, Buda'nın heykelini yapıyorsunuz. Altından yapıyorsunuz, belki kıymetli taşlarla süslüyorsunuz; ama siz yapıyorsunuz!.. Daha önce bir metal idi, kıymetli maden idi; siz yaptınız elinizle... Sonra karşısına geçiyorsunuz, 'Şunu ver, bunu ver!.." diye istiyorsunuz. Böyle şey olur mu?.." dedi.
Neden söylüyor bunu?.. Maksadımız yağ çekmek değil, Allah'ın rızasına uygun konuşmak... Çinli de olsa, hak bildiğimiz şeyi söyleyeceğiz:
--Sen yapmadın bunu?.. Kendi elinle yapmadın mı, şeklini kendin vermedin mi?.. Altında imzan yok mu?..
--Var...
--E, ne diye geçip karşısından bir şey istiyorsun? Akla mantığa sığar mı bu?..
Japonlar güneşe tapıyorlar. İmparatorları güneşin oğluymuş. Yakar o zaman oğlunu... Cayır cayır yakar. Öyle şey olur mu?.. Biz biliyoruz ki, gökyüzünde milyonlarca güneş var... Güneş gibi milyonlarca gök cismi var... Güneşin oğlu olmadığını biliyoruz.
Hintliler buzağıya, ineğe tapıyorlar. Nedense bu da çok yaygın... Eski Mısırlılar da tapmışlar. Yâni, nesi varsa bu zavallı hayvancağızın?.. Biz kebap yapıyoruz, kıyma yapıyoruz, döner yapıyoruz... Derisinden pabuç yapıyoruz, mont yapıyoruz, giyiyoruz. Onlar tapınıyorlar.
--Peki, deve daha boylu poslu; niye ona tapmıyorsun?.. Zürafa'nın boynu daha uzun, niye ona tapmıyorsun da, ille gelip bu öküze tapıyorsun?..
--İşte ziraat, bereket... vs.
--Traktöre tap o zaman... Kilometrelerce yer kazıyor, altını üstüne getiriyor...
Yâni, akıl mantık dışı... Biz herkesin fikrine saygılıyız ama, bilim dışılığa saygılı değiliz... Allah'ın sevmediği bir şeye saygılı değiliz. Sorumluluk hissediyoruz. O zaman söylemek zorunda kalıyoruz. ağzımızı bağlasalar, elimizi bağlasalar yine söyleriz. Seni öldüreceğiz deseler, yine söyleriz. Neden?.. Allah öyle değil!.. Allah onun o yaptığı heykel değil!.. Çok net olarak biliyoruz.
Şimdi biz onları söyledik. Budist dedi ki:
"--Haklısın ama, işte böyle töre olmuş, adet olmuş. Atadan, dededen böyle görmüşüz..."
"--Olmaz!.. Ne atanı kurtarır, ne seni kurtarır bu yanlış inanç!.. Sonra kâinatın sahibi olan, büyük kudret sahibi olan büyük yüce varlık razı gelmez bu işe... Kahreder, ceza verir, azab verir... Dünyada yapmasa, ahirette verir!" dedik. Bazı şeylerin söylenmesi lâzım!..
Şimdi, alevilik bir kültür; tamam... Bende alevilikle ilgili çok kitaplar var; güzel... Ben de Hazret-i Ali Efendimiz'in soyundanım elhamdü lillâh, çok şükür, iftihar ediyorum; güzel... Soyla iftihar edilmez ama, yine de insanın biraz hoşuna gidiyor böyle bir şey olması... Ama ortada bir ahiret var, öbür alem var... Bu dünya hayatı seksen sene, yüz sene, yüzon sene... Sonra, ahiret var; ahirete gideceğiz hepimiz... Öldükten sonra öbür hayata inanmıyor muyuz, ahirete inanmıyor muyuz?.. İnanıyoruz. (Amentü billâhi ve bilyevmil ahir) Ahiret olacak, cennet var, cehennem var... O sevdiklerimize, büyüklerimize kavuşacağız. Binâen aleyh, orda bir hesap var...
Müslümanı başka kültürlerdeki insanlardan ayıran en önemli inanç, "Lâ ilâhe illlallah" inancıdır. Yâni Allah'ın birliğini, yüce bir varlık olduğunu, bütün kâinatı yaratan ve yöneten varlık olduğunu, duaları kabul eden varlık olduğunu kabul etmektir. Bunu niye söylüyorum?.. Dua ediyorum, duam kabul oluyor. Ordan anlıyorum, varlığını çok net olarak hissediyorum. En büyük inanç bu...
İkinci önemli inanç: Ahiret inancı... Ahiret inancı olmasa, beni kimse tutamaz. Ben kaplandan daha yırtıcı olurum. Maddi menfaat sağlamak için mafyalar kurarım. Şimdi benim yüzbinlerce, milyonlarca kardeşim var... --Ben söylemiyorum, dergiler söylüyor, Hürriyet gazetesi söylüyor, Tempo söylüyor, Nokta söylüyor.-- Yâni ben bir mafya kurarım, yerinden zorla oynatırım her tarafı... Yapmıyorum, yapmam!.. Neden?.. Ahirete inanıyorum, ahirette hesaba inanıyorum, sözümün sorumluluğunu taşıyorum, Allah'tan korkuyorum; onun için... Ondan yapmıyorum; yoksa, çok fırsatlar geçer insanın eline... Herkesin eline çok fırsat geçer, geçiyor, geçebilir.
En önemli nokta, iman meselesidir, ahiretteki sorumluluk meselesidir. Biz suçların şahsîliği prensibine inanıyoruz.
--Ne demektir bu?..
--Suçu kim işlemişse, suçlu odur. Babası suçlu değildir, oğlu suçlu değildir. Suçu işleyenin yerine bir başkası ceza çekmemelidir. Suç şahsîdir, o kişinin kendisine bağlıdır, onun elinden çıkmıştır.
--Olur mu böyle prensip?..
--Olur! Bütün dünya hukuk sistemleri bunun üzerine oturmuştur. Bizim Güneydoğu Anadolu hariç...
--Niye?..
--Güneydoğu Anadolu'da bir kabileden birisi, aşiretten birisi ötekisini öldürür. O da bu aşiretten berikisini öldürür. Böyle şey olmaz!..
Hazret-i Ali Efendimiz'in dün bizim camide sözünü okuduk. Hükmünde adaletli olmasını istiyor bir insanın... Adil olmak lâzım!.. Bu mâsum, kardeşinin yaptığına razı değil...
Hazret-i Adem'in iki tane oğlu vardı: Hâbil ve Kabil... Hâbil Kabil'i seviyor, bir şey yok aralarında... Ama Kabil, Hâbili kıskanıyor; kendisine bir şey yapmadığı halde onu öldürüyor.
Suçların şahsîliği prensibine aykırı olan her şey yanlıştır. Bir insanın işlediği suçu ötekisi çekmez. Her koyun kendi bacağından asılır. Herkes kendi işlediği suçun cezasını çeker. Bir başkasını suçlunun yerine yakalayıp idam etmemeliyiz. Adlî hata yapmamağa çalışmalıyız.
Tarihte mağdur edilen benim dedelerim!.. Hazret-i Hüseyin Efendimiz'i ailesiyle, torunlarıyla Kerbelâ'da şehid etmişler. Halife olmasın diye siyasî otorite mağdur etmiş, Kerbelâ'da büyük bir katliam olmuş. Mağdur edilen benim sülâlem!.. Ben de o sülâleden olduğuma göre, mağdurlardan biriyim, mağdur edilen benim!..
Abbasîler geçmiş başa... Bu mağduriyeti önleyelim diye mücadeleler yapılmış. Abbasîler de yine bize baskı yapmış; hadi, ordan da bir mağdur durumdayız. Çeşitli ülkelerde çeşitli şekillerde, çeşitli mağduriyetler... Bu gibi şeylerin olmaması lâzım!.. Tarihteki düşmanlıkların bitmesini istiyoruz. Mağdur edilen ben olduğum için söylüyorum. Tarihteki düşmanlıkların günümüze taşınmasını istemiyoruz.
Şimdi ben sünnîyim ve üniversite hocasıyım. Bizim sünnîliğimiz, geleneksel sünnîlik değildir. Çünkü biz her şeyi okuduk. Dekart'ı okuduk, filozofları okuduk, ateistleri okuduk... Allah'ın varlığının delillerini okuduk, dinî kitapları okuduk. Tahkîkî iman diyoruz biz buna... Yâni, incelenmiş, irdelenmiş, doğruluğu tesbit edilmiş bir şekilde biz bu inanca varmışız.
Şimdi eğer ben sünniyim dediğim zaman, bir alevi köyde, kentte veya bir yerde bana düşmanlık gösterilirse, olur mu?.. Olmaz!.. Çünkü ben suçlu değilim ki, ben bir şey yapmadım ki... Zaten bana yapılmış, ne yapılmışsa... Emevîlerin, Abbasîlerin zulmünü benim dedelerim çekmiş de, İmâm-ı Azam çekmemiş mi?!.. Sünnilerin imamı; o da çekmiş. Hapiste döğülerek ölmüş; normal bir ölümle değil...
Hapsedilmiş, döğülmüş; hem de ehl-i beyte muhabbetinden dolayı!.. Buyur, sünnî imamı... Ca'fer-i Sâdık Efendimiz'in talebesi... Ona sevgisi var, saygısı var, bağlılığı var... Politik güçler, siyasî otorite baskı yapıyor, onu kullanmak istiyor. Onun alim nüfuzunu, yetkisini, şöhretini ehl-i beytin aleyhine kullanmak istiyor. O da oyuna gelmiyor. Halife, "Kadılık mesleğini kabul et!" diye emrediyor; o kabul etmiyor. Hapse tıkılıyor, döğülüyor; o muhabbetinden dolayı aslında... Biz biliyoruz.
İşte İmâm-ı Azam, işte sünnî dört mezheb: Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî... Bunların içinde bizim bu Peygamber SAS Efendimiz'in soyuna, sülâlesine, ehl-i beyte, oniki imama ve diğer büyüklerimize yapılan bu haksızlığı meşrû gören, kabul eden, Emevîlerin yanında yer alan bir insan var mı?.. Abbasîlerin yanında yer alan bir insan var mı?.. Yok!..
Ben anlamıyorum yâni, neden biz aynı mağdurlar iken şimdi birbirimizle düşman, birbirimizle karşı karşıyayız?.. Bu sünnî mi; vayy!.. Bu alevî mi; vayy!.. Niye böyle diyoruz?.. Böyle bir şeyin mantıksal bir izahı yok!.. Tarihteki bir yanlışlığın devamına lüzum yok!.. Suçların şahsîliğine uyan bir şey değil... Suçu ben işlemişsem; tamam, cezamı çekeyim. O işlemişse, o çeksin. Ama ben işlememişsem, ben niye ceza çekeyim?..
Biz kardeşlik istiyoruz, biz sevgi istiyoruz, biz beraberlik istiyoruz. Ama, bunları da herkes için söylemiyoruz; Allah'a inanan insanlarla beraberlik istiyoruz!..
