| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
Turaneli Üstçavuş


Kayıt: 13 Ksm 2007 Mesajlar: 146 Konum: Tunceli
|
Tarih: Cum Oca 11, 2008 3:03 pm Mesaj konusu: ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER |
|
|
Alparslan Türkeş'ten;
"Mukaddes Dava Yolunda toprağa düşmüş bütün ülküdaşlarımızı yetiştiren analara, babalara, hocalara, arkada gözü yaşlı kardeşlere, eşlere, çocuklara, Allah'tan sonsuz sabırlar diliyorum... Cenab-ı Allah (c.c) bütün şehitlerimizin mekanını cennet eylesin ve onlardan razı olsun..."
* RUHİ KILIÇKIRAN
* GÜN SAZAK
* CEVDET KARAKAŞ
* HALİL ESENDAĞ
* SELÇUK DURACIK
* YUSUF İMAMOĞLU
* SÜLEYMAN ÖZMEN
* ZAKİR ALKAN ve SÜLEYMAN ASLAN
* ŞEHABETTİN OVALI
* SALİH TUNCER-AHMET KARAMAN-CEMALETTİN KARAASLAN
* ALTINOK AİLESİ
* AHMET KERSE
* ALİ BÜLENT ORKAN
* CENGİZ BAKTEMUR
* EYÜP GÖKÇEN
* FİKRİ ARIKAN
* HÜSEYİN KURUMAHMUTOĞLU
* İSMET ŞAHİN
* MUSTAFA PEHLİVANOĞLU
* DARAĞACINDA ŞEHADETE GİDENLER
* DURSUN ÖNKUZU
* YUSUFİYE’DE ŞEHİT DÜŞEN ÜLKÜCÜLER _________________
Only registred user can see link on this forum! Registred or Login on forum! |
En son Turaneli tarafından Cum Şub 08, 2008 11:05 am tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi |
|
| Başa dön |
|
 |
Turaneli Üstçavuş


Kayıt: 13 Ksm 2007 Mesajlar: 146 Konum: Tunceli
|
Tarih: Cum Oca 11, 2008 3:45 pm Mesaj konusu: RUHİ KILIÇKIRAN |
|
|
ÜLKÜCÜ HAREKETİN İLK ŞEHİDİ RUHİ KILIÇKIRAN ( 4 Ocak 1968)
İlk Fakat Son Değil
Bir olmak veya olmamak mücadelesinin arefesindedir Türkiye... Çok olaylara gebedir. Neden mi olacak bütün bunlar? Cevap gayet basittir. Artık Türkiye'nin Müslüman-Türklere ait olduğunun ispatlanması lâzım. Hem de bu ispatlama fikir yönünde olduğu kadar gerekirse acı kuvvetle de olacaktır... Biz fikir yoluyla olmasını isterdik, haklı davamızın fikren ispatı çok kolaydı. Ne yazık ki olaylar hiç de düşündüğümüz gibi tezahür etmedi. Şimdi karşımızda taş gibi acı vakıalar var, gerçekler var. Fikren mücadelemizin semere vermeyeceğini en güzel şekilde ispatladılar. Mana yönünden fethi henüz tamamlanmamış olan Anadolu'nun elli yıldan bu yana ilk şehidi. Belki de ruh âleminin çöküntüsü tamamlanmak üzere olan Müslümanlara bir işaret, bir haberci, belki de bir ikaz durumundadır. Ama ne dereceye kadar kıssalardan hisse alacak ve ne dereceye kadar olmak yolunda ölen şehidimizin ruhunu şad edeceğiz... Bu şad ediş ne şekilde olur? Ruhlardaki infial nasıl hareket hâlini alır? Bütün bunların cevabını daha sonra vereceğiz. Şimdi olayın sadece görünüşünü inceleyecek, görünmeyen yönlerine sonra tekrar döneceğiz.
Hadise bütün Müslümanların üzerine rahmet yağan bir ramazan gecesi olmuştur. Herkes insan olmak yönünden kendi nefis muhasebesini bizzat yapar o günlerde. İman cephesi; bir zincirin halkaları misali ayrılmaz olur, birlik ve beraberlik son haddini bulur. Tekleşen gönüller, ifadelerini, bükülen boyunlar ve açılan ellerde bulur. Gözler pınarlar misalidir.
Yağmurlar yağar bu pınarlardan... O yağmurlar ki; inananların gözyaşları ve Hakk'ın rahmetidir, daima... İşte böyle bir gün. Vakit akşamdır. Yani iftar vakti. Akşama kadar İslâm'ın her emrinde bulunan hikmetin yüzlere verdiği İlâhî bir nurla nurlanmış yüzlerin gönül gönüle, kalp kalbe vererek iftar yapışları... Sonra tanıştıklarıyla Iisanı gali ile, tanışmadıkları ile lisanı hâl ile sohbet... Yemeği müteakip namaz ve çay içmek için kantine geliş...
Olay bu anda içeri giren bir şair bozuntusu ile başlar. Hani malûmunuzdur, şu son devirlerde çıkan ve dine, imana söverek meşhur olanlardan. Girer girmez sövgüsüne başlar. Tabiîdir ki Allah'a inananlar böyle aziz bir günde buna tahammül edemezler. Sanatını başka yerde icra etmesini söylerler. Hatta mükerreren rica ederler. Adam gitmek isterse de malûm zihniyetin uşağı olan bay Zülküf, mani olur. Münakaşa uzamış, olay artık bir çatışma hâlini almıştır. Hadisenin yatışması için Yurt Talebe Başkanı, Yalçın Serinsöz araya girer. Bu da sonuç vermez. Ruhi'nin olaya karışması bundan sonra başlar. O, halk şairi(!) ile konuşurken Zülküf, Ruhi'ye saldırır. Artık tren raydan çıkmıştır. Ruhi mukabele eder. Birkaç kişi saldırdığı halde hepsini savmıştır başından. Bu sırada yere düşmüş olan Zülküf, tabancasını iki defa ateşler. Bunu kardeşinin namluyu Ruhi'nin sırtına dayayarak sıktığı kurşun takip eder. Artık yere yuvarlanmış ve öldürücü yara açılmıştır. Hemen hastaneye kaldırılmasına ve her türIü ihtimama rağmen kaderin tecellisine uyarak, 4 Ocak 1968 akşamı saat 20.00 sularında Hakk'ın rahmetine kavuşur.
Görünüş itibariyle cinayetle sonuçlanan bir olay ve her gün rastlanan zabıta vak'alarından biri olmaktan öteye gitmeyen bu hadise acaba bu kadar basit bir düşünce ve yorumla bizi gerçeğe götürür ve hakikati buldurabilir mi?... İşte bu suale her aklı selim sahibinin vereceği cevap: Hayırdır. Bu hayır ifadesinin manasına nüfuz edebilmek için olayların öncesine bir göz atmak gerekir. Şöyle ki geçen sene Site Yurdu Başkanlığını Zülküf Şahin yapmıştır. Bu seneki seçimlerde yurt idareciliğini ve başkanlığını imanlı gençler ele geçirmişlerdir. Seçimler arifesinde en geniş faaliyette bulunanlardan biri de Ruhi'dir. Zülküf, başkanlığı sırasında yurdun lokantasına ve kantine akrabalarını ve üvey kardeşini yerleştirmiştir. Ruhi'yi vuran Zülküf'ün üvey kardeşidir. Kavgayı başlayan ise Zülküf. Gelen şair bozuntusu. Allah'a ve dine küfrettiğine, Zülküf'le özel olarak tanıştığına göre bu bir tertiptir. Tertiptir ve bu tertibi malûm zihniyetler yapmıştır. Malûm zihniyetler diyorum çünkü Zülküf, T.İ.P. (Türkiye İşçi Partisi) Gençlik Kolları başkanlığını uzun zamandan beri yapmaktadır. Aynı zamanda yurtta bu fikirlerinden dolayı tanınan ve nefret edilen bir kişidir. Bundan önce de fikirlerinden dolayı kavgaya girişmiş ve linç edilmekten kurtulmuştur.
Tertiptir çünkü; sekiz seneden beri Hukuk Fakültesi'nde talebe olan Zülküf, tabanca taşımanın suçunu çok iyi bilmektedir. SiIâh taşımak ve bile bile suç işlemekse bir kastı icap ettirir. O hâlde bu yine bir tertiptir. Neyse... Bu babda söylenecek söz çok ama biz bu kadarla iktifa ediyoruz. Olayın bir diğer yönü daha vardır.
O da Komünistlerin artık Müslümanlara karşı fiili harekâta başlamalarıdır. Aslında yapmak istedikleri şeyi şimdilik kaydı ile bir kişi üzerinde tatbik etmektedirler.
Oysa bu bir kişi; sen, ben veya bir başkası olabiIirdi. Herhangi bir Müslüman... O takdirde onlar yine yapmak istediklerini yapmış olacaklardı. Zira öldürecekleri herhangi bir Müslüman-Türk'ün şahsında bütün Müslümanlara yönelttikleri silâhı ve gıcırdattıkları sırtlan dişlerini görmemek mümkün değildir. Bu cennet yurdu kızıl bir peyk ve bu peykin yarınki köpekleri olmak sevdasından gözü dönen bu köpeklerin artık son bir derse ihtiyaçları vardır. Zira bunlar zemzem kuyusuna siğerek meşhur olmak isteyen kuduz köpeklerdir.
Artık zaman gelmiştir. Hukuk devleti içinde aleni cinayet işleyenlerin cezasını elbette sadece mahkemeler değil; Müslüman-Türklerin vicdanları ve aksiyonları da verecektir. Zira bu mecburiyettir. Böyle yapılmazsa: ilk kurşunu takip edecek birçok kurşunlar ve ilk şehidi takip edecek bir çok şehidler olacaktır. Bu kurşun ilktir fakat son değil. Şehidimize Allah'tan rahmet, bütün gönüldaşlarına ve ailesine baş sağlığı dileriz.
Sıtkı Keskin
(Üniversite ve Köy Dergisi Ocak - 1968)
ÜLKÜCÜYE DESTAN
İlk Ülkücü şehit Ruhi Kılıçkıran'a.
Ne barda ne pavyon ne sazda gördüm
Ben seni beş vakit namazda gördüm
Her seher ihlâsla niyazda gördüm
Billâhi ne güzel ülkücüsün sen.
"Hamd olsun, İslâmım, Türküm" diyorsun
Haramda işin yok helâl yiyorsun
Hakkı Hak'ta bulmak ülküm diyorsun
Billâhi ne güzel ülkücüsün sen.
Senden çok uzakta her türlü günah
Senden çok uzakta her türlü günah
Ne mutlu, dilinden düşmüyor Allah
Elbet doğacaksın bir gün, bir sabah
Billâhi hakikî ülkücüsün sen.
İslâm sende, ihlâs sende, hak sende
En güzel yaşayış ve ahlâk sende
Şefkatle ümitle gözler, bak, sende
Billâhi ne güzel ülkücüsün sen.
Gün gelirse ben de ölürüm derdin
Gün geldi erkekçe canını verdin
İçtin şehadeti göklere erdin
Billâhi ne güzel ülkücüsün sen.
Uğrunda öldüğüm mukaddes sende
Hak için gürleyen erkek ses sende
İslâm bir yaşayış, bir nefes sende
Billâhi hakikî ülkücüsün sen.
Türküm deyip coştun bendini aştın
Sığmadın engine çağlayıp taptın
Şükürler Tanrı'ya bunca ulaştın
Billâhi hakikî ülkücüsün sen.
Çatmaz sana çehresini bu hilâl
Bak kanınla yine coşkun yine al
Sana hakkımızı hep ettik helal
Billâhi hakikî ülkücüsün sen.
Seninle vatandır bu güzel vatan
Rahattır toprakta kefensiz yatan
Hiç şüphesiz senden incinmez atan
Billâhi hakikî ülkücüsün sen.
Asım'ın neslisin unutma sakın!
Kırılsın göksünde her alçak akın.
Şüphesiz ki güzel günler çok yakın
Billâhi Hakikî ülkücüsün sen.
Dün Malazgirt'te sen ve Mohaç'ta sen
Kefenin olmuştu yine elbisen
Bir rüzgârsın Kıble yönünden esen
Unutma! Beklenen ülkücüsün sen.
Salih Sefa
RUHU ŞAD OLSUN.
EL FATİHA... _________________
Only registred user can see link on this forum! Registred or Login on forum! |
|
|
| Başa dön |
|
 |
Turaneli Üstçavuş


Kayıt: 13 Ksm 2007 Mesajlar: 146 Konum: Tunceli
|
Tarih: Cum Oca 11, 2008 3:56 pm Mesaj konusu: |
|
|
Derin Devletin değil, derin milletin temsilcisiydi...
Türkmen Beyi
ŞEHİT GÜN SAZAK
(1932-1980)
"Bizi öldürebilirler, fakat davamızın yürüyüşünü kimse engelleyemez."
27 Mayıs akşamı komünist katiller tarafından şehid edilen Gün Sazak, 26 Mart 1932 yılında doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Ankara Maarif Kolejinde yapan Sazak 1951-1959 yılları arasında Birleşik Amerika'ya gitti. Burada California Polytechnic-Curleck Koleji'nde süt sanayii ihtisası yaptı. 1955-1956 yılları arasında çiftlik yapan Sazak, 1956-1958 yıllarında askerlik vazifesini ifa etti.
Askerliği bitince çiftliği sürdüren Sazak, 1972 yılında bir inşaat firması kurarak müdürlüğünü üstlendi. Bu firmanın müdürlüğü döneminde 6 liman, 1 havaalanı ve bir hastahanenin yapımında görev aldı.
Gün Sazak daha sonra Türk Milliyetçiliği fikrinin siyasi hayattaki aksiyonu MHP'ye girdi ve genel kurul üyeliğine seçildi. 1973'deki kongre ile yeniden genel kurul üyeliğine getirildi. Bu kongre Sazak'ı aynı zamanda MHP Genel Başkan Yardımcısı yaptı.
Şehid Gün Sazak 21 Temmuz 1977 tarihinde kurulan AP, MSP, MHP koalisyon hükümetinde parlemento dışından Gümrük ve Tekel Bakanı oldu. Gün Sazak'ın bakanlık dönemi Türk tarihinde kaçakçılığa karşı en şiddetli mücadelenin yürütüldüğü bir dönem olarak hatırlanacaktır. Gün Sazak, üstün çalışma şevki ve azmi ile başarılı bir bakanlık döneminde dost ve düşman herkesin takdirini kazanmıştı.
İngilizce bilen Sazak evli ve iki kız, iki erkek dört çocuk babasıydı... Büyük dava adamı, Ülkücü Lider, Şehid Gün Sazak, sağlığında Türklük düşmanlarının saldırılarına, iftiralarına uğramıştı...
TÜRKMEN BEYİ: ŞEHİT GÜN SAZAK
27 Mayıs, Türk siyasî hayatına iki önemli hadiseyle geçti. Birinde DP iktidarı bir askeri darbeyle görevinden uzaklaştırılmış, diğerinde Türk siyasi tarihine meş'um bir cinayet olarak geçecek bir şehadet vukû bulmuştur.
Bu şehit, 27 Mayıs 1980 günü Ankara'daki evinin kapısında, terör örgütü DevSol'un militanları tarafından kurşunlanarak, toprağa düşen Gün Sazak'tı. Şehadet mertebesine ulaşmadan ewel, Anadolu'nun dört bir yanında bir gül bahçesine girercesine toprağa düşen şehit ülkücülerin cenaze törenlerinde, "herkesin acaba bir gün bize de sıra gelecek mi" diye birbirine baktığı bir dönemde; "Bizi vurabilirler, ama davamızın zafer yürüyüşünü durduramazlar" diyordıı üllcüdaşlarına.
Gün Sazak, ülkemizin tanınmış köklü ailelerinden biri olan Sazak ailesine mensuptu. Babası Emin Sazak, tek parti diktatörlüğü döneminde milli şef ve onun partisi CHP zulmüne karşı mücadele etmiş ve çok partili siyasi hayata geçişte, Demolcrat Parti saflarında yer almış, ciddi bir siyaset adamıydı.
Anadolu insanının bütün hasletlerini üzerinde taşıyan bir karakter örneği olaraK, tam bir millî sentezdi. Toprakla haşır neşir olmuş Anadolu insanının ağırlığını, seciyesini, ahlâkını üzerinde taşıyan bir abide şahsiyetti.
Yetiştiği Anadolu kültürünün bilincinde olarak, millî, manevî değerlere bağlı genç bir delikanlı iken, yüksek öğrenim için gittiği Amerika'da bile ülkesine, kültürüne, toprağına bağlılığını yitirmedi. Köklü ve zengin bir ailenin oğluydu. Ama, kendisi gibi zengin aileye mensup, falcat kökünden ve kültüründen uzaklaşmış, rııhlarını Batının maddeci dünyasına esir etmiş şımarık burjuva gençleri gibi olmadı.
Amerika'dan döndükten sonra atıldığı iş hayatında da başarılıydı. Zenginlik onun kişiliğini ve ahlâkını asla bozmadı.
Sazak, iş hayatıyla birlikte ülkedeki siyasî gelişmeleri de yakinen takip ediyordu. Siyasetçi değildi ama, siyasetçilerin ve siyasi partilerin yakından tanıdığı bir lcişiydi.
Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasî şartları da biliyordu. Türkiye iyi yönetilmiyordu. İşler iyi gitmiyordu. Kızıl terör günden güne ülkeyi felakete sürüklüyordu. Bu karamsar tablo Sazak'ı da derinden derine üzüyordu.
Böyle bir ortamda siyasete girecek, işadamlığından siyasete ve oradan şehadet mertebesine ulaşacalc bir çizgiyle kendisini karşı karşıya bırakacaktı.
İŞADAMLIĞINDAN SİYASETE
Gün Sazak'ın siyasete girişi çok ilginçtir. 1970 yılında Ankara'da İnşaat Mühendisleri Odası'nın seçimi vardır. Seçimin yeri olarak da komünistlerin hakimiyetinde olan Siyasal Bilgiler Fakültesi belirlenmiştir. Bundan yararlanmayı düşünen oda yöneticileri, bin küsür üyenin ancak sol görüşlü olan üçyüzelli kadarını seçimin yapılacağı amfıye alır ve geriye kalan yediyüz üye, Dev Genç'li militanların zorbalığıyla dışarıda bırakılır. Pek çok genel müdür, eski müsteşar, bürokrat dövülür. Bıı tatsız ve olaylı kongrenin Sazak'la ilgisi ise şöyledir:
Sahibi oldıığu Yüksel İnşaat Şirketi'nde çalışan inşaat mühendisleri de bu odanın üyesidir Kendisi de dolayısıyla bu seçimle yakinen ilgilenmişti. Fakat oda seçimlerinde, üyelerin büyük çoğunluğunu sağ görüşlü üyelerin oluşturmasına ve seçimi kazanacak güçte olmalarına rağmen, komünist sol blok seçimi hile ve entrikayla kazanmıştı. Bu hadise Sazalc'ı derinden etkilemişti. Bir gün bazı dostları vasıtasıyla, bu olayın da vesile olmasıyla MHP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Taşer'le tanışacaktı. Taşer'le yapılan ülke meseleleri ile ilgili sohbetler sonucunda Sazak, aradığı çarenin ve Türkiye'yi kurtaracak kadroların MHP'de olduğunun inancıyla MHP'de siyasete atılacaktı.
Sazak'ın MHP'de siyasete atılmasında Taşer'in büyük rolü olmuştu. Taşer'in vefatına kadar Sazak, bu büyük dava adamı, bilge şahsiyetle, kimi zaman meşhur Bulvar Palas Oteli'nde kimi zamanda Taşer'in kurdurduğu ülkücü aydınların buluşma merkezi olan Kübitem'de başbaşa saatlerce sohbet ediyorlardı.
dı. Sazak Taşer'den o kadar etkilenmişti ki, yakın çevresine "ben böyle ikna kabiliyeti geniş, müthiş bir zeka, derin bir kültüre sahip insan görmedim" diyordu.
1971 yılının Şubat ayında Sazak resmen MHP'ye üye oldu. Sazak'ın partiye girişi başta MHP lideri Türkeş olmak üzere, milliyetçi ülkücü camiada sevinçle karşılanmıştı. Partideki çalışmaları, teşkilatlarla olan diyalogları onu 1971 yılında yapılan 10. MHP Olağan Kurultayı'nda GİK üyeliğine seçtirecekti.
Daha sonra dostu, büyük insan, MHP'de siyaset yapmasında etkisi olan Dündar Taşer'in, 12 Haziran 1972 tarihinde elim bir kaza sonucu vefat etmesiyle, Taşer'den boşalan MHP Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirilecekti.
Gün Sazak 5 Haziran 1977 genel seçimlerinde Eskişehir'den milletvekili adayı oldu. İstese rahat kazanabileceği bir yerden aday olabilirdi. Hatta Türkeş kendisine; "Hangi yerden istersen seni oradan aday göstereyim" teklifinde bulunmuştu. Fakat o büyük bir tevazu, dava adamına yakışır bir hareketle kendisine yapılan bu teklifi nazikçe reddetnıişti. "Eğer aday olacaksam ancak memleketin olan Eskişehir'de, o da teşkilatlar ve tabandaki gönüldaşlarım layık görürlerse olurum" diyordu'. Sazak makam, mevki, ikbal, koltuk peşinde koşan bir siyaset adamı değildi. Onun için en önemli ilke ve esas, ülkesinin mutluluğu, milletinin selâmeti için hiç bir menfaat ve beklentide bulunmaksızın hizmet etmekti.
Seçimlerde, teşkilatların büyük bir teveccühüyle, hareketin en zayıf olduğu illerden biri olan Eskişehir'de, milletvekili adayı olarak seçime katıldı. Gezmedik ilçe, bucak, köy bırakmadı. En ücra köşelere kadar, partisinin başarısı için gecesini gündüzüne katarak çalıştı. Milletvekili seçilemedi ama, kişiliği, şahsiyeti ve bir dava adamına yakışan gönül zenginliğiyle Eskişehirliler'in gönlünde taht kurmuştu.
BAKAN GÜLSAZAK
Seçimlerini müteakiben kurulan 2. Milliyetçi Cephe olarak adlandırılan AP MSP ve MHP Koalisyon Hükümeti'nde, MHP'ye 5 bakanlık ayrılır. Gün Sazak ile aynı dönenıde MHP Genel Başkan Yardımcısı olan Sadi Somuncuoğlu, Siyasi Partiler Kanunun'da siyasi parti genel başkanlarına bakanları belirleme yetkisi tanınmasına rağmen, bu bakanlıklar için MHP Genel İdare Kurulu'nda seçim yapıldığını ve o günlerin en netameli bakanlığı olan Gümrük ve Tekel Bakanlığı'na milletvekili olmadığı halde Gün Sazak'ın seçimle getirildiğini anlatıyor.
l. Ahmet Er ile yapılan özel görüşme. (H.Ö.)
Sazak her MHP'li bakan gibi, çok ciddi bir görevle karşı karşıya olduğunun bilincindeydi. Bütün gözler onların üzerinde olacaktı. Bir tarafta üllkede devam eden terör, diğer yanda ülkenin içinde bulunduğu ekonomik bunalım MHP'li bakanları büyük bir yükün altına sokmuş oluyordu. Sazak'ın da göregeldiği Gümrk ve Tekel Bakanlığı çok önemli bir kurumdu. Denetimsizlik sonucu gümrüklerde her türlü kaçakçılık serbestçe yapılıyordu. Rüşvet ve suistimal almış başını gidiyordu. Sigaranın karaborsa olduğu çay ve tuzun dahi bulunmadığı yıllardı. Devletin içerisinde çöreklenmiş menfaat grupları da mafyacılarla birlikte çıkar işbirliği yaparak, kurumu zaafa uğratmışlardır.
Gün Sazak bakanlığa geldiğinde ilk iş olarak MHP eğitimcilerinden Namık Kemal Zeybek'i müsteşarlığa, Esat Güçhan'ı Tekel Genel Müdürlüğü'ne, Nedim Yılmaz'ı Çaykur Genel Müdürlüğü'ne getirirken, Gümrükler Genel Müdürlüğü'nü değiştirmez. Gün Sazak eleman alırken aradığı ölçü şu olur; "hırsız olmamak, liyakatli olmak ve parti teşkilatına değil bakanlık teşkilatına bağlı olmak.". Gümrük kapılarında, dürüstlüğünden emin olduğu sembolik sayıda ülkücüyü, gümrük kontrolörü olarak göreve alır. Bıınlar bir kapıda da kalmayıp bütün kapıları dolaşırlar. Kapıkule'nin de içinde bulunduğu Trakya Gümrükler Müdürlüğü'ne solcu ama liyakatli bir müdür getirilmişti. Müsteşar Namık Kemal Zeybek, CKMP, MHP'nin ilk Gençlik Kolları Genel Başkanı olma sıfatıyla. yurt çapında Ülkü Ocakları il başkanlarını topluyor ve onlara "Gümrük ve Tekel Bakanlığında ülkücü-solcu çatışması yok, hırsız-dürüst kavgası vardır" diyordu.
Sazak, görevlendirdiği insanlara tam yetki vermiş, icraatlarına karışmamıştı. Bakanın dürüstlükteki direnci bütün kuruma yansımış, yansımış ve çürük elmalar ihbar edilmeye başlanmıştı. Gümrüklerde TIR'ların girişi zorlaşırken, hacıların gümrükte beyanlarının esas kabul edilip giriş-çıkışlarına kolaylık sağlanmış ve ilk defa ticari plakalı otomobil ve minibüslerin hacca gidişine izin verilmişti.(2)
2. Aksiyon, "Bir bakan, bir cinayet, hir ihtilal", 23-29 Mayıs 1998, s. 181.
SAZAK'IN MAFYA'YI ÇÖKERTEN MÜCADELESİ
Sazak'ın Bakanlık görevine gelmesiyle birlikte, mafyaya karşı ciddi bir mücadele başlatıldı. Yeraltı dünyasının uluslararası bağlantıları ülkemizdeki uzantılarına büyük darbe indirildi. Ülkeyi kan gölüne çeviren gümrük kapılarından sınır boylarına kadar uzanan her türlü silahları tırlarla, kamyonlarla ülkeye sokan, komünist sol terör yuvalarının eline geçmesini sağlayan bütün kanunsuz hareketler, unsurlar bertaraf edildi. Kısacası, hem mafyaya, hem de kızıl terör örgütlerine darbe indirildi. Gerek yer altt dünyasının, gerekse onların uluslararası bağlantıları, sermaye çevreleri artık istedikleri gibi serbestçe hareket edemeyeceklerdi. Beş aylık bir icraat döneminde mafyanın beli kırılmıştı.
"Gün Sazak balcanlığa girmesiyle birlilcte bütün sınır kapılarını tek tek gezerek incelemelerde bıılunuyordu. Biıgün Başkanlıl: Divanı toplantısında yaptığı teftişlerle ilgili, "ABD'nin gümrük kapıları bizim gibi olsa 3 ayda batar" diyordu. "Kaçakçılık sisteminin tamamen devlet memurlarının himayesi altında olduğu ortaya çıkmıştır. Bu memurların arkasında ummadığımız insanlar var. Uğraşmamız gereken insanlar çok güçlü. Benim icraatlarım karşısında pek çok insanı size göndererek şefaatçi olmanızı isteyebilirler. Eğer partiden teşkilatlardan yahut milletvekillerinden müdahale göreceksem ben bu işe girmem".
Divan üyelerinden kendisi gibi bakan olan arkadaşı Sadi Somuncuoğlu, bu konuşma üzerine MHP Başkanlık Divanı'nda Gün Sazak'ın icraatlarına hiç bir suretle karışılamayacağını bilakis sonuna kadar destekleneceğini yönünde yazılı karar altına alındığını." (3)
Gün Sazak hiç bir baskı, tehdit ve şantaja aldırmadan gerçek bir devlet adamı gibi çalışmalarını sürdürdü. Özellikle vermiş olduğu kararlı mücadeleyle, kaçakçı dükkanları kapanmaya, yabancı sigaraların piyasadan çekilmeye, yerli üretimde de müesselerin daha kaliteli bir hale getirilmesi, göze çarpan çok önemli icraatlarından bir kaçıydı.
Gün Sazak vermiş olduğu mücadele ile milletler arası kaçakçılığın da oyununu bozmuştu. Uzakdoğu'dan Ortadoğu'dan batıya giden ve gelen kaçakçılık yolunun kavşağındaki Türkiye'de gümrükleri tutarak kaçakçıların yolunu tıkadı. Böylece hem beynelmilel kaçakçılığın ve hem de komünizmin hedefı haline geldi.
3. A.g.d.
GÜN SAZAK'IN İCRAATLARINDAN RAHATSIZ OLAN EGEMEN GÜÇLER, 2. M.C. HÜKÜMETİ'Nİ DÜŞÜRDÜLER
Gün Sazak'ın bakanlığıyla birlikte yapılan sıkı denetimlerle, gümrük kapılarında milletlerarası kaçakçılığa büyük darbe vurulur. Bulgaristan'da kilometrece uzanan tır kuyrukları görülür. Bu durum silah, sigara, uyuşturucu işçi kaçıran bütün şebekelerin Türkiye'deki ortaklarını harekete geçirir. Bu arada Tekel ve Çaykur'da üretim, ilk beş ayda %30 artar. Çay sigara ve tuz karaborsası krılır.
Sazak döneminde zor durumda kalan kaçakçılar hükümetin düşürülmesi için bir fon oluşturarak AP'den CHP'ye 12 milletvekilinin transferini sağlarlar ve Demirel'in başbakan olduğu koalisyon hükümeti düşer. Yıllar sonra Bülent Ecevit Güneş Motel transferleri olarak adlandırılan bu işlerden hata ettiğini itiraf edecektir. Hükümetin düşmesi ve Sazak ekibinin görevden uzaklaştırılması ile beraber Bıılgaristan'da beklemekte olan tırlar girişe başlar ve her bir tır için 600.000 TL. rüşvet ödenir.(4).
Gün Sazak'ın devlet adamı olarak gösterdiği büyük başarıyı, siyasi hasımları bile talcdir etmişti. Onun Gümrülc ve Tekel Bakanlığı dönemi sadece "Mataracı tipleriyle değil", bütün cumlıuriyet tarihindeki yönetimle mukayese edilse bile, siyaset ve idare tarihimize altın harflerle geçecektir.
Gün Sazak, Türkiye'nin bunalımlarının çolc ağırlaştığı günlerde vazifeler yüklenmişti. Milliyetçi Hareket'in hukuken ve kalben ikinci adamı olmuştu. Dürüstlüğü, cesareti, imanı, engin insan sevgisi, fikir haysiyetine bağlılığı, dirayeti ve herlcese güven telkin edeıı karalcteriyle Gün Sazak, "ülkücü insan tipinin yaşayan bir numunesiydi."
Sazak'ın icraatları lcısa bir sürede lıissedildi. Komünist grupların dışında sağdalci liberallerden, soldaki sosyal demokratlara lcadar MHP'ye sıcak bakmayan birçok siyasi çevreler bile Gün Sazak'tan övgüyle bahsedeceklerdi.
4. A.g.d
ABDİ İPEKÇİ BİLE SAZAK'IN BAKANLIĞINI TAKDİR EDİYORDU
1 Şubat 1979 yılında öldürülen Milliyet gazetesi Başyazarı, CHP yanlısı, sosyal demokrat dünya görüşüne sahip olan deneyimli gazeteci Abdi İpekçi bile, ölümünden evvel, Gün Sazak'la ilgili onun icraatlarını ve çalışmalarını talcdir eden yazılar yazmıştı.
İpekçi, 2. MC Hükümeti'nin yıkılıp yerine CHP'nin hükümet olmasıyla gerçekleşen ilctidar değişiminde, "Güneş Motel" hadiseleriyle AP'den istifa edip CHP'ye geçen 11 milletvekilinden biri olan, Gün Sazak'tan boşalan Gümrük ve Telcel Bakanlığı'na getirilen Tuncay Mataracı ile ilgili, hem CHP'yi hem de Mataracı'yı yerden yere vııran sert yazılar yazacaktı. Ipekçi, Tuncay Mataracı ile ilgili, olarak onıın bakanlığa gelmesiyle birlikte kaçakçılığın tekrar hız kazandığını, rüşvetin, suistimalin ve yolsuzlukların zirveye çıktığını belirterek, bu işe dur denilmesini ve çare bulunmasını istiyordu.
İpekçi, Tııncay Mataracı dönemiyle, Sazak dönemi arasında, hem mafyaya karşı verilen nıücadele hem de bakanlığın işlevi açısından büyük farklar fark olduğunıı görüyordu. 12 Elcinı 1978 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan "Kaçalcçılık" adlı makalesinde bu konuya değinerek, şunları söylüyordu: "Sazalc'ın döneminde kaçakçılığın azaldığını, yeni hülcümet döneminde ise her türlü kaçak malların yurda sokulduğunu görmelcteyiz".
İpelcçi, günırülclerdeki lcaçakçılık olaylarıyla ilgili zaman zaman Sazak'la görüşüp bilgisine başvtırarak, ondan aldığı doküman ve belgelerle, HEM Mataracı'yı hem de destelclediği CHP'yi köşeye sıkıştırıyordu.
1993 yılınııı 24 Ocak'ında faili meçhul bir bombalı saldırı sonucu öldürülen Cumlıııriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu; «İpekçi kaçakçılık konusunda açıkça MHP'li Gün Sazak'ı desteklemektedir. Oysa siyasal görüşleri Gün Sazak'ınkiyle taban tabana zıttır. Fakat İpekçi Mataracı'nın kaçakçılık konusundaki tutumunu saptamış ve bu yüzden siyasal görüşüne katılmadığı Sazak'ı, desteklemeyi uygun görmüştür" (5) diyerek, İpekçi'nin Sazak'la ilgili düşüncelerini doğruluyordu.
5 Ocak 1978 tarihinde bakanlığı sona eren Gün Sazak'ın icraatları herkesçe başarılı bulunur. 12 Ocak 1978 tarihli Milliyet "Başarılı olmuş bakan" ifadesini yazarken, 28 Mayıs 1980 tarihli Hürriyet "Sazak, başkent siyasai çevrelerine göre, bakanlık görevlerinde başarılı oldu" dıyordu. 1978 bütçe müzakerelerinde CHP'nin sol kanadından İzmir Milletvekili Süleyman Genç "Ben inceledim, cumhuriyet kurulduktan bu yana gümrüklerdeki soygunu fikri ve felsefesi benimle yüzde yüz ters olan Gün Sazak önlemiştir" diye konuşur (6)
Yıne Gün Sazak'ın mafyaya karşı yürütmüş olduğu mücadelede en önemli belgelerden bir diğeri de, Sazak'ın şehadetinden bir yıl sonra Yüce Divan'da yargılanan ve "yolsuzluk ve rüşvet" iddiasıyla mahkum edilen Mataracı'yla ilgili dosyada Süleyman Necati Topuz adlı kaçakçının verdiği ifadelerdir.
Süleyman Necati Topuz adlı kaçakçı, 1981 yılında tutuklu bulunduğu Almanya'da Mataracı Dosyası'yla ilgili olarak Nürnberg Başkonsolosluğu vasıtasıyla alınan ifadesinde;
"Türkiye'de çok güçlü bir MAFYA teşkilatı vardır. Bıı mafya teşkilatı Türk politik hayatında etkili bir rol oynamaktadır. Birçok politikacılar şahsi menfaat veya politik kariyer temin etmek için bu mafya teşkilatı ile işbirliği yapmaktadırlar. Ben UĞURLU ailesi ile birlikte ve onların hesabına kaçakçılık işlerinde çalışmakta iken, 1978 Ştıbat ayı ortalarında İstanbul'a gitmiştim. Son altı ayda Gün Sazak'ın Gümrük ve Tekel Bakanı olması dolayısıyla Türk Mafyası istediği görevlileri istediği mevkilere getirmekte güçlük çekmekte idi. Bu sebepten kaçakçılık işleri bir hayli bozuktu. Birkaç namuslu kişinin Gün Sazak tarafından göreve getirilmesi dolayısıyla mafya ile çalışan diğer Gümrük Bakanlığı mensupları etkisiz hale gelmiştir." (7)
5. Uğur Mumcu, Ağca, Mafya, Papa, Tekin Yay., Ist. 1992, s.l 55.
6. Aksiyon, "Bir bakan, bir cinayet, bir ihtilal", 23-29 Mayıs 1998, s. 181.
7. Yeni Sözcü Dergisi, Mataracası dosyası, 3 Mayıs 1981, s. 22
AYDINLIK VE CUMHURİYET GAZETELERİ, SAZAK'I HEDEF GÖSTERİYOR
Birçok MHP'li ve ülkücü ktıruluşların lider kadrolarını, mensuplarını hedef gösteren dönemin ülkücü düşmanı Aydınlık ve Cumhuriyet gibi gazeteler, Gün Sazak'ı da kızıl teröre hedef göstermişti. Gün Sazak'ın ülkesi ve milleti için yapmış olduğu çalışmalar, egemen güçleri küfrün yerli temsilcilerini paniğe sevketmiş, korkuya kapılmışlardı. Şer güçler ve onların uzantıları başta Aydınlık adlı Doğu Perinçek' in provokatör gazetesi olmak üzere, Kemalist sol güçlerin ve Mason localarının himayesindeki yerli "pravda" Cumhuriyet gazetesinde de Gün Sazak'la ilgili aleyhte kampanyalar başlatıldı.
Aydınlık Gazetesi'nin 7 Nisan 1979 ve 9 Nisan 1979 tarihli yayınında baş sayfada, manşetten verilen haberde Sazak'la ilgili alçakça suçlamalar yapılıyordu. Cumhuriyet Gazetesi'nin 12 Nisan 1979 tarihli sayısında ise Uğur Mumcu; "Gün Sazak'ın yıkılması demek, liberal kapitalizmin yıkılması demek" tir şeklinde ifadeler kullanarak, bir çok MHP'li ülkücü gibi, Gün Sazak da hedef gösteriyordu.
GÜN SAZAK ŞEHİT EDİLİYOR
Gün Sazak 27 Mayıs 1980 Salı akşamı, evinin önünde, Dev-Sol lideri Dursun Karataş'ın emriyle bu örgütün militanları tarafından düzenlenen haince saldırı sonucu şehid edildi. Sazak'ın şehadet haberi başta MHP olmak üzere bütün ülkede bomba etkisi yarattı. Hergün, yurdun dört bir yanında birçok mensuplarını al bayrağa sarılı tabutlarla, tekbir sesleriyle toprağa veren Milliyetçi Hareket camiası, MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak'ın şehadet haberiyle adeta yıkılmışlardı. Düşman MHP'yi tam onikiden vurmuştu. Artık komünist-terörün vurduğu; öğrenci-memur, işçi-köylü, esnaf, ocaklı, partili yöneticilerin yanına, şehitler kervanına bu sefer de, en üst düzeyde partide görev yapan, bakanlık görevinde de bulunmuş, mümtaz bir şahsiyet olan Gün Sazak da katılacaktı.
Türk Milleti Sazak'a ağlıyordu. Ülkenin her yanında, şehadet haberinin dtıyulmasıyla birlikte il, ilçe ve belde teşkilatlarında bayraklar yarıya indirilip, siyah bayrak çekiliyordu.
MHP Başkanlılk Divanı da acele toplanarak "gerekirse sine-i millete döneriz" kararını kamuoyuna açıklayacaktı. Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere, Adana, Bursa, Antep, Trabzon, Konya, Kayseri, Maraş, Tokat, Çorum, Yozgat, Eslcişehir, Elazığ, Erzurum, Sivas, Çankırı, Kütahya, Manisa, Amasya gibi illerde, Gün Sazak'ın toprağa verileceği güne kadar binlerce ülkücünün katıldığı kitlesel gösteriler yapıldı. Ülkenin çeşitli yerlerinde büyük camilerde ruhuna Kur'an-ı Kerim okundu. Okullarda boykotlar yapıldı, forumlar düzenlendi, lkızıl terörü lanetleyen yüzbinlerce bildiri dağıtıldı. _________________
Only registred user can see link on this forum! Registred or Login on forum! |
|
|
| Başa dön |
|
 |
Turaneli Üstçavuş


Kayıt: 13 Ksm 2007 Mesajlar: 146 Konum: Tunceli
|
Tarih: Cum Oca 11, 2008 3:59 pm Mesaj konusu: CEVDET KARATAŞ |
|
|
CEVDET KARATAŞ
Elazığ’lı olup 21 yaşındaydı. Ailesi ile birlikte Almanya’da bulunuyorken, Türkiye’ye, vatanına dönmüştü. Elazığ’da cereyan eden bir olaya adı karıştığı için tutuklandı ve 12 Eylül Mahkemeleri’nde yargılanarak idam cezasına çarptırıldı. 2 Haziran günü, sabahın erken saatlerinde Elazığ Kapalı Cezaevi’nde asılarak şehit edildi.
Ailesi Almanya'da rızk peşinde. Oğullan idam talebiyle mahkeme önünde...
Avukatı yok. Barolardan bir tek avukat bu davayı üstlenmek istememiş.
Bu davaya girmeme hususunda Elazığ Barosu ittifak etmiştir.
Gayeleri yalnız ve yalnız Allah rızasını kazanmak olan bu insanların karşılaştıkları meşakkatlerde, tek dayandıkları yüce Allah olmuştur.
Bu daire dışında söylenen lafızların hakikat değeri koskoca bir hiçtir.
Gayesinin gereği kimselerden medet ummuyor.
Dili döndüğünce, gücü yettiğince kendini mahkeme önünde savunuyor.
Ne var ki, bir kişiyi öldürmekten sanık Cevdet için karar idamdır.
Onca insan kıyımında makine rolü oynayan marksist yaftalı hainlerin ufacık ufacık cezalarıyla köşe döndükleri hayretle anılacak bir vakadır.
Mazlumların ahlarının yerde kaldığı görülmüş müdür?
Bir zamanlar tilki ve köpek ulumaları ile evlerinden çıkmayan zevatlar devir değişir değişmez aslan postuna bürünerek, gerçek kahramanları kötülüme ve karalama yoluna gitmeleri, düşünen insanlar için ders çıkarılacak bir olaydır.
Cevdet çıkacağına inanıyor. Elazığ Kapalı Cezaevi'nin yapısı isteyen bir insan için, birtakım riskleri göz önüne alarak kaçmaya müsaittir.
Cevdet bu yolu düşünmemiştir. Bağımsız milletin bekası için var olan mahkemeler bulunduğuna göre, isnad edilen eylemin kefareti ağır olmayacaktır
Böyle düşünüyor.
Onunla yakın teması olan yetkililerin ifadesi ile: "O isteseydi kaçabilirdi. Kafasında böyle bir düşüncesi yoktu. Çünkü inanıyordu. Çünkü ağır bir yükün altına gireceğini ümit etmiyordu.."
İtimadı ve güveni havada kaldı...
Karar: idam!
Bu safhadan sonra babası Almanya'dan dönüyor. Oğlunun uğradığı haksızlığı ortadan kaldırmak için didiniyor, çırpınıyor...
Bütün gayretler nafile!
Karar değişmiyor.
Cevdet Allah'a yaslanmış, kimseden menfaat ummuyor. Yola çıkanların aklında ve gönlünde sadece, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma düşüncesi vardı...
Daha sonraki gelişmeler onu yalnızlığa itmişse de, o hiçbir zaman moral bozumuna uğramamış, hep dik ve vakarlı olmasını bilmiştir.
Boynuna takılacak ipe tıpkı diğer gönüldaşları gibi yürümüştür.
Zaman zaman kendi kendine tekrarladığı bir söz: "Ya Rabbi gayem senin rızanı kazanmaktır. Dünyalık hırs ve mevki benden uzaktır. Ben insanlara dayanmadım. Ben insanlardan yardım dilenmedim. Ben beni iyi görsünler, iyi desinler, övgüye tabi tutsunlar diye bu davanın içine girmedim. Bana uygun gördüğün yükten hoşnutum. Günahlarımı affeyle, iki dünyamı da mamur ve müreffeh eyle!"
İman dolu yüreği, onu şehidler kervanına katmıştır.
Allah rahmet eylesin. (Amin) _________________
Only registred user can see link on this forum! Registred or Login on forum! |
|
|
| Başa dön |
|
 |
Turaneli Üstçavuş


Kayıt: 13 Ksm 2007 Mesajlar: 146 Konum: Tunceli
|
Tarih: Cum Oca 11, 2008 4:06 pm Mesaj konusu: HALİL ESENDAĞ |
|
|
HALİL ESENDAĞ
(...1961 - 05.06.1983)
Manisa'nın Saruhanlı kazasına bağlı Gözlet köyündendi. 21 yaşında olup evliydi. Bir takım olaylara karıştığı iddiasıyla polisler tarafından yakalandı. Tutuklandıktan kısa bir süre sonra, 12 Eylül Mahkemeleri tarafından mahkum edildi. 3 Haziran tarihinde, hakkındaki idam cezasını sabaha karşı infaz edildiğine dair Radyo ve TV.'den yayın yapılmasına rağmen, polisler tarafından cezaevinden alınıp Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Burada, "itiraf" etmesi için iki gün boyunca akıl almaz işkenceler yapıldı ve 5 Haziran günü Buca Cezaevi'ne geri getirilip, sabahın ilk saatlerinde asılarak şehit edildi.
1983 yılının Mayıs ayıydı. Konya Askeri Cezaevinden alınarak başka bir mahkemem için İzmir Buca Cezaevine getirildim.
Yol boyunca tam bir ölüm mahkumu muamelesi görmüş, dünyaya bir veda psikolojisiyle bakmıştım...
İçimde bir his bu güneşi, bu ağaçları, bu dünyayı bir daha görmeyeceksin diyordu. Bu duygularla bir şafak vakti, Buca Cezaevine teslim edildim.
Mahkeme saatine kadar, kapıaltı tabir edilen, mahkemeye giden tutukluların toplandığı yerde bekletilecek, mahkemeden sonra da verilen karara göre ya yeniden Konya ya gönderilecek ya da Buca Cezaevinde kalacaktım.....
Beni en çok sevindiren, aylar sonra Bursa Cezaevinde bulunan arkadaşlarıma kavuşmam olmuştu.
İhtilalden 3 yıl sonra, onlarla ilk defa görüşecek, ilk kez de kucaklaşma imkanı bulacaktım. Ama beni asıl sevindirecek olan, birkaç hafta önce idam cezasına çarptırılan Halil Esendağ ve Selçuk Duracıkı görmem olacaktı. Bundan dolayı müthiş heyecanlanıyordum.
Halil benim yargılandığım Manisa ÜGD davasında idamla yargılanıyor, başka bir davadan (Turgutlu) idam cezasına çarptırılmasına rağmen mahkemelere getirilip götürülüyordu.
Sabahın erken saatlerinde geldiğim Buca Cezaevinde hep onları düşünüyordum. İdam alan ve aylardan beri ölüm hücresinde infazı bekleyen arkadaşlarımın halet-i ruhiyelerini, ölüm cezasını nasıl karşıladıklarını merak ediyordum.
Mahkeme saati yaklaştıkça yavaş yavaş koğuşlardan çıkarılan tutuklular da kapıda görünmeye başladılar. Gelenler içinden tanıdıklarla kucaklaşıyor, derin bir hasretle birbirimize sarılıyor, duygulu anlar yaşıyorduk.
Koğuşlardaki tutukluların kapı altına alınması bittikten sonra, sıra ölüm hücresindeki arkadaşlara gelmişti. Merak içindeydim, üç yıl görmediğim Halil acaba ne durumdaydı? Kesinleşen ölüm cezasını nasıl karşılamıştı?..
Kafam bu sorularla meşgulken, Halil Esendağ mütebessim bir yüzle çıka geldi. Yüzü çektiği çilelerle temizlenmiş, parlatılmış gibiydi. Asırlardır birbirimizi görmemiş insanlar gibi hasretle kucaklaştık. Sanki kalplerimizden birbirimize tatlı, ılık bir şeyler akıyordu. Kısa bir hal-hatır firsatı bile bulamadan gardiyanlar çağırdı, ikişer ikişer kelepçelenerek ring aracına bindirildik. İsteğim üzerine benim elim Halil in eliyle kelepçelenmiş; böylece mahkemeye gidinceye kadar yolda birkaç kelime olsun konuşma imkanımız olmuştu...
O konuşurken bütün dikkatim satır aralarına gizlenmiş gerçek düsüncelerindeydi. Acaba korkuyor muydu? Acaba herhangi bir irade zaafı geçirmiş miydi? Vakit ilerledikçe Halil in tek kelimeyle; onu yendiğini ve ona çoktan hazır olduğunu görecektim. Ölümden bahsederken gülüyor. Allah tan ne gelirse baş üstüne, diyordu...
Mahkemeye gelirken zaman zaman öteki arkadaşların sorularına cevap veriyor, böylece önceki mahkemeye giderken de olup bitenlerden haberdar oluyordum...
Bir arkadaş:
-Gönderdiğimiz Gelinlikleri aldınız mı? diye sorunca
- Aldık demiş.
- Nasıl oldu deyince de:
- Biraz uzun oldu deyivermişti...
Sonraları mahkeme İzmir de kalmama karar verince ben de soruyu soran arkadaşlarla beraber aynı koğuşa konulmuş ve o zaman bu gelinlik meselesini sormuştum.
- Nedir bu gelinlik? Ben bir şey anlayamadım? deyince anlattılar:
- Geçen mahkeme Halil, bizden iki kefen istedi. Devletin idam esnasında giydirdiği kefenin torba gibi bir şey olduğunu, o kefenleri giymeleri halinde ellerinin, kollarının içeride kalacağını, rahat can çekişemeyeceklerini söyledi.
Biz de koğuşa dönünce, elimizdeki avucumuzdaki parayı bir araya getirdik ama iki kefen alacak parayı bulamadık. Koğuşta 23 kişiyiz, üzerimizden iki kefen parası çıkmadı. Sonunda bir arkadaşımızın ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi cezaevi terzisinde diktirerek onlara gönderdik. Gelinlik dediğimiz, onlara gönderdiğimiz kefenlerdir...
Çok sonradan anlamıştım Gelinliklerimiz uzun geldi derken kefenleri giydiklerini, kimbilir kaç gece böyle Azrail i bekleyerek sabahladıklarını...
Ayrıca şu satırları yazdığım sırada bile düşünmeden edemiyorum nasıl oluyordu da 23 ülkücü iki kefen alacak parayı bulamıyordu. Halbuki tam o sıralar Türkiye de ve Avrupa da paralar toplanıyordu, ama nedense bir türlü cezaevlerine ulaşamıyordu. Bu hareketin kefen soyuculuktan zengin olan nice haini şimdi saygın adam rolünde geziyor; ama kim kimden hesap soracak???
Mahkeme salonunda duruşma saatini beklerken artık ölümü yendiğine emin olduğum Halil e sormuştum:
- Nasıl bir gecede asılmak istersin?
Halil biraz düşünmüş daha sonra cevap vermişti...
- Yağmurun hafif çiselediği bir gecede...
Duruşmadan sonra mahkeme benim İzmir de kalmama karar vermiş, arkadaşlarla birlikte Buca Cezaevine dönmüştüm. Kapıaltında Halil aramızdan alınmış, başka bir aleme götürülür gibi götürülmüştü. Bunun onu son görüşüm olduğunu biliyordum.
BÜTÜN GECE BUCA YA RAHMET YAĞDI...
İzmire geldikten birkaç gün sonra, yapılan istişarede koğuş başkanı seçilmiş, koğuşun düzen ve intizamını üstlenmiştim. Cezaevinde gazeteler her sabah bir sergi üzerinde koğuş kapılarına getirilir, tutuklular da mazgal deliğinden istedikleri gazeteleri alırlardı. Gazetelerimiz birkaç defa gelmemişti. Daha sonradan bunun manasını anlamıştık. İdam cezalarının infaz edileceğine dair haberlerin yer aldığı veya mahkumlarla ilgili yeni düzenlemenin gündeme geldiği günlerde cezaevi idaresi gazeteleri vermez, böylece mahkumların olay çıkarmasını da engellenmiş olurdu.
Haziran ayı gelmiş, baharın bütün tazeliğiyle kendini gösterdiği günlerden biriydi. Ama o yıllarda bize bir türlü bahar gelmezdi. Şairin: Bahar gelmiş, çiçek açmış neyleyim mısraları da bu sebeple dilimizden eksik olmazdı.
O sabah günlük haberleri herkesten önce okumak için gazetelerin gelmesini bekliyorduk Bir saat, iki saat derken, vakit öğleyi bulmuştu ama gazeteler gelmemişti. Gazeteler gecikince hepimizin içine de bir kurt düşmüştü. Acaba kim? Bugün kimi asacaklar?
Çok beklemeden sorumuzun cevabını almıştık. Bir fırsatını bulan cezaevi terzisi kapıya gelerek mazgalı açmış ve o korkunç haberi vermişti.
-Bahçede sehpa kuruluyor, bu gece Halil le Selçuk u asacaklar!..
Koca koğuş bir anda depreme uğramış gibi sarsılmıştı. Önce ürkütücü bir sessizlik ve şok hali yaşanmış, sonra çaresizlik içinde ne yapacağımızı şaşırmış vaziyette sağa sola koşturmuştuk. Bu koşuşturma, ölüm korkusunun veya panik halinin bir neticesi değil, çaresizlik, onlara ulaşamamak ve bu zor saatlerde onları teselli edememektendi...
Acaba kararı radyodan duyunca ne demiş, ne yapmışlardı? Bütün bir koğuş tek yürek olmuş onları düşünüyor, onlarla ölümü paylaşıyorduk. Haberi aldıktan birkaç dakika sonra, mahkumları toplayarak kısa bir konuşma yaptım. Kuran bilenlere cüzleri dağıtarak, sabaha kadar Kuran okumalarını söyledim.
Yapacağımız tek şey vardı: Dua ve Kuran la onlara ulaşmak. Saat 24.00 e kadar iki hatim indirdik. Saat 21.00 den itibaren de her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak sela okumaya, Peygamber Efendimize salat-ü selam getirmeye başladım. Koğuş penceresinden yükselen sesimin onların hücrelerine kadar girdiğine inanıyor, salat-ü selamları da o duygularla okuyordum...
Cezaevlerinde idamların infazı 01.00 de olurdu. Son defa sela okumak üzere pencereye çıktım. Halil in mahkeme salonunda söyledigi sözler aklıma geldi...
Yağmurun hafif çiselediği bir gecede asılmak isterim.
Elimi koğuş parmaklıklarından dışarıya uzattım, avucumu göğe doğru açtığımda aman Allahım bir yağmur Halil in duasına icabet edercesine çiseliyordu. Kendi kendime:
- Ah Halil im! O gün Rabbimizden güneşleri yağdırmasını isteseydin, Rabbim o güneşleri bile yağdırırdı diye mırıldandım. Koğuş lal olmuş, göklerle birlikte Halil ve Selçuka ağlıyordu...
Yorgun bir geceden sonra gardiyanların, müdür çağırıyor demelerine uyandım. Müdür üç kişiyi odasına çağırmıştı. Halil in asılmadan önce her birimize ayrı ayrı yazarak bıraktığı hediye ve emanetleri bize teslim etti.
Hediyelerinden birini bana bırakmıştı. Gümüş yüzüğünü Murat Sancar isimli bir arkadaşa, eşyalarını da dağıtılmak üzere Salih Cerit e bırakmıştı. Eşyalarını alarak koğuşa geldik. Halil ve Selçuk un son anlarında yazdıkları mektup bizi rahatlatmış, ölüme metanetli gittikleri konusundaki kanaatlerimizi pekiştirmişti.
Daha sonra mazgala gelen bazı gardiyanlar da idamı anlatarak:
- Bu gece bütün Buca ya rahmet yağdı demişlerdi.
Önce Selçuk, sonra Halil idam edilmiş, ikisi de sehpaya metanetle yürümüş, Kelime-i şehadet getirdikten sonra altlarındaki sehpa çekilmişti. İpte bir müddet salındıktan sonra sanki ilahi bir el uzanarak ikisinin de yönünü kıbleye çevirmişti. Bir gardiyan:
- Halili indirdiğimizde başındaki takke yana düşmüş, hafif yatmıştı, biz böyle bir şey görmedik, diyorlardı. İnfazda bulunan Buca Muradiye imamı ise:
-Bana hiç evliya gördün mü, diyen soranlara, Evet... Halil le Selçuku gördüm" diyeceğim...demişti
Halil in bize emanet ettiği eşyalar, koğuş başkanı olduğum için bana teslim edildi. Hepsini tek tek inceledim. Özel eşyalarını ayırdım. Notlarını okudum. Notlar daha çok kılınan kaza namazları ile tutulan oruçların listesiydi. Ayrıca, ölümle ilgili ayet ve hadisler, bir yığın ilmihal bilgisiyle ilgili notlar vardı. Eşyalar arasında gazete kağıdına sarılmış küçük bir paket dikkatimi çekti. Çorap veya iç çamaşırı sanmıştım. Açtım ve baktım ki: Etrafı oyalı yeşil bir baş örtüsü. O an nasıl duygulandığımı, gözyaşlarımın nasıl boşaldığını anlatamam. Bütün koğuş ağlıyordu.
Rahmetli Halil tutuklanmadan kısa bir süre önce evlenmiş, murat alamadan hapishane köşelerine düşmüştü. İhtimal ki, iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde eşinin bu başörtüsü onun dert ortağı olmuştu.
Dağıtılabilir eşyalarını dağıttıktan sonra, kalanları postayla babasına gönderdik. Halil in babası çok dindar, çok mütevekkil bir adamdı. Annesi de öyle. Çok sonraları, tahliye olunca evlerine ziyaret ettiğimde bu aileden böyle bir kahramanın niçin çıktığını anlamıştım.
Eşyaları gönderdikten sonra takriben iki hafta sonra Halil in babasından hepimizi ürperten bir mektup geldi. Şöyle yazmıştı:
Halil in annesi; oğlum şehit oldu mu? Olmadı mı? diye çok üzülüyordu. Bir gece rüyasında kendini cennette görüyor. Bütün sahabiler toplanmışlar, Hz. Peygamberi bekliyorlar. Halil in annesi, hanım sahabilerden birine yaklaşıp soruyor:
- Bugün burada ne var ki böyle toplanmış bekliyorsunuz! Hanım sahabi cevap veriyor:
- Bilmiyor musun, bugün burada şehit Halil Esendağ ın düğünü var. Nikahını Hz. Peygamber kılacak, onun için bekliyoruz.
Bu rüyayı kime okumuşsak gözyaşlarını tutamamış mescide kapanıp ağlamıştı.
Mehmet Kesim
İzmir’de Şadırvanaltı Camii’nde müezzinlik yapan Kazım Hoca, düşünce ve duygularımın örtüştüğü bir ağabeyimdi. Bir gün kendisini ziyarete gittim. Kazım Hoca müezzin odasında bulunanlarla sohbet ediyordu. Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca da oradaymış. Kazım Hoca orada bulunanlara beni tanıştırırken, Ülkücü olduğumu, cezaevinde yattığımı söyleyince, Abdullah Hoca da Halil ile Selçuk’un infazında imam olarak bulunduğunu söyledi. Bu ne güzel bir rastlantıydı Yarabbi...
Bir müddet sonra, Abdullah Hoca bana, “Ne mutlu onlara. Allah’ın izniyle onlar şehittir... Her hareketlerine şahit oldum. Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir getirerek, Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...” dedi. Bir müddet nefeslendikten sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:
“Daha önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında bulunmuştum. Onlar infaz sırasında
-Allah’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde bulunmamı kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı. İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı. Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir ediyordum. Onlar infaz edilirken
-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl davranır?, diye içimden geçirmiştim...
Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle evime gelip,
-Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir misin?, dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hakimler, komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.
Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine kadar uzanan kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında beyaz çorap ve terlik vardı.
-Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...
Orada bulunanların çoğu onlarla helallaştı. Hücrelerinde yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler. Heyet huzurunda doktor,
-Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi de,
-Elhamdülilah taş gibiyiz. Hiç bir şikayetimiz yok, demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine,
-Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara, dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu.
-Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, dedim.
-Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin, ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz kıldılar. Ellerini kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o kadar nurlanmıştı ki...
Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi. Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı... Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan normal olabilmek, kamil bir imana sahip olmayı gerektirirdi...
İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.
-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri bir başka aleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı. Ona da,
-Halil, Allah’a gidiyorsun, dedim. O da, tebessümle başını sallayarak,
-Biliyorum Hocam!, diyerek karşılık verdi ve tekbir getirerek sehpaya yürüdü. Urgan boynuna geçirilirken o da, Cellat’a bir şeyler söyledi. Cellat, aynı tavrı göstermişti. Kelime-i şahadet getirirken Cellat, tabureyi ayağının altından çekti. Halil de, Selçuk gibi boynu bükük kıbleye bakar halde, ruhunu teslim etti. Halil’in de boğazından urganı Savcı çıkardıktan sonra, masaya yatırdılar. Halil’in de gözleri açıktı; sevinçle uzaklara bakıyordu… Gözlerini kapatıp, ona da Yasin okudum.
Mesleğim gereği nice ölü görmüştüm; fakat bunlar hiç ölüye benzemiyordu... Onlarda yorgun bir müminin uyku hali vardı. Selçuk ile Halil’in, Cellat’a ne söylediklerini merak ediyordum. Duvarın kenarında çömelip, önüne bakan Cellat’ın yanına gittim. Halil ile Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda,
-Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana küfür ediyordu; bunlar ise,
-Hakkını helal et, dediler... diyerek, içini çekiyordu…”
Mehmet Karanfi _________________
Only registred user can see link on this forum! Registred or Login on forum! |
|
|
| Başa dön |
|
 |
Turaneli Üstçavuş


Kayıt: 13 Ksm 2007 Mesajlar: 146 Konum: Tunceli
|
Tarih: Cum Oca 11, 2008 4:09 pm Mesaj konusu: |
|
|
SELÇUK DURACIK
(...1960 - 05.06.1983)
Yugoslavya göçmeni bir ailenin çocuğu olup 22 yaşındaydı. Ailece, Manisa'nın Turgutlu ilçesinde oturuyor, seyyar satıcılık yapıyordu. Daha öncede birkaç defa Ülkücülük suçundan Cezaevine girmişti. Polisler tarafından arandığını öğrenince kendiliğinden giderek emniyete teslim olmuş fakat, yargılandığı 12 Eylül adaleti dağıtan İzmir 2. Nolu Askeri Mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırılmıştı. 3 Haziran günü, idam edildiğine dair haberler radyoda yayınlanırken İzmir Emniyet Müdürlüğü'nde işkence ile yeni ifadeleri almaya çalışılıyordu. İki gün sonra Buca Kapalı Cezaevi'nde sabaha karşı asılarak şehit edildi.
İDAM EDİLMEDEN ÖNCE YAZDIĞI MEKTUP
Bismillahirrahmanirrahim Rahman ve Rahim olan Alllah'ın adıyla...
Devamlı var olan, O'ndan O'nunla varlıkta duran, varlığın başlangıçı olmayan...
Zatında, sıfatlarında ve işlerinde benzeri olmayan, yaratılmışların hiçbirine benzemeyen, Diri, Bilici, İşitici, Görücü , Gücü Yetici, Söyletici, Yaratıcı olmak, sıfatlarına sahip olan Allah u Teala'ya yarattıklarının sayısı kadar hamd-ü senalar olsun, "inşallah".
Bütün dualar ve iyilikler, O'nun Peygamberi ve en sevdiği kulu, velisi, insanların her bakımdan her güzeli, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimiz'e, yıldızlar kadar parlak olan sevgili aline ve ashabına bunları sevenlere, izlerinde gidenlere, İslamiyet'in muzafferiyeti için şehit düşenlere olsun, inşallah.
"Es-Selamü Aleyküm" Pek muhterem babacığım ve anneciğim.
Gönül dolusu sevgi; hürmet ve hasretle kucaklaşır, muhabbetlerimle her iki ellerinizden öperim.
Ayrıca Hüseyin abime, Yüksel ve Gülsen kardeşlerime, muhterem dedeme, anneanneme, teyzeme, dayılarıma, yengelerime ve halalarıma ayrı ayrı selam eder, sevgi ve hürmet ile büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim. Cümle Ümmet'i Muhammed ile birlikte sizlerinde sağlık, sıhhat, saadet ve metanet üzere olmanızı Rahman ve Rahim olan Rabb'imden can-ı gönülden niyaz ederim.
Muhterem babacığım ve anneciğim, bu mektubu son ebedi yolculuğumuz olan Allah'ın huzuruna çıkmadan önce yazmış bulunuyorum. Yüce Mevlam sizlere sabır ve dayanma gücü versin. Benim ve sizlerin başıan gelen her ne ise, Cenab-ı Mevlamızdan gelmiştir. Onun için sabır edin, şükredin ki, geçmiş ve gelecek günahlarımız, Mevlamın vermiş olduğu musibetlerle temizlensin.
Aksi halde sabır etmezsek, Mevlamızın daha çok musibet belaları üzerimize gelir. Onun için hiç üzülmeyin. Çünkü Yüce Mevlamız bir Ayet-i Kerime'de şöyle buyurmaktadır: "Kullarımdan birisine bedeninde veya malında veya evladında bir musibet yönelttiğim zaman, sonra da o da güzel bir sabır ile karşılarsa, kıyamet günü onun için mizam kurmak veya onun için defter açmaktan haya ede-rim." Durum böyle olunca bizlere güzel bir sabır ve şükretmek düşüyor.
Yine Yüce Rabbimiz "Ben musibetleri sevdiğim kullarıma veririm" buyurmaktadır. Böyle olmasaydı Yüce Peygamberimiz musibetleri vermezdi. Hatta Yüce Peygamberimize (S.A.V.) Efendimiz duasında şöyle diyor: Ya Rabb bana yakın ver ki, musibetler bana kolay ve hafif gelsin.
"Rivayet ediliyor ki, Süleyman (Aleyhisselamın) oğlu vefat etti, Süleyman (A.S.) bundan dolayı çok üzüldü. Bunun üzerine iki melek kendisine geldi. Birisi dedi ki: "Ben tohum ektim, biçecek zaman geldiğinde buradan bir adam geçti, ziraatımı mahvetti" Bunun üzerine Süleyman (A.S.) diğerine sordu: "Sen ne diyorsun?"
O da dedi ki: "Ben caddeden yürüyordum, ziraatin üzerine geldim. Sağa ve sola baktım ki, yol ziraatin önünden geçiyor." Süleyman (A.S.) ziraatin sahibine: "Neden yola ektin, bilmez misin, millet için yol gereklidir." Ziraat sahibine de: "Sen niye çocuğa üzülüyorsun, bilmez misin ki ölüm ahiret yoludur?" dedi Süleyman (A.S.) gafletini anladı, Rabbine tövbe etti.
İşte babacığım ve anneciğim, sizlerde sakın üzülmeyiniz. Yüce Mevlamıza sabır ve şükrediniz. Bizim için böylesi daha hayırlıdır belki, bunu bilemeyiz. Mevlamız günahlarımızı affeylesin inşallah.
Peygamberlerden bir tanesi Rabbine şikayette bulunarak dedi ki; "Ya Rab... Mümin kulun sana itaat ediyor. Günahlardan uzaklaşıyor, sen ondan dünyayı alıyor, ona bela veriyorsun. Kafir kulun günahkar oluyor. Sen ondan belayı uzaklaştırıyorsun. Dünyayı onun için yayıyorsun. Bu nasıl olur?.. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, o peygambere vahy göndererek, buyurdu: "Kullar benim. Bela da benimdir. Her birisi benim hamdimde tesbih eder. Mümin kulumun üzerinde günahlar olur. Ben dünyayı ondan alır, belayı veririm.
Bela o kulun günahlarının kefareti olur. Ta ki, benim huzuruma gelinceye kadar. Huzuruma geldiğinde de sevaplarının mükafatını ona veri-rim. Kafirin de sevabı olur. Onun rızkını genişletirim. Belayı ondan uzaklaştırırım. Sevaplarının mükafatını dünya ile ona veririm. Ta ki, benim huzuruma gelinceye kadar. O zaman da günahları ile cezalandırırım."
İşte böyle babacığım ve anneciğim. Sizler ne kadar çok sabrederseniz, ben de ebedi istirahathanemde huzurlu ve rahat olurum, inşallah. Bir Hadis-i Kutsi'de şöyle buyurulmaktadır: "Ey insanoğlu! belama sabreden benden razı olmuş olur. Sabretmeyen, nimetlerime kanaat getirmeyen kendine başka "Rabb" arasın. Ey insanoğlu! Belama sabreden benden razı olur."
Sizlerin sabredeceğini biliyorum. Eğer beni biraz seviyorsanız sakın ağlamayınız, üzülmeyiniz, Çünkü Peygamberimiz bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Ölümü üzerine yas tutulan kimse, kıyamet gününde bu yüzden azaba uğratılır."
Sizler de benim azap, görmemi istemiyorsanız sakın ağlamayın ve yas utmayın, beni ebedi istirahathanemde rahatsız etmeyin. Dualarınızla beni rahatlatın. Sizler ne kadar sabrederseniz beni o kadar sevindirmiş olursunuz. Dualarınız için şimdiden Allah (c.c.) sizden razı olsun, "inşallah". Muhterem babacığım ve anneciğim.. Yüce Mevlamız nasip et ki, sizleri son olarak görmeyi biz aciz ve garip kullarından esirgemedi. Sizlere ziyaretle söylemek nasip olmayan helalleşmemizi artık burada yazmak istiyorum.
Canım babacığım ve anneciğim, biliyorsunuz ki, babanın ve annenin hakkı evlatlar üzerinde çok büyüktür. Ben oğlunuzu bu yükten kurtarın ve hakkınızı helal ediniz ki, bizler de Mevlamızın huzurunda perişan olmayalım. Ayrıca dedem, anneannem, teyzem, dayılarım, yengelerim, halalarım, Hüseyin abim, kardeşlerim Yüksel ve Gülsen de üzerimde olan haklarını helal etsinler. Beni soran, seven akraba ve müslüman kardeşlerimizle de benim için helallesin. Beni bu büyük yükten kurtarın. Benim hakkım varsa hepinize helal olsun.
Muhterem babacığım ve anneciğim, Cenab-ı Mevlamız sırasıyla hepimizi huzuruna alacak. Sziler sabr ve şükrederseniz, orada inşallah beraber olacağız. Yüce Rabbimiz cümle ümmeti Muhammed ile birlikte bizleri de dergahına kabul, rızasına mazhar, Yüce Peygamberimiz (S.A.V.) şefaatine nasip edip, ebedi saadete ulaşmak nasip eylesin inşallah.
Muhterem babacığım ve anneciğim, burada aciz satırlarıma ve mektubuma son verirken Cenab-ı Allah (c.c.)'m rahmeti, mağfireti, af, feyz ve bereketi, Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizin şefaati sizlerin ve cümle ümmetinin üzerine olsun, inşallah. Allah (c.c.)'a emanet olunuz.
Ölüler için yapılan dualar, nurdan yapılmış tabakalarla onlara takdim edilir. (Hadis-i Şerif)
Ölümü üzerine yas tutulan kimse, kıyamet günü bu yüzden azaba uğratılır. (Hadis-i Şerif)
Ölüye, kendisinin üzerine yas tutulması sebebiyle, kabirde azap olunur. (Hadis-i Şerif)
Yüce Rabbimize kavuşuyoruz. Onun için bizler üzülmüyoruz. Sizler de üzülmeyin.
Aciz ve garip oğlunuz
SELÇUK DURACIK
Haziran 1983
Selçuk Durack'ın Kabri
1983 yılının Mayıs ayıydı. Konya Askeri Cezaevinden alınarak başka bir mahkemem için İzmir Buca Cezaevine getirildim.
Yol boyunca tam bir ölüm mahkumu muamelesi görmüş, dünyaya bir veda psikolojisiyle bakmıştım...
İçimde bir his bu güneşi, bu ağaçları, bu dünyayı bir daha görmeyeceksin diyordu. Bu duygularla bir şafak vakti, Buca Cezaevine teslim edildim.
Mahkeme saatine kadar, kapıaltı tabir edilen, mahkemeye giden tutukluların toplandığı yerde bekletilecek, mahkemeden sonra da verilen karara göre ya yeniden Konya ya gönderilecek ya da Buca Cezaevinde kalacaktım.....
Beni en çok sevindiren, aylar sonra Bursa Cezaevinde bulunan arkadaşlarıma kavuşmam olmuştu.
İhtilalden 3 yıl sonra, onlarla ilk defa görüşecek, ilk kez de kucaklaşma imkanı bulacaktım. Ama beni asıl sevindirecek olan, birkaç hafta önce idam cezasına çarptırılan Halil Esendağ ve Selçuk Duracıkı görmem olacaktı. Bundan dolayı müthiş heyecanlanıyordum.
Halil benim yargılandığım Manisa ÜGD davasında idamla yargılanıyor, başka bir davadan (Turgutlu) idam cezasına çarptırılmasına rağmen mahkemelere getirilip götürülüyordu.
Sabahın erken saatlerinde geldiğim Buca Cezaevinde hep onları düşünüyordum. İdam alan ve aylardan beri ölüm hücresinde infazı bekleyen arkadaşlarımın halet-i ruhiyelerini, ölüm cezasını nasıl karşıladıklarını merak ediyordum.
Mahkeme saati yaklaştıkça yavaş yavaş koğuşlardan çıkarılan tutuklular da kapıda görünmeye başladılar. Gelenler içinden tanıdıklarla kucaklaşıyor, derin bir hasretle birbirimize sarılıyor, duygulu anlar yaşıyorduk.
Koğuşlardaki tutukluların kapı altına alınması bittikten sonra, sıra ölüm hücresindeki arkadaşlara gelmişti. Merak içindeydim, üç yıl görmediğim Halil acaba ne durumdaydı? Kesinleşen ölüm cezasını nasıl karşılamıştı?..
Kafam bu sorularla meşgulken, Halil Esendağ mütebessim bir yüzle çıka geldi. Yüzü çektiği çilelerle temizlenmiş, parlatılmış gibiydi. Asırlardır birbirimizi görmemiş insanlar gibi hasretle kucaklaştık. Sanki kalplerimizden birbirimize tatlı, ılık bir şeyler akıyordu. Kısa bir hal-hatır firsatı bile bulamadan gardiyanlar çağırdı, ikişer ikişer kelepçelenerek ring aracına bindirildik. İsteğim üzerine benim elim Halil in eliyle kelepçelenmiş; böylece mahkemeye gidinceye kadar yolda birkaç kelime olsun konuşma imkanımız olmuştu...
O konuşurken bütün dikkatim satır aralarına gizlenmiş gerçek düsüncelerindeydi. Acaba korkuyor muydu? Acaba herhangi bir irade zaafı geçirmiş miydi? Vakit ilerledikçe Halil in tek kelimeyle; onu yendiğini ve ona çoktan hazır olduğunu görecektim. Ölümden bahsederken gülüyor. Allah tan ne gelirse baş üstüne, diyordu...
Mahkemeye gelirken zaman zaman öteki arkadaşların sorularına cevap veriyor, böylece önceki mahkemeye giderken de olup bitenlerden haberdar oluyordum...
Bir arkadaş:
-Gönderdiğimiz Gelinlikleri aldınız mı? diye sorunca
- Aldık demiş.
- Nasıl oldu deyince de:
- Biraz uzun oldu deyivermişti...
Sonraları mahkeme İzmir de kalmama karar verince ben de soruyu soran arkadaşlarla beraber aynı koğuşa konulmuş ve o zaman bu gelinlik meselesini sormuştum.
- Nedir bu gelinlik? Ben bir şey anlayamadım? deyince anlattılar:
- Geçen mahkeme Halil, bizden iki kefen istedi. Devletin idam esnasında giydirdiği kefenin torba gibi bir şey olduğunu, o kefenleri giymeleri halinde ellerinin, kollarının içeride kalacağını, rahat can çekişemeyeceklerini söyledi.
Biz de koğuşa dönünce, elimizdeki avucumuzdaki parayı bir araya getirdik ama iki kefen alacak parayı bulamadık. Koğuşta 23 kişiyiz, üzerimizden iki kefen parası çıkmadı. Sonunda bir arkadaşımızın ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi cezaevi terzisinde diktirerek onlara gönderdik. Gelinlik dediğimiz, onlara gönderdiğimiz kefenlerdir...
Çok sonradan anlamıştım Gelinliklerimiz uzun geldi derken kefenleri giydiklerini, kimbilir kaç gece böyle Azrail i bekleyerek sabahladıklarını...
Ayrıca şu satırları yazdığım sırada bile düşünmeden edemiyorum nasıl oluyordu da 23 ülkücü iki kefen alacak parayı bulamıyordu. Halbuki tam o sıralar Türkiye de ve Avrupa da paralar toplanıyordu, ama nedense bir türlü cezaevlerine ulaşamıyordu. Bu hareketin kefen soyuculuktan zengin olan nice haini şimdi saygın adam rolünde geziyor; ama kim kimden hesap soracak???
Mahkeme salonunda duruşma saatini beklerken artık ölümü yendiğine emin olduğum Halil e sormuştum:
- Nasıl bir gecede asılmak istersin?
Halil biraz düşünmüş daha sonra cevap vermişti...
- Yağmurun hafif çiselediği bir gecede...
Duruşmadan sonra mahkeme benim İzmir de kalmama karar vermiş, arkadaşlarla birlikte Buca Cezaevine dönmüştüm. Kapıaltında Halil aramızdan alınmış, başka bir aleme götürülür gibi götürülmüştü. Bunun onu son görüşüm olduğunu biliyordum.
BÜTÜN GECE BUCA YA RAHMET YAĞDI...
İzmire geldikten birkaç gün sonra, yapılan istişarede koğuş başkanı seçilmiş, koğuşun düzen ve intizamını üstlenmiştim. Cezaevinde gazeteler her sabah bir sergi üzerinde koğuş kapılarına getirilir, tutuklular da mazgal deliğinden istedikleri gazeteleri alırlardı. Gazetelerimiz birkaç defa gelmemişti. Daha sonradan bunun manasını anlamıştık. İdam cezalarının infaz edileceğine dair haberlerin yer aldığı veya mahkumlarla ilgili yeni düzenlemenin gündeme geldiği günlerde cezaevi idaresi gazeteleri vermez, böylece mahkumların olay çıkarmasını da engellenmiş olurdu.
Haziran ayı gelmiş, baharın bütün tazeliğiyle kendini gösterdiği günlerden biriydi. Ama o yıllarda bize bir türlü bahar gelmezdi. Şairin: Bahar gelmiş, çiçek açmış neyleyim mısraları da bu sebeple dilimizden eksik olmazdı.
O sabah günlük haberleri herkesten önce okumak için gazetelerin gelmesini bekliyorduk Bir saat, iki saat derken, vakit öğleyi bulmuştu ama gazeteler gelmemişti. Gazeteler gecikince hepimizin içine de bir kurt düşmüştü. Acaba kim? Bugün kimi asacaklar?
Çok beklemeden sorumuzun cevabını almıştık. Bir fırsatını bulan cezaevi terzisi kapıya gelerek mazgalı açmış ve o korkunç haberi vermişti.
-Bahçede sehpa kuruluyor, bu gece Halil le Selçuk u asacaklar!..
Koca koğuş bir anda depreme uğramış gibi sarsılmıştı. Önce ürkütücü bir sessizlik ve şok hali yaşanmış, sonra çaresizlik içinde ne yapacağımızı şaşırmış vaziyette sağa sola koşturmuştuk. Bu koşuşturma, ölüm korkusunun veya panik halinin bir neticesi değil, çaresizlik, onlara ulaşamamak ve bu zor saatlerde onları teselli edememektendi...
Acaba kararı radyodan duyunca ne demiş, ne yapmışlardı? Bütün bir koğuş tek yürek olmuş onları düşünüyor, onlarla ölümü paylaşıyorduk. Haberi aldıktan birkaç dakika sonra, mahkumları toplayarak kısa bir konuşma yaptım. Kuran bilenlere cüzleri dağıtarak, sabaha kadar Kuran okumalarını söyledim.
Yapacağımız tek şey vardı: Dua ve Kuran la onlara ulaşmak. Saat 24.00 e kadar iki hatim indirdik. Saat 21.00 den itibaren de her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak sela okumaya, Peygamber Efendimize salat-ü selam getirmeye başladım. Koğuş penceresinden yükselen sesimin onların hücrelerine kadar girdiğine inanıyor, salat-ü selamları da o duygularla okuyordum...
Cezaevlerinde idamların infazı 01.00 de olurdu. Son defa sela okumak üzere pencereye çıktım. Halil in mahkeme salonunda söyledigi sözler aklıma geldi...
Yağmurun hafif çiselediği bir gecede asılmak isterim.
Elimi koğuş parmaklıklarından dışarıya uzattım, avucumu göğe doğru açtığımda aman Allahım bir yağmur Halil in duasına icabet edercesine çiseliyordu. Kendi kendime:
- Ah Halil im! O gün Rabbimizden güneşleri yağdırmasını isteseydin, Rabbim o güneşleri bile yağdırırdı diye mırıldandım. Koğuş lal olmuş, göklerle birlikte Halil ve Selçuka ağlıyordu...
Yorgun bir geceden sonra gardiyanların, müdür çağırıyor demelerine uyandım. Müdür üç kişiyi odasına çağırmıştı. Halil in asılmadan önce her birimize ayrı ayrı yazarak bıraktığı hediye ve emanetleri bize teslim etti.
Hediyelerinden birini bana bırakmıştı. Gümüş yüzüğünü Murat Sancar isimli bir arkadaşa, eşyalarını da dağıtılmak üzere Salih Cerit e bırakmıştı. Eşyalarını alarak koğuşa geldik. Halil ve Selçuk un son anlarında yazdıkları mektup bizi rahatlatmış, ölüme metanetli gittikleri konusundaki kanaatlerimizi pekiştirmişti.
Daha sonra mazgala gelen bazı gardiyanlar da idamı anlatarak:
- Bu gece bütün Buca ya rahmet yağdı demişlerdi.
Önce Selçuk, sonra Halil idam edilmiş, ikisi de sehpaya metanetle yürümüş, Kelime-i şehadet getirdikten sonra altlarındaki sehpa çekilmişti. İpte bir müddet salındıktan sonra sanki ilahi bir el uzanarak ikisinin de yönünü kıbleye çevirmişti. Bir gardiyan:
- Halili indirdiğimizde başındaki takke yana düşmüş, hafif yatmıştı, biz böyle bir şey görmedik, diyorlardı. İnfazda bulunan Buca Muradiye imamı ise:
-Bana hiç evliya gördün mü, diyen soranlara, Evet... Halil le Selçuku gördüm" diyeceğim...demişti
Halil in bize emanet ettiği eşyalar, koğuş başkanı olduğum için bana teslim edildi. Hepsini tek tek inceledim. Özel eşyalarını ayırdım. Notlarını okudum. Notlar daha çok kılınan kaza namazları ile tutulan oruçların listesiydi. Ayrıca, ölümle ilgili ayet ve hadisler, bir yığın ilmihal bilgisiyle ilgili notlar vardı. Eşyalar arasında gazete kağıdına sarılmış küçük bir paket dikkatimi çekti. Çorap veya iç çamaşırı sanmıştım. Açtım ve baktım ki: Etrafı oyalı yeşil bir baş örtüsü. O an nasıl duygulandığımı, gözyaşlarımın nasıl boşaldığını anlatamam. Bütün koğuş ağlıyordu.
Rahmetli Halil tutuklanmadan kısa bir süre önce evlenmiş, murat alamadan hapishane köşelerine düşmüştü. İhtimal ki, iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde eşinin bu başörtüsü onun dert ortağı olmuştu.
Dağıtılabilir eşyalarını dağıttıktan sonra, kalanları postayla babasına gönderdik. Halil in babası çok dindar, çok mütevekkil bir adamdı. Annesi de öyle. Çok sonraları, tahliye olunca evlerine ziyaret ettiğimde bu aileden böyle bir kahramanın niçin çıktığını anlamıştım.
Eşyaları gönderdikten sonra takriben iki hafta sonra Halil in babasından hepimizi ürperten bir mektup geldi. Şöyle yazmıştı:
Halil in annesi; oğlum şehit oldu mu? Olmadı mı? diye çok üzülüyordu. Bir gece rüyasında kendini cennette görüyor. Bütün sahabiler toplanmışlar, Hz. Peygamberi bekliyorlar. Halil in annesi, hanım sahabilerden birine yaklaşıp soruyor:
- Bugün burada ne var ki böyle toplanmış bekliyorsunuz! Hanım sahabi cevap veriyor:
- Bilmiyor musun, bugün burada şehit Halil Esendağ ın düğünü var. Nikahını Hz. Peygamber kılacak, onun için bekliyoruz.
Bu rüyayı kime okumuşsak gözyaşlarını tutamamış mescide kapanıp ağlamıştı.
Mehmet Kesim
İzmir’de Şadırvanaltı Camii’nde müezzinlik yapan Kazım Hoca, düşünce ve duygularımın örtüştüğü bir ağabeyimdi. Bir gün kendisini ziyarete gittim. Kazım Hoca müezzin odasında bulunanlarla sohbet ediyordu. Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca da oradaymış. Kazım Hoca orada bulunanlara beni tanıştırırken, Ülkücü olduğumu, cezaevinde yattığımı söyleyince, Abdullah Hoca da Halil ile Selçuk’un infazında imam olarak bulunduğunu söyledi. Bu ne güzel bir rastlantıydı Yarabbi...
Bir müddet sonra, Abdullah Hoca bana, “Ne mutlu onlara. Allah’ın izniyle onlar şehittir... Her hareketlerine şahit oldum. Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir getirerek, Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...” dedi. Bir müddet nefeslendikten sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:
“Daha önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında bulunmuştum. Onlar infaz sırasında
-Allah’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde bulunmamı kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı. İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı. Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir ediyordum. Onlar infaz edilirken
-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl davranır?, diye içimden geçirmiştim...
Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle evime gelip,
-Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir misin?, dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hakimler, komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.
Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine kadar uzanan kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında beyaz çorap ve terlik vardı.
-Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...
Orada bulunanların çoğu onlarla helallaştı. Hücrelerinde yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler. Heyet huzurunda doktor,
-Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi de,
-Elhamdülilah taş gibiyiz. Hiç bir şikayetimiz yok, demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine,
-Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara, dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu.
-Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, dedim.
-Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin, ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz kıldılar. Ellerini kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o kadar nurlanmıştı ki...
Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi. Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı... Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan normal olabilmek, kamil bir imana sahip olmayı gerektirirdi...
İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.
-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri bir başka aleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı. Ona da,
-Halil, Allah’a gidiyorsun, dedim. O da, tebessümle başını sallayarak,
-Biliyorum Hocam!, diyerek karşılık verdi ve tekbir getirerek sehpaya yürüdü. Urgan boynuna geçirilirken o da, Cellat’a bir şeyler söyledi. Cellat, aynı tavrı göstermişti. Kelime-i şahadet getirirken Cellat, tabureyi ayağının altından çekti. Halil de, Selçuk gibi boynu bükük kıbleye bakar halde, ruhunu teslim etti. Halil’in de boğazından urganı Savcı çıkardıktan sonra, masaya yatırdılar. Halil’in de gözleri açıktı; sevinçle uzaklara bakıyordu… Gözlerini kapatıp, ona da Yasin okudum.
Mesleğim gereği nice ölü görmüştüm; fakat bunlar hiç ölüye benzemiyordu... Onlarda yorgun bir müminin uyku hali vardı. Selçuk ile Halil’in, Cellat’a ne söylediklerini merak ediyordum. Duvarın kenarında çömelip, önüne bakan Cellat’ın yanına gittim. Halil ile Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda,
-Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana küfür ediyordu; bunlar ise,
-Hakkını helal et, dediler... diyerek, içini çekiyordu…”
Mehmet Karanfil _________________
Only registred user can see link on this forum! Registred or Login on forum! |
|
|
| Başa dön |
|
 |
Turaneli Üstçavuş


Kayıt: 13 Ksm 2007 Mesajlar: 146 Konum: Tunceli
|
Tarih: Cum Oca 11, 2008 4:18 pm Mesaj konusu: YUSUF İMAMOĞLU |
|
|
YUSUF İMAMOĞLU
(...1945 - 08.06.1970)
Bulgaristan göçmeni bir ailenin çocuğuydu. Ailece Bursa'nın İnegöl kazasında oturuyor, İstanbul Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümü son sınıfta okuyordu.
Fakülteye sokulmayan Ülkücü Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerinin karnelerini imzalatmak üzere okuluna gittiğinde, Vural Yıldırımoğlu, Yusuf Kayabaşı, Ali Menekşe, Feridun Şakar ve Vahram Apik isimli komünist anarşistlerin öncülüğünü yaptığı silahlı grubun yaylım ateşine maruz kalarak ağır yaralandı.
Okulun dışında gruplar halinde toplanan komünist militanlar, ambulansı içeri sokmadıkları için hastahaneye zamanında götürülemeyerek kan kaybından şehit düştü. (8 Haziran 1970)
Cenazesi, Bursa Emirsultan Mezarlığına defnedildi.
Şehit olduğu zaman cebinden 35 kuruş para çıkmış ve otopsi sırasında da üç gündür hiç bir şey yememiş olduğu tesbit edilmişti.
8 HAZİRAN 1970, YUSUF İMAMOĞLU'DA ŞEHİT DÜŞTÜ...
"Yusuf İmamoğlu Türk İslam davasının ne ilk, ne de son şehididir. Aziz şehidimiz Yusuf İmamoğlu'nun ve diğer şehitlerimizin hesabı bir gün sorulacaktır." Başbuğ Türkeş (8 haziran 1970 Marmara Öğrenci Lokali)
İstanbul Ülkü Ocaklar Birliği'nin önde gelen alperenlerinden olan İmamoğlu, yiğitliği, gözüpekliği, komandoluğuyla tanınmış ülkücü öğrenci Yusuf İmamoğlu, 8 Haziran 1970 günü komünistlerin işgali altında bulunan Edebiyat Fakültesi'nin koridorlarında silahlı kızıl bir çetenin saldırısı sonucu aldığı kurşun yaralarıyla şehit düşüyordu.
Şehit İmamoğlu'nun yapılan otopsi raporundan 24 saattir yemek yemediği açıklanıyordu. Cebinden ise 35 kuruş para çıkıyordu. O ne burjuva bir ailenin sosyetik çocuğu, ne de Amerikan ve yabancı kolejlerde okuyan batı kültürüyle yetişmiş fakirlik ve fukaralık edebiyatı yapan sosyalistlerin züppe çocuğuydu. O Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen yoksul bir ailenin evladıydı.
İmamoğlu'nun şehit düşmesini müteakiben binlerce ülkücü öğrenci İstanbul sokaklarında protesto gösterilerinde bulundu.
Yusuf İmamoğlu'nun şehid edildiği günün akşamı MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş Marmara öğrenci yurdunda bir konferans vermiş ve Yusuf İmamoğlu'nun şehadetine temasla; "Yusuf İmamoğlu Türk İslam davasının ne ilk, ne de son şehididir. Aziz şehidimiz Yusuf İmamoğlu'nun ve diğer şehitlerimizin hesabı bir gün sorulacaktır." demişti.
İki bini aşkın dinleyice hitap eden Türkeş'in konuşması sık sık "Kan... Kan... İntikam... İntikam..." sözleriyle kesilmiştir. Türkeş bu sözlere karşılık; "Komünistler milliyetçi bir gencimizi daha kahpece öldürdüler. O, Türk Milletinin edebiyete kadar intikal etmesi davasını savunan bir gençti. Davası uğrunda, vatan ve millet yolunda şehit oldu. Bizim innaçlarımıza göre, o, en yüksek mertebe olan şehitlik mertebesine ulaştı. Dün benim bir Yusuf'um vardı. Bu gün hepiniz Yusuf'umsunuz. O, bu din için millet için bu vatan için öldü. O'na kurşu sıkan ellere, ona fırsat veren kafalara lanet olsun." demişti.
Devlet Gazetesi'nin Şehit İmamoğlu'nu kapak yaptığı 15 Haziran 1970 tarihli, 63. sayısı
YUSUF İMAMOĞLU
Emine Işınsu, Devlet, 15 Haziran 1970, Sayı:63
600 yıl süren o muhteşem destanın dirilmeğe başladığı yeşil Bursa'mızdanmış: İnegöl kasabasında doğmuş. Öyle de fakirmiş ki, su satarak okumaya çalıştığı zamanlar bile olmuş... Yüreğinin bir köşesinde Kara Osman Bey'in akıllığını ve Sultan Murat'ın merhametini yerleştirmiş. Millet düşmanları O'nu, altı aydan beri hep tehdit edermiş, yine de silah taşımazmış. Öldürüleceği sık sık aklından geçermiş ama, vurmağa kıyamazmış....
Henüz gencecikti, taze bir fidan gibiydi; büyüyecek, kocaman bir çınar olacaktı. Bırakmadılar! Şimdi yüreğime kurşun misali bir ağırlık çkmüş, çaresizliğimin acısında boğulacak gibiyim. Önümdeki kağıda da, kalemimin ucunda çırpınan kelimelere de kahrediyorum. Emine bacısı, İmamoğlu kardeşinin şehitliğine ağıt yazacak ama neye yarar ki! Memleketin yüksek mefaatları diyoruz; kardeş kavgası felaket getiri, diyoruz; "siz de vurun!.. demeğe dilimiz varmıyor!" Peki, ne yapacağız? Milletimizin belki de son umudu genç yiğitlerin yıkılışlarını seyrederek zaman mı tükedeceğiz? Ve yaşamaktan utanmıyacak mıyız?
Doğrudur tabii, kardeş kavgası felaket getirir. İyi ama, "kardeş" nerede ki! Yusuf İmamoğlu'na kıyanlar, bırakın kardeşliği, herhangi bir düşmanın haysiyetinden bile uzaktırlar! İmamoğlu'nun şehit düşmesi olayında öyle müthiş bir hainlik var, öylesine anlaşılmaz ve anlatılamaz. Bir kin var ki, vahşetin her türlüsünü mumla aratır. Gazetelerde okuduğum vakit inanmak istememiştim; sonra araştırdım, meğerse doğru imiş: İmamoğlu, hemen ölmemiş. Çevresinde yavaş yavaş büyüyen bir kan gölcüğü yatıyormuş. Hastaneye haber salınmış, derhal ambulans göndermişler ve birileri çıkmış, fakültenin kapılarını tutmuş, ambulansın yanına gitmiş, can kurtarmaya gelenleri önce paylamış, sonra da kovmuşlar! "Kim çağırdı sizi, demişler, ihtiyacımız yok, dönün!" Ve yiğit Yusuf, öz vatanın da garip Yusuf, kanını tükete tükete dünyasını değiştirmiş. Canavarlık mı bu o bile değil! Çirkin, küçültücü, insanı insanlığından utandırıcı bir şey!
Affet beni Allah'ım, kulun böylesini niye yarattın! Ölmenin vazife öldğrmenin hak sayıldığı tek yer savaş meydanlarıdır. Ve savaşta, yaralı düşmana silah çekilmez, hemen tedavisine koşulur. Sağlık ekiplerinin yardımını önlemek savaş kanunlarında bile suçtur. Ve İmamoğlu'na yapılanlar, aslında açık bir işarettir. Beyni yıkanmış bir zümrenin, insanlık ölçülerinde tamamen saptığını gösterir. İmkan ve fırsat buldukları vakit, Lenin ve Mao sosyalizmi ardına nasıl bir kavga vereceklerini gösterir. Ders bir değil çoktur, gizli değil, açıktır. İbret almakta gecikilmesine tahammül yoktur.
İmamoğlu'nun artık bize ihtiyacı kalmamıştır. Şimdi o, Bir hilal uğruna" batan "güneşler"in yanındadır. Şehit kardeşi Süleyman Özmen'le eleledir. Yüreğimizdeki acı Süleyman'lardan, Yusuf'lardan gelir ama, endişemiz cümle Bozkurt'lar içindir; Türklüğün son bağımsız kalesi bu mübarek topraklar içindir... Gayri söze ne hacet..."
Türk - İslam davasının yılmaz bir eri olan Yusuf'u da vurdular. Hemde kahpecesine, alçakcasına arkadan vurdular. Yusuf gençti, güzeldi, bilgiliydi ve herşeyden evvel Hak yolunun savaşçısıydı. Yusuf Allah'a inanıyordu ve Türk'tü. İşte bütün suçu buydu rahmetli kardeşimizin. Bunun içinde Türk olmayan, Allah'a inanmayan komünist kürtçü piçler tarafından şehit edildi.
Yusuf'tan evvel bir Bahrettin Dedeşan, Mustafa Kahraman, Kenan Ertürk, Mustafa Bilgi, Ruhi Kılıçkıran ve Süleyman Özmen'de şehit edilmişti. Tam 7 şehit verdik. Onlar canlarını vererek, vatana ve Allah'a karşı borçlarını ödediler. Ya biz ne yaptık?
Müslüman Türkoğlu düşün bunu hemde çok iyi düşün!... Cevap ara!...kendi kendine ver, bu sualin cevabını. Hiç olmazsa vicdanının sesini dinle!...
Büyük Türk Milleti
Sözde bağımsızlık ve demokrasiden yana olduğunu söyleyen anarşist komünist uşakların kurşunlarına hedef olan Yusuf İmamoğlu'nun suçu nedir: Türk ve müslüman olması, Türk milletini, vatanını çok sevmesi, okuyup milletine ve vatana faydalı olabilmek arzudur.
Biz Türk Milliyetçisi Ülkücü Gençlere sıkılan bu kurşunlar aslında Türk Milletine atılmıştır. Bu anarşist çapulcuların sıktığı ilk kurşun değildir. İçindeki Türklük ve islam ateşi alevlenmedikçe bu kurşunlar devam edecektir."
Ankara Ülkü Ocakları Birliği
Haziran 1970
AZİZ MİLLETİM
5 Haziran 1970 Pazartesi günü Edebiyat Fakültesi asistanları odası eli silahlı komünist anarşitler tarafından tecavüze uğramıştır. Bir doçent ve iki silahlı arkadaşımız silahla tehdit edilerek hırpalanmış, dersine girilen bir profesör de hırpalanarak yaka paka dışarı çıkarılmıştır. Bu tecavüzleri haber alan öğrenciler koridorda kaçışmışlardır. Ancak koridorun iki tarafından ateş eden komünistler asistanlar odasının kapısı önünde duran YUSUF İMAMOĞLU adındaki öğrenciyi başından vurarak şehit etmişlerdir. Yaralı öğrenci koridorda 23 dakika kanlar içinde yatmış, komünistler ambulansı içeri bırakmamışlardır. Silahlar patlar patlamaz polise ve valiye telefon edilip yardım istendiği halde ancak birbuçuk saat sonra polis gelebilmiştir. Bu yüzden mütecavizler silahları ellerinde olduğu halde komünist marşlar söyleyerek uzaklaşmışlardır. Biz bu hain manzarayı Türk Milletine, kendimizi tamamıyla yalnız ve himayesiz hissedildiğimizi esefle ilan ediyoruz. Ne devlet kuvvetleri ne de adliye bizim can emniyetimizi temin edememektedir. Kahraman Milletimizi kendisine bağlı evlatlarını müdafaaya davet ediyoruz.
İmamoğlu'nun şehadetinden sonra Edebiyat Fakültesi asistanları Cumhurbaşkanı'na, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'ne ve Genel Kurmay Başkanı'na aşağıdaki telgrafı çekmiştir.
"Komünist anarşistlerle, Kürtçüler bugün Edebiyat Fakültesi'ne baskın yaparak bir öğrenciyi daha şehit etmişlerdir. Yaralı öğrenci koridorda 25 dakika kanlar içinde yattığı halde silahlı zorbalar ambulansı dahi içeri bırakmamışlardır. Hocalar da odalarında kurşunların tehdidi altında iki saat mahsur kalmışlardır. Müteaddit müracatlarımıza rağmen polis ancak silahlı mütecavizler kaçtıktan birbuçuk saat sonra gelebilmiştir. Durumu arz eder, devletin bizim can emniyetimizi sağlanmasını dileriz. Saygılarımızla."
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Asistanları
Haziran 1970
YUSUF İMAMOĞLU'NA AİT BİR ŞİİR
Unutturacaklarmış benliğimizi,
Kundaklayacaklarmış kimliğimizi,
Yeniden göstermek için varlığımızı,
Haydi yiğit! Haydi yeni akına!
Ülkümüzün cihan varsın farkına!
Kur'an'a rehber diye sarıldık,
Eğilmedik, düştük öldük, kırıldık,
Ne yazık düşmanı dışta bilirdik,
Haydi yiğit! Haydi yeni akına!
Ülkümüzün cihan varsın farkına!
Elimizi Hak'tan yana açarak,
Zafer ışığını coşup saçarak,
Maziden atiye bir yol açarak,
Haydi yiğit! Haydi yeni akına!
Ülkümüzün cihan varsın farkına!
İmamoğlu getir bu aşkı dile,
Atıver kendini şu coşkun sele,
Kimbilir kaç yürek çarpar seninle,
Haydi yiğit! Haydi yeni akına!
Ülkümüzün cihan varsın farkına!
Yusuf İmamoğlu
Ruhu Şad Olsun. _________________
Only registred user can see link on this forum! Registred or Login on forum! |
|
|
| Başa dön |
|
 |
Turaneli Üstçavuş


Kayıt: 13 Ksm 2007 Mesajlar: 146 Konum: Tunceli
|
Tarih: Cum Oca 11, 2008 4:35 pm Mesaj konusu: SÜLEYMAN ÖZMEN |
|
|
Şehadenin 36. yılında aziz hatırası önünde minnet ve saygıyla eğiliyoruz...
Öz menem! ...
Öz menem! ...
Onlar kabuk...öz menem! ..
Sen yelde savrulan kül..
Yüreklerde köz menem! ..
Ülkü uğruna şehid
Men Süleyman Özmen' em! ..
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen 22 yaşındaydı...Ülkücülük mücadelesine lise yıllarında katılmıştı...
Yüksek Öğretmen Okulunda komünist militanlar tarafından şehit edilmiştir...
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen , Yüksek Öğretmen Okulunda komünist militanlar tarafından sıkıştırılarak, 72 saat mahsur bırakılan ülkücü arkadaşlarına yardım edebilmek için ülküdaşlarıyla birlikte Yüksek Öğretmen Okulu'na gelir. Mahsur kalan arakdaşlarına ekmek götürmek ister. Sabaha karşı meydana gelen büyük çatışmada kızıl silahlar kan kusar. Kurşunlar Süleyman Özmen'e isabet edecek, kaldırıldığı Numune Hastanesinde beş gün süren yaşam mücadelesinde, omuriliğine saplanan kurşunun yaptığı hasar neticesinde şehadet mertebesine ulaşacaktır..
SON YOLCULUĞU
25 Mart Salı akşamı 23:30 da İstanbul'a getirilen Süleyman Özmen'in tabutu T.M.T.F.unda hazırlanan yere konmuş, sabaha kadar komandolar başında nöbet tutmuşlar ve Yüksek İslam Enstitüler tarafından Kur'an-ı Kerim okunmuştur.
İstanbul Ülkü Ocakları Birliği tarafından bastırılan elli bin adet bildiri bütün İstanbul'da dağıtılmıştır. İstanbul Ülkü Ocakları Birliği tarafından düzenlenen cenaze merasimi saat 11:00 de tabutun T.M.T.F.'undan resmi üniformalı komandolar tarafından alınması ile başladı. Ellerinde (Bir ölür bin driliriz, Bozkurt Süleyman ölmezdi, Süleymanı Çin Köpekleri öldürdü, Süleymanı Moskof itleri öldürdü.) yazılı dövizler bulunan binlerce genç tabutu önce M.T.T.B. önüne getirmiş, aha sonra Nuruosmaniye'deki İstanbul Ülkü Ocakları Birliği binası önüne gelinmiştir. Konvoy Süleyman Özmen'in Sultanahmet'teki mahallesine gittikten sonra da Beyazıt Camiine gelinmiş hep beraber öğle namazını ve cenaze namazını kılan onbinleri aşan muazzam cemaat tekbir ve ilahi sesleriyle Eyüb'e tabutu götürmüşlerdir. Aziz şehidimiz Süleyman Özmen gözyaşları ve dualar arasında Eyüp Mezarlığı'ndaki ebedi istirahatgahına defnedilmiştir.
MEVLİDLER
Samsun ve Sakarya'da Genç Ülkücüler Teşkilatları, İstabul'da İstanbul Ülkü Ocakları Birliği ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti, müştereken aziz şehidimiz Süleyman Özmen'in ruhuna ithafen mevlidler okunmuştur.
YAYINLANAN BİLDİRİLER
ANKARA ÜLKÜ OCAKLARI BİRLİĞİ
Senin varlık davanın savaşçısı, öz evladın SÜLEYMAN ÖZMEN millet uğruna Allah yolunda şehit oldu.
SÜLEYMAN'ı Moskof uşakları vurdu,
SÜLEYMAN'ı Çin köpekleri vurdu,
SÜLEYMAN'ı Komünist itler vurdu,
SÜLEYMAN'ı Satılmış hainler vurdu,
SÜLEYMANI KİRALİK KATİLLER VURDU.
SÜLEYMAN şimdi bir bayraktır. SÜLEYMAN ölmedi. Türklüğün yaşaması için yaptığı kutsal savaş, daha hızlı, daha kuvvetli ve daha büyük devam edecek. SÜLEYMAN şimdi bir ruhtur. Türklük yolcularının kılavuzu, kahramanımız SÜLEYMAN ölmedi. SÜLEYMAN Türklük demek. Türklük ölür mü?
Ey tarihin büyük milleti,
Senin yaşaman için ölmeye hazır evlatların ölmeye hazır sıra dağlar gibi nöbet bekliyor. Uğrunda ölecek evladı olmayan milletin yaşamaya hakkı yoktur. Senin kara sevdalıların Türk-İslam medeniyetinin yolcuları öz evladların ölürse şehit, kalırsa gaziyiz dedi ve senin yaşaman için savaşa and içtiler.
YA HEP BİRLİKTE YOK OLACAĞIZ YAHUT TÜRKLÜK KIYAMETE KADAR YAŞAYACAK ASİL MİLLETİM.
ERGENEKON ASLANI SÜLEYMAN ÖLMEDİ. AKINCI SÜLEYMAN ÖLMEDİ. BOZKURT SÜLEYMAN ÖLMEDİ. KOMANDO SÜLEYMAN ÖLMEDİ. YİĞİT YÜREKLİ SÜLEYMAN ÖLMEDİ.
EY OLUP BİTENLERDEN HABERSİZ GENÇ! DÜŞÜN! SÜLEYMAN NEYİN SAVAŞÇISIYDI, SEN NEDEN BİR SÜLEYMAN DEĞİLSİN. EY KANDIRILMIŞ GENÇ SEN TÜRK DEĞİL MİSİN? SOYU BOZUKLARIN SAFINDA İŞİN NE? SENİ BİR ERMENİ NASIL YÖNETİR? SENİ BİR BARZANİCİ NASIL KULLANIR?
| | |