| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cum Oca 18, 2008 11:40 pm Mesaj konusu: SELÇUKLU SULTANLARI |
|
|
AÇIKLAMA
Tarih sistematiğinde genel kabul Büyük Selçuklu
İmparatorluğu (1040-1157), Anadolu Selçuklu İmparatorluğu (1077-1308) olarak
kabul edilmektedir. Ancak bizim çalışmamız bu sistematik kurallarını göz ardı
edilerek yapılmıştır. Bu çalışmamızda Selçukoğulları bir bütün olarak ele
alınmış 1040-1308 yılları arasındaki süreç birleştirilmiştir. Bazı sultanlara
ait yeterli kaynağa ulaşamamamız nedeniyle bunlara değinmedik. Sadece adlarını
Sultanlar Fihristinde zikretmekle yetindik. Türk tarihine bir katkımız olması
dileğimizle saygılarımızı sunarız.
1.Selçuk Bey
2.Tuğrul Bey
3.Çağrı Bey
4.Alparslan
5.Melikşah
6.Berkyaruk
7.Muhammed Tapar
8.Sencer
9.I. Süleyman Şah
10.I. Kılıç Arslan
11.Şehinşah
12.I. Mesud
13.II. Kılıç Arslan
14.I. Keyhüsrev
15.II. Süleyman Şah
16.III. Kılıç Arslan
17.I. Alâeddin Keykubad
18.II. Keyhüsrev
Yeterli kaynağa ulaşamamamız nedeniyle Sadece adlarını yazdığımız Sultanlar
1.Mahmud (1092-1093 iki ay)
2.II.Melikşah (1104-1105 bir ay
3.Vekilharç Eb'ul Kasım (1086-1092)
4.I. Keykavus (1211-1219)
5.II. Keykavus (1246-1256 12571261)
6.IV. Kılıçarslan (1256-1257 1261-1266)
7. III. Keyhüsrev (1266-1281)
8.II. Mesud (1281-1297 1302-1308)
9.II.Alaeddin Keykubad (1297-1302) _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cum Oca 18, 2008 11:41 pm Mesaj konusu: Selçuk Bey |
|
|
BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU
Selçuk Bey
Selçuklu Devleti'ne adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına
hakim olan Oğuz Devleti'nin komutanlarından Dukak Subaşı'nın oğludur. Babası
ölünce, yerine, 18 yaşındaki Selçuk Bey, subaşı oldu. Genç yaşına rağmen, yüksek
mevkilere ulaşan Selçuk Bey'in giderek artan itibarı, Oğuz Devleti'nin Yabgusu
ve eşini rahatsız edince; Selçuk Bey, kendisine bağlı aşiretiyle birlikte Oğuz
Yabgu Devleti topraklarını terk etti. Selçuk Bey ve maiyetindekiler, 985 ve
takip eden yıllarda güneye giderek, Seyhun Irmağı kenarındaki Cend şehrine
geldi. Yerleştikleri bölge, dönemin İslam ülkeleriyle sınır durumundaydı.
Selçuk Bey yönetimindeki Oğuz Türkleri, kısa zamanda İslamiyet'i kabul etti. Bu
durum, Selçuk Bey ile Yabgu'nun arasını iyice açtı. Selçuk Bey, "Müslümanlar,
gayrimüslimlere haraç vermez' diyerek, Yabgu'nun haraç memurlarını kovdu ve
bağımsızlığını ilan etti. Ardından, çevresindeki gayrimüslimlere karşı cihada
başladı. Selçuk Bey'in istiklalini ilan etmesi, Yabgu'ya karşı direnmesi ve
cihada girişmesi, bölgede itibarını giderek artırdı ve Yabgu'ya karşı olan Türk
beyleri, kendisinin etrafında toplanmaya başladı. Böylece, Maveraünnehir'de
üstünlük sağlayan Selçuk Bey, Müslüman olan Samanilerle anlaşarak, Buhara
yakınlarındaki Nur kasabasına yerleşti.
Mikâil, Arslan, İsrail, Yusuf ve Musa adındaki oğullarıyla birlikte, Büyük
Selçuklu Devleti'nin temellerini atan Selçuk Bey, yüz yaşında vefat etti _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cum Oca 18, 2008 11:46 pm Mesaj konusu: Tuğrul Bey |
|
|
Tuğrul Bey (1040-1063)
Selçuklu Devletinin kurucusu. Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Beyin torunudur.
Babasının adı Mikail’dir. Muhtemelen 993 yılında doğdu. Babası Mikail, gazâ
akınında şehit düşünce, dedesi Selçuk’un yanında büyüdü. Çocukluğu Cend’de
geçti. Büyük bir îtinâ ile yetiştirildi. Âilesinden dînî ve millî terbiye alıp,
mükemmel silâh kullanmasını öğrendi.
Selçuk Beyin vefâtıyla amcası Arslan Yabgu’nun Selçuklu âilesinin reisliğini
almasına, kardeşi Çağrı Bey ile itiraz etmedi. Ancak, dedelerinin vefâtından
sonra iki kardeş Cend şehrini terk ederek batıya göç ettiler. Burada
Mâverâünnehir hükümdarı İlek Nasr’ın kendilerine karşı düşmanca siyâseti
üzerine, Çağrı Bey ile Karahanlı hükümdarı Buğra Hanın ülkesine gittiler. Tuğrul
Bey, Karahanlılar ülkesinde hapsedildiyse de, Çağrı Bey, Buğra Han ordusunu
yenip pek çok esir aldı. Alınan esirler karşılığı, Tuğrul Bey serbest bırakıldı.
Tekrar Mâverâünnehir’e döndüler. Buhara hâkimi Karahanlı Ali Tegin’in
aleyhlerine faaliyeti ve yeni durum üzerine Tuğrul Bey çöle çekildi. Çağrı Bey
de, yeni vatan keşfi için Rum Gazâsına çıktı. İki kardeş, Rum Gazâsından alınan
ganîmetlerle çok zenginleştiler.
Arslan Yabgu, 1205’te Gaznelilerce esir alınıp, Hindistan’da hapsedilince, iki
kardeş ortak iktidar sistemiyle Selçuklu âilesinin lideri oldu. Liderliği,
Karahanlı Ali Tegin tarafından şüpheyle karşılanınca, ikili liderlik sistemi
yerine amcaları Musa’yı Yabgu yapıp, üçlü iktidar sistemine geçtiler. 1034
sonbaharında, Gaznelilerin müttefiki Oğuzlardan Şah Melik, Selçuklulara âni bir
baskın yapınca, zayıfladılarsa da, tekrar toplandılar. On bin kişilik kuvvet
toplayarak, Gaznelilere âit Horasan’a girdiler. Gazneli Mesud’un ordusunu 20
Haziran 1035’te Mesâ’da yendiler. Gaznelilerle antlaşma yapıp; Nesâ, Ferâve ve
Dihistan’ı aldılar. Ayrıca, Tuğrul Beye, Gazneli Mesud tarafından hâkimiyet
alâmetlerinden olan hil’at, at, menşur ve sancak gönderildi. Tuğrul Bey,
antlaşmayla, Nesâ’da Gaznelilere tâbi federal bir devlet kurmuş olmasına rağmen,
resmî îlânı yoktur.
Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hânedan mensupları, toprak sâhibi olunca, Oğuz
boyları ve kabile reisleri yanlarına akın edip, toplandılar. Tuğrul Bey, çok
güçlenip, bölgenin nüfûsu artınca; Gazneli Mesud’a önceki üç şehrin dar
geldiğini bildirip, 1037’de Merv, Serahs ve Bâverdi'yi de istedi. Bu şehirlere
karşılık da Gaznelilerin maaşlı askeri olma ve Horasan’daki asâyişi temin etme
taahhüdünde bulundular. Teklifleri oyalamaya alınınca, Tuğrul Bey, küçük gruplar
hâlinde akın harekâtı yaptırdı. Çağrı Beyin idâre ettiği akınlarda Selçuklular
Cüzcan, Tâlekan ve Faryâb’dan Rey’e kadar harekâtta bulundular. Selçuklu
akınlarını durdurmak için Gazneli Mesud’un gönderdiği ordu, Serahs yakınında,
1038 Haziranında yenildi. Zafer sonrasında toplanan kurultayda Tuğrul Bey,
hükümdar îlân edildi. Bu kurultay kararı ve 1038 târihi Selçuklu Devletinin
kuruluşu olarak kabul edilir. Tuğrul Bey Nişapur’da kalıp, Çağrı Bey, Merv’de
melikler meliki olarak, askerî harekâtları idâre ederek ordu kumandanlığı yaptı.
Tuğrul Beyin Nişapur’da istiklâlini îlân etmesi, Gazne’de hoş karşılanmadı.
Çağrı Bey, 1039 yılında Gaznelilerle iki kere muhârebe yapıp, yenildi. Tuğrul
Bey ve diğer Selçuklu hânedanları, Gazneli Mesud’un düzenli ordusuna karşı
gerilla harpleri yapıp, onları yıprattılar. Gazneli Mesud, antlaşma istedi.
Tuğrul Bey, Gaznelilerin türlü metodlarla Selçukluları Horasan’dan
çıkarabileceklerini tahmin ederek, zaman kazanmak ve hazırlıkları tamamlamak
için çöle çekildi. Sultan Gazneli Mesud’un, 1040 Baharındaki Tûs ve Serahs
istikâmetindeki harekâtı üzerine Selçuklular, Tuğrul Beye başvurup, harekete
geçmesini istediler. Tuğrul Bey, 1040 Mayısında çölden çıkıp, Serhas’ta Gazneli
ordusuyla karşılaştı. Gazneliler, ot ve yiyecek sıkıntısı çektiğinden Merv’e
hareket edince, Tuğrul Beyin kumandasındaki Selçuklular, sağdan ve soldan
taarruzla Gaznelileri tâciz ettiler. Dandanakan Kalesi önünde yapılan asıl
muhârebede Gazneliler bozuldular. 23 Mayıs 1040 târihinde kazanılan Dandanakan
Zaferiyle, Tuğrul Bey tekrar tahta oturdu. Tuğrul Bey zafer sonrasında ele geçen
ganimetle zenginleşip, kumandanlara pek çok ihsanlarda bulundu. Kurultay
toplandı. Kurultayda devletin temel stratejisi tespit edilip, plânlar yapıldı.