Ben ateistle beraberlikten korkarım, Allah'a sığınırım. Neden?.. Allah beni cezalandırır. Ben Allah'ın kuluyum, ben hergün Allah'ın nimetini yiyorum. Allah beni yaratmış; benim en büyük şükran borcum Allah'a... Ben onun düşmanını nasıl dost edinirim?.. Onu tanımayan bir insanı nasıl dost edinebilirim?..
Birisi Allah'a inanmıyorsa, ben onunla dost olamam. Ben ona dostluk da teklif etmiyorum, edemem de; korkarım. Ben Allah'la dostluk istiyorum, Allah'ın beni sevmesini istiyorum. Allah'ın benim gönlüme sevgisini vermesini istiyorum, muhabbetullahı aşkullahı vermesini istiyorum. Ama suçu istemiyorum, günahı istemiyorum, günahkârla dostluğu istemiyorum.
--Peki ya öyle değilse bir adam?.. Aldığı kültür dolayısıyla tamamen ayrı bir eğitimde ve durumda ise, yanlış bir yolda ise, o zaman ne olur?..
--O zaman, benim fikir hürriyetim var, kültür şahsiyetim var, bilgim var, görgüm var... Üniversite hocalığım var, bilimsel araştırmam var... O zaman ben de, "Sen öyle düşünüyorsun ama, bu böyledir!" diyorum. Budistle konuştuğumuz zaman konuştuğumuz gibi, falancayla konuştuğumuz zaman konuştuğumuz gibi...
Sevgi istiyoruz, kardeşlik istiyoruz. İhtilâflarda ilmî araştırmayı, sâkin düşünmeyi, ilmi hakem seçmeyi istiyoruz. İlim ne diyorsa, hepimiz uyalım!.. Hay hay... Ben haksızsam, ben düzeleyim; ötekisi haksızsa, ötekisi düzelsin!.. Allah'ın sevdiği kul olalım!.. Gayemiz; bizi yaratan, kâinatı yaratan, şu güzellikleriyle kâinatı her an nimetlerine mazhar edip sevkeden, yöneten Allah'a güzel kulluk etmek olsun!..
Allah'ın lütfu, yönetimi bir ara iptal olsa, yok olsa; kâinat yok olur, mahvolur. Her an tecellîde... Ve her an onun lütfuyla yaşıyoruz, nimetleriyle yaşıyoruz. Ona karşı borcumuz var, sevgimiz var, saygımız var, bağlılığımız var...
O bağlılık istikametinde, her zaman her yerde emrinizdeyiz; buyurun beraber olalım, kardeş olalım, dost olalım!.. Ama günah yolunda değil; sevap yolunda, Allah yolunda...
Hepinize çok teşekkür ederim. _________________ GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL... |
|
| Başa dön |
|
 |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Pzr Oca 06, 2008 2:30 pm Mesaj konusu: Hazret-i Ali Efendimiz-1 |
|
|
HAZRET-İ ALİ(kv)
Muhterem kardeşlerim, değerli misafirlerimiz!..
Hepinize en iyi dileklerimi, kalbî dualarımı arz ederim. Bu toplantıyı hazırlamış olan Rasim Şekerden Hocaefendi'ye, bu nazik ve tatlı davetinden dolayı teşekkür ederim. Burada Allah nasib ederse, hiç olmazsa ayda bir olmak üzere periyodik olarak Hazret-i Ali Efendimiz'le ilgili sohbetler yapmayı istiyorum.
Bunun için, böyle bir konuda burada konuşma yapmağa karar verişimiz için sebepler var... Sebeplerin birisi, Rasim Hocaefendi'nin gerçekten nezâket ve tatlılığıdır. Bakırköy'ün siz değerli sakinlerinin bizim yanımızdaki kıymetidir, izzet ve itibarıdır. Ve Alevîlik konusunun --Aleviliği ben aktüelite ifadesi olarak almıyorum, Hazret-i Ali Efendimiz'e mensûbiyet olarak değerlendiriyorum-- bizim için büyük sosyal önemi olmasıdır. Yâni önemli bir konudur. Bu konuda ilme dayalı, araştırmaya dayalı, selâhiyetli, sağlam bilgiler konuşulmaya başlanmalıdır diye düşünüyoruz. Ve bunun memleketimize, halkımıza fayda sağlayacağını, mutluluk getireceğini düşündüğümüz için yapıyoruz.
Bendeniz kardeşiniz, Hazret-i Ali Efendimiz'le ırken ilgisi olan bir kimseyim. Ecdadımızın onun soyundan geldiği ifade edilir. Binâen aleyh onun evlâdından oluyoruz. O bakımdan Hazret-i Ali ile ilgili, ona muhabbet duyan insanlar bizim hürmetimizi çekiyor, dikkatimizi çekiyor. Onlarla ilgilenmemiz tabii oluyor.
Ayrıca tasavvuf yönünden de bizim Nakşî tarikatının ilk ismi bir rivayete göre --zikr-i hafiyi tercih etmiş bir yol olarak-- Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'dir; ama silsilemizin bir ucu da, bir kolu da Hazret-i Ali Efendimiz'e, oradan Peygamber Efendimiz'e bağlanır.
Binâen aleyh, Peygamber Efendimiz'in evlâdı olan, Hazret-i Ali Efendimiz'in, Fâtıma Validemiz'in --rıdvânullahi aleyhim ecmaîn-- evlâdı olan bütün imamlar, tasavvuf yönünden de bizim samîmî olarak bağlandığımız kimselerdir.
Ülkemizde bu ismi alan hatırlı önemli bir zümre var, kalabalık bir grup var... Alevî demek, aslında Hazret-i Ali Efendimiz'e mensûb olan demektir. Yâni, bir kelimenin sonuna böyle "-î" getirilince Arapça'da, mensûbiyet ifade eder. İstanbul'a mensûb, İstanbulî dediğimiz gibi... Buna ism-i nisbe derler ama, anlam çok açık: Hazret-i Ali Efendimiz'e mensûb olan... Bu mensubiyet, yâni gönül bağı, sevgi bağı, inanç bağı olarak mensûb olan demek... Bu güzel bir şey; çünkü, Hazret-i Ali Efendimiz çok mübarek, çok muhterem bir kimse...
Bu söz bazı kimseler için bir iftihar vesilesidir, bazı kimseler için de bir kuşku vesilesidir. "Ha, bu Alevî mi?.." filân diye, bir tereddüt vesilesidir. Hattâ bazen, bir soğukluk vesilesidir. Bunların çözülmesi lâzım, konuşulması lâzım, birilerinin konuşması lâzım!.. Ama, zaten konuşuluyor, gazetelerde de tefrikalar, resimler neşrediliyor. Basında bu konuyla ilgili çok eserler var... Ama, meseleyi iki bakımdan ele almak mümkün:
1. Sosyolojik bir hadise olarak, Alevî diye anılan bir zümre var... İster Alevî diyelim, ister başka bir isimle adlandıralım bir zümre var... Bunun örfünü, adetini, halini inceleyelim; tasvir edelim, ta'rif edelim, beyan edelim diye düşünülebilir. Bu herhangi bir sosyal vakıanın göz önüne alınması, incelenmesi demektir.
2. Bir de, meseleyi ideal yönünden, hakîkat yönünden, doğruluk yönünden ele almak gerekebilir. Yâni tenkitçi bir bakışla meseleye eğilmek, kaynakları araştırmak, kaynakların sıhhatini araştırmak, yol hakkında bir puan vermek, doğruluğu hakkında söz söylemek...
Ben şahsen, "Türkiye'de bir vakıa olarak Alevîlik var, Bektâşîler var... Onların ayinleri şudur vs." diye bir şey anlatmayacağım. Madem ki bazı insanlar Hazret-i Ali Efendimiz'e muhabbet duyuyorlar ve ona bağlı bulunuyorlar, seviyorlar; ben de seviyorum, onlar da seviyorlar. Binâen aleyh, ben onlara yardımcı olmak istiyorum: Alevîlik nedir?.. Hazret-i Ali'ye bağlılık nasıl olmalıdır?.. Hazret-i Ali Efendimiz nasıl bir insandır?.. Yâni ben biraz Alevîlik konusunda köktenciyim galibâ, yeni tabirle... Kökünden, temelinden işi yeniden tanzim etmek istiyor ve bunun da faydalı olduğuna inanıyorum.
Çünkü, canlı bir konudur. Bazan, ihtilâf ve çekişme konusudur. Bir sosyal problem halindedir. "Türkiye de bizim vatanımız olduğu için, bu toprakların problemleri üzerinde düşünmek, konuşmak ve çözüm aramak, doğru çözümleri bulmağa çalışmak, güzel sonuçlara ulaşmağa çalışmak bizim aynı zamanda bir vatan borcumuz olduğundan da bu meselelerle ilgilenmemiz gerekiyor." diye eğiliyorum.
Kendim şahsen ilâhiyatçıyım. Benim doktoram ilâhiyat doktorudur. Doçentliğim ilâhiyat sahasındadır. Profesörlük ünvanım da ilâhiyat profesörlüğüdür. Yirmiyedi sene Ankara İlâhiyat Fakültesi'nde hocalık yaptım.
Bu arada, biliyorsunuz asistan olarak giriyor üniversiteye bir mezun kimse... Sonra doktora yapıyor, sonra doçent oluyor, sonra profesör oluyor. Tabii arada şimdi yardımcı doçentlik kademesi var ve bu kademeden aşılmasındaki usüller, bizim zamanımızdan biraz farklı...
Benim zamanımdaki ilerlemeye göre, ben doçentlik tezimi yaparken konu olarak Hacı Bektâş-ı Velî'yi almıştım. Kendim dinî edebiyat sahasında çalışan bir kimse idim. Yâni, Türk edebiyatının dinî mahsulleri, bu dinî mahsulleri ortaya koyan yazarlar, şairler ve bu ortaya konulmuş olan dinî eserlerin kendileri, metinleri, bunların açıklanması... Benim tatlı bir konumdu, güzel bir konuydu, severek çalıştığım bir konuydu. Mevlîd-i şerifler, kasîdeler, nât-ı şerifler, dinî eserler...
Ben Hacı Bektâş-ı Velî KS Hazretleri'nin hayatı ve eserleri üzerinde çalışma yapmıştım. Çünkü, o da çok sevilen bir insan... Taraftarları var, Bektâşî deniliyor kendilerine... Ve bizimle de ilgisi var; Nakşî Tarikatı'ndan feyz almış, o da Nakşî hulefâsından... Hâcegâniyye'ye bağlı, Abdülhâlik-i Gücdevânî Efendimiz'in yetiştirdiği bir derviş...
Hacı Bektâş-ı Velî üzerinde çalıştım. Hacı Bektâş-ı Velî üzerinde herkes çalışmış. Avrupalılar da çalışmış, Türkiye'den de çalışanlar olmuş. Ama ben meseleyi bir edebiyat tarihçisi olarak aldım. Hacı Bektâş-ı Velî'nin eserlerini kütüphanelerde aradım. Elyazması eserler üzerinde çalıştım. Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri'nin türbesine, dergâhına gittim, kitâbeler üzerinde çalıştım, araştırmalar yaptım. Anadolu'nun kütüphanelerini taradım. Yâni ne Avrupalıların, ne yerli araştırıcıların bilmediği, bulmadığı malzemeleri buldum elhamdü lillâh...
