BİZİM KÖŞE
BİRLİĞİN VE BİLGİNİN MEKANI
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

MEHMET AKİF ERSOY

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> DEVLET,SANAT,BİLİM ve EDEBİYAT BÜYÜKLERİ
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1385
Konum: ISPARTA/KONYA

MesajTarih: Cum Ksm 16, 2007 10:37 am    Mesaj konusu: MEHMET AKİF ERSOY Alıntıyla Cevap Gönder

Sevr antlaşmasından sonra düşman baskısına maruz kalan vatanın semâlarını kara bulutlar kaplamıştı. Asırlar boyu esaret nedir bilmeyen bir millet mahzundu, kederliydi... Bu vatan semâlarında dalgalanan şanlı sancak ve asırlar boyu vatan semalarını çınlatan Ezan-ı Muhammedi dinecek miydi?.. İşte bu esnada gönüllere su serpen ümit mayası aşılayan gür bir ses şöylehaykırıyordu:
"Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Sönmeden Yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlıyacak,

O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,

Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım."

Bu ses, Mehmed Akif in sesiydi. İstiklal marşıyla millete böyle sesleniyordu. Aynı ses, Balkan harbi esnasında; Beyazıt, Fatih, Süleymaniye camii şeriflerinden, milli Mücadele'de Balıkesir Zağanos Paşa, Kastamonu Nasrullah ve daha pek çok camilerden millete seslenmişti...

İlk önce ümitsizliğe karşı çıkmış, daha sonra fikir birliği için, İslam Birliği için çalışmaya başlamıştı.

"Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez"

diyerek tefrikanın dehşetine dikkatleri çeken Akif hiçbir vakit ümidini kaybetmiyordu. Şöyle sesleniyordu necib milletine:

"Değil mi cephemizin sinesinde iman bir

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir

Değil mi sinede birdir vuran yürek... Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz!...
Ve Mehmed Akif in dediği gibi yedi düvel saldırsa da bu cephe sarsılmayacaktı, sarsılmamıştı. İstaklal, Hakka tapan milletindi ancak... Ve "İla-yı kelimetullah"için didinen bir millete Cenab-ı Hakkın armağanıydı, ihsanıydı istiklal...

Mehmed Akif şiirleriyle, makaleleriyle vaazlarıyla bu milletin dertlerini dile getirmiştir. O hislenişiyle, heyecanıyla, yaşayışıyla bu milletten bir parçaydı. Bu necib milletin tercümanı, san'atkârı, bir temsilcisiydi. Bu yüzdendir ki millet onu muhabbetle bağrına basmış, aradan yıllar geçmesine rağmen unutmamıştı. Unutmayacaktı da... Her sabah vatan evladları "İstiklâl Marşı " nı gür sesle söylemekte, mânâsını ruhlarına sindirmektedir...

Hayatı-Şahsiyeti

Mehmed Akif in hayatına bakıldığında onu vatan şairi, İslâm şâiri yapan unsurların ne kadar yerli ve asil olduğu görülecektir.

Akif, 1873 yılında Fatih Sarıgüzel semtinde her köşesine Kur'an sesi sinmiş mütevazi bir evde dünyaya geldi. Babası, Fatih müderrislerinden İpekli Tahir Efendi'dir. Annesi Buhara Türklerinden Emine Şerife Hanım'dır.

Çok âbid ve zâhid ebeveynin çocuğu olmak saadetini tadarak dünya misafirhanesinde günlerini geçiren Akif, henüz çok küçük yaşından itibaren anne ve babasından ibâdetin vecdini, zevkini, heyecanını tadarak hayat mektebinin ilk basamağını adımlamaya başlamıştı.

Konuşmaya başladığı andan itibaren babası ona Kur'an-ı Kerim'den âyetler ezberletmeye başlamıştı.

Henüz dört yaşındayken de Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde ilk tahsiline başlamıştı. Daha sonra yine Fatih'te muvakkitha'nenin yanında ilk mektebe devam etti. Ardından Fatih Merkez Rüştiyesini ve daha sonra da Mülkiye'nin idâdî kısmını bitirdi.

Bu tahsil devresi esnasında bir taraftan da babasından Arapça, fıkıh, tefsir gibi dinî ilimler tahsil etmekte, Esad Dede'den de Farsça dersleri almaktaydı. İlme ve ilim tahsiline doymak bilmiyordu âdeta...

1887 senesine kadar tahsil hayatı kesintisiz devam etmiştir. Bu sene içerisinde üst üste gelen iki acı, Akif i kedere boğmuştur. Hem hocası, hem arkadaşı olan babası bu sene içerisinde vefat etmişti. Pederinin vefatından sonra büyük Fatih yangınında evleri yanmıştır. Bu hadiselerden sonra ailesinin mesuliyeti de omuzlarına yüklenen Akif, Halkalı Ziraat ve Beytar Mektebine girerek yüksek tahsilini tamamlamış ve hayata atılabilecek duruma gelmiştir.

Okulu bitirdiği 1893 senesinden memuriyetten ayrıldığı 1913'e kadar çeşitli vazifelerle Anadolu ve Rumeli'de bulunmuştur. Memuriyeti esnasında bir yandan da, Halkalı Ziraat ve Ziraat Makinesi mektepleriyle, İstanbul Darülfünununda edebiyat ve kitabet dersleri vermiştir.

Balkan harbinin arkasından memuriyetten ve Darülfünundan istifade etmiştir. Akif o andan itibaren bütün mevcudiyetiyle vatan hizmetine koşmuştur. Balkan faciasını müteakip İstanbul'un selâtin camilerinde binlerce İstanbulluya verdiği vaazlarında mağlubiyetin sebeblerini tahlil ediyor ve ümitsizliğe yer verilmemesini ihtar ederek ümidvâr olmalarını, ayrılığa asla yer verilmemesini, birlik ve beraberlik içerisinde olunmasını, Cenab-ı Hakka bağlılıktan ayrılınmadığı müddetçe zaferin er geç kendilerinin olacağını söylüyordu.

Akif, 1918 yılında İslam'a yapılan hücumlara ilmi cevap vermek ve saldırıları ikna edici delillerle susturmak, İslam Âleminde ortaya çıkan birtakım dinî meseleleri halletmek için kurulan "Darül Hikmet-il İslâmiyye" de vazife yapmıştır.

İstanbul'da hizmet vasıtasının tamamen kaybolması üzerine de mücadelesini sürdürmek üzere Anadolu'ya geçmiştir.

Milli Mücadele'de Akif

Milli Mücadele saflarında yer almak için Ankara'ya giden Akif i çeşitli bölgeleri dolaşarak halkı aydınlatırken görüyoruz... Vaaz ve nasihatlarıyla mücadelenin ehemmiyetini dile getiren Akif, her gittiği yerde büyük alâkayla karşılanıyordu.Konuşmalarıyla milletin hissiyatını dile getiriyor. Milletin hissiyatına, ruhuna hitap ediyordu.

6 Şubat 1920 günü Balıkesir Zağnos Paşa Camiini tıklım tıklım dolduran ahâliye şöyle sesleniyordu Akif:

"Ey cemaati Müslimin! memleketlerinizi kurtarmak için devam eden mücâhedâtımızda bir noktaya son derece dikkat etmelisiniz! Bu hareketlerin, bu himmetlerin sırf müdafai din ve vatan gayesine müteveccih olduğu yar ve ağyar nazarında tamamiyle anlaşılmalıdır. Fırkacılık, menfaatcilik, komitecilik gibi hislerden külliyen müberra olduğuna yakındakilere uzaktakilere tamamiyle kanaat gelmelidir. Bu kanaati zerre kadar sarsacak bir harekete, bir söze kimse tarafından meydan verilmemelidir."

Yine devamla şöyle diyordu:"Cemaat içinde herkesin uhdesine düşen bir vazife-i vataniye, bir farizâ-i diniye vardır ki onu ifa hususunda zerre kadar ihmal göstermek caiz değildir. Bu hususta hiçbir fert kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünkü düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harîm-i namus ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu nâmerd taarruza karşı koymak, kadın, erkek, çoluk çocuk, genç, ihtiyar... Her fert için farz-ı ayın olduğu, bir lahza hatırdan çıkarılmamalıdır."

Akif in bu vazlan kulaktan kulağa her tarafa yayılıyordu. Kastamonu Nasrullah Camiinde verdiği vaaz ise Yurdun çeşitli yerlerinde camilerde okunmuş, bastırılarak her tarafa dağıtılmıştır.

İstiklal Harbi esnasında I.Büyük Millet meclisine Burdur mebusu olarak giren Akif bu devrede 17 Şubat 1921'de İstiklal Marşı'nı yazmıştır. Millet meclisince yüzlerce şiir arasından seçilerek 12 Mart 1921'de kabul edilen İstiklal Marşı, mecliste tekrar tekrar okunmuş, vecd içerisinde ayakta dinlenmiştir...

Bu esnada yazdığı şiirler dillerden düşmüyordu. Cepheye giden kahraman Mehmedçiğe şöyle sesleniyordu Akif:
"Yurdunu Allaha bırak çık yola

"Cenk"e deyip çık ki vatan kurtula.

Böyle müyesser mi gaza her kula

Haydi, levend asker, uğurlar ola."

Bütün şiddetiyle Anadoluya saldıran düşmanlar karşısında imanlı göğsünü siper edenlere kuvve-i maneviyye olarak Akif in sesi çınlıyordu siperlerde:
"Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;

Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz.

Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i namusun?

Meğer ki harbe giren son nefer şehid olsun."

...Ve azimle, imanla büyük savaştan yüz akıyla zaferle çıkılmıştı.

Akif in İstiklal Harbinden sonraki devresi vatandan cüda geçmiştir.

Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine 1923'te Mısır'a gitmiştir. Daha sonra aralıklarla tekrarlanan bu Mısır seyahati, 1926'dan 1936'ya kadar 10 sene fasılasız sürmüştür. Bu devrede Akif fikrî mesâisi yanında Mısır Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Türk edebiyatı dersi okutmuştur.

1936 senesi sonlarında hastalanması üzerine Vatana dönen Akif, 26 Aralık 1936 günü akşamı Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Aziz naşı ebedî âlemin ilk kapısı olan Edirnekapı'daki şehitlikte bulunan mezarlığa binlerce gencin elleri üzerinde taşınmıştır...

Fikirleri-şahsiyeti

Akif, İslama ruhu canıyla bağlı bir şahsiyet olarak İslâmı lisanı hali yanında kaliyle de müşahhas olarak anlatmıştır. Akif, İslamiyetin gericilik ile asla alakası olmadığım, müsbet ilimlerle dinî ilimlerin beraber götürülmesi lazım geldiğini söylüyordu.

Miskinliğin İslamiyyette yeri olmadığını bilakis İslamiyyetin gayret dini olduğunu haykırıyordu. Şöyle diyordu Akif:

"Şehâmet dini, gayret dini, ancak Müslümanlıktır, Hakiki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır." İslam Birliği'nin önde gelen savunucularındandı. Mekteplerde, ahlaktan millî şuurdan, inançlardan taviz verilmeden tedrisat yapılmasını müdafaa ediyordu...
Gençleri çalışmaya, gayret etmeye, yükselmeye teşvik ediyordu.

Zaten kendi tahsil hayatı gelecek nesillere müşahhas bir misaldi. O, yüksek tahsili esnasında aynı sınıfta bulunan Ermeni ve Yahudi gençlerle birincilik mücadelesi yapmış,"Bir gayrı müslimden geri kalmamak için"vargücüyle çalışmış ve her ikisini de geçerek sınıfının ve okulunun birincisi olmuştur.

Akif gayet mütevazi bir şahsiyetti. İnancından asla taviz vermezdi. Dine karşı vaki en ufak hücumlara tahammül edemez, derhal ona haddini bildirmek isterdi. Bu vasıfları yüzündendir ki milletle arasında muhabbet bağları örülmüş ve her zaman hayırla yâdedilmiştir.

Eserleri

M.Akif in düz yazı eserleri de varsa da en fazla manzum eserleriyle tanınmıştır. Manzumeleri SAFAHATadı altında bir kitapta toplanmıştır. Safahat şu yedi kitaptan meydana gelmiştir: Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hâtıralar, Âsım, Gölgeler...

Mensur eser olarak: Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad'da yüz kadar makale ve hasbuhali yayınlanmıştır. Ayrıca 50 kadar tercümesiyle 10 kadar mev'izesi vardır.

Arapça, Farsça ve Fransızca'ya vâkıf olan Mehmed Akif in tercüme ettiği başlıca eserler şunlardır: Müslüman Kadını (Ferid Vecdi Bey'in eseri) Hanoto'ya Karşı İslâmı Müdafaa, Anglikan Kilisesine Cevap (Abdülâziz Çaviş), İçkinin Beşer Hayatında Açtığı Rahneler (Abdülâziz Çaviş), İslâmlaşmak (Said Halim Paşa)

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
*AYYILDIZ*
er
er


Kayıt: 27 Arl 2007
Mesajlar: 27
Konum: Tunceli

MesajTarih: Prş Oca 03, 2008 11:51 pm    Mesaj konusu: İSTİKLAL MARŞI Alıntıyla Cevap Gönder


_________________
Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Mehmet Akif Ersoy
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 412
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Oca 11, 2008 5:17 pm    Mesaj konusu: Y. Bülent Bakilerin Gözünde Mehmet Akif Alıntıyla Cevap Gönder

Y. Bülent Bakilerin Gözünde Mehmet Akif
MEHMET AKIF HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ


Mehmed Akif Ersoy'un altmışüç yıllık ömrü, bir destan güzelliğiyle geçti.
Onun dosdoğru şahsiyetini, en insafsız muhalifleri bile alkışlamak mecburiyetinde kaldılar. Cumhuriyet devrimizin en dikkate değer fikir ve sanat öncülerimizden biri de M. Akif tir.
O, bizim mütefekkir şairlerimizdendir; Ümidimizin, imanımızın, çilemizin, vatanseverliğimizin, hürriyet aşkımızın şairidir.

Millî Mücadelemizin maddî ve manevî cephesini omuzlayan kahramanlar arasında, Mehmed Akif Ersoy'u görmeyenlere ve göstermeyenlere, söyleyecek sözümüz de uzatacağımız kitabımız da çoktur.
Cumhuriyet tarihimizde, taassuba, cehalete, tembelliğe ruhsuzluğa - köksüzlüğe... Mehmed Akif öfkesiyle baş kaldırmış kaç şairimizi sayabilirsiniz?

İkinci Mahmud zamanından beri, çağdaşlaşmak yolunda, Milletimize bazen tamamen yanlış, bazen kırk noksanla sakat reçeteler verildiğini, Akif kadar bilen ve bize doğru yolu gösteren kaç şairimizi gösterebilirsiniz?

M. Akif'e göre, Milletimiz, ancak, marifet ve fazilet temellerine dayanarak yükselebilir. Akif'in marifetten kasti: ilimdir, tekniktir, sanattır. Fazilet ise: bizi millet haline getiren maddî ve manevî özellikleriyle kültür değerlerimizdir.

Akif’in SAFAHAT isimli dev eseri, bilgisizliğimize, taklitçiliğimize, yanlış tevekkül anlayışımıza ve Batı Dünyası karşısında kapıldığımız küçüklük duygumuza bir isyan çığlığıdır.

M. Âkif’e göre; "Eski, eski olduğu için atılmaz; zararlı veya faydasız olduğu için atılır. Yeni, yeni olduğu için alınmaz; doğru, güzel ve faydalı ise alınır!"

Türkiye’mizi zaman zaman kasıp kavuran çeşitli buhranlar, bu ölçünün yokluğundan alevlenmektedir.
Yurdumuzun huzurlu, güvenli ve güçlü olması, Mehmed Akif Fikriyatıyla mümkündür.


Bugünkü ve yarın ki Türkiye'nin aydınlığı, genç nesillerimize, Mehmed Akif idealizmi vermekle sağlanabilir.

Yavuz Bülent BAKİLER

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ARVASİ
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 03 Arl 2007
Mesajlar: 412
Konum: Isparta

MesajTarih: Cum Oca 11, 2008 5:26 pm    Mesaj konusu: MEHMET AKİF VE ÇAĞDAŞ BİLİM Alıntıyla Cevap Gönder

MEHMET AKİF VE ÇAĞDAŞ BİLİM

Bilim, hayat ve kainatın uyduğu kanunları araştırıp açıklayan ve varlıklar arasındaki ilişkiyi tespit etmeye çalışan bağlantılar sistemidir. Ünlü bilim felsefecisi Popper bilimi "sonuçları ve ifadeleri gözlem ve deneyle denenip çürütülebilecek faaliyetlerin tümü" diye tarif etmiştir. Teknoloji ise, üretilen malları, üretimde kullanılan makine ve emeği, toplumun sosyal, kültürel ve psikolojik varlığını içine alır. Arzulanan hedefleri ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağını kapsayan ileriye dönük bir bilim programına da "bilim politikası" denir.

Bilim, teknoloji ve bilim politikası son derece önemlidir. Çünkü bir ülke bilim ve teknolojide başarılı olamayınca geri kalmaktan kurtulamaz; milli güvenliğini ve bağımsızlığını koruyamaz.

Sekizinci yüzyıldan on üçüncü yüzyıla kadar dünya biliminin öncüleri Müslüman bilginlerdi. Bu dönemden sonra Avrupa'da bilim ilerlemeye başlarken; Doğuda önce durakladı ve onaltıncı yüzyıldan sonra da iyice geriledi.

1631 yılında Koçi Bey tarafından Dördüncü Murat'a sunulan risalede "Bilginin devamı bilginlerledir.O yüzden yüce ataları zamanında bilgiye ve bilginlere olan hürmet ve ikram hiç bir devlette olmamıştır...

Bugün ilim yolu dahi fevkalade bozulmuştur... İlmiyeye ait yüksek makamların şunun bunun aracılığı ile verilmesi doğru değildir." denmektedir. 1699 Karlofça Barışı' ndan sonra bilim ve teknikte geri kaldığımız iyice anlaşılmış; bazı devlet ve fikir adamları bu mesele üzerinde kafa yormaya başlamışlardır.

1839 Tanzimat hareketini izleyen yıllarda bilim ve teknik Türk Edebiyatı'na da girmiş ve genel olarak yüceltilmiştir. Diğer taraftan, 1849'dan itibaren Avrupa'ya devamlı öğrenci gönderilmiş, böylece ilim ve fendeki açık kapatılmak istenmiştir. Ne yazık ki, Türkiye bilim yarışında bugüne kadar başarılı olamamıştır.

Dünyanın en uzun ömürlü imparatorluğunu kuran ve dünya liderliğini çok uzun süre elinde tutan Türk'lerin başaramadığını, tarihte büyük devlet olamamış Japonlar kısa sürede başarmışlardır. Japonya Batıyla temasa 1854 yılında başlamış; 1868'de Meiji (ışık) devrimini yapmış ve 1905'de Avrupa ülkeleri seviyesini yakalamıştır. Japonlar, Batıda üstün olan her şeyi almış, geleneksel kurumlarını korumuş, en eski ile en yeniyi yan yana, uyum içinde yaşatmıştır.


İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy (1873 - 1936) 1893 yılında Baytar ve Ziraat Mektebini birincilikle bitirmiş, fen bilimlerinin önemini kavramış, Pasteur'e ve Onun şahsında bilime hayranlık duymuştur. Ayrıca Akif Almanya'yı görmüş ve İslam ülkelerini gezerek Doğunun sefil ve perişan durumunu yakından tespit etmiştir.

Akif'in topluma olan mesajları Safahat adlı kitapta toplanmıştır. Safahat 7 ayrı kitaptan ibarettir. Akif, bu kitaplarda milletinin dertlerini ve ıstırabını şiirin gücüyle terennüm etmiş, her kesimden insanımıza, özellikle gençlere yol göstermiş, karanlıktan aydınlığa çıkabilmenin çarelerini araştırmıştır. O, çağdaşları içinde bilimi en fazla öne çıkaran bir şair ve düşünürdür.

Safahat'ın 1908 - 1910 yılları arasında yazılan birinci kitabında, "Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur !" diyen Akif, ikinci kitapta Doğudaki eski ünlü ilim merkezlerinin mevcut acıklı durumunu gözler önüne sermiştir:

"O Buhara, o mübarek, o muazzam toprak;
Zilletin koynuna girmiş uyuyor mustağrak !

İbn-i Sina'ları yüzlerce doğurmuş iklim,
Tek çocuk vermiyor ağuşuna ilmin, ne akim !

O rasad-hânei dünyâ, o Semerkand bile;
Öyle dalmış ki hûrâfâta o mâzisiyle."

"Sayısız medrese var gerçi Buhara' da bugün...
Okunandan ne haber ? On para etmez fenler,

Ne bu dünyada soran var, ne de ahirette geçer !".


JAPON MODELİ

Akif, hem bilimde ileri gittikleri hem de eski kültürlerini korudukları için Japonlara hayrandır. Fikret gibi bazı çağdaşlarının aksine O, Batının ilmini ve yararlı şeylerini almamızı, zararlı unsurları ise gümrükten içeri sokmamamızı ister.

Medeniyet girebilmiş ancak fenniyle…
O da sahiplerinin lâhik olan iznile.

Garbın eşyası, eğer kıymeti haizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür !

Alınız ilmini garbın alınız san' atını;
Veriniz hem de mesainize son süratini.

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok san'atın ilmin; yalnız,


Süleymaniye Medreseleri O'na ilmin dine saygılı olması gerektiğini düşündürür

Evet, medaris o vahdetsarayı muhteşemin
Önünde: hürmetidir dine her zaman ilmin.


Bilimin ilerlemesi ve birinci sınıf bilim adamlarının yetişmesi gayret, hürmet, destek ve istikrar ister. Düşünce, inanç ve teşebbüs özgürlüğü sağlanmamış, serbest rekabet kuralları tam olarak yerleşmemiş ve sürekli olarak politik tercihlerin öne çıktığı bir toplumda bilim gelişip yücelmez.

Niye ilmin adı yok koskoca millette bugün ?
Çünkü efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün;

Çünkü yerleşmek için gezdiği yerlerde fünûn,
Önce gâyetle büyük hürmet arar, sonra sükûn,

Asr-ı hazırda geçen fenlere sâhîp denecek,
Bir adam var mı yetişmiş içinizden, bir tek ?


BİLİM ÇAĞI

Batı ile Doğuyu karşılaştırdığı dördüncü Safahat'ta, maziye özlem duyar, çalışmanın önemini vurgular ve ilerlemenin, büyük eserler bırakmanın ancak çağın ilmini elde etmek yoluyla mümkün olabileceğini haykırır:

Süveyşi açtı herif…Doğru…Neyle açtı fakat ?
Omuzlamakla mı ? Heyhat ! Öyle bir fenle,

Ki bir ömür telef etmiş o fenni tahsile.


Bu bölümde eğitimin yaygınlaştırılması ve okullaşma oranının artırılması gerektiğini belirtip, "şunu unutmayın ki çağımız bilim çağıdır, ama ne yazık ki milletin fertleri bilgiden yoksundur" diyerek, çağa adını belki de ilk defa Akif vermiştir .

"Hülâsa, milletin efrâdı bilgiden mahrûm,
Unutmayın şunu lakin : Zaman, Zamân-ı ulûm !"


Okur - yazar oranının artması, gençlere çağın ilimlerinin öğretilmesi mutlaka gereklidir; ancak mukaddesata da saygı gösterilmelidir. İlim öğrendim diyenlerin milletin inancına saygısız olmaları, milli değerlere yabancılaşmaları halinde aydınlığa çıkmak mümkün değildir.

Evet, ulûmunu asrın şebâba öğretelim;
Mukaddesâta, fakat, çokca ihtirâm edelim


Yine Akif dördüncü Safahat'ta Avrupa' ya tahsil için gidenlerin görevlerini tam olarak yapmaları gerektiğini şu şekilde ihtar eder :

Heriflerin, hani, dünyâ kadar bedâyii var:
Ulûmu var, edebiyyatı var, sanâyii var.

Giden, birer avuç olsun getirse memlekete;
Döner muhîtimiz elbet muhît-i ma' rifete.


Akif beşinci Safahat'ta, eğitimin tüketime değil üretime dönük olması gerektiğini, halkın fen bilimlerinden istifade edemediğini; millete götürülen ilmin hastalığa şifa olacak cinsten bir ilim olmadığını anlatır.

Altıncı Safahat'ta, yurtta birçok yüksek okul bulunduğunu, ancak,buralarda yetişen insanların memleketin ihtiyacını karşılayacak kapasitede olmadıklarını belirtir. Memlekette Tıbbiye, Mülkiye, Bahriye, Baytar, Ziraat ve Mühendishane denen okullara milletin milyonlarca para verdiğini hatırlatır. Fakat, herhangi bir iş için gereken uzmanı Avrupa'dan getirdiğimize göre "bu okullar ne yapar", diye sorar. Daha sonra, medreseleri sorgular. Yurtta İbn - i Sina, Razi, Gazali gibi üç - beş alim olmadığına göre , medreselerin varlığından da söz etmenin yersiz olacağı sonucuna varır.

Akif, giden üçyüz senelik ilmi tez elden edinmemiz gerektiğini, manevi oğlu Asım yoluyla bütün gençlerden ister ve yarının ilminin çok müthiş gelişme göstereceğini belirtir. Atom 1919 yılında parçalandı. İnsanlık atom bombasından 1945 yılında haberdar oldu. Halbuki Akif, atom enerjisinin büyüklüğüne ve önemine çok önceden işaret etmiş, uyuyanları uyandırmaya çalışmıştı:

"Sade Garbın, yalnız ilmine dönsün yüzümüz.
O çocuklarla beraber, gece gündüz, didinin;
Giden üç yüz senelik ilmi tez elden edinin;

Fen diyarında sızan nâ-mütenâhi pınarı,
Hem için, hem getirin yurda o nâfi suları

Yarının ilmi nedir, halbuki ? Gayet müdhiş :
"Maddenin kudret-i zerriyesi" uğraştığı iş.

O yaman kudrete hâkim olabilsem diyerek,
Sarf edip durmada birçok kafa binlerce emek

O'na yükseldi mi, artık, değişir rûy-u zemin;
Çünkü bir damla kömürden edecekler te' min,

Öyle milyonla değil, nâ-mütenâhi kudret!..."


Akif Asım'ı, görüp bildiği, fende ileri bir ülkeye, Almanya'ya göndermek ister. O'na inkılabın, ilerlemenin, aydınlığa çıkmanın yolunun, üçyüz yıldır kaçırdığımız ilmi ve ilmi gelişmeleri elde etmek olduğunu, bu maksatla Berlin'e bir gün evvel gidip bir saat önce gelmeleri gerektiğini hatırlatır.

Yedinci Safahat'ta, çalışmanın, gayret etmenin ve ter dökmenin önemini tekrar tekrar vurgular; hak ve hürriyetlerin korunabilmesi için bütün alınların terlemesine, yani bir çalışma seferberliğine ihtiyaç olduğunu anlatır. Yas tutmakla, göz yaşı dökmekle, devlet batacak diye umutsuzluğa düşmekle bir yere varmanın ve karanlıktan çıkmanın mümkün olmadığını ihtar eder. Bu bölümde tekrar, maziyi yıkmak isteyenlere karşı çıkar ve "mazisi yıkık milletin geleceği de yıkık olacaktır" der.

Doğduk, "yaşamak yok size !" derlerdi beşikten;
Dünyayı mezarlık bilerek indik eşikten !

"Devlet batacak !" çığlığı beyninde öter de,
Millette bekâ hissi ezilmez mi ? Nerde !

"Devlet batacak !" işte bu öldürdü şebâbı;
Git yokla da bak, var mı kımıldamaya tâbi ?

Afakına yüklense de binlerce mehâlik
Batmazdı, hayır batmadı, hem batmayacaktır;

Tek sen uluyan ye' si gebert, azmi uyandır.


SONUÇ

Akif 27 Aralık 1936'da aramızdan ayrıldı. Ancak biz hala O'nun mesajını anlamaya ve O'nun istediği, özlediği bilim ve teknik seviyesini yakalamaya muhtacız.

Bugün dünya bilimine katkı sıralamasında oldukça gerideyiz. Bilim adamlarımızın aldığı atıf sayısı bakımından 108 ülke arasında 80. sıradayız. Tescil edilen patent sayısına göre 50. sıradayız, yani sonuncuyuz. Bin iktisaden faal nüfusa düşen araştırma - geliştirme (Ar - Ge) personeli sayısı ileri ülkelerde 15 civarında iken, bizde 0.8'dir. Gayri safi milli hasıladan Ar-Ge'ye ileri ülkeler yüzde 2-3 pay ayırırken; biz ancak binde 0.44 pay ayırabiliyoruz. İleri ülkelerde Ar-Ge'ye verilen maddi desteğin yüzde 70 - 80'i sanayi kesiminden gelirken; bizde bu oran, en iyimser ifadeyle ancak yüzde 15-20' kadardır. Şimdiye kadar Nobel Ödülü almış tek bir bilim adamı bile yetiştiremedik. Ekonomi ve eğitimde özelleştirmeyi tam olarak beceremedik. Yıllık enflasyon oranı %80-100 seviyesinde seyretti. İhracatın ithalatı karşılama oranı %60'ları geçemedi. Dış borçlarımızın gayri safi milli hasılaya oranı yüzde 44 kadardır.

Bütün bunlara rağmen yeteri kadar çalışmıyor, okumuyor ve düşünmüyoruz. Bir Norveç'li bir Türkiyeliden 300 kat daha fazla kitap okumaktadır. Nüfusu 8 milyon olan Çek Cumhuriyeti'nde bir yılda yayınlanan kitap sayısı 65 milyonluk Türkiye'dekinden daha çoktur.

Bundan yaklaşık 40 yıl önce Kore Savaşı bittiğinde, Güney Kore az gelişmiş, endüstrisini kuramamış, fakir bir tarım ülkesiydi. Demokrasisi hastalıklıydı. Bu ülkede demokratikleşmeyle birlikte bilim ve teknoloji yükselişe geçti ve Kore kaynaklı mallar dünya pazarlarında başa yarışır oldular.

Ancak, yukarıda çizilen karanlık tablo bizi umutsuzluğa düşürmemelidir. Acı gerçeklerimizi yansıtan bu tabloyu değiştirebilmek için Akif'in mesajını anlamaya muhtacız. O'nu tam olarak anlayanlardan meydana gelen "Asım'ın nesli," şimdi dünyanın her köşesinden yurdumuza ışık taşımaktadır. Daha önemlisi, Asım'ın nesli şimdi dünyanın her köşesine bilgi ve sevgiyle birlikte bozulmayan, eskimeyen ve solmayan mutlak gerçeği ulaştırmaktadır. İşte bu nedenle yarınlara güvenle bakmalıyız.

Altmış dördüncü ölüm yıldönümünde Akif'i rahmetle anarken özet olarak diyebiliriz ki, Milletin her kesimi, genç-yaşlı, yöneten-yönetilen, ama her kesimi, yeniden ve can kulağıyla Akif'i dinlemeli ve anlamalıdır. Çünkü, Akif'i anlamak çağı anlamaktır. Akif'i anlamak çağı yakalamaktır.

Prof. Dr. Cafer MARANGOZ

_________________
TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
<<ÜLKÜM>>
Üstçavuş
Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007
Mesajlar: 121
Konum: KONYA

MesajTarih: Sal Oca 22, 2008 9:33 am    Mesaj konusu: Mehmed Akif, bu milletin manevî mimarıdır! Alıntıyla Cevap Gönder

Mehmed Akif, bu milletin manevî mimarıdır!

Ebû Dâvud'daki bir hadis-i şerifte mealen buyruluyor ki; "Her hicri asırda bir müceddit gönderilecek. Bu müceddit, dinin mevcut hakikatlerini yeniden izah edecektir."
Yani Müslüman, yaşadığı asırda İslamiyet'i nasıl anlayacak ve nasıl yaşayacak? Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası'nda diyor ki: "Bu zaman hem iman ve din için hem hayat-ı içtimaiye ve şeriat için, hem hukuk-u amme ve siyaset-i İslamiye için gayet ehemmiyetli birer müceddit ister. Fakat en ehemmiyetlisi hakaik-i imaniyeyi muhafaza noktasında tecdid vazifesi, en mukaddes, en büyüğüdür. Şeriat ve hakikat-i içtimaiye ve siyasiye daireleri ona nispeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor."

1882'den 1979'a kadarki hicri 14. asırdaki insanları ve olayları incelediğimizde görürüz ki, beş yüz senede olmayan işler bir yüz yılda gerçekleşmiş.

İslam tarihine dikkatle bakarsak, halifelerin, sultanların, padişahların ve vezirlerin mağlubiyeti, galibiyeti vardır; ulemanın mağlubiyeti yoktur.

Bu sebeple yıkılan her İslam devletinin sonunda Allah, güçlü alimler göndermiştir ki, yenisi kurulsun diye...

Selçukluların son zamanında Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi, Yunus Emre, İmam Nevevi, Ahmet Yesevi gibi pek çok edip ve ulemayı gönderen Allah, Osmanlıların temelini onlarla atmış; Osmanlı, ilimle ahlakla yükselmiştir. Hatta Gazali'den Şeyh Sadi Şirazi'ye kadar hizmet çizgisi uzanırken, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş Veli ve fukaha Osmanlı'nın manevi mimarları olmuştur.

Aynı durumu Türkiye'nin başlangıç yıllarında da görüyoruz. Tefsirde Elmalılı Hamdi Yazır, hadiste Ahmed Naim, tasavvufta Abdülhakim Arvasi, Süleyman Hilmi Tunahan, edebiyatta da Mehmed Akif Ersoy...

Lozan Antlaşması'yla İslamiyet'ten uzaklaştırılan Müslümanları, bunlar tekrar İslam'la bütünleştirme gibi bir vazife yüklenmişler ve başarmışlardır.

Öyleyse Akif'i, Türkiye Cumhuriyeti'nin manevi mimarlarından saymak gerekir. O, kâinat çapında bir yükü yüklenmişti. O, kendi sahasında Müslümanları manen tedavi etmişti.

O, müfessirdir, muhaddistir, ediptir. İslamiyet'i en güzel şekilde yaşayıp Müslümanlara örnek olmuştur. Cemal Kutay'ın yazdığı Mehmet Akif isimli kitapta, Akif'in Fransızcayı çok iyi bildiği yazılıdır. Bir insanda bu kadar meziyetleri toplayan Allah, o insanı yirminci asır arenasına bir savaşçı olarak çıkarmıştır. Çünkü ahirzaman harpleri harflerle olacaktır. Safahat'ı anlayan İslamiyet'i de anlar. Safahat'ı anlayan Sahih-i Buhari'yi de anlar. Elmalılı'nın tefsirini de anlar. Safahat, edebiyat yönünden de bizi tarihe, geçmişteki kültürümüze bağlar.

Bunca zamandır uyudun, kanmadın

Çekmediğin kalmadı, uslanmadın

Çiğnediler yurdunu baştan başa

Sen yine bir kere kımıldanmadın!

Dehşet-i maziyi getir yâdına

Kimse yetişmez yarın imdadına

Merhametin yok diyelim nefsine

Merhamet etmez misin evladına?

Doğru mudur ye's ile olmak tebah?

Yok mu gelip gayretle bir intibah?

Beklediğin subh-i kıyamet midir?

Gün batıyor sen arıyorsun sabah!

Bir baytarın müfessir olması... Akif'in hayatında en çok dikkatimi çeken budur..

Edebiyat Müslümanların dertleriyle uğraşmıyordu. Sanat adına sanat ortaya koyuyordu. Akif ise sanatını İslamî yolda kullandı.

Bana edebiyat doktorluğu verdiler. "Gel burada edebiyat dersleri okut" dediler. Ben oralara gitseydim, Akif'in Safahat'ından ders yapacaktım... Fakat gitmek nasip olmadı. Bugün yapabildiğim Safahat'ı okumak... Birçoğu da ezberimdedir.

HEKİMOĞLU İSMAİL

_________________
HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yusuf yüzlü
Üstçavuş
Üstçavuş


Kayıt: 05 Arl 2007
Mesajlar: 114
Konum: Isparta

MesajTarih: Prş Mar 20, 2008 9:36 am    Mesaj konusu: Mehmet Akif Ersoy Alıntıyla Cevap Gönder

Bana dokunmayan bin yıl yaşasın ortamları koyulaştığında aşırı rehavete koyulmanın bedeli olarak işgaller yakalamıştır Türk insanını hep. Aslolan her an her durumda canlı kalabilmektir oysa.

Ne zaman ki; elde avuçta bir şey kalmazsa başımıza gelen bir lokma bir hırka durum halimizi ‘eh ne yapalım kaderimiz buymuş’ deyip geçiştiriyoruz, ya da istila eden güçlere içten içe hayıflanıp, başımızı gömdüğümüz kumdan çıkarmaya başlıyor ve etrafımızda olayın vehametini yavaş yavaş dillendirerek teselli bulmaya çalışıyoruz böylece. Bütün bu yaşanan haleti ruhiyemizin veya uyku sersemliğimizin yerini hayata bir nebze dönüşümüzün adı diye de özetlenebilir aslında. Ortada bir kuşatan var birde kuşatılanın acziyeti ve ezikliği sözkonusudur çünkü.

İşte bu acziyetin içinde kendini bedbinliğe bırakmamış bir ruh devreye giriyor, o ruhun adı Mehmet Akif’dir. O ne Tevfik Fikret’i, ne de Yahya Kemal’i örnek aldı, o zor olana talip oldu. Yani ne Tevfik Fikret gibi kendi kabına çekilmeyi, ne de Yahya Kemal gibi geçmişin o İhtişamlı hayatın âlemine sığınmayı, çileyi göğüslemeyi yeğledi. Önce halkın kaderine razı haline son verip gökkubbede yankılanacak bülbül oldu şiirleriyle; enginlere sığmam taşarım diyerek etrafa heyacan aşıladı.. Bülbül seslendikçe halkdaki suskunluk cevvaliyete dönüştüğü gözlerden kaçmadı..

Bitkin düşmüş imparatorluğun ayakta durabilmeye çalıştığı dönemde doğmuştu Akif. Annesi Buhara kökenli, babası ise Arnavut kökenli bir ailenin çocuğu.. Tarih böyle bir sarmal ortamda yakaladı Akif’i. Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar karşısında benimde iman dolu göğsüm serhaddim var şeklindeki meydan okuyuşu ya da şark duruşu diyebileceğimiz tavrıyla milletimizin bülbülü kesildi.

İşte o duruş neticesinde ülkemizin o engin ufuklarında İstiklal marşımız doğdu, yazdığı marşının yanısıra o halkın derin tercümanı ve bülbülü olmayı çoktan hak etti bile. Sonunda tarihin insanımıza yüklediği o bıkkınlık ve batı’nın çelik zırhlı duvarı, şarkın iman dolu aşkına mağlup olur. Kolay değildi, uyuyan bir devi yeniden uyandırmak. Ey Türk titre ve kendine dön! diye seslenen Bilge Kağan’ın bir değişik versiyonu olan şiirimsi fethin adıdır Akif. O Milletin bağrında inleyen yürekti, yedi düvele karşı verilen mücadelede en büyük şeref payı ona aittir diyebiliriz.

Öyle mısralar var ki sönük, kendisine bile tesiri yok, öyle mısralar da var ki, uyuyan bir milleti uyandırmaya yettiği gibi, cepheden cepheye koşturarak kurtuluş destanı olmaya vesiledir. Tarihin yükünü şiirleriyle taşıdı, taşıdıkça sorumluluğu kat kat arttı, yılmadı usanmadı, ta ki pembe şafaklar doğana kadar.

Her ne olduysa kurtuluş zaferinin ardından memleketinden uzak diyarlarda Mısır’a sürgün edilerek bülbülün sesini kıstığımız gibi, kanadını da kırdık. Kendi haline terki diyar edilmesinin burukluğunu yaşattık. Artık bülbülün ruhu taş kesilmişti, siper et gövdeni diyemeyecek kadar donuklaşmıştı.

Kurtuluş mücadelesi öncesi mesuliyet şuuruyla değil elini taşın altına, hatta tüm gövdesini koyacak kadar fedakâr olan Akif, kurtuluş sonrası bütün bedeni akkor kesilmişti. Aslında akkor haline gelen bedeni değildi, bedeni ile birlikte tüm halkı idi.. Ona belkide en acı gelen yaşadıkları değil İstiklal Marşını kanla yazdığı topraklardan ötelerde son nefesini halkından uzak beklemeye terk edilmiş olmasıdır.

Nitekim bülbül son nefesini ve Allah’a can borcunu vatanının dışında teslim etmiştir. Ruhu şad olsun.


ALPEREN GÜRBÜZER

_________________
HERKES KORKTUĞUNDAN KAÇAR,ALLAH'TAN KORKAN İSE O'NA YAKLAŞIR.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> DEVLET,SANAT,BİLİM ve EDEBİYAT BÜYÜKLERİ Tüm zamanlar GMT + 3 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Geçiş Yap:  

Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız



BİZİM KÖŞE



Powered by phpBB © 2001 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu
Chronicles phpBB2 theme by Jakob Persson (http://www.eddingschronicles.com). Stone textures by Patty Herford.

Abuse - Report Abuse
Powered by forumup.com forum gratis free, create open your free forum!
Created by Raulken of Hyarbor S.r.l.
TOS & Privacy.

Page generation time: 0.083