Bağdat’taki Abbasî Halifeliğine bağlılık ve hürmet ifâde eden mektup gönderildi.
Çağrı Beyin, 1060’ta vefâtına kadar, ortak iktidar sistemine göre hareket
edilmesine rağmen, devleti temsil yetkisi Tuğrul Beye âitti. Tuğrul Bey
hükümdarlığını ve Selçukluları maddî güçlerle kuvvetlendirdiği gibi mânevî
olarak da Halîfe, âlim ve tasavvuf ehlinden destek alıyordu. Tebaasının refah
seviyesini yükseltip, orduyu askerî sisteme göre teşkilâtlandırıyordu. 1040
Dandanakan Zaferi ve 1043’te devlet merkezini Rey’e taşıması sebebiyle,
Bağdat’taki Abbâsi Halîfesi El-Kaim’e tekrar bağlılığını arz etti. Tuğrul Beyin
Abbasî Halîfesiyle münâsebeti, Sünnî İslâm dünyasında büyük îtibâr kazanmasına
sebep oldu. Halîfe El-Kaim, Tuğrul Beyin yanına; büyük İslâm âlimlerinden olup,
sosyal ve devlet idâresi hakkında Ahkâm-üs-Sultâniye isimli eserin sâhibi olan
Maverdî’yi gönderdi. Tuğrul Bey, ülkesinde hutbeyi, Abbasî Halîfesi adına
okuttu; halîfenin zâlim Büveyhîler ve âsîlere karşı yardım talebini kabul etti.
Halîfeye bildirdiği arz; samimiyetinin ve temiz itikadının ifâdesi olup, şunları
ihtivâ ediyordu: Halîfeye hizmet etmek şerefine kavuşmak, Mekke’de Hac yapmak ve
Hac yollarını Bedevîlerin taarruzundan korumak, Suriye ve Mısır’da Fâtimîlerle
harp etmektir. 1055’te Bağdat’a gelip, hutbede adı okundu. Selçuklu Hânedanı ile
Abbasîler arasında evlenmeler münâsebetiyle akrabalık kuruldu. Halîfe, Çağrı
Beyin kızı Hatice Arslan Hatun ile 1056’da evlendi. Tuğrul Bey de, Halîfe’nin
kızı ile 1062’de muhteşem bir düğün merâsimiyle evlendi. Bağdat’tayken zâlim
Büveyhîler ve sapık Fâtimîlere karşı mücâdele edip, Musul ve bölgede Selçuklu
hâkimiyetini tesis etti. Büveyhli hükümdarını öldürerek, Bağdat ve Sünnî âlemini
katliam ve tahripten korudu. Selçukluların batısındaki Bizans ülkelerine, fetih
harekâtı ve akınlarında bulundu. Erzurum Hasankale’ye gelip, Malazgirt’i
fethetmek istediyse de kışın yaklaşması üzerine, baharda gelmek üzere kuşatmayı
kaldırdı. Tuğrul Bey, hâkimiyet ve tahrik sebebiyle kendine âsî olan üvey
kardeşi İbrâhim Yınal’ın isyânını 1058’de bastırıp, onu cezâlandırdı.
Tuğrul Bey, devâmlı mücâdeleyle geçen uzun yıllar sonunda çok büyük işler
başardı. Dünyânın en büyük devletlerinden birini kurup, Türk İslâm âlemine çok
hizmeti geçti. Mâverâünnehr’den Anadolu’ya, Irak’tan Âzerbaycan ve Kafkasya’ya
kadar olan ülkede huzur ve emniyet tesis etti. Yirmi sekiz ülkeye kendi
hâkimiyetini kabul ettirdi. Zirâî, ticârî faaliyet neticesinde, iktisâdî hayat
gelişip, refah seviyesi yükseltildi. Bizans akınlarında çok ganimet alınıp,
büyük gelir elde edildi. Devlet teşkilâtı, muazzam şekilde tesis edilip,
kuvvetli temeller üzerine oturtuldu. Selçuklu Devlet Teşkilâtı, devrinde ve
sonra kurulan Türk ve İslâm devletlerine örnek oldu. Tuğrul Bey, yirmi beş yıl
adâlet, ihsan ve gazâlarla geçen hükümdârlıktan sonra, hastalandı. Yetmiş
yaşlarında, Rey yakınlarındaki yazlığında, 5 Eylül 1063 târihinde vefât etti.
Tuğrul Beyden sonra Selçuklu tahtına, yeğeni Alparslan geçti. Tuğrul Bey âdil,
vakur, cömert, samimi, iyi ve yumuşak huylu bir şahsiyetti. Halkı tarafından
sevilen bir hükümdar ve ordusunca tam bağlanılan kuvvetli bir kumandandı.
“Kendime bir saray yapıp da yanında bir câmi inşâ etmezsem, Allahü teâlâdan
utanırım” sözü, Tuğrul Beyin duygularını çok güzel ifâde etmektedir. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cum Oca 18, 2008 11:48 pm Mesaj konusu: Çağrı Bey |
|
|
Çağrı Bey (1040-1063)
Büyük Selçuklu Devletinin kurucularından. Selçukluların ilk hükümdârı Tuğrul
Beyin kardeşidir. 990 yılında doğdu. Künyesi Ebû Süleymân olan Dâvûd Çağrı Bey,
Horasan bölgesinin emîri idi. Târihçi Beyhekî ve Gerdizî onu dâimâ Dâvûd ismiyle
zikretmişlerdir. Diğer kaynaklarda da öbür isimleri geçmektedir.
Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında yer alan meşhur ilim ve irfân bölgesi
Mâverâünnehr’de Oğuz Türklerini etrâfında toplayan Selçuk Beyin vefâtından
sonra, ülkenin idâresi oğulları arasında taksim edilmişti. Büyük bir kısmı oğlu
Mikail Beye verilmişti. Yabgu unvanını taşıyan Mikail Beyin vefâtından sonra
ülkenin idâresi oğulları Dâvûd Çağrı Bey ile Mehmet Tuğrul Beye kaldı. İki
kardeş, Karahanlı Hakanı İsrâil Arslan Yabgu’yu reis tanıyıp, Gaznelilerle olan
mücâdelesine katıldılar.
Çağrı Bey, 1016’da Mâverâünnehr’den Bizans ülkeleri üzerine cihâda çıktı.
Horasan bölgesine gelerek oradaki Türkmenleri etrâfına topladı. Buradan Irak-ı
Acem bölgesine geçerek Bizans’a bağlı Ermeni Vaspurakan ve Ani krallıkları ile
Âzerbaycan’da muhârebeler yaptı. 1016’dan 1022 senesine kadar altı yıl boyunca
Bizans hududunda Ermeni ve Hıristiyan Gürcü krallıklarıyla savaştı. Birçok
muvaffakiyetler ve ganîmet kazanan Çağrı Bey, tekrar Mâverâünnehr’e döndü.
1025’te Mâverâünnehr’e geçen Sultan Mahmud Gaznevî, Türkmenlerin ve
Selçukluların reisi Arslan Yabgu’yu esir edip Hindistan’a gönderince, ülke
halkının bir kısmı Gaznelilerin tâbiiyeti altına girdi. Bir kısmı ise Tuğrul ve
Çağrı beylere katılarak ordularını güçlendirdiler. Böylece iki kardeş, amcaları
Mûsâ Yabgu ile birlikte Türkmenlerin reisi oldular. Mâverâünnehr bölgesinde
râhat ve huzur içinde devleti idâre eden Selçuklu liderleri, muhâfızları
durumundaki Ali Tigin’in 1034’te vefâtı üzerine zor durumda kaldılar. Buhârâ ve
Harezm emirleri tarafından baskı altına alındıklarından, Horasan’a geçmek
zorunda kalan Çağrı ve Tuğrul beyler, Gazneli Sultanı Mes’ûd’un Horasan vâlisine
mürâcaat ederek sürüleri için Sultan’dan yaylak ve kışlak istediler. Fakat
istekleri kabul edilmediği gibi o bölgeden uzaklaştırmak için üzerlerine büyük
bir ordu gönderildi. Nisa yakınlarında yapılan harbi Selçuklu liderleri Tuğrul
ve Çağrı beyler kazandılar (1035).
Bu muvaffakiyetleri üzerine Gazneli Sultan Mes’ûd, Selçuklu reisleriyle
müzâkerelere girişti ve isteklerini fazlasıyla verdiği gibi, birçok imtiyazlar
da tanıdı. Sultan Mes’ûd, Dihkan ve Dihistan bölgelerini vermesine karşılık,
onların Oğuzlara karşı durmalarını şart koştu. Ancak Selçuklular, Oğuz
boylarının akınlarına mâni olamadıklarından bir kere daha Sultan Mes’ûd ile
karşı karşıya geldiler. Sultan’ın gönderdiği büyük bir orduyu da mağlûb ettiler.
Hattâ Çağrı Bey, kendisine saldıran Cürcan vâlisini mağlûp ederek 1037’de Merv
şehrini ele geçirdi. Burada “Melikü’l-mülûk” ünvânıyla hükümdârlığını îlân
ederek adına hutbe okuttu. Bunu duyan Gazneli kumandanı Subaşı, taarruz için
aldığı kesin emre uyarak Selçuklular üzerine yürüdü. Serahs civârındaki Talhâb
denilen yerde iki gün süren şiddetli muhârebede Selçuklular bir zafer daha
kazandılar (1038) ve Herat şehrini de ele geçirdiler. Aynı yıl Tuğrul Bey
Nişabur’da Büyük Selçuklu Devletinin ilk hükümdârı olarak sultan îlân edildi.