Bu konuda Ord. Prof. Fuad Köprülü yazılar yazmış, Ord. Prof. İsmâil Hikmet Ertaylan yazılar yazmış, Abdülbâki Gölpınarlı yazılar yazmış... Onların hepsini değiştirecek, çatır çatır değişterecek, vesika göstere göstere değiştirecek malzemeler buldum. Hacı Bektâş-ı Velî'nin Makalât'ının sağlam bir metnini ortaya koydum. Ve Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri'nin anma toplantılarında bizden bahsetmek, bizim eserimizden faydalanmak, bizim doçentlik tezimizden faydalanmak vaz geçilmez bir şey oldu. Çünkü, biz o konuda araştırma yapmıştık. O araştırmaların sonuçları herkesi ister istemez ilgilendiriyordu ve bağlıyordu. _________________ GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL... |
|
| Başa dön |
|
 |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Pzr Oca 06, 2008 2:31 pm Mesaj konusu: Hazret-i Ali Efendimiz-2 |
|
|
Bu Alevî-Sünnî meselesi bu aylarda, bu yıllarda ayrıca bizim Türkiye için bir önem arzetti. Memleketimizi gözümüz gibi korumağa, kollamağa çalışıyoruz. Ecdadımızın bize bıraktığı bir emanet diye, camdan bir fanusun içindeki kıymetli bir kırılıp dökülecek malzeme gibi el üstünde tutmağa çalışıyoruz. Birliğini ve bütünlüğünü bozdurmamağa çalışıyoruz. Bu arzular içindeyken, bir de ayrıca halkımızın arasına böyle bir takım yaralar açıldı.
Avustralya'ya gitmiştim geçtiğimiz 1993 senesinin sonlarında... Orada, o kadar uzak bir kıtada baktım ki, bu mesele --tabii kardeşlerimiz var, Türkiye'den gitmiş insanlar var-- çok büyük bir ihtilâf meselesi olmuş, çok büyük kavgalara yol açmış, üzüntülere sebep olmuş. Bana anlattılar, ben de çok üzüldüm. Dedim ki: "Burda bize vazife düşüyor. Bir taraftan soyca ilişkimiz varmış, ecdadımızdan aldığımız bilgilere göre... Bir taraftan tasavvufî yönden ilişkimiz var... Bir taraftan ilmî yönden ilişkimiz var... Bir taraftan millî yönden ilişkimiz var..."
E biz kalktık, bu kardeşlerimizin derneklerine gittik, Viccura şehrinde... Kıtasının ortasında büyük bir tarım şehri var. Orada çok fazla miktarda bulunuyorlar. Onlarla oturduk böyle... Dedik ki: "Sizi ziyarete geldik. Sizin bir takım aşırı davranışlarda bulunduğunuzu duyduk. Radyoda İslâm'a çatmışsınız, İslâm'a karşı sözler söylemişsiniz. İş, Sünnî ve Alevîlerin rekabeti veya karşıtlığından, sanki Alevîler dindar değilmiş de, gayrimüslimlermiş de, İslâm'a çatıyorlarmış. İslâm'a hücum etmek tarzına dökülmüş. Bunun yanlışlığını size anlatmağa geldim!" dedim. Yâni, "Siz alevî misiniz? Hazret-i Ali Efendimiz'e bağlı mısınız?.. Gerçekten bağlıysanız, böyle bir şey olmaması lâzım geldiği için, sizinle konuşmağa, dertleşmeğe geldim." dedim. Üç saat kadar konuştum.
Onlar her meselelerini söylediler, biz de her meseleyi cevaplandırdık. Tatmin oldular. Ama bizim de bir arzu belirdi içimizde; dedik ki, "Biz Hazret-i Ali Efendimiz'i tanıtmaya devam edelim!.. Alevî kardeşlerimize hizmet edelim!.. Çünkü bu meseleyi, bilen insanların konuşması ve kaynaklara dayalı konuşmalar yapılması güzel... Bunun bir politikaya alet edilmesi veyahut bir çeşit düşmanlık istihsaline, üretimine alet edilmesi doğru değil... Hazret-i Ali Efendimiz buna razı gelmez... Allah razı gelmez... Bizim vicdanımız sızlıyor. Bu problemin çözülmesi lâzım!..
Çözüm yolu da, Alevî kardeşlerimizin büyük gördükleri, hürmet ettikleri bütün şahısları onlara güzelce tanıtalım!.. Kaynaklarıyla tanıtalım, vesikalarıyla tanıtalım!.. Söz ilmin olsun... Herkes hakikate râm olsun, hakîkate teslim olsun... Çünkü Peygamber SAS Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
(Zül meal hakkı haysü zâle) "Hak nereye giderse, hakla beraber ol! Belli bir cephede, belli bir yerde durup da inad etme; hak nereye giderse, onunla beraber ol!.. Hakkın yanında ol!.. Hakikatın, gerçeğin, doğru olan şeyin yanında ol!.." buyuruyor.
Onun için, bu konunun Türkiye'de de devam etmesini arzu ediyordum. Fatih'te bizim İskenderpaşa Camii'mizde pazar günleri hadis dersimiz vardır. Hadis-i şerifleri okuyoruz. Yıllar önceden başlamış an'anevî bir olay bu... Bir hadis kitabını başından başlıyoruz, bitirdiğimiz zaman yine başına dönüp tekrar okuyoruz. Yâni, dinleyicilerimiz Peygamber Efendimiz'i sözlerinden tanısınlar, kendi hadis-i şeriflerinden tanısınlar, İslâm'ın ana kaynaklarından birisi olan sünnet-i seniyye kaynağından öğrensinler diye pazar günleri ders yapıyoruz. Dedik ki, "Bir de Hazret-i Ali Efendimiz'i anlatan bir çalışma yapalım!.."
Zâten bir edebiyat tarihçisi olarak beni edebiyat tarihi çalışmalarından ilgilendiriyor idi. Türk edebiyatından çeşitli örnekleri, önümüzdeki haftalarda inşallah çeşni olsun diye, sıkıcı olmasın, kültürümüzün çeşitli sahneleri, konuları anlaşılsın diye buraya getirip sizlere anlatmayı düşünüyorum.
Türk Edebiyatında Hazret-i Ali Efendimiz'in sözleriyle ilgili bazı eserler vardır; onların neşrini düşünüyordum ben... Meselâ, "Sad Kelime-i Hazret-i Ali" isimli bir eser... Sad, yüz demek... "Sad Kelime-i Hazret-i Ali", yâni Hazret-i Ali Efendimiz'in yüz sözünü almış bir müellif... Bunu yazmış, Türkçeye tercüme etmiş, açıklamış. Güzel bir konu... Yâni Hazret-i Ali Efendimiz'in sözlerini açıklamış oluyor ve sevenlere bu bir malzeme teşkil eder.
Ben bunu düşünüp dururken, Ankara'da çok sevdiğimiz bir asker emeklisi talebemiz vardı. Askerde de başarılıydı ama, emekli olduktan sonra bizim fakülteye geldi, üstün başarıyla mezun oldu. Kitaplar edindi, kütüphanesini zenginleştirdi. Kaynak eserleri aldı. Onun kütüphanesinde bir eser gördüm, Necef'te basılmış... Irak'ta Şia'nın önemli merkezlerinden biri olan En-Necefül Eşref'te basılmış, Hazret-i Ali Efendimiz'in bin tane vecizesini, sözünü ihtiva eden bir eser elime geçmişti. Onun fotokopisini alıp böyle güzel bir cilt haline getirmiştim.
İşte, "Pazar günü hadis-i şeriflerle ilgili ders yaptığımız gibi, İstanbul'un bir yerinde de Hazret-i Ali Efendimiz'in sözleriyle ilgili ders yapalım!.. Hazret-i Ali Efendimiz'in sözleri ve fikirleri anlaşılsın, bilinsin ve yayılsın... Onunla ilgili bir sağlam malzeme terâküm etsin, biriksin." diye düşündük. Bu esnada Rasim Bey hoca kardeşimiz bizi Bakırköy'e davet edince, burada başlatmış olduk. İnşaallah burda devam etmek istiyoruz. Hiç olmazsa ayda bir böyle bir sohbet yaparak... Çünkü seyahatlerim oluyor. Seyahatlerim olmasa, haftada bir periyodik olarak yapmak isterim. Ama, seyahatim olursa aksar diye korktuğumdan, ayda bir yapmayı düşünüyorum.
Şimdi Hazret-i Ali Efendimiz hakkında kısa bir özetleme yapmamız gerekirse:
Hazret-i Ali Efendimiz milâdî 598 yılında doğmuş. Babası Ebû Tâlib, Peygamber Efendimiz'in amcası ve Peygamber Efendimiz'e çok yardım etmiş olan bir kimse... Onu himayesine almış bir kimse... Başkaları ona düşmanlık yaptığı zaman, onu korumuş ve kollamış olan bir kimse...
Ebû Tâlib Hazretleri'nin pek çok çocuğu varmış; Hazret-i Ali Efendimiz de onlardan birisi... Peygamber Efendimiz de çok vefalı olduğu için, çok ince düşünen bir insan olduğu için, çok merhametli bir insan olduğundan, çok sâdık bir insan olduğundan...
Tabii her şeyi güzel de, her şeyi örnek de akrabalarıyla ilişkisi, kendisine yardımı olan insanlarla ilişkisi ömrünün sonuna kadar çok muntazam bir şekilde devam etmiş olan bir insan...
Meselâ, Medine'ye geldiği zaman, doğrudan doğruya Medine'ye girmemiş, Kubâ Mescidi'nin olduğu mıntıkada, Kubâ köyünde konaklamış. Sonra, hayatının sonuna kadar her cumartesi günü Kuba'yı ziyaret etmek adetiydi Peygamber Efendimiz'in... Yâni o kadar vefası var ki, insanlara da vefası var, mekâna da vefası var... Kubâ köyünü ziyaret itiyadında imiş Peygamber Efendimiz... Neden?.. Medineliler kendisini davet ettiler, kucak açtılar, yardımcı oldular, ensar oldular. İlk önce Kubâ'ya geldi, ilk karşılanması orda oldu. Hattâ biraz ilerisinde cuma namazı farz oldu, cuma namazı kıldılar, orda cuma mescidi var... Oraya her cumartesi gittiğinden, hadis-i şerif var:
"Kim cumartesi günü evinde sıkı bir şekilde temizlenir, gusl abdesti alırsa ve gider Kubâ Mescidi'nde iki rekât namaz kılarsa, umre sevabı alır." diye ashabını da teşvik ediyor.
Ebû Tâlib Hazretleri'nin yanına gitmişler. Demişler ki: "Evlâd ü iyâliniz çok, ev kalabalık... Yardımcı olalım; bir tanesini ben alayım, bir tanesini de Ca'fer-i Tayyâr Hazretleri alsın!"
Neticede, Hazret-i Ali Efendimiz küçük bir çocukken, Peygamber Efendimiz alıyor. Yâni, bir taraftan vefa borcunu ödüyor amcasına... Amcası ona bakmıştı, o da amcasının çocuğuna bakıyor. Ama bir taraftan da bu Hazret-i Ali Efendimiz için çok büyük bir şeref... Peygamber SAS Efendimiz'in erkek evlâdı yok ama, âdetâ evlât gibi Peygamber Efendimiz'in yanında büyümüş bir insan Hazret-i Ali Efendimiz (RA ve kerremallahu vecheh)...
Tabii Peygamber Efendimiz'in aslında yeğeni, ama evlât gibi yanında büyümüş ve sonradan da Medine-i Münevvere'ye hicret ettikten bir sene sonra, kızı Fâtımatüz Zehrâ ile evlenmek şerefine ererek Peygamberimiz'in damadı olmuş. Peygamber SAS Efendimiz'in sülâlesinin bu günlere kadar dallanıp, şecere-i nesl-i pâk-i Muhammedînin buraya kadar ve ilâ âhiril eyyâm devam etmesine vesile olmuş bir menba' oluyor Hazret-i Ali Efendimiz...
Kendisi esmerce, sağlam vücutlu bir zât-ı muhterem olup, son derece cesur olduğu, kahraman olduğu ve Bedir, Uhud, Hendek harpleri dahil hemen hemen --eğer Peygamber Efendimiz başka görevle görevlendirmemiş ise-- bütün savaşlarda bulunmuş ve çok üstün başarılar sağlamış bir insan olduğu ortada olan bir kimsedir.
Hayber Gazâsı sırasında, Hayber kalesi kuşatıldığı zaman, Peygamber Efendimiz SAS buyurmuşlar ki: "Ben bu sancağ-ı şerifi yarın öyle bir kişiye teslim edeceğim ki, Hayber kalesine hücum etsin ve onu fethetsin diye öyle bir şahsın eline vereceğim ki, o Allah'ı sever, Allah onu sever." buyuruyor. Gece vakti bu sözü söylüyor. Herkeste bir merak: "Acabâ yârın Peygamber Efendimiz bu mübarek sancağını kime verecek?.." Allah'ı seven --tabii hepsi seviyor, sahabe-i kiram-- ama, Allah tarafından da sevildiği Peygamber Efendimiz tarafından tasdik edilen kimse... Kim acaba bu?..
Hazret-i Ömer diyor ki: "Ömrümde hiç bir şeyi bu kadar arzu etmemiştim. Yarın bu sancağı Peygamber Efendimiz bana verse diye o kadar arzu ettim ki..." diyor.
Sonra ertesi gün olunca, Peygamber Efendimiz ashabına şöyle nazar eylemiş. Herkes, "Ben daha iyi görüneyim de beni seçsin!" diye biraz doğrulmuş. Bakınmış, bakınmış Peygamber Efendimiz, içlerinden birisini seçmemiş.
Diyor ki:
"--Ali nerde?.."
Diyorlar ki:
"--Yâ Rasûlallah! Gözünde muazzam bir ağrı çıktı. Gözü ağrıyor, çadırda yatıyor, hasta..."
"--Çağırın onu bana!" diyor.
Çağırıyorlar. Mübarek gözlerini meshediyor. Ağrısı geçiyor. Sancağı ona teslim ediyor. Peygamber SAS Efendimiz'in tasdiki ile Allah tarafından sevilmiş bir insan olduğu böylece görülmüş oluyor. Yâni, Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen bir mübârek zât Hazret-i Ali Efendimiz...
Tabii, Aşere-i Mübeşşere'den... Peygamber SAS Efendimiz, bir keresinde hurmalık bir bahçede otururken, yanındakilere bazı isimleri sayarak, "Şu cennettedir... Şu cennettedir... Şu cennettedir..." diye on kişinin isimini saydı. Bunlara (El'aşeretül mübeşşereti bilcenneti fî hayatihî.) "Sağlıklarında cennetle müjdelenmiş on kişi" denilir. Aşere-i Mübeşşere diyoruz biz kısaca... Bu Aşere-i Mübeşşere'den birisi de Hazret-i Ali Efendimiz'dir. Ordan da Peygamber Efendimiz'in tasdikine mazhar olmuş bir kimsedir. _________________ GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL... |
|
| Başa dön |
|
 |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Pzr Oca 06, 2008 2:33 pm Mesaj konusu: Hazret-i Ali Efendimiz-3 |
|
|
Hani nasıl Peygamber Efendimiz, "İstanbul'u fetheden komutan ne iyi komutandır, İstanbul'u fetheden ordu ne iyi bir ordudur." buyurdu diye Emevîler kaç sefer yapmışlar buraya!.. İslâm orduları kaç defa İstanbul'u fethetmeğe çalışmışlar, çalışmışlar, çalışmışlar da, sonunda Fatih Sultan Muhammed Han Cennetmekân'a nasîb olmuş burayı fethetmek... Onun gibi bir şey... Aşere-i Mübeşşere'den, hayatında cennetle müjdelenmiş bir kimse...
İslâm'ı ilk kabul eden şahısların dördüncüsü... Çocuk olduğu halde İslâm'ı kabul eden, namaz kılmağa başlayan... O hususta da çok hadis-i şerifler var... Çocukluğundan beri İslâm'a bağlı olarak yetişmiş insan (Şâbbün neşee fî ibâdetillâhi teâlâ), çok büyük bir sevaba nâil oluyor ve Arş-ı A'lâ'nın gölgesinde gölgelenip cennete giriyor. Çocukluğundan beri İslâm içinde yetişip, neş'et edip, gelişip hayatını böyle tamamlayan bir insan olduğu için, Hazret-i Ali Efendimiz bu bakımdan da böyle bir zât-ı muhterem...
Halifelerin de dördüncüsü... İlk müslüman olanların dördüncüsü, râşid olan halifelerin de dördüncüsü... 654 Hicrî tarihinde halife oldu ve 661 yılında İbn-i Mülcem adında bir Haricî tarafından şehid edildi. Şehid edilmek de sıradan bir ölüm değil, o da cennetlik olma alâmeti... Onun için, şehâdet şerbetini de içmiş bir mübârek zât Hazret-i Ali Efendimiz...
Son derece edîb bir insan... Önümüzdeki toplantılarda onun, Mısır'daki komutanı Mâlik ibn-i Eşter'e gönderdiği bir muhteşem mektubu var, onu da bahis konusu ederiz. Onun da edebî değerinin, fikrî değerinin ne kadar yüksek olduğunu o zaman görecektir daha önce okumamış olan kardeşlerim...
Son derece fasîh ve beliğ bir insan... Onun için bu kitabın başındaki kitap başlığında şöyle zikredilmiş: "Emîrül mü'minîn ve seyyidül büleğa..." Yâni, beliğ insanların da önderi, efendisi... Gerçekten de nüktesi var, zerafeti var, belâğati var, fesâhati var; öyle bir insan... Allah şefaatine erdirsin...
Kendisinin en çok sevdiği künyesi Ebû Türâb... Yâni, toprak babası demek... Çünkü, bir keresinde evde biraz toz pembe, şeker renkli bir şeyler olmuş. Evden kalkmış, mescide gelmiş. Yatmış, uzanmış orda... Peygamber Efendimiz SAS de eve gittiği zaman kızı Fâtımatüz Zehrâ'ya... Onun da cennetlik olduğu Peygamber Efendimiz tarafından müjdelenmiştir. Bellidir, cennet hatunlarındandır Fâtımatüz Zehrâ...
"--Kızım, Ali nerde?.." deyince;
"--Baba, biraz aramızda konuşmalar oldu, kalktı gitti." demiş.
Mescide yatmış. Yâni uzanmış, uyumuş orda... Peygamber Efendimiz yanına gittiği zaman:
"--Kalk yâ Ebâ Turâb!.." demiş. Biraz böyle yatıp topraklandığı için, "Ey toprak babası, kalk!" demiş. Artık o lâtife yollu bir iltifat olduğu için, Hazret-i Ali Efendimiz'in en çok sevdiği lakablardan biridir.
Bir lakabı da Esedullah'tır. --Bendenizin adı Es'ad, yâni ayın ile, es'ten sonra bir kesme işareti ile yazılır. Es'ad, en mutlu demek Arapça olarak...-- Esed, arslan demek Arapça'da... Esedullah, yâni Allah'ın arslanı...
Yine Arapların arslana verdikleri bir başka isim var: Haydar... Onun için Hazret-i Ali Efendimiz'in bir sıfatı da Haydar'dır. Hattâ bazen Haydar-ı Kerrâr derler ki; kerrâr demek, düşmana tekrar tekrar hamle yapan demek... Yâni, öyle bir arslan ki, tekrar tekrar, üs üste ileriye doğru hücum ediyor. Yâni, savaşta kerrârlık önemli...
Bir firar var... Kerre ve ferre var... Ker, öne doğru hücum etmek; fer, geriye doğru kaçmak demek... Fer iyi değil...
(Elfirâri yevmez zahf, minel kebâir.) Firar, savaştan kaçmak büyük günahtır.
Savaşta düşmandan geri kaçması, ancak bir askerî hile için olabilir. Yoksa, öleceğim diye düşmandan kaçılmaz. Onun için, savaşı kazanmıştır bizimkiler... Düşmandan kaçmak büyük günah olduğu için direnmiştir, savaşmıştır.
O bizim ordunun, yeniçerilerin, Osmanlı ordusunun mensuplarının hepsi Hazret-i Ali Efendimiz'in dervişanıdır, onun hayranıdır. Onlar, savaştan kaçmak büyük günah olduğundan, bir taraftan da Hazret-i Ali Efendimiz Haydar-ı Kerrâr olduğundan, firar edici değil de öne doğru saldıran, kükreyen bir arslan gibi olduğundan direnmişler ve savaşmışlardır.
Tabii, Şâh-ı Merdân'dır. Bu Farsça bir tabirdir. Merd, Farsça adam demek; merdân da, adamlar demek... --Farsça'da çoğul takısı -ân oluyor.-- Şâh-ı Merdân, mert insanların şâhı, mertlerin şâhı, mertlerin en önde geleni, mertlerin en üstünü mânâsına geliyor.
Bir de bununla müseccâ' Şîr-i Yezdân tabiri vardır. Şîr, arslan demek Farsça'da... Yezdân da, Allah yerine kullanılan bir kelime... Şîr-i Yezdân, Esedullah'ın Farsça'sıdır; yâni, Allah'ın arslanı demektir.
Şîr-i Yezdân, Şâh-ı Merdân, Haydar-ı Kerrâr, Ebû Turâb Aliyyül Mürtezâ... İşte böyle sıfatları...
Şâh-ı Velâyet'tir; çünkü, evliyalık mertebelerinin yüksek noktalarındadır Hazret-i Ali RA Efendimiz...
Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki:
"Salih insanların anıldığı yere Allah'ın rahmeti iner."
Onun için sanıyorum, böyle bir cennetlik, mübarek, salih büyüğümüzün böyle hayatının; mübârek fasih, beliğ sözlerinin anlatıldığı yere de Allah'ın rahmeti inecektir. Üstümüze, gönlümüze, kalbimize, içimize, dışımıza... Allah-u Teâlâ Hazretleri şefaatine nâil eylesin...
İşte böyle bir niyetle, böyle bir çerçeve içinde, Alevî kardeşlerimizi sevdiğimizden, Hazret-i Ali'yi sevdiğimizden; "Herkes de Hazret-i Ali ne buyurmuş onu bilsin, sözlerine baksın, ayağını onun ayağına, izine uydursun!" diye Hazret-i Ali Efendimiz'in sözlerine besmeleyle başlıyoruz.
Buyurmuş ki, Hazret-i Ali Efendimiz:
Arapçasını da söyleyeceğim. Hattâ istiyordum ki ben... --Affedersiniz kuzeyden geliyorum, karların yağdığı yerlerden geliyorum; İsveç'ten, Danimarka'dan... Şu güne yetişeyim diye zorladım kendimi... Öyle karlar yağan yerlerden kalktım geldim, "Bakırköy'deki Rasim Hocaefendiye vaad ettiğim toplantı kaçmasın; o ilân etmiştir, mahcub olmasın!" diye geldim.-- Ben istiyordum ki, sözlerini de yazayım, size teksir olarak vereyim, elinizde bulunsun. Sözlerinin Arapça aslı elinizde bulunursa, kaynağını da gösterilirse, daha rahat konuşursunuz, anlatırsınız diye, size vesika olsun diye istiyordum. Allah nasib ederse bundan sonra inşaallah yaparız.
Diyor ki, Hazret-i Ali Efendimiz:
1. (İlâhî kefânî fahren en tekûnelî rabben ve kefânî izzen en ekûne leke abdâ. Ente kemâ üridü fec'alnî kemâ türîd.)
(İlâhî) "Ey benim tanrım, ey benim rabbim!" Tanrı kelimesini kullanmak yasak değildir muhterem kardeşlerim!.. Bazı kimseler var, "Allah de, tanrı deme!" diyorlar. Tanrı kelimesinin Arapça'sı ilâhtır. İlâhî, tanrım demek... İlâh kelimesi de var Kur'an-ı Kerim'de, Allah kelimesi de var...
Tabii ilâh tanrı demek olduğundan, başka şeylere de yönelmişse insanlar, onlara da ilâh deniliyor. Meselâ:
(Eferaeyte menittehaze ilâhehû hevâhü?) "Tanrı olarak kendisine, nefsinin arzularını tanrı edinmiş insanı görmedin mi?.." Demek ki, hevâ-yı nefsini tanrı edinmek, putlaştırmak diye böyle geçebiliyor. Yâni, tapılan her şeye ilâh denilebilir. Binâen aleyh, bunun Türkçe'si olan tanrı kelimesini kullanırsak, "Hocam, sen de mi tanrı kelimesini kullanıyorsun?" filân diye bana sitem etmeyin! Normaldir, bir mahzuru yoktur. _________________ GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL... |
|
| Başa dön |
|
 |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Pzr Oca 06, 2008 2:35 pm Mesaj konusu: Hazret-i Ali Efendimiz-4 |
|
|
Zâten bizim ecdâdımız da Osmanlı Edebiyatı'nda 14. 15. Yüzyıl'da ve daha sonralarda Tanrı Teâlâ filân diye bayağı kullanmışlardır. Daha eski devirlerde "Tengri" diye de kâfî nunu bastıra bastıra kullanmışlardır. Mahzuru yoktur. İlâhî, tanrım demek; rabbim diyelim biz...
Rab, sahip demek... Bir de insanı sıfırdan alıp, büyütüp beslediği için rabdır. Bir tohumu alıyorsunuz, toplu iğne başı kadar ince bir tohumdan kocaman incir ağacı çıkıyor. Bunu yapan kimdir?.. Allah'tır. Rab, yâni mürebbî, yâni terbiye ediyor, arttırıyor --ribâ--; küçücük çekirdeği koca bir varlık yapıyor. Onun mânâsı başka olduğundan "Rabbim" denmemesi lâzım, "Tanrım" denmesi lâzım!.. Ama siz darılmayın diye ben "Rabbim" de diyebilirim; yeter ki, sizin gönlünüz hoş olsun.
Diyor ki:
(İlâhî) "Rabbim, (kefânî fahren en tekûnelî rabben) senin bana rab olman, bana övünç olarak yeter yâ Rabbi!.. Sen benim rabbimsin ya, övünç olarak bana yeter yâ Rabbi!.. (ve kefâni izzen en ekûne leke abden) Ve sana kul olmak, bana şeref olarak yeter yâ Rabbi!.. Senin benim rabbim olman, benim için övünç olarak, medâr-ı iftihar olarak yeter; benim sana kul olmam da, benim için şeref ve itibar olarak yeter."
Ne güzel söylemiş. Nasıl güzel duygularla söylemiş. Sonra buyuruyor ki:
(İlâhî ente kemâ ürîdü) "Yâ Rabbi, sen tam benim istediğim gibisin! Cömertsin, erhamür rahimînsin, ekremül ekremînsin, ahsenül halikînsin, kadir-i mutlaksın!.. Sen benim tam idealimdeki gibisin.
(fec'alnî kemâ türîdü) Beni de senin istediğin gibi yap yâ Rabbi!.. Sen tam benim istediğim gibi bir rabsin; tam benim hayalimdeki, idealimdeki şekildesin... Beni de senin istediğin gibi bir kul eyle yâ Rabbi!.."
Ne güzel duâ... Ne edîbâne söz, ne kadar yüksek söz... Ne kadar hoş... Belağati, fesahati bir cümlesinden çıkıyor ortaya... O efendimizin, büyüğümüzün, ecdâdımızın...
Diğer bir sözü:
2. (Mâ hâbemrüün adele fî hükmihî ve et'ame min kutihî ve zahare min dünyâhu liâhiretihî) Bu sözlerin Arapçalarını da okuyorum ki, belâğati anlaşılsın diye... Çünkü bir dilin başka bir dile çevrilmesinde belâğati gider, fesâhati gider. Edebî sanatların çoğu söner, ölür. Onun için bir bir dile kolay tercüme edilemez. Ancak tanzir edilebilir, benzeri bir ifade kullanılabilir. Edebî eserler de kolay kolay tanzir edilemez, naziresi ortaya konulamaz.
(Mâ hâbemrüün) "Şu kişi hiç hâib ve hâsir olmaz, hiç pişman olmaz, hiç ziyana düşmez. Çok iyi bir durumda olur şu kişi..." Kim?.. Üç vasfını sayıyor: (adele fî hükmihî ve et'ame min kutihî ve zahare min dünyâhu liâhiretihî) Emin olun, şu cümlesi Hazret-i Ali Efendimiz'i sevenleri kurtarmağa yeter.
(adele fî hükmihî) "Hükmünde adalet eden..." Yâni hiç ziyana uğramayıp, dâimâ iyi bir hal üzere olup bahtiyar olacak kimse kimdir?.. Hükmünde adalet eden, (ve et'ame min kutihî) azığından başkasına ikramda bulunan, (ve zahare min dünyâhu liâhiretihî) dünyasından ahiretine hayır ve sevap depo eden... Bu adam pişman olmaz.
Üç vasfa işaret ediyor. Bu sözler niçin söyleniyor? Bir insan bir sözü niçin söyler?.. Karşısındakine nasihat olsun diye... Karşısındaki bir gerçeği görsün diye, sözüne uysun diye söyler. Hele emîrül mü'minîn ise, mü'minlerin komutanıysa, başkanıysa, önderiyse, lideriyse, elbette sözü tutulsun diye söylüyor. Ne yapmamız lâzım?.. Hükmümüzde adil olmamız lâzım!..
Muhterem kardeşlerim! Adâlet bir müslümanın vaz geçilmez, mecbûrî vasfıdır. Hepimiz müslüman olduğumuz için âdil almağa mecburuz. (Velev alâ enfüsiküm evil vâlideyni vel akrabîn) Kendimizin aleyhine bile olsa, anne ve babamız tehlikeye girecek bile olsa, akrabalarımız zarara uğrayacak bile olsa, adalet etmek zorundayız. Allah bize bunu emrediyor. Adâlet müslümanın vaz geçilmez vasfıdır. Kendisi hapse girecek olsa, doğru söyleyecek. Hükmünde âdil olacak insan; bir...
İkincisi, (ve et'ame min kutihî) kendi azığından it'am edecek, verecek. Biliyorsunuz bugün, bidonlar dolusu artıklarımız var... Şimdi biraz tasarruf devresine giriyoruz, belki o kadar olmaz ama, çok israf ediyoruz. Ama o devirde, öyle bir kıtlık vardı ki... Biliyorsunuz, üretim sanayi devrimiyle arttı. Eskiden insanlar böyle herşeyi çok üretemiyorlardı. Tarlalar makinelerle sürülemiyordu, insan gücüne bağlıydı. Değirmende öğütülüyordu unlar... İnsanlar elleriyle çalışarak, toprağı kazarak bir şeyler elde ediyorlardı. Yazın biriktirip, kışın yiyorlardı. Yazın biriktirmeyen, kışın aç kalıyordu. Yahut, ülkenin şartları dolayısıyla kıtlık oluyordu.
Sahabe-i Kiram'dan anlatılan rivayetler var... Bazan öyle kıtlıklar oluyordu ki, sahabe-i Kiram açlıktan karınlarına taş bağlıyorlardı.
Başkasının ağzından çıkan şeyden insan iğrenir ama, aç kaldı mı insan neler yapıyor. Hani uçak düşmüş de, ölü kardeşlerinin bile etini yemişler; gazeteler yazdı, televizyonlar söyledi.
O devirde yeme problemi çok mühim, gıda yok... Kendi azığından biraz ayırıp vermesi lâzım insanın... Onun için diyor ki Hazret-i Ali Efendimiz, "Azığından başkasına ikrâm eden..." Kut, azık demek... Bu da cömertlik alâmetidir, merhamet alâmetidir. Senin var, yiyorsun, karnın tok; ötekisi aç, açlıktan ölüyor. Böyle değil... İslâm toplumu böyle değil, herkes paylaşıyor. Ya yarısını bölüşüyor, "Al yarısı senin, yarısı benim!.. Elmanın yarısı senin, yarısı benim!" diyor. Buna müsâvât ve müvâsaat deniliyor. İşte malıyla yardımcı oluyor, yarı yarıya...
Bir de îsâr denilen bir şekil var --elif, peltek se, elif, re-- kardeşini kendisine tercih ediyor. Kendisi yemiyor, karşısındakine yediriyor. Giymiyor, giydiriyor.
İmam Gazâlî anlatır: Çok fakir bir aile, günlerce aç kalmışlar. Çocuk inliyor, çoluk çocuk ağlaşıyorlar: "Anne, baba, yiyecek isteriz!" Yok bir şey... --İşte görüyorsunuz Somali'nin halini, Afrika'nın halini!.. Zamanımızda da var böyle şeyler...-- Bir hayvan kesilmiş; onun kellesini bir hayır sahibi getiriyor, buna veriyor.
Adam kelleyi alıyor. Tamam; ütüleyecek ateşte, çoluk çocuk yiyecekler. "Yiyecektik ama, benim falanca yerde bir arkadaşım var; o daha muhtaç... Ben biraz daha sabredeyim. Allah başka yerden bana verir, başka bir şey bulurum belki... O daha aç kardeşime göndereyim!" diye kelleyi ikinciye gönderiyor. İkinci şahıs, daha başka birisini hatırlıyor, ona gönderiyor. O ona, o ona... Altıncı şahıs aldığı zaman kelleyi diyor ki: "Benden daha muhtaç falanca aile var!" diyor, ona gönderiyor. O da ilk şahısmış meğerse... Yâni yedi kişiyi dönüyor kelle...
Bu nedir?.. Îsâr... Yâni, kendisi muhtaç olduğu halde,
(Ve yü'sirûne alâ enfüsihim velev kâne bihim hasâsah) "Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile, onları kendilerinden önde tutarlar." Böyle idiler.
Hazret-i Ali Efendimiz'in ayet-i kerime ile sabit böyle bir menkabesi vardır, kahramanlığı vardır: Akşam yemek yiyecekler...
(Ve yut'imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ) "Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, öksüze ve esire yedirirler."
Bir akşam bir miskin geliyor, kapıyı çalıyor. "Açım, bi şeyler verin Allah için!.." diyor. Allah için deyince durulur mu, sofrayı alıyorlar veriyorlar. Gündüz oruç tutmuşlardı. Yiyeceklerini miskine veriyorlar, aç kalıyorlar.
Ertesi güne aç kalıyorlar, yine oruç tutuyorlar. Ertesi akşam bir şeyler hazırlıyorlar. Bir esir geliyor. Köle... Kendisinin mülkiyeti yok, birisinin mülkü altında... Parası pulu yok... O kapıyı çalıyor. "Allah rızası için, açım bir şey verin!" diyor. Sofrayı bu sefer ona veriyorlar. Üçüncü gün... İkinci gün yetim geliyor, üçüncü gün esir geliyor.
Hazret-i Ali Efendimiz, söylediği şeyi hayatında kendisi zâten yapmış; ayet-i kerime ile sâbit...
Hükmünde adâlet eden, azığından başkasına yediren ve üçüncüsü: (ve zahara min dünyâhu liâhiretihî) "Dünyasından ahiretine zahîre gönderen, hazırlık yapan, birikim yapan..." Bu neyle olur?.. İyilik yaparak, amel-i sâlih işleyerek, hayır hasenât yaparak... "İşte böyle bir insan ebediyyen dünyada ahirette mahrum, pişman ve perişan olmaz." diyor Hazret-i Ali Efendimiz...
Demek ki, nasıl bir insan olmamızı istiyor?.. Adaletli, cömert, ahireti düşünüp ibâdet ve tâat eden bir insan olmamızı istiyor. Bu sözünden onu anlıyoruz.
Bir tane daha okumağa herhalde vaktimiz olur. Üçüncü sözünü okuyalım bu günlük:
3. (Üfdul alâ men şi'te tekün emiruhû, vestağni ammen şi'te tekün nazîrehû, vahtec ilâ men şi'te tekün esîrehû) Bu müsecca' bir nesirdir. Sanatkârâne bir üslupla söylenmiş bir cümledir.
(Üfdul) "Fazilet eyle, fazleyle, iyilik yap, ikramda bulun! (alâ men şi'te) Dilediğin kimseye... Herhangi bir kimseye bir iyilik yap; (tekün emîruhû) onun emiri olursun, komutanı olursun. Birisine iyilik yaparsan, onun emiri olursun, efendisi olursun."
(vesta'ni ammen şi'te) "Bir kimseye hiç ihtiyaç arzetme, müstağni ol, aldırma; (tekün nazîruhû) dengi olursun.
(vahtec ilâ men şi'te) "Bir kimseye de muhtaç isen, (tekün esîruhû) esiri olursun."
Yâni, "İstediğine iyilik yap; komutanı olursun. İstediğine hiç aldırma; nazîri, dengi olursun. İstediğine muhtaç ol; onun esiri olursun." .
Bu bir sosyal durumu anlatıyor. İnsanoğlunun yapısını anlatıyor. İnsanoğlu birisinden bir iyilik kabul etti mi, yükü altına giriyor onun; minneti altına giriyor. Artık o iyilik yapan emir oluyor.
Peygamber Efendimiz'in bir sözünü hatırlatıyor Hazret-i Ali Efendimiz'in bu ifadesi... Bugün okumuştum. Radyoda konuşma olacak, onu seçeyim diye düşünmüştüm. Diyor ki Peygamber efendimiz:
"Şu insanlara şaşıyorum. Giderler, paralarıyla köle alırlar, azad ederler sevap kazanmak için... Paralarıyla gidip köle alıp azad ederler de, iyilik yapmak sûretiyle hürleri kendilerine köle etmezler." Niye böyle yapmıyorlar?.. Para da yok ortada... Para vermek de yok... Köleyi hür etmek için para veriyorsun, satın alıyorsun, azad ediyorsun. Burda para da yok... Bir iyilik yaptın mı, o senin kulun kölen oluyor. İşte bu mânâ...
Bir kimseye iyilik yap; sen onun emiri olursun, komutanı olursun. Bir kimseden müstağnî ol; onun nazîri olursun. Bir kimseye hele bir muhtaç ol; o zaman onun esiri olursun.
Yâni bu ne demek?.. Mümkün olduğu kadar kimseye muhtaç olma ki, yük altına girmeyesin demek...
Üç tane sözüyle bugün böyle tamamlayalım veya isterseniz, azımsadıysanız bir tane daha okuyalım. Veya iki tane daha ekleyelim de, böyle azımsama olmasın.
4. (İhmed men yağlüzu aleyke ve yaizük, lâ men yüzekkîke ve yetemellakuk) Öv, medhet o kimseyi ki, sana sert konuşup hakkı tavsiye ediyor. Sana sert konuşup da hakkı tavsiye eden kimseyi medhet, öv, beğen!.. (lâ men yüzekkîke ve yetemellakkük) Seni temize çıkarıp, sana dalkavukluk yapanı değil..." Yâni seni temiz gösterip, iyisin hoşsun deyip de sana dalkavukluk yapanı değil; sana sert tavır koyup da hakkı söyleyeni öv!.. Hoşuna gitmese bile onu öv!.. Ötekisi, dalkavuğun sözü hoşuna gider ama, o doğru değil...
5. (İhter en tekûne mağlûben ve ente munsıf, velâ tahter en tekûne gâliben ve ente zâlimen) "Sen adâletli iken mağlub olmayı, zâlim iken galip olmana tercih et!.. Zâlim durumda, zâlim sıfatında iken galip olmayı isteme; haklı o da istersen mağlub ol!.. Haklı olduktan sonra mağlub olmayı, zâlim olup galip olmaya tercih et!.."
Bu da tabii, bir fazîlet duygusudur ki, ancak Allah'a çok inanan insanlar böyle hareket edebilirler. Yâni, insan umûmiyetle nefsinin arzusu olarak galibiyet ister, üstünlük ister. İşin öbür tarafına bakmaz. Ama, galibiyeti sağlarken de çok kere zâlimlik olur, baskı olur, haksızlık olur. "Hayır! Sen zâlim olup da galip geleceğine, haklı ol da mağlub ol!.." buyurmuş.
İşte Hazret-i Ali Efendimiz böyle fazîlet prensiplerini düşünebilen, dile getirebilen, fesahat ve belâğat sahibi, böyle mübârek, muhterem bir zât...
Allah nasihatlerinden istifâde edip, bunları hayatımızda prensipler olarak değerlendirip, sevap kazanmayı nasîb eylesin... Ahirette de onun yanında, ona komşu olmayı nasîb eylesin...
Allah hepinizden razı olsun...
Soru:
Kurban bayramında alevî ile sünnîlerin ortak kurban kesmeleri olabilir mi?..
Ortak kurban kesme --biliyorsunuz-- sığırda ve devede olabilir. Sığır yedi haktır, deve de yedi haktır. Ya herkes tek tek koyun veya keçi kesecek; ya da koyun ve keçi yok, yedi kişi bir araya gelip de sığır kesebilirler. Yedi kurban kuvvetindedir sığır veya deve...
Demek ki, "Büyük baş bir hayvan kesileceği zaman, şahıslardan birisi alevî olsa kesilebilir mi?" diyor. Kesinlikle, rahatlıkla kesilebilir. Çünkü mü'min kişi, kurbanın vacip olduğuna inanmış ve o işe davranmış ve kurban kesme çaresine bakıyor. O zaman, niyet müttehid oluyor. Niyetler aynı olduğu zaman kişiler beraber kurban kesebilirler. Kesebilir.
Allah hepinizden razı olsun...
Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh... _________________ GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL... |
|
| Başa dön |
|
 |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Pzr Oca 06, 2008 2:37 pm Mesaj konusu: Allah'a Kul Olmak Şerefi-1 |
|
|
ALLAH'A KUL OLMAK ŞEREFİ
Eûzü billâhi mineş şeytânir racîm...
Bismillâhir rahmânir rahîm...
Elhamdü lillâhi rabbil alemîn... Alâ külli hâlin ve fî külli hîn... Ves salâtü ves selâmü alâ seyyidil evvelîne vel âhirîn, muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin ilâ yevmid dîn... Emmâ ba'd:
Aziz ve muhterem kardeşlerim!..
Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun...
Burada ikametimiz, bu kampta kalışımız esnasında, akşam namazlarından sonra yarım saat kadar Hazret-i Ali --RA ve kerremallahu vecheh-- Efendimiz Hazretleri'nin sözlerini okuyup izah edeceğim. Elimde Hazret-i Ali Efendimiz'in sözlerini toplayan bir kitap var; o kitaptan onun mübarek hikmetli sözlerini size nakledeceğim.
Sahabe-i Kirâm'ın içinde Hazret-i Ali Efendimiz'in sözlerini seçmemin sebebi, en başta gelen sebep: Türkiye'mizde ve İslâm Alemi'nin bir çok ülkesinde Hazret-i Ali RA Efendimiz'i özellikle çok seven ve ona candan bağlı olan insanlar var... Tabii böyle mübarek, Aşere-i Mübeşşere'den cennetlik bir büyüğümüzü sevmek güzel bir vasıf, iyi bir sıfat... Fakat, "Hazret-i Ali RA Efendimiz'i seviyorum, ona bağlıyım... Onun yolundayım, onun fırkasındayım, onun zümresindeyim." diyen kardeşlerimizin bir kısmı Hazret-i Ali Efendimiz'i tanımıyor. Hazret-i Ali Efendimiz'i kendisine nümûne-i imtisâl edinmiyor; model insan olarak onu alıp, onun izinden gitmiyor. Onun yaptığı ibadetleri yapmıyor. Onun yapmadığı, yapmayacağı, memnun ve razı olmayacağı işleri yapıyor.
Yâni, Hazret-i Ali Efendimiz çıksa gelse, onların bu halini görse, aslâ memnun olmaz. Meselâ, namaz kılmamaları gibi... Meselâ, içki içmeleri gibi...
Hattâ, ben geçtiğimiz günlerde burada bir şehirde, Hazret-i Ali Efendimiz'i seven zümreye mensub bir derneği ziyarete gittim, davetlerine icâbet ettim. İki üç saat kadar konuştuk. Öyle sözler söylediler ki, öyle ifadeler kullandılar ki; değil Hazret-i Ali Efendimiz'i seven bir insan söylesin, herhangi bir mü'min aslâ söylemez o sözü!.. O söz imana sığmaz, İslâm'a sığmaz ve o sözü söyleyen İslâm'dan dışarı çıkar... İmanını kaybeder, küfre düşer. Ben onlara dedim ki: "Bakın, sizin bu sözünüz İslâm'a sığmıyor, imandan bile çıkıyorsunuz."
Meselâ, Allah-u Teâlâ Hazretleri hakkında çok yanlış sözler söylediler. Dedim ki: "Bu sizi doğrudan doğruya küfre düşürür. Hazret-i Allah CC aleyhinde söz söylemek sizi cehennemlik eder; bunu yapamazsınız!.. Hazret-i Ali'ye dayanarak hiç yapamazsınız, Hazret-i Ali'yi seviyorum diyerek hiç yapamazsınız. Herhangi bir şekilde de yapmanız mümkün olmaz."
Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini tenkid ediyor. "Ayetleri tenkid edemezsiniz. Buna sizin içinde bulunduğunuz pozisyon ve intisab ettiğinizi söylediğiniz şahıs müsâit değil..." dedim.
Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerini kabul etmiyor. Meselâ,
(Küllü mevlûdin yûledü alel fıtrati) "Her doğan fıtrat-i İslâmiye üzere doğar." hadis-i şerifini de itirazla karşılıyor, hadis-i şeriftir dediğimiz halde...
"Benim şimdi namaz kılmam lâzım!" diyorum; "Kılma, ne olacak?.. Bize faydalı konuşmalar yapıyorsun, konuşmaya devam et, sonra kılarsın!" diyor. Ben de diyorum ki:
(İnnes salâte kânet alel mü'minîne kitâben mevkûtâ) "Namaz insanların boynuna belirli zaman dilimleri içinde îfâ etmeleri gereken bir farzdır. Bunu te'hir etmek, kazaya bırakmak olur mu?.. Mümkün değil!.." diyorum.
Yâni Hazret-i Ali Efendimiz'i seven insanların grubu öyle bir hale gelmiş ki; içinde kâfiri barındırıyor, ateisti barındırıyor, inançsızı barındırıyor, kucaklıyor... Onunla yanyana olmuşlar, onunla hemfikir olmuşlar... Tabii, böyle bir şey onların aleviliklerine uymuyor, Hazret-i Ali Efendimiz'e mensub oluşlarına uymuyor. O halde, Hazret-i Ali Efendimiz'den bahsetmemiz lâzım, Hazret-i Ali Efendimiz'in sözlerini anlatmamız lâzım, hayatını anlatmamız lâzım ki, onu gerçekten sevenler onun yolunda yürüsünler.
Bu bakımdan Sahâbe-i Kirâm'ın içinden Hazret-i Ali Efendimiz RA'ın sözlerinden, burada kaldığımız her akşam inşaallah birkaç tanesini --zaman ne kadarına müsaade ederse, o kadarını-- açıklayacağım. Çünkü, burdaki bizim konuşmalarımız sadece size münhasır kalmıyor, sadece siz dinlemiyorsunuz. Bunlar ses bantlarına geçiyor, video bantlarına geçiyor; Türkiye'ye gidiyor, dünyanın her yerine dağılıyor. Bir çok yerde dinleniyor, okunuyor.
Binâen aleyh, biz imanla ilgili bir ders yaptık sabahleyin... Bunu sırf sizin için yapmadık. Buradaki bu dekor içinde, bu zaman içinde, bu program içinde bu konuşmayı yapıyoruz ama; bu bir çok zamanlar için, bir çok bölgeler için, bir çok insanlar için önemli bir konudur. İman konusudur, Allah'a iman konusudur, herkes için çok önemlidir. Onun için Amerika'ya da gidecek, Pakistan'a da gidecek, Malezya'ya da gidecek, Türkiye'ye de gidecek, Almanya'ya da gidecektir. Biz o şuurla bu konuşmalarımızı yapıyoruz. Akşamları yapacağımız bu konuşmalar da bir çok yere dağılacağı için, dağıtılacağı için, tevzî edileceği için, burada bu günleri ganimet bilerek bu konuyu seçtik.
Tabii, bu konuda konuşmak bizim boynumuzun borcudur. İnsanları doğru yola çekmek, bizim vazifemizin gereğidir. Bizim hasbel kader, --Allah'a hamd ü senâlar olsun kader bizi böyle eylemiş-- Hazret-i Ali Efendimiz'in evlâdı, torunu olma durumumuz da vardır. Yâni, Hazret-i Ali Efendimiz'i uzaktan bir kimse olarak anlatmıyoruz, dedemizden bahsediyor olarak anlatmış oluyoruz.
Ayrıca Hazret-i Ali Efendimiz'in "Eimme-i İsnâ Aşer: Oniki İmam" denilen evlâtları ve onların içinden İmam Ca'fer-i Sâdık Hazretleri de bizim tasavvufî yolumuz olan Nakşî tarikatının ve diğer tarikatların silsilesinde olan pirlerimizdendir, mürşidlerimizdendir. İmam Ca'fer-i Sâdık Hazretleri, İmam-ı Âzam'ın da hocasıdır. O bakımdan, çeşitli yönlerden yakınlığımız olduğu için böyle bir konuyu açıyoruz.
Çünkü, müslümanları parçalamak, birbirlerine düşman etmek, birbirlerine düşürmek, birbirleriyle döğüştürmek isteyen bir plan var!.. Bunu görüyoruz. Irak'ı İran'a saldırttılar, Irak'ı Kuveyt'e saldırttılar... Irak'ı Türkiye ile kötü duruma düşürttüler, Suriye'yi Türkiye ile kötü duruma düşürttüler... Libya'yla Mısır'ı kötü duruma düşürttüler, Cezayir'le Tunus'u kötü duruma düşürttüler... Yâni tek bir yerde olsa, tesadüf diye düşünülebilir amma, planlı bir şekilde dünyanın her yerinde müslümanları birbirine düşürme çalışması var!.. Bizim de bunun aksini yapmamız lâzımdır.
Ayrıca temelsiz olan fikirleri, küfrü, inkârı, şirki kökleyip atmak vazifemizdir. Yetişmemizin gereğidir, aldığımız mânevî görevin gereğidir. O bakımdan bu konuyu açıyoruz. Besmeleyle bu akşam, burada, bu kampın ilk konuşmasına; Hazret-i Ali Efendimiz'in sözleriyle ilgili ilk konuşmaya şu anda böylece başlamış oluyoruz.
Okuduğumuz eser, Hazret-i Ali Efendimiz'in sözlerini toplayan bir eserdir. Necef'te basılmıştır. Elfü kelimetin liemîril mü'minîne ve seyyidil büleğa vel mütekellimîn el'imâm ali ibn-i ebî tâlib aleyhis selâm başlığını taşıyor. Bunun ilk sayfasından okuyorum:
1. (Kâne aleyhis selâm kesîren mâ yekulü) "Ona selâm olsun Hazret-i Ali şöyle söylerdi. Ne zaman?.. (izâ ferağa min salâtil leyl) Gece namazını kıldıktan sonra şu sözleri söylerdi.
Salâtül leyl, teheccüd namazıdır. Geceleyin takvâ ehli insanların, salihlerin, abidlerin uykusunu fedâ edip kalkıp kıldığı bir namazdır. Peygamber SAS Efendimiz'e Kur'an-ı Kerim'de, bismillâhir rahmânir rahîm:
(Ve minelleyli fetehecced bihî nâfileten lek, asâ en yeb'aseke rabbüke makamen mahmûdâ) diye teheccüd namazı kılması tavsiye buyurulmuştur Allah tarafından... Peygamber SAS de bizlere tavsiye etmiştir gece namazı kılmayı... Çünkü, gecenin çok büyük feyzi vardır, çok büyük bereketi vardır.
"Gece vaktinde mânevî bakımdan göğün kapıları açılır ve Allah-u Teâlâ Hazretleri kullarına: 'Yok mu benden af isteyen?.. İstesin affedeceğim!.. Yok mu benden bir talebi olan?.. Dilesin, dilediğini vereceğim!.. Yok mu benden mağfiret taleb eden?.. Onu afvü mağfiret eyleyeceğim!..' diye kullarına seslenir." diyor Peygamber Efendimiz... Bu seslenme bütün gece devam eder, imsak kesilinceye kadar... İmsak kesildikten sonra biter. _________________ GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL... |
|
| Başa dön |
|
 |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Pzr Oca 06, 2008 2:38 pm Mesaj konusu: Allah'a Kul Olmak Şerefi-2 |
|
|
Demek ki, imsak kesilmezden önce geceleyin kalkıp ibadet eden, Allah'a yalvaran; Allah'tan arzusunu, talebini, duasını, niyazını isteyen muradına erer. Allah'ın affına mazhar olur, lütfuna ihsanına nâil olur.
Onun için biz de sizlere Peygamber Efendimiz'in sünneti olan gece namazını, salihlerin adeti olan gece kalkıp teheccüd namazı kılmayı tavsiye ederiz. Evet, şu yaz günlerinde gece kısa olduğundan, gece namazına kalkış biraz zordur amma, bunun kışı da vardır. Şimdi biraz zor yapılsa bile, şimdi de sabah namazından sonra dinlenme imkânınız vardır. Yine de yapmanızı tavsiye ederim.
Peygamber Efendimiz yapardı, Hazret-i Ali Efendimiz yapardı... Salihler, evliyâullah büyüklerimiz geceleri böyle kalkar, yana yakıla ibadet ederlerdi. Yunus Emre'nin ilâhisini hemen hatırlıyoruz; ne diyor:
Dağlar ile, taşlar ile,
Çağırayım mevlâm seni!..
Seherlerde kuşlar ile,
Çağırayım mevlâm seni!..
Seher dediği, işte bu teheccüd namazı kılınan gecenin son vaktidir. Yâni sahura kalktığımız, oruç için yemek yediğimiz zamanlardır. "Seherlerde kuşlar ile, / Çağırayım mevlâm seni!.." Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmeğe başlar; ben de kalkayım, dua edeyim!" diyor.
(Vel müstağfirîne bil eshâr) diye seher vakitlerinde kalkıp tevbe eden Sahabe-i Kirâm'ın sevabının çok olduğu Kur'an-ı Kerim'de bildiriliyor.
Müzzemmil Sûresi'nde de Allah-u Teâlâ Hazretleri bu ümmete, selef-i salihînimize tavsiye eylemiş ki:
(Kumil leyle illâ kalilâ. Nısfehû evinkus minhu kalîlâ. Ev zid aleyhi ve rattilil kur'âne tertîlâ.) "Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl! Gecenin yarısını kıl! Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur'an'ı tane tane oku!"
Sonra:
(İnne rabbeke ya'lemu enneke tekumu ednâ min sülüseyil leyli ve nısfehün ve sülehû ve tâifetün minellezîne meake) diye son ayet-i kerimesinde de Sahabe-i Kirâm'ın bu emri tutarak, geceleri kalkıp çok çok ibadet ettikleri, uykularını çok fedâ ettikleri ifade ediliyor. Bu kadar da aşırı yapmalarına lüzum olmayıp daha hafif bir tarzda gece ibadetini yapmaları tavsiye ediliyor.
Hazret-i Ali Efendimiz (Radıyallahu anh ve kerremallahu vecheh)... Hazret-i Ali Efendimiz'e biz "Radıyallahu anh" diyoruz. Çünkü:
(Radıyallahu anhüm ve radû anh) diye ayet-i kerimede Allah'ın onlardan --Sahabe-i Kiram'dan-- razı olduğu işaret edilmiş. Ayrıca "Kerremallahu vecheh" diyoruz. Çünkü, Allah-u Teâlâ Hazretleri ona büluğa ermeden İslâm'ı nasib ettiğinden, onun yüzü tertemiz kaldı; hiç küfre yönelmedi. Yâni, cahiliye çağını yaşayıp da, ondan sonra müslüman olan insanlar gibi değil... Büluğa ermeden, daha çocuk yaştayken Peygamber Efendimiz SAS'e iman etti. çocuklardan ilk iman edendir. Böylece yüzü pırıl pırıl, tertemiz kaldı. Yüzünde hiç bir mahcûbiyet durumu olmadı. Allah onun yüzünü ak etti. Onun için "Kerremallahu vecheh: Allah onun yüzünü asilleştirdi" diyoruz.
Şia'da ona "Aleyhis selâm" derler. Biz "Aleyhis selâm" sözünü sadece enbiya ve mürselîn için kullanırız. İsâ Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm... gibi. Sahabe-i Kiram için "Radıyallahu anh" deriz. Ama Hazret-i Ali Efendimiz için husûsî olarak bir de "Kerremallahu vecheh" diyoruz.
Hazret-i Ali Efendimiz geceleyin kalkardı, teheccüd namazı kılardı. Peygamber Efendimiz'in bir hadis-i şerifini bu arada hemen hatırlatayım size:
(Rek'atâni minel leyl) "Geceleyin kılınan iki rekâtcik bir namaz, uykuyu bölüp de kılınan bu namaz; (hayrün mined dünyâ ve mâ fîhâ) bütün dünyadan ve dünyanın içindeki her türlü mal, mülk, zenginlik ve servetten daha hayırlıdır, daha kıymetlidir.
İşte Hazret-i Ali Efendimiz de gece kalkar ibadet ederdi; bir çok Sahabe-i Kiram gibi, bir çok sâlihler gibi, evliyâullah gibi... Namazından sonra da şöyle dua edermiş: --Ben sabahleyin, "Allah'ın varlığını ilmen, scientific olarak insanın anlaması lâzım!.. Aklen ve mantıken bulmak durumunda ve o kabiliyettedir insan... Mutlaka bulması lâzım!.. Alimler de tabii, çok daha iyi bir şekilde Allah'ın varlığını kavrarlar. Kur'an-ı Kerim bize etrafı ibret gözüyle seyretmeyi ve ordan Allah'ın varlığına deliller çıkartmayı tavsiye ediyor." demiştim. Bakın, Hazret-i Ali Efendimiz de tevâfuken aynı konuyu işliyor.--
(Eşhedü ennes semâvâti vel arda ve mâ beynehümâ ayatün tedillu aleyke) "Yâ Rabbbi! Şehadet ederim ki, gökler ve yer, bunların arasındaki bütün yaratıklar, senin varlığını gösteren delillerdir. Bütün gökler delildir, yeryüzü delildir... Bunların arasındaki bütün varlıklar, senin varlığına şehadet eden, gösteren delillerdir." Yâni, parmak izi gibi küçük bir iz, emâre aramağa lüzum yok; şehadet ederim ki her şey, bütün varlıklar senin varlığını gösteren delillerdir.
(ve şevâhidü teşhedü bimâ ileyhi deavte) "Bunlar aynı zamanda senin çağırdığın, dâvet ettiğin konulara şahitlik eden şâhitlerdir." Yâni, sen doğru imana dâvet ediyorsun... Peygamber gönderip, Kur'an indirip, insanlara varlığını birliğini, esmâ-i hüsnâ'nı anlatıyorsun... Dünyayı, ahireti bildiriyorsun... İnsanların din konusunda bilmediği hususları bildiriyorsun... İşte bütün bu varlıklar senin söylediğini doğrulayan şahitlerdir.
(küllü men yüeddi ankel hüccete ve yeşhedüleke birubûbiyyeti mevsûmün biâsâri ni'metike) "Senden bize delil mahiyetinde olan her şey ve senin rubûbiyyetini, alemlerin rabbi olduğunu; yaratıcısı ve yöneticisi, besleyicisi ve geliştiricisi, ihtiyaçlarını karşılayıcısı olduğunu gösteren şeyler, şahitler, senin nimetlerinin eserleri olarak işaretlidirler."
Rubûbiyyetin mânâsı geniş... Rab demek; alıp geliştiren, yaratıp ondan sonraki ihtiyaçlarını da görüp büyüten, geliştiren demek...
(ve meâlimü tedvirü alemike) "Senin kâinatı yönettiğinin, kâinatın sahibi, idarecisi ve mâliki olduğunun kesin göstergeleridir. Büyük işaretlerdir bu varlıklar... (bihâ an halkıke) Bu yaratıklarından, mahlûkatından ne kadar yüce olduğun görülüyor, anlaşılıyor."
(fe erselte ilâ kulûbihim min ma'rifetik) "Bu varlıklara bakınca, sen onları müşâhede eden, onları güzel gören insanların gönlüne ma'rifetullahı gönderiyorsun. (mâ anesehâ min vahşetil fikir) Fikirdeki yalnızlıktan o gönderdiğin irfan bilgileri, irfan hazineleri onları kurtarıyor. (ve kefâhal ihticâc) Ve delil gösterme konusunda yeterli oluyor bu gönderdiğin şeyler..."
(fe inne şâhidetün) "Bütün bu varlıklar şâhittir ki; (bi enneke lâ te'huzükel evhâm) sen o kadar yücesin ki, insanların vehimleri seni tam anlayamaz." İnsan acizdir, insan aklı yeterli değildir. (ve lâ tüdrikükel ukul) "Akıllar seni tam mânasıyla kavrayamaz, senin büyüklüğünü idrak edemez. (ve lâ reel ebsâr) Gözler de seni göremez."
Yâni, "Bu yerleri, gökleri ve yerlerin göklerin içindeki varlıkları incelediğimiz zaman görüyoruz ki; gözler seni göremez, akıllar senin yüceliğini, büyüklüğünü, künhünü, mahiyetini tam mânâsıyla anlayamaz. İnsanın düşünceleri ki, nihâyet birer vehim sayılır. Aciz insanın aciz düşüncesi; ne olacak?.. Doğruluğu da kesin değildir. İnsanoğlunun düşüncelerinin hepsi doğru diye bir şey yoktur. Nihâyet kendi aklı seviyesi, irfanı seviyesindedir; vehimdir. Bu vehimler seni tam mânâsıyla kavramağa yeterli değildir." Bu anlaşılıyor.
"Şu gökyüzüne baktığımız zaman, yâ Rabbi görüyoruz ki, sen yücelerin yücesisin!.. Bu kadar muazzam varlıkları böyle yarattığına göre, senin büyüklüğün ne kadar, sen ne büyüksün yâ Rabbi!.. Nasıl emsalsiz bir hâliksın!.. Bunlara bakıyoruz, aklımızın seni tam mânâsıyla idrak edemiyeceğini anlıyoruz; gözümüzün seni göremeyeceğini anlıyoruz." demek istiyor.
Hakîkaten de Mûsâ AS'a Tur Dağı'nda vahiy geldiği zaman; "Ben senin rabbinim yâ Mûsâ!" diye Allah-u Teâlâ Hazretleri ona vahyetti, emirlerini bildirdi. O, peygamber olarak o ilâhî tecellîye mazhar olunca, --tabii sevgisinden, saygısından, merakından, aşkından, aşkullahtan, muhabbetullahtan-- dedi ki:
(Rabbi erinî enzur ileyk) "Yâ Rabbi! Vahyini duyuyorum ama, kendini de göster, seni de göreyim!.. Sesini duyuyorum, vahyin bana geliyor ama cemâlini de göreyim yâ Rabbi!.. (erinî) Göstert kendini bana!.. (enzur ileyk) Seni temâşâ edeyim, nazar edeyim sana!.." dedi.
Onun üzerine dedi ki Allah-u Teâlâ Hazretleri:
(Kale lenterânî) "Göremeyeceksin; bu hal, bu sıfat sende olduğu müddetçe görmen mümkün olmayacak, olacak şey değil!.. (velâkin ünzur ilel cebel) Karşıdaki şu Tur Dağı'na bir bak! (fe inistakarra mekânehû fe sevfe terânî) Sen etten kemikten yapılmışsın, ezilirsin, büzülürsün, dayanamazsın. Eğer o dağ o azametiyle, o kuvvetiyle, o sağlamlığıyla, taştan yapılmış o koca dağ tecelliye, Allah'ın görünmesine tahammül ederse; o zaman sen de görebilirsin. Bak bakalım dağ tahammül edebilecek mi?.." dedi. Tecellî, görünmek demek...
(Felemmâ tecellâ rabbühû lil cebeli cealehû dekken) Allah-u Teâlâ Hazretleri bizim mahiyetini anlayamayacağımız, aklımızın almayacağı bir şekilde Tur Dağı'na tecellî eyleyince; o tecellînin nurlarından, azametinden, --yeni kelimeyle-- enerjisinden dağ parça parça oldu. O tecellî parça parça eyledi o dağı...
(ve harra mûsâ saika) Mûsâ Aleyhisselâm bu müthiş manzara karşısında bayıldı, yere serildi kaldı. (felemmâ efâka) Kendine gelince, uyanınca, ayıkınca; (kale sübhâneke tübtü ileyke ve ene evvelül mü'minîn) "Yâ Rabbi, tevbe... Anladım ki senin cemâlini, tecellîni algılayabilmek tahammül edilebilecek bir şey değilmiş... O nûrun, o enerjinin büyüklüğüne tahammül etmek mümkün değilmiş; anladım!.. Ben sana teslim olanların ilkiyim! Sana her halinle teslim oluyorum; ne eylersen güzel eylersin yâ Rabbi!.." diye teslim oldu. İşte gözler göremez dediği bu... _________________ GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL... |
|
| Başa dön |
|
 |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Pzr Oca 06, 2008 2:40 pm Mesaj konusu: Allah'a Kul Olmak Şerefi-3 |
|
|
Geceleyin tabii, bizim gibi böyle beton çatılar altında değillerdi. Hava sıcak Suudî Arabistan'da... Gidenler biliyor, Hicaz sıcak... Herhalde gece namazına kalktığı zaman gökleri, yıldızları görüyordu mübârekler... Hem de orada yıldızlar, sanki elini uzatsan tutacakmışsın gibi yakın... Ay sanki daha büyük, güneş daha büyük gibi oluyor. Orda gece manzarası harika oluyor.
Şimdi o manzaranın altında: "Yâ Rabbi! Gökler ve yer senin varlığına delâlet eden birer alâmettir. Hepsi sana şahâdet ediyor, senin büyüklüğünü gösteriyor. Anlıyoruz ki, içimize doğuyor ki, senin irfan bilgilerin bizim içimize giriyor da anlıyoruz ki yâ Rabbi; hayaller, vehimler seni seni tahayyül edemez!.. Akıllar senin büyüklüğünü tam kavrayamaz, gözler seni göremez!.. Şu kudretin büyüklüğüne bak yâ Rabbi!.." diyordu.
Sonra da şu cümlenin altını çizdim muhterem kardeşlerim, bakın ne buyuruyor:
(ve eûzü bike) "Yâ Rabbi sana | | |