Durumun vahâmetini ve Selçukluların gittikçe kuvvetlendiğini gören Sultan
Mes’ûd, büyük bir orduyla Selçuklular üzerine yürüyerek Cürcan’ı geri aldı. Belh
şehrinden geçerek Karahanlılardan Böri Tigin’in tâbiliğini sağlamak için
Mâverâünnehr ülkesine girdi. Ancak Çağrı Beyin üzerine geldiğini haber alınca,
geri döndü ve 1039 yılı Nisanında, Çağrı Beyin kuvvetleriyle Aliâbâd Ovasında
yaptığı muhârebede nisbî bir başarı sağladı. Ancak kesin bir netîceye varmak
istediğinden yeniden Çağrı Beyin üzerine kuvvet sevk etti. Buna karşılık Çağrı
Bey, vur-kaç taktiğiyle Gazneli kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi. Netîcede
Selçukluların geleceğini tâyin edecek muhârebe 23 Mayıs 1040’ta Dandanakan
Ovasında Gaznelilere karşı yapıldı. Başkumandanlığını Çağrı Beyin yaptığı
harpte, Selçuklular, parlak bir zafer kazanarak, Gazneli ordusunu perişân
ettiler (Bkz. Dandanakan Savaşı). Sultan Mes’ûd güçlükle canını kurtardı ise de
karargâhı ve bütün hazînesi ele geçirildi. Bu başarı üzerine birçok Türkmen
boyları Selçuklulara iltihâk etti.
Dandanakan Savaşından sonra yapılan kurultayda, eski Türk devlet an’anesi
gereğince, ülkeyi kendi aralarında bölüştüler. Buna göre, Tuğrul Bey Irak-ı Acem
bölgesi üzerine, Çağrı Bey ise Horasan’ın kuzey bölgesi ile Gaznelilerin elinde
bulunan topraklar üzerinde fütûhât yapacaklardı. Mûsâ Yabgu ise, Herat ve Sistan
bölgesi fütûhâtına memur edildi. Bu plâna göre hareket eden Çağrı Bey, 1040’ta
Belh’e yürüdü ve Sultan Mes’ûd’un oğlu Mevdûd kumandasındaki yardımcı kuvvetleri
bozarak şehri ele geçirdi. Şehrin kumandanı Altun-Tak da Çağrı Beyin emri altına
girdi. Belh’ten sonra Cürcan, Badgis, Hutlan ve Tuharistan şehirlerini de
hâkimiyeti altına alan Çağrı Bey, Merv şehrini hükümet merkezi yaptı. 1044’te
Çağrı Beyin hastalanmasını fırsat bilen yeni Gazne Sultanı Mes’ûd’un oğlu
Mevdûd, Belh ve Tuharistan’ı geri almak için ordular sevk etti ise de bu
kuvvetler Çağrı Beyin oğlu Alparslan tarafından mağlûp edildiler. Bir müddet
sonra sıhhatı düzelen Çağrı Bey, Tirmüz şehrini de ele geçirdi. Belh, Tuharistan
ve diğer bâzı şehirleri oğlu Alparslan’a vererek Gaznelilerle mücâdeleye memur
eden Çağrı Bey, diğer oğullarını da ayrı yerlerde vazîfelendirdi.
Büveyhoğulları hükümdarı Ebû Kalicar’ın 1048’de vefâtı üzerine Çağrı Bey,
oğullarından Kavurt Beyi büyük bir ordu ile Büveyhoğulları üzerine sevk etti ve
nihâyet 1055’te bütün Kirman bölgesi Selçukluların eline geçti. 1056’da Sistan
bölgesi de Selçukluların hâkimiyetine girdi ve o bölge Mûsâ Yabgu’nun idâresine
verildi.
Çağrı Bey, her zaman kardeşi Tuğrul Beye yardımcı oldu. Tuğrul Beye isyân edip
saltanat dâvâsına kalkışan İbrâhim Yınal’a karşı, oğulları Alparslan ile
Kavurt’u sevk edip isyânı bastırması son yardımı oldu. Bu hâdiseden sonra
rahatsızlanan Çağrı Bey, 70 yaşında olduğu hâlde, nice İslâm âlim ve velîlerinin
yetiştiği Serahs şehrinde vefât etti (1060). Orada defnedilen Çağrı Beyin, oğlu
ve veliahtı Horasan Hâkimi Sultan Alparslan ile Kirman Hâkimi Ahmed Kavurt ve
Âzerbaycan vâlisi Yakuti’den başka Osman, Behramşah ve Süleyman adında oğulları
vardı. Onlar ülkenin muhtelif yerlerinde devlete ve Islâmiyete hizmet ettiler.
Çağrı Beyin dört de kızı vardı.
Dâvûd Çağrı Bey, kardeşi Tuğrul Bey ile birlikte bütün Iran ve Yakındoğu
ülkesini fethetmiş, Türkleri fâtih bir millet olarak bir araya toplamak ve
Anadolu kapılarının tam anlamıyla Islâmiyete açılmasını sağlamak sûretiyle
Türklüğe ve İslâmiyete pek büyük bir hizmet yapmıştır. Büyük Selçuklu Devleti ve
medeniyetinin, daha sonra da Osmanlı Devletinin kurularak, İslâmiyetin ta Viyana
kapılarına kadar ulaşmasına pek sağlam bir zemin hazırlamıştır.
Kaynaklar, Çağrı Beyin çok âdil, halîm, güzel huylu, fazîletli, fevkalâde dindar
ve merhâmetli bir mücâhid olduğunu ittifakla kaydetmektedirler. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cum Oca 18, 2008 11:51 pm Mesaj konusu: Alparslan |
|
|
Alparslan (1063-1072)
Selçuklu Devleti hükümdarı, Türk milletinin en büyük kahramanlarından. Selçuklu
Devletinin kurulmasında önemli rolü olan Horasan valisi Çağrı Beyin oğludur. 20
Ocak 1029’da doğdu. İyi bir tahsil gördü, sayısız zafer kazanarak mertliği ve
iyi kumandanlığı ile ün saldı. Babasının ölümünden sonra Horasan valisi oldu.
Amcası Tuğrul Bey, 4 Eylül 1063’te öldüğü zaman, vasiyeti üzerine, Selçuklu
tahtına Alparslan’ın ağabeyi Süleyman getirildi, fakat Türk beyleri buna
itirazda bulundular ve Alparslan’ı hükümdar tanıdılar.
Alparslan 27 Nisan 1064’te büyük bir törenle tahta çıktı. Amcasının vezirliğini
yapan ve Süleyman’ın tahta çıkmasını isteyen Amidülmülk Kündiri’yi azledip,
büyük bir devlet adamı olarak tarihe adı geçen Nizamülmülk’ü vezir tayin etti.
Başına buyruk beylerle mücadeleye girişen Alparslan, hepsini bir bayrak altına
toplamayı başardı. Böylece Selçuklu Devleti kuvvetlendi.
1064 yılının sonuna doğru Alparslan, Bizans İmparatorluğu’nun üzerine yürüdü.
Gürcistan’ı zaptetti. İsyan eden kardeşi Kavurd’u itaate zorladı. 1065’te
Amuderya ırmağını geçti, o bölgedeki hükümdarla anlaştı. Alparslan’ın beyleri,
Anadolu’da akınlar yapıp sayısız zafer kazandılar. Selçuklu Sultanının gittikçe
kuvvetlenmesi Bizans İmparatorluğu’nu telaşlandırdı. İmparator Romanos Diogenes
ordusunu toplayıp sefere çıktı. Palu’ya geldiğinde Malatya’da bıraktığı
ordusunun Türkler tarafından perişan edildiği haberini aldı. Geri dönmeye mecbur
kaldı.
1070 yılında Alparslan, Horasan ve Irak ordularının başında Azerbaycan’a girdi,
sınırdaki kaleleri fethetti. Van gölünün kuzeyinden geçerek Malazgirt önüne
vardı, kale teslim oldu. Diyarbekir'den Elcezire’ye girdi, Urfa’yı kuşattı.
Mısır’da birbirleriyle mücadele eden Fatımi komutanları, Alparslan’ı Mısır’ı
almaya teşvik ediyorlardı. 1071 yılında Selçuklu ordusu Halep’te toplandı.
Alparslan’ın Mısır Seferine çıktığını öğrenen Bizans İmparatoru Diogenes son bir
hamle yapmayı düşündü. Azerbaycan’a kadar giderek Türk kalelerini zapta ve
Türkleri Anadolu’dan atmaya karar verdi. Rumeli’de yaşayan Peçenek ve Oğuz
Türklerini de ordusuna kattı. 13 Mart 1071’de 200.000 kişilik Bizans ordusu
İstanbul’dan yola çıktı. İmparator, halkına büyük zaferle dönmeyi vaad etmişti.
Diogenes ve ordusu yol boyunca katliam yaparak Erzurum yoluyla Malazgirt’e
ulaştı. Halep’i teslim aldığı sırada Bizans ordusunun gelmekte olduğunu öğrenen
Alparslan, Mısır Seferinden vazgeçip kuzeye doğru yola çıktı. Bizans ordusunun
harekatını günü gününe haber alarak, vaziyetini ona göre ayarladı. Musul, Rakka,
Urfa yoluyla Diyarbekir ve Bitlis’e ulaştı. Ordusundan on bin kişilik bir kuvvet
ayırıp Ahlat’a gönderdi. Bizans kuvvetleri ile ilk çarpışma Ahlat’ta oldu.
Bizanslılar bozuldu. Buna iyice kızan imparator, Malazgirt Kalesine hücum edip,
içerde yaşayan kadın-çocuk, ihtiyar ne varsa hepsini öldürdü. Malazgirt’e doğru
devamlı yol alan Alparslan, 24 Ağustos günü Malazgirt’in doğusundaki Rahva
Ovasına ulaştı. Ahlat’a gönderilen kuvvetlerin gelmesi ile kısa bir zamanda
karşısına çıkmasına şaşıran Bizans İmparatoru da, ordusunu Rahva Ovasının öbür
tarafında düzene koydu. Anlaşma tekliflerinin reddedilmesi üzerine savaş
hazırlıkları başladı.
26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan, atından inerek secdeye
vardı ve; “Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere
sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir; bana yardım
et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye dua etti. Sonra atına binerek
askerlerine döndü ve; “Ey askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim
olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra Melikşah’ı tahta çıkarınız
ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir.”
Bu sözler orduyu coşturdu. Büyük şevkle ileri atıldılar. Alparslan son derece
kurnazca bir harp taktiği planlamıştı. Hilal şeklinde yaydığı ordusuyla akşama
kadar Malazgirt meydanında dövüştü. Şaşkına dönen Bizans ordusu, hilalin içine
düştü. 200.000 kişilik koca ordu perişan oldu. İmparator esir edildi (Bkz.
Malazgirt Meydan Muharebesi).
Sultan Alparslan savaştan sonra huzuruna getirilen imparatoru, hiç ümid etmediği
şekilde affetti. Bizans imparatorunun harp tazminatı ödemesi, her yıl haraç ve
ihtiyaç halinde Selçuklu ordusuna asker göndermesi karşılığında barış antlaşması
yapıldı. Fakat Diogenes, İstanbul’a geri dönerken, Bizans tahtının el
değiştirmesi, antlaşmayı geçersiz kıldı. Alparslan da, Selçuklu şehzadelerini
Anadolu’yu fetihle görevlendirdi. Türkler, kısa zamanda Anadolu’ya hakim
oldular.
Sultan Alparslan, Malazgirt zaferinden sonra 1072 senesinde çok sayıda atlı ile
Maveraünnehir’e doğru sefere çıktı. Türkleri bir bayrak altında toplamak
istiyordu. Ordunun başında Buhara’ya yaklaştı. Amuderya nehri üzerinde bulunan
Hana kalesini muhasara etti. Kale komutanı, Batınî sapık fırkasına mensup Yusuf
el-Harezmi, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi.
Hain Yusuf, Alparslan’ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultan’a hücum edip, hançer
ile yaraladı. Yusuf’u derhal öldürdüler. Fakat Sultan Alparslan da aldığı
yaralardan kurtulamadı. Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 tarihinde; “Her ne zaman
düşman üzerine azmetsem, Allahü tealaya sığınır, O’ndan yardım isterdim. Dün bir
tepe üzerine çıktığımda, askerimin çokluğundan, ordumun büyüklüğünden, bana,
ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi. “Ben, dünyanın hükümdarıyım. Bana
kim galip gelebilir?” diye bir düşünce kalbime geldi. İşte bunun neticesi
olarak, Cenâb-ı Hak, aciz bir kulu ile beni cezalandırdı. Kalbimden geçen bu
düşünceden ve daha önce işlemiş olduğum hata ve kusurlarımdan dolayı Allahü
tealadan af diliyor, tövbe ediyorum. Lâ ilâhe illallah Muhammedün
resulullah!...” diyerek şehid oldu. Tahran yakınlarındaki Rey şehrine
defnedildi. Yerine oğlu Melikşah geçti.
Sultan Alparslan, saltanatı müddetince İslam dinine hizmet etti. İslamiyet’i
içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara ve Batınî, Şiî hareketlerine karşı çok
hassastı. Hatta bir defasında; “Kaç defa söyledim. Biz, bu ülkeleri Allahü
tealanın izniyle silah kuvveti ile aldık. Temiz Müslümanlarız, bid’at nedir
bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü teala, halis Türkleri aziz kıldı” demişti.
Alparslan, büyük tarihi zaferlerinin yanısıra, medreseler kurmak, ilim
adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, imar ve sulama
tesisleri vücuda getirmek suretiyle de hizmetler yaptı. İmam-ı Âzam’ın türbesi,
Harezm Camii ve Şadyah kalesi gibi pek çok eser inşa ettirdi. Zamanında; İmam-ı
Gazali, İmam-ül-Haremeyn Cüveyni, Ebu İshak eş-Şirazi, Abdülkerim Kuşeyri,
İmam-ı Serahsi gibi büyük alimler yetişmişti. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cum Oca 18, 2008 11:54 pm Mesaj konusu: Melikşah |
|
|
Melikşah (1072-1092)
Büyük Selçuklu Devleti hükümdârı. Babası Sultan Alparslan’dır. 1055’te doğdu.
Büyük Selçuklu Devletinin topraklarını en geniş hâle getirdiği için kendisi,
“Ebu’l-Feth” (fetihlerin babası veya pek çok fetih yapan) lakabıyla anıldı.
Sâhip olduğu bâzı üstün husûsiyetler sebebiyle, özel bir eğitim ve öğretim
gösterilerek yetiştirildi. 1064-1065 Gürcistan Seferinde bulundu. Böylece küçük
yaştan îtibâren devlet idâresi ve orduyu sevk etme husûsunda tecrübe kazandı.
Kendisinden büyük erkek kardeşleri olmasına rağmen cesâreti, idârecilik vasfı
gibi meziyetleri, Sultan Alparslan tarafından veliaht seçilmesinde rol oynadı.
Hânedânın kurucusu olan Selçuk Beyin mezarını ziyâretten dönüşte, Horasan
yakınındaki Radyan’da veliaht îlân edildi. Melikşah’ın veliahtlığı, Halife Kaim
bin Emrillah’ın tasdikiyle tamâmen resmiyet kazandı. Veliahtlığı sırasında
devletin çeşitli cephelerinde vazife yapan Melikşah, Mâverâünnehir Seferinde
şehit olan Sultan Alparslan’ın yerine, Devletin ileri gelenleri tarafından on
sekiz yaşında sultan îlân edildi. Melikşah, babasının veziri olan kıymetli
devlet adamı Nizamülmülk’ü vazifesinde bıraktı.
Saltanatının ilk yılları, iç karışıklıkları bastırmakla geçti. 1072’de
Mâverâünnehir Seferinin intikamını almak isteyen Karahanlı Şemsülmülk Nâsır bin
Ibrahim, Tirmiz’i yağma etti ve Belh şehrinde kendi adına hutbe okuttu. Diğer
taraftan Gazneliler de Çigil-kend’de Selçuklu kumandanı Ayaz’ı esir aldılar.
Bu dış tehlikeler esnâsında, Melikşah’ın amcası olan Kirman Meliki Kavurd’un,
Sultan Alparslan zamanında olduğu gibi saltanat iddiasında bulunarak isyan
etmesi, bu meselenin tamâmen halledilmesinin zamanının geldiğini iyice belli
etti. Devletin parçalanmasına sebebiyet verecek bu hareketin bir an önce
çözümlenmesi için harekete geçen Sultan Melikşah, Mayıs 1073’te Kerec’de yapılan
meydan muhârebesinde amcası Kavurd’u mağlup ve esir etti. Birkaç gün sonra
Kavurd’un ölümüyle devlet içinde âsayiş yeniden temin edildi. Abbasî Halîfesi
Kaim bin Kadir (1031-1075) tarafından hâkimiyet alâmetlerinin gönderilmesi ve
devlet adamlarının bağlılıklarını arz etmeleriyle Melikşah, sultanlığını iyice
kuvvetlendirdi. Halife tarafından Muizzeddin ve Celâlüddevle lakaplarının lâyık
görülmesinin yanısıra, o zamana kadar hiç bir hükümdâra verilmeyen ve “hilâfet
makam ve hâkimiyetinin ortağı” mânâsına gelen “Kâsım emirü’l-mü’minîn” lakabı da
verildi.
İçişlerini halleden Sultan Melikşah, Tirmiz’i kurtarmak için harekete geçti.
Sefere başladığı sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini
kabul ettiyse de kararlı hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i muhâsaraya başladı.
Emir Savtegin’in ikmâl yollarını kesmesi, sultanın başarıya ulaşmasına ve şehrin
düşmesine ve Şemsülmülk’ün sulhu kabul etmesine sebep oldu. Şemsülmülk özür
dileyerek bir daha düşmanca harekete girişmeyeceğine dâir söz vermesiyle yerinde
bırakıldı.
Gaznelilere karşı, Emir Gümüştegin ve Anuştegin’i gönderdi. Ancak Gazneli
hükümdârı Ibrahim bin Mesud, Melikşah’ın başarılarının artması üzerine itâate
mecbûr oldu. Gönderdiği elçilik heyeti ve hediyelerle iyi münasebetler tesis
edildi. Sultanın kızı Gevher Hatunun, Gazneli veliahdı Mesud bin Ibrahim ile
evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önlemiş oldu.
Doğu sınırlarını böylelikle garanti altına alan Sultan Melikşah, kendi zamanında
en geniş hâle getirdiği devletinin fetih hareketlerini yapan askerî teşkilatında
yeni düzenlemeler yaptı.
Malazgirt Zaferinden sonra, batıya yönelen Selçuklular; buraların fethi için
Kutalmışoğulları, Mansur, Süleyman Şah, Alp-ilig, Tutak gibi kıymetli komutanlar
vazifelendirmişlerdi. Ayrıca Artuk Bey ve Tutak Bey gibi Türkmen reislerinin
harekâtı da Melikşah tarafından desteklendi.
Selçuklular Anadolu’ya doğru harekete geçtikleri sırada, tam bir keşmekeş içinde
bulunan bu ülkenin vaziyeti, fetihleri kolaylaştırdı. Baskı altında bulunan
Hıristiyan halk, merkezle irtibatını kesen Bizans derebeylerinin baskısıyla her
yönden eziliyordu. Ayrıca paralı askerlerden meydana gelen Frank birliklerinin
halka yapmadığı zulüm kalmamıştı. Bizans sarayında dönen entrikalar ve kendini
kuvvetli hisseden her komutanın imparatorluğunu îlân etmeye kalkışması,
Anadolu’yu dağınık bir hâle getirmişti. Bu durum, Anadolu’nun fethine memur olan
Selçuklu komutanlarının işine oldukça kolaylık sağladı.
Böylelikle Selçuklu akıncılarının Anadolu’yu fetih hareketi, Bizans başşehrinin
karşısına, yâni Boğaziçi’ne kadar dayandı. Güneybatıda ise Milet’e kadar uzandı.
Neticede Anadolu’da hareket hâlinde Bizans askerî gücü kalmadı. Hattâ general
Botaniates’in Türkmen askerinin ve Selçukluların himâyesinde Bizans tahtına
oturması da Anadolu’da Türk gücünün tamâmen yerleştiğini gösteriyordu.
Anadolu’nun fethine memur Süleyman Şâh, İznik’i de ele geçirerek Boğaziçi’ni
kontrol altına aldı. Bu fetih, batıda büyük bir heyecan doğurdu. Hattâ
Avrupalılar Çin’e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik
edilmesini bile istediler. Ancak bu müracaatları neticesiz kaldı.
1084’te Selçuklu kuvvetleri Fahrüddevle Muhammed bin Cüheyr’in komutasında
Diyarbekir bölgesinin fethi için harekete geçtiler. Fahrüddevle yanında Artuk
Bey olduğu halde uzun bir muhasaradan sonra 4 Mayıs 1085’te şehre girdiler.
Diyarbekir’in düşmesiyle Mervânîler Devleti ortadan kalktı. Ayrıca bölgede
bulunan bozuk îtikatlı Karmatîlerin nüfûzuna son verildi.
Musul’un fethine memur edilen Aksungur ve diğer büyük Türkmen emirleri şehre
harpsiz girdiler. Fethi müteakip Musul’a gelen Melikşah, büyük bir merâsimle
karşılandı. Ancak Belh’te çıkan bir isyanı bastırmak üzere geriye döndü ve
liyakatini ispat eden Şerefüddevle’ye Musul emirliğini verdi.
Sultan Alparslan (1063-1072) zamanından beri Suriye ve daha güneylere doğru
seferlerine devâm eden meşhur Selçuklu kumandanlarından Atsız, Melikşah
zamanında da seferlerine devam etti. Uzun süre muhâsara ettiği Dımaşk (Şam)
şehrini Mart 1076’da Selçuklu Devletine kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra,
câmilerde okunan Şiî-Fatimî ezânının okunmasını yasaklayarak Cumâ hutbesini
Halife El-Muktedi (1075-1094) ve Sultan Melikşah adına okuttu. Daha sonra
Selçuklu Devletinin temel politikası olan Şiî-Fâtımî Devletinin ortadan
kaldırılmasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat bu hareket
Fâtimîlerin şiddetli mukâvemeti sonucu başarısız kaldı. Başarısızlık, Atsız’ın
Suriye emirliğinden alınmasına sebep oldu. Emirliğe getirilen Melikşah’ın
kardeşi Tâcüddevle Tutuş ile Antakya’ya gelen Süleyman Şahın arasının açılması,
burada bir buhranın doğmasına yol açtı. Süleyman Şâh Halep’e doğru harekete
geçmiş ve muhâsara neticesi dış kaleyi ele geçirmişti. Ancak Melikşah’ın
yaklaştığı haberi muhasarayı kaldırmasına sebep oldu. Süleyman Şâhın ölmesiyle
Tutuş, Halep’i muhâsara etti. Melikşah’ın meşhur Selçuklu Kumandanları yanında
olduğu halde Suriye’ye gelmesiyle çekildi. Melikşah, bölgede âsayişi yeniden
tesis etti. Akdeniz kıyısına kadar gelen sultan Melikşah, dönüşte hilafet
merkezi olan Bağdat’ı ziyâret etti. Halife El-Muktedi tarafından iki kılıç
kuşatıldı. Suriye bölgesinde âsâyiş yeniden tesis edildi.
Sultan Alparslan zamanında hâkimiyet altına alınan Kafkasya, Melikşah’ın tahta
geçmesinden kısa bir süre sonra karışıklıklara sahne oldu. 1078-79’da Kafkasya
Seferine çıkan Sultan Melikşah, bölgeyi tamâmen hâkimiyeti altına aldı. Buradaki
Hıristiyan halkın mükellefiyetlerini azaltarak, devlete bağlılıklarını arttırdı.
Bölgenin idâresini de Kutbeddin İsmail’e verdi.
Doğuya yaptığı seferlerle de Mâveraünnehir bölgesini Selçuklu topraklarına
kattı. Semerkand Hanı Ahmed bin Hizr’in halka zulmetmesi ve devrin âlimlerinin
bu durumu düzeltmesini istemeleri, üzerine çıktığı sefer neticesinde Buhara,
Semerkand, Kaşgar gibi mühim şehirleri ele geçirdi.
Anadolu’dan Asya içlerine kadar genişleyen Selçuklu Devletinin esas gâyelerinden
birisi de Mekke ve Medine şehirlerini alıp burada hutbenin hilâfet makamı adına
okunması ve bir Şiî devleti olan Fâtimîlerin yıkılmasıydı. Hicaz bölgesinin
alınması ve hutbenin hâlife adına okunması, halledilmesi mühim meselelerden
biriydi. Meselenin halli için, emirlerden Tutuş, Aksungur Bozan ve Gevherayin
vazifelendirildi. Gevherayin’in kumandasında yola çıkan ve Törsek, Çubuk
Yarınkuş gibi emirlerin de içinde bulunduğu muazzam kuvvetler, Hicaz’dan başka
Yemen ve Aden’in de Selçuklu Devletine katılmasını tamamladılar.
Sultan Melikşah’ın üzerinde ciddiyetle durduğu meselelerden birisi de Hasan
Sabbâh’ın Bâtınî faaliyetleriydi. Hasan Sabbâh, Sultan Alparslan’ın hâcibliğine
kadar yükselmiş fakat onun ölümünden sonra Nizamülmülk’le arasının açılması
üzerine Mısır’a kaçmıştı. Burada sapık Ismail iye fırkasının yolunu tuttu. Rey’e
döndükten sonra kandırdığı câhilleri etrâfına toplayarak eşkıyalığa başladı.
Sonradan Doğu Ismail iye Devleti olarak anılacak devletin temellerini attı. İlk
olarak Taberistan’da sapık propagandasına başladı. Sünnîlik aleyhindeki
çalışmaları, bilhassa Nizâmülmülk tarafından dikkatle tâkip ediliyordu.
Taraftarlarıyla, Alamut Kalesini ele geçirmesi ciddî tedbirler alınmasına yol
açtı. Üzerine Emir Yoruntaş gönderildi ve yola getirilmesi istendi. Ancak,
Yoruntaş’ın âni olarak vefâtı Bâtınî propagandasının artmasına yol açtı. İkinci
bir harekâtın başladığı sırada Sultan Melikşah’ın vefâtı (1092), seferi yarıda
bıraktı.
Melikşah, bir insanın en verimli olabileceği bir yaşta, otuz sekiz yaşında vefât
etti. Yirmi senelik saltanatı esnasında devleti Kaşgar’dan Batı Anadolu’ya,
Kafkasya’dan Yemen’e kadar genişletti. Bağdat’ta vefât eden Sultan’ın nâşı
Isfahan’a nakledilerek kendisi için yaptırdığı medresedeki türbesine defnedildi.
Orta boylu, geniş omuzlu ve güzel yüzlüydü. Büyük bir devletin hükümdarı
olmasına rağmen yumuşak tabiatlı bir zât idi. Sarayında dâimâ devrin âlimleriyle
sohbet ederek onların kıymetli fikirlerini alırdı. Her cins silahı mükemmel
kullanır ve iyi ata binerdi.
Sultan Melikşâh’ın sâhip olduğu unvanlara, kendisinden önce hiçbir sultan
kavuşamamıştı. Yaptığı fetihlerde hiç mağlup olmadığı için “Ebü’l-feth”; sâhip
olduğu ülkelerin genişliğini belirtmek için “Es-Sultânü’l-âzam, Sultânü’l- âlem,
Şehinşâh-i âzam”; emrindekilere ve halkına âdil davranışından dolayı
“Es-Sultânü’l-âdil” gibi lakapları dâimâ ismiyle beraber söylenmiştir.
Nizâmülmülk, onun hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyordu:
“Melikşah, Alp-Er-Tunga neslinden olup dindâr, âlimlere hürmet, zâhidlere
iyilik, fakirlere şefkat ve halka adâlet gibi dünyada kimsenin hâiz olmadığı
yüksek vasıflara sâhip bir cihân hâkimidir.”
Devrinde bütün Selçuklu ülkelerini îmar ettirmiş, halkı refaha kavuşturmuştur.
Tertip ettirdiği takvim, Takvim-i Celâlî ismiyle bilinmektedir. Melikşah, yarım
milyondan fazla askeri olan bir orduya, mükemmelen idâre edebilecek askerî bir
dehâya da sâhipti. Melikşah’ın, veziri Nizâmülmülk ile tesis ettiği, idârî,
askerî, toprak sistemi ve teşkilâtı, devrindeki ve sonraki Türk-İslâm
devletlerinde de tatbik edildi. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cum Oca 18, 2008 11:56 pm Mesaj konusu: Berkyaruk |
|
|
Berkyaruk (1093-1104)
Büyük Selçuklu İmparatorluğunun beşinci sultanı. Melikşah’ın büyük oğludur.
Babasının ölümü üzerine henüz çok küçük olan oğlu Mahmud, sultan ilan edildi.
Ancak buna rıza göstermeyen vezir Nizamülmülk ve taraftarları, Rey şehrinde
Berkyaruk’u tahta çıkarıp, sultan ilan ettiler. Kardeşinin kuvvetlerini Berucird
mevkiinde bozguna uğratan Berkyaruk, daha sonra kendisini tanımak şartıyla ona,
Isfahan ve Fars eyaletlerini devretti. Bu arada amcası Tutuş da harekete geçerek
Musul’u ele geçirmişti. Berkyaruk Tutuş’u yenerek Bağdat’a girdi ve adına hutbe
okuttu. Mücadeleye devam eten Tutuş, Halep, Harran ve Urfa’yı ele geçirerek,
tekrar Sultanın üzerine yürüdü. Zor durumda kalan Berkyaruk, Isfahan’a kardeşi
Mahmud’un yanına sığındı. Bu sırada Mahmud’un ölümü ile onun kuvvetlerine de
sahip oldu. Daha sonra, Rey yakınlarında Tutuş’la giriştiği muharebeyi kazandı.
Savaş sırasında Tutuş’un öldürülmesi ile de ülke içerisinde birlik ve
beraberliği sağladı.
Sultan Berkyaruk, bundan sonra Anadolu ve Suriye’yi işgale başlayan haçlılar
üzerine kuvvetler sevk etti. Ancak emirler arasındaki rekabetler ve Şii
Fatımilerin aleyhte faaliyetleri sonucu, Haçlılara karşı kesin bir zafer elde
edemedi.
Bu arada Berkyaruk’un karşısına Gence Melik’i ve kardeşi Mehmet Tapar, saltanat
iddiasıyla çıktı. Berkyaruk, 1100 yılında Sefid-rud’da mağlup oldu ise de;
Mehmet Tapar’ı arka arkaya dört defa bozguna uğrattı. Ahlat’a sığınan Mehmet
Tapar, buranın hükümdarı Sökmen’i ve Ani emiri Menuçehr’i hizmetine alarak
yeniden savaşa hazırlandı. Sultan Berkyaruk, çok kan aktığını, memleketin harap,
emir ve askerlerin yorgun olduğunu, hazinenin boş kaldığını, vergilerin tahsil
edilemez bir hale geldiğini ve nihayet İslam düşmanlarına fırsat verildiğini
beyan ederek, gönderdiği bir elçi ile, kardeşini barışa ikna etti. Böylece,
1104’te Azerbaycan’da Sefid-rud hudut olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar
bütün vilayetler Mehmet Tapar’da kalmak ve Bağdat'ta hutbe Berkyaruk namına
okunmak şartıyla, bir antlaşmaya varıldı.
Selçuklu İmparatorluğu, iki devlete ayrılmak suretiyle Türkiye ile birlikte üç
Selçuk sultanı meydana çıktı. Lakin bu durum çok kısa sürdü. Zira, Berkyaruk,
vücutça hasta olduğu için, 1104 yılında yirmi altı yaşında öldü. Sultan
Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refahı için çalışan bir kimse idi.
Ancak, kardeş kavgalarının hem de birlik ve beraberliğe en muhtaç olunduğu bir
döneme rastlaması, Berkyaruk’u çok üzmüştü. Buna rağmen fırsat buldukça Haçlı
kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve onlara darbeler vurmaktan geri
kalmadı. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cum Oca 18, 2008 11:57 pm Mesaj konusu: Muhammed Tapar |
|
|
Muhammed Tapar (1105-1118)
Büyük Selçuklu Devleti sultanı. Sultan Melikşah’ın oğlu olup, 1082 yılında
doğdu. Babasının 1092’de vefâtıyla, Selçuklu sultanı olan ağabeyi Berkyaruk’un
yanında yetişti. Sultan Berkyaruk, ona, Gence havâlisinin idâresini verdi.
Muhammed Tapar, Gence’ye gelerek Arran’ı da hâkimiyeti altına aldı.
Kumandanlarının kışkırtmaları ile ağabeyine karşı zaman zaman isyân etti.
Yapılan andlaşmayla Âzerbaycan, Diyar-ı Bekir ve el-Cezîre kendisine verildi.
Sultan Berkyaruk’un vefâtından (1104) sonra, Bağdat’a gelerek Selçuklu tahtına
geçti (1105).
Muhammed Tapar önce amcasının oğlu Mengü Bars’ın isyânını bastırdı. Daha sonra,
ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden Bâtınîlere karşı
mücâdele etti. 1107’de Bâtınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok
sayıda Bâtınî öldürüldü. Birinci Haçlı Seferinden sonra, Haçlı ordularının tam
hâkimiyeti altına giren Suriye’de Haçlı devletleri kurulmaya başlanmıştı. Sultan
Muhammed Tapar, Haçlılar üzerine ordular gönderdi. Ancak, kumandanlar arasında
irtibat sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdûd,
Şam Câmiinde bir Bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan, Haçlılara karşı Aksungur
Porsuki’yi kumandanlığa getirdi. Bu arada ikinci bir orduyu yeniden Alamut
üzerine gönderdi. Kalenin kuşatıldığı sırada âniden rahatsızlanarak vefât etti
(1118). Sultanın beklenmedik ölümü, Haçlılara ve Bâtınîlere karşı açılan
savaşların duraklamasına sebep oldu. Ondan sonra Büyük Selçuklu Devleti,
dağılmaya yüz tuttu. Sultan Muhammed Tapar, Selçuklu Devletinin son büyük
hükümdârı sayılmaktadır. Ebû Şücâ, Gıyâsüddünyâ ved-dîn, Kerîmü Emirü’l-müminîn
unvanlarıyla tanınırdı. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cum Oca 18, 2008 11:59 pm Mesaj konusu: Sancar |
|
|
Sancar (1118-1157)
Büyük Selçuklu Sultânı. Melikşah’ın oğludur. Babasının bir seferi sırasında,
1086 yılında Sincar’da doğdu. Küçük yaşından îtibâren ilim öğrenmiş, devlet
idâresinde tecrübe kazanmış ve ağabeyi Sultan Berkyaruk’a devlet işlerinde
yardımcı olmuştur.
Sencer, gerek ağabeyi Berkyaruk’un, gerekse diğer ağabeyi Muhammed Tapar’ın
saltanatları zamânında, devlet hizmetinde bulunarak millî birliğin temini için
elinden gelen yardımı yaptı. Doğuda ortaya çıkan isyânları bastırdı. Bu esnâda
gösterdiği başarılar sebebiyle Horasan melikliğine tâyin edilen Sencer, taht
mücâdeleleri dolayısıyla Selçuklu Devletinin içinde bulunduğu durumdan istifâde
ederek, Selçuklu topraklarına saldıran Şarkî Karahanlı Hükümdârı Kadir Hanın
saldırılarını bertaraf etti (Haziran 1102). Gazneliler Devletini tâbi duruma
soktu. Gazne’de hutbe, sıra ile; halîfe, sultan, sonra Melik Sencer ve nihâyet
Gazne sultânı Behramşah adına okundu (1118).
Sencer, ağabeyi Berkyaruk’un vefâtından sonra sultan olan diğer ağabeyi Muhammed
Tapar ile de samîmî ve gösterişsiz münâsebetlerini devam ettirdi. O, doğu
bölgelerinde siyâsetini icrâ ederken, Sultan Muhammed batı ile ilgileniyordu.
Yâni Sultanla müstakbel sultan birbirini tamamlıyorlardı.
Babası Melikşâh’ın siyâsetini tâkip eden Sencer, Horasan’dan îtibâren, devletin
doğusunda Selçuklu düzenini yeniden kurdu. Böylece Selçuklu Devleti, doğudan
emin olarak batıda mücâdelelerine devâm etti.
Muhammed Tapar’ın ölümü üzerine (18 Nisan 1118), henüz küçük yaşta bulunan oğlu
Mahmud, devlet erkânı tarafından, Büyük Selçuklu Devleti tahtına çıkarıldı.
Diğer taraftan Sencer de Horasan’da kendisini sultan îlân etti (14 Haziran 1118)
ve sultanlığını halîfeye tasdik ettirdi. Sencer’in tek başına Büyük Selçuklu
Sultânı olabilmesi için, tahta çıkarılan Mahmud’un bertaraf edilmesi lâzımdı. 14
Ağustos 1119’da Save’de amca-yeğen arasında yapılan savaş, Sencer’in
gâlibiyetiyle netîcelenince Sencer, Büyük Selçuklu sultânı oldu. Devletin
merkezi, Irak-ı Acem’den Horasan’a nakledildi.
Mahmud’la yapılan anlaşmaya göre, Rey, Sencer’de kalmak üzere, imparatorluğun
batı tarafları Mahmud’a verilecekti. Ancak Mahmud, hem sultan unvânını
koruyacak, hem de Sencer’e tâbi olacaktı. Böylece Irak Selçukluları Devleti
kurulmuş oldu.
Sencer, 1113’te Semerkant’a, 1114’te Gazne ve Gurlular üzerine sefer yaparak,
bölgede hâkimiyetini kurdu. Ayrıca Irak, Âzerbaycan, Taberistan, Iran, Sistan,
Kirman, Harezm, Afganistan, Kaşgar ve Mâverâünnehir’de hakimiyet kurdu. Uzun
zaman saltanat mücâdeleleri geçiren devleti, yeniden tanzim etti. Âdeta, devleti
yeniden kuran Sencer, idâreci kadroyu da yeniden tâyin etti. Irak-ı Acem’in
yarısı ile Gilân bölgesini Şehzâde Tuğrul’a; Fars eyâletiyle, İsfahan ve
Huzistan’ın yarısını ise Selçuk Şâha verdi. Kendisi de Sultan-ül-a’zam unvânını
aldı. Diğerleri ona tâbi oldular.
Bu birlik bir müddet böyle devâm etti. Fakat Halife Müsterşît ile bir ittifak
kuran Mahmud, amcasına isyân hazırlıklarına başladı. Bunu haber alan Sencer,
Mahmud’un üzerine yürüdü. 26 Mayıs 1132’de yapılan Dînever Savaşı, Sencer’in
gâlibiyetiyle netîcelendi. Sencer, yanında getirdiği diğer yeğeni (Mahmud’un
küçük kardeşi) Tuğrul’u, Irak Selçukluları tahtına çıkardı ve ona bâzı
tenbihlerde bulunarak geri döndü.
Daha sonra Karahanlıların isyânını bastıran Sencer, 1136’da Gazneliler ve
1141’de Harezm’in isyânını bastırdı. 1141’de gayrimüslim Karahitayların,
Karahanlılara hücûmuna mâni olmak isterken, Semerkant yakınlarındaki Katavan
sahrasında Karahitaylara mağlup olması, uzun süren saltanatının dönüm noktası
oldu ve onu son derece telâşa düşürdü. Belh’i kaybetti.
Sencer’in bu mağlûbiyeti, gerek Müslüman, gerekse Hıristiyan dünyâsında büyük
akisler yaptı. Mağlûbiyeti fırsat bilen Harezmşâh Atsız, Horasan ve Sencer’in
pâyitahtı Merv’i istilâ etti ve hazîneleri alıp götürdü. Sencer’in, Harezm’e
sefer yapacağını öğrenen Atsız, ona karşı meydan muhârebesi vermeyi göze
alamadı, tekrar itâatini arz edince affedilerek hazîneleri iâde etti. Bu
uzlaşma, hiçbir şeyi halletmedi ve Sencer, Atsız’ı iknâ etmek üzere meşhûr şâir
Edib Sâbir’i elçi gönderdi. Atsız, tertip ettiği bir suikastla Edib Sâbir’i
öldürtünce, Sencer, üçüncü defâ Harezm’e sefer yapmaya mecbur oldu (1147).
Sencer, pâyitaht kapılarına dayanınca, Atsız af dilemek üzere elçi gönderdi.
Sultan yine affetti.
Bu esnâda, Sencer’in kumandanlarından Kumac, bağımsızlık îlân eden Gur Sultânı
Alâeddîn Hüseyin Cihansuz’a yenilmişti. Sultan Sencer, Gurlulara karşı sefer
hazırlıkları yaparken, Gurlular, Gaznelilerle savaşa tutuştu. Netîcede
Gazneliler, kesin yenilgiye uğradı ve Behramşâh Hindistan’a kaçtı. Gaznelilerin
başkenti, Gur hükümdârı Alâeddîn Hüseyin Cihansuz tarafından yerle bir edildiği
sırada, Sultan Sencer de, Gurlulara haddini bildirmek için yola çıkmıştı.
Haziran 1152’de yapılan savaşta Gurlular mağlup ve hükümdârları da esir edildi.
Gur idâresi, tekrar Alâeddîn Cihansuz’a verildi. Sencer, Katavan sahrasındaki
yenilgiden beri, ilk defâ büyük bir zafer kazanmış ve tekrar îtibârını
yükseltmişti.
Fakat, bu defa Oğuzlarla, Selçuklu emirleri arasındaki ayrılık büyüdü ve bir
kısım emîrlerin ısrârı üzerine, Oğuzlarla Belh vilâyeti içinde savaşa mecbur
oldu (Mart ve Nisan 1153). Savaş, Selçuklu ordusunun mağlup olmasıyla
sonuçlandı. Sultan esir düştü. Tâbi bulundukları Selçuklu Devletinin büyük
sultânını esir alan Oğuzlar, beklemedikleri bu netîceden sonra, birden bire
kendilerini devletin başında buldular. Esir Sultan’ı Tahta oturtuyor, gereken
saygıyı gösteriyor; fakat gece de demir bir kafese koyuyorlardı. Her ne kadar
Sencer, aralarında esir sıfatıyla bulunmuşsa da, kendilerinden birini sultan
yapmayarak, esir hükümdârı tahta oturtup saygı göstermeleri; Oğuzların, Büyük
Selçuklu Devletini devam ettirmek istediklerini gösteriyordu. Fakat Büyük
Sultan, Oğuzların elinde esâret altında hükümdâr olmaktansa, tahtı terk etmeyi
tercih etti. Merv hânkâhına kapandı. Yine esâret devâm ediyordu. Üç yıl süren
esirlik hayâtında çok sıkıntılar çekti. Kumandanlarından Kumac’ın torunu Mueyyed
Ayaba tarafından, Oğuz muhâfızları kandırılarak, Nisan 1156’da kurtarıldı.
Ancak kurtuluşundan bir yıl sonra, 29 Nisan 1157 senesinde vefât ederek, Merv’de
kendi yaptırdığı türbesine defnedildi. Vefâtında, 91 yaşındaydı.
Kırk yıl süren saltanatı boyunca Sencer, doğu ve batı olmak üzere iki cepheli
bir siyâset tâkip etmiştir. Fakat siyâsetinin ağırlık noktasını hep doğu teşkil
etmiştir. Önce batıyı tanzime uğraşan Sencer, burada bir türlü istediğini
yapamamıştır. Çünkü hâdiseler onu doğuya çekerken, batı tamâmen ihmâl
edilmiştir. En ufak bir bahâneyle hep doğuya hareket eden Sultan’ın, bunda ne
kadar haklı olduğunu, Katavan Savaşı ve Oğuz isyânının doğuda patlak vermesi
göstermiştir.
Sencer zamânında halk refah içindeydi. Mevcut nizamı bozmak için ortaya çıkan
Bâtınîlik ve İsmâilîlik cereyânı, devlet tarafından alınan bütün tedbirlere
rağmen, câhiller arasında yayılmaya devâm etmiş, kaleden kaleye sıçrayarak, bir
taraftan Sûriye’ye, diğer taraftan devletin belkemiği olan Horasan’a doğru
yayılmıştı. Her tarafta bir tedhiş hareketi almış başını gidiyordu. Fakat
Sultan, saltanat mücâdeleleri, iç karışıklıklar ve doğudan gelen saldırılar
sebebiyle, onlarla yeteri kadar ilgilenemedi.
Sencer devrinin en büyük âlimi, İmâm-ı Gazâlî hazretleridir.
Babası Melikşâh devrinde de bulunmuş olan İmam-ı Gazâlî hazretleriyle Sencer’in
münâsebetleri meşhurdur. Ahmed Nâmık-i Câmî ile de münâsebeti olan Sencer, âlim
ve şâirleri sarayından eksik etmezdi. Bunun netîcesi olarak, uzun süren
saltanatı zamânında Sultanın teveccühüne mazhar olan pek çok âlim, sanatkâr,
tabip yetişmiştir. Allah adamlarının yanında bulunmaktan hoşlanan Sultan Sencer,
onların nasîhatlerini can kulağıyla dinler, hatâ yaptığında îkâz etmelerini ricâ
ederdi. Kim olursa olsun kendisine yapılan şikâyeti sabırla dinler, adâleti
yerine getirirdi.
Sultan Sencer’in teşvikleriyle Horasan, bütün İslâm dünyâsına ve bu arada
Anadolu’ya devamlı şekilde din ve ilim adamı sevk eden bir merkez olmuştu.
Sencer zamânında Selçuklu devlet teşkilâtı da en sağlam hâlini almıştı.
Sencer, daha sağlığında, babası Melikşâh kadar büyük bir hükümdâr sayılmıştır.
Ölümünden sonra da kaynaklarda yine Melikşâh ile birlikte, örnek hükümdâr olarak
gösterilmiştir.
Hadîs-i şerîf rivâyet edebilecek kadar ileri derecede ilim sâhibi olup, hadis
âlimleri arasında sayılmıştır. Farsça şiirler yazdığı da bilinmektedir.
Daha hayattayken Merv’de yaptırdığı türbesi, büyük bir sanat eseri olup,
devrinin medeniyeti hakkında fikir vermeye yeter. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cmt Oca 19, 2008 12:04 am Mesaj konusu: Selçuk Bey |
|
|
Devlete adını veren Selçuk Bey
Selçuklu Devleti'ne adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına
hakim olan Oğuz Devleti'nin komutanlarından Dukak Subaşı'nın oğludur. Babası
ölünce, yerine, 18 yaşındaki Selçuk Bey, subaşı oldu. Genç yaşına rağmen, yüksek
mevkilere ulaşan Selçuk Bey'in giderek artan itibarı, Oğuz Devleti'nin Yabgusu
ve eşini rahatsız edince; Selçuk Bey, kendisine bağlı aşiretiyle birlikte Oğuz
Yabgu Devleti topraklarını terk etti. Selçuk Bey ve maiyetindekiler, 985 ve
takip eden yıllarda güneye giderek, Seyhun Irmağı kenarındaki Cend şehrine
geldi. Yerleştikleri bölge, dönemin İslam ülkeleriyle sınır durumundaydı.
Selçuk Bey yönetimindeki Oğuz Türkleri, kısa zamanda İslamiyet'i kabul etti. Bu
durum, Selçuk Bey ile Yabgu'nun arasını iyice açtı. Selçuk Bey, "Müslümanlar,
gayrimüslimlere haraç vermez' diyerek, Yabgu'nun haraç memurlarını kovdu ve
bağımsızlığını ilan etti. Ardından, çevresindeki gayrimüslimlere karşı cihada
başladı. Selçuk Bey'in istiklalini ilan etmesi, Yabgu'ya karşı direnmesi ve
cihada girişmesi, bölgede itibarını giderek artırdı ve Yabgu'ya karşı olan Türk
beyleri, kendisinin etrafında toplanmaya başladı. Böylece, Maveraünnehir'de
üstünlük sağlayan Selçuk Bey, Müslüman olan Samanilerle anlaşarak, Buhara
yakınlarındaki Nur kasabasına yerleşti.
Mikâil, Arslan, İsrail, Yusuf ve Musa adındaki oğullarıyla birlikte, Büyük
Selçuklu Devleti'nin temellerini atan Selçuk Bey, yüz yaşında vefat etti _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cmt Oca 19, 2008 12:06 am Mesaj konusu: ANADOLU SELÇUKLU İMPARATORLUĞU |
|
|
ANADOLU SELÇUKLU İMPARATORLUĞU
Kutalmışoğlu Süleyman Şah
(1077-1086)
Selçuk Beyin oğlu Arslan Yabgu'nun torunu ve Selçuklu Beylerinden Melik
Şihabeddin Kutalmış Beyin oğlu Gazi Süleyman Şah, Anadolu'yu baştan başa
fetheden ve bir Türk yurdu haline getiren Türk yiğididir.
Alparslan'la birlikte Malazgirt muharebesine iştirak eden Gazi Süleyman Bey,
muharebede büyük kahramanlık göstermiştir. Zaferin kazanılmasından sonra, Sultan
Alparslan, bu namlı kumandanını Anadolu'nun fethiyle görevlendirdi. Gazi
Süleyman Bey, kahraman fedâileriyle birlikte Anadolu içlerine dalarak, süratle
fetih hareketine girişti ve birkaç sene içerisinde muazzam fetihler yaparak
Anadolu'nun büyük kısmını ele geçirdi.
Gazi Süleyman Bey, Artuk, Tutuş, Dânişmend, Saltuk Beyler gibi büyük
kumandanları, akıncı bölükleriyle çeşitli bölgelere göndermişti. Bu kumandanlar
zaferler kazanarak Anadolunun bir Türk ülkesi olmasını temin etmişlerdir.
Anadolu'daki fetih ordusu, Kayseri civarında Bizans ordusuyla yaptığı savaşı
kazandı ve hiçbir engelle karşılaşmadan Marmara sahillerine, İzmit'e kadar
ilerledi. Süleyman Bey, Konya ile birlikte bütün orta Anadolu'yu fethetti.
1075'te de mühim bir Bizans şehri olan İznik ve havalisini ele geçirerek İznik'e
yerleşti.
Gazi Süleyman Beyin Anadolu'daki fetihleri bütün İslam beldelerinde sevinçle
karşılanmaktaydı. Sultan Melikşah da çok sevdiği Süleyman Beyin
muvaffakiyetlerinden dolayı, her vesileyle sevincini belli ediyordu. Sultan
Melikşah, 1077'de, Gazi Süleyman Bey'i, Anadolu sultanı olarak ilan etti.
Böylece, payitaht İznik olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti, tarih sahnesine
çıkmış oluyordu.
Süleyman Şah, Bizans'ın içişlerine de karışıyor, desteklediği şahsı kral
yaptırıyordu. Nitekim, krallığını ilan eden Bizans kumandanı Botaniates'i
desteklemiş ve bu kumandanın yanına iki bin asker vererek, tahtı ele geçirmesine
yardımcı olmuştu.
Askerlerine ve halka son derece iyi davranan ve adaletle iş ören Süleyman Şah,
gayrimüslim yerli halkın da takdirini kazanmıştı. İç isyanlar ve kötü idare
yüzünden perişan olan yerli halk, Süleyman Şah idaresinde huzur ve sükûna
kavuşmuşlardı. Bir yandan fetihler devam ederken, diğer yandan fethedilen
topraklara, atalar yurdundan Türkler getirilip yerleştiriliyordu. Azerbaycan,
Türkistan ve Horasan'dan onbinlerce Türk Anadolu'ya göç etmeye başlamıştı.
Süleyman Şah, Kapıdağı yarımadası ile Çanakkale Boğazı'nın Asya sahillerini de
ele geçirdi. İstanbul Boğazına kadar olan kısımlar, daha önce ele geçirilmişti.
Öyle ki, Selçuklu orduları Üsküdar'a kadar gelmiş ve hasretle İstanbul'u temaşa
etmişlerdi.
1081'de yapılan anlaşmaya göre, Selçukluların Marmara sahillerine kadar bütün
Anadolu'ya sahip oldukları Bizanslılarca da kabul edilmiştir.
Süleyman Şah, 1082 yılında Çukurova'ya girdi ve ilk önce Tarsus'u fethetti.
1083'te ise Adana, başta olmak üzere bütün Kilikya (Adana civarları)
beldelerini, hakimiyeti altına aldı.
Süleyman Şah'ın en büyük arzusu, Antakya'yı ele geçirmekti. Bu maksatla yola
çıktı. Harekâtını gizli tuttu. 12 gün boyunca, gündüzleri konaklamak ve geceleri
yol almak suretiyle ordusunu ilerletti. 13 Aralık 1084 günü, Antakya önlerine
geldi ve ani bir hücumla şehri ele geçirdi. Şehrin büyük kilisesini, camiye
çevirdi. İlk cuma namazında 120 müezzin bir ağızdan Ezan-ı Muhammedi'yi okudu.
Süleyman Şah, şehrin ahalisine çok iyi davrandı ve şehri baştan başa imar
ettirdi. Daha sonra, Anadolu'daki fetih harekâtını devam ettirdi. Kumandanlarını
çeşitli bölgelere gönderdi. Bunlardan Buldacı Bey, 1085 başlarında Maraş,
Elbistan, Göksun ve Besni kalelerini fethederek, bu bölgeleri ele geçirdi.
Bu esnada Çaka Bey, İzmir'i fethetmiş, İzmir Körfezinde büyük bir donanma
kurdurarak, Selçuklu Devletinin ilk deniz kuvvetlerinin kurucusu olmuştu.
Gümüştekin Bey ise, Urfa ve Antep çevresini fethetmişti. 1085'e doğru, bütün
beylikler bir araya getirilmiş ve Anadolu'da kuvvetli bir devlet doğmuştu.
Süleyman Şah, Kurucusu olduğu devletin birliğini temin etmişti. 1105'e doğru,
bütün Anadolu, Türklerin eline geçmişti. Anadolu fâtihi Süleyman Şah, devlet
idaresinde de maharetini göstermiş, ele geçirdiği topraklara kök salmak için
Müslüman ahalinin Anadolu'ya yerleşmesini temin etmişti.
Süleyman Şah, zaferden zafere koşarken, Sultan Melikşah'ın kardeşi Sultan Tutuş
da saltanat hevesine kapılmış, Suriye'de bir devlet kurmak maksadıyla, sağa sola
saldırmaya başlamıştı.
Süleyman Şah, Sultan Tutuş'un bu hareketlerine dur demek maksadıyla, ordusuyla
birlikte Tutuş'un üzerine yürüdü. İki ordu, 5 Haziran 1086'da, Halep
yakınlarında karşı karşıya geldi. Muharebenin en şiddetli safhasında, bir kısım
askerler, Süleyman Şah'ın safını terk ederek karşı tarafa geçtiler. Bunun
üzerine, Süleyman Şah'ın ordusu bozuldu. Kendisi de muharebe meydanında
vuruşurken şehid düştü. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cmt Oca 19, 2008 12:08 am Mesaj konusu: I. Kılıçarslan |
|
|
I. Kılıçarslan (1092-1107)
Türkiye Selçuklu Devletinin kurucusu Kutalmışoğlu Süleymân Şâhın oğlu ve ikinci
Türkiye Selçuklu sultanı. Doğum târihi ve yeri kesin bilinmemektedir. Babası
Süleymân Şahın (1077-1086) 1086 senesinde Suriye seferinde Melik Tutuş’a
yenilmesiyle, Antakya’da bulunan Kılıç Arslan, Büyük Selçuklu Devleti
(1038-1194) Sultanı Melikşah'ın (1072-1092) emriyle Isfahan’a gönderildi.
Isfahan sarayında Selçuklu hükümdârının nezâretinde iyi bir eğitim ve öğretim
görerek, Türk-İslâm terbiyesiyle yetiştirildi.
Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın 1092’de vefâtıyla Anadolu’ya dönen Birinci
Kılıç Arslan; 1086’dan beri devâm eden Anadolu Selçuklu Devletindeki fetret
devrine son verip, İznik tahtına sâhip oldu. İznik şehrini îmâr ettirip,
savunmasını güçlendirdi. Bizans İmparatorluğu (395-1453) saldırılarına karşı
beylerbeylik unvânıyla İlhan Muhammed’i vazîfelendirdi. İznik saldırıları
bertaraf edilerek, Balıkesir ve Kapıdağ bölgelerinden Bizanslılar atıldı. Kılıç
Arslan, Iskân siyâseti tâkip ederek, Anadolu’nun Türkleşip İslâmlaşması için
doğudan Türk-İslâm âileleri getirtip, Batı Anadolu’ya yerleştirdi. İslâm
âlimleri, ilim adamları, sanatkârlar ve değerli kumandanlar Türkiye Selçuklu
Sultânının himâyesinde çalışmalara başlayıp kıymetli eserler meydana getirdiler.
Kılıç Arslan’ın halka karşı güzel davranışları askerî ve îmâr faaliyetleri
Bizans İmparatorluğunu rahatsız ediyordu. Bizanslılar Türk beylerine karşı
târihî entrikalarını faaliyete geçirip İzmir havâlisinin hâkimi, meşhur Türk
denizcisi Çaka Bey ile Kılıç Arslan’ın arasını açmaya çalıştılar. Bu sırada
Kılıç Arslan, fetret devrinde Türkiye Selçuklu Devletinden ayrılan şehirleri
tekrar bir bayrak altında toplayıp, birlik kurmak için harekete geçmişti. 1096
senesinde Malatya şehrini kuşattı. Malatya Kalesi düşmek üzereyken, Haçlı
ordusunun batıdan Türkiye topraklarına girdiği öğrenilince, kuşatma kaldırıldı.
Süratle, İzmit'e doğru harekete geçen Türk ordusu Haçlıları karşılamaya yöneldi.
(Bkz. Haçlı Seferleri)
Müslüman-Hıristiyan ayırt etmeksizin büyük katliâm yapan Haçlı ordusunun
sayısının çok fazla olması yüzünden, Kılıç Arslan Türk mücâhidlerinin ağır
kayıplar vermesine râzı olmadı ve geri çekilerek yıpratma savaşı uyguladı.
Kayseri ve Toroslar üzerinden Kudüs’e doğru yol alan Haçlı ordusu, Kılıç
Arslan’ın ve kumandanlarının yıpratma savaşları netîcesinde, 600.000’den
100.000’e düştü. 40.000 kişiyle Kudüs’e ulaşan Haçlılar, Antakya, Urfa ve
Kudüs’te Hıristiyan idâreler kurdular.
Haçlı saldırıları sonucu, Türkiye Selçuklu Devletinin başşehri İznik’ten
Konya’ya taşındı (1097). Batı Anadolu tekrar Bizanslıların hâkimiyetine geçti.
Kılıç Arslan, Haçlıların saldırılarını durdurmak için uğraşırken, yerlerinden
ayrılan Türkleri iskâna çalıştı. 1106 senesinde Malatya’yı Danişmendlilerden
aldı. Harran ve Meyyâfârikîn’i zaptedip, Diyarbakır’ı tâbiiyetine geçirdi. Musul
civârına hâkim oldu. Büyük Selçukluların Musul Emiri Çavlı, Artukoğlu İlgâzi ve
Sûriye Melîki Rıdvan ile 1107 senesi Temmuz ayında Habur Irmağı kıyısında
yaptığı savaşı kaybetti. Yaralı olarak Habur Irmağını geçerken boğularak şehid
oldu.
Türkiye Selçuklu Devletinin buhranlı devrelerinde hükümdâr olan Birinci Kılıç
Arslan, teşkilâtçı bir devlet adamıydı. Üstün kumandanlık kâbiliyetine sâhip,
hayâtı mücâdele içinde geçen büyük bir kahraman ve gâzidir. Mutaassıp Haçlı
ordusuna ağır kayıplar verdirerek, Türklerin, Anadolu topraklarından
atılamayacağını ispat etti. Çok hayır işleyip, ahâlinin sevgisini kazandı.
Hıristiyan halka da adâlet ve şefkâtle davrandı. Bu yüzden vefâtı Hıristiyan
halk için de mâtem oldu.
Kılıç Arslan’ın Anadolu’ya gelişi nasıl Türkler arasında bir bayram havası
estirmişse, destan olan hayâtından sonra genç yaşta ölümü de o derece mâteme
sebep olmuştur. Kılıç Arslan, on beş senelik saltanat devresinde çok büyük
hâdiselerle karşılaşmış, Haçlı seferleri ve Bizans karşısında varlığı tehlikeye
düşen Anadolu, Türklüğün bu yeni vatanında yaşamasına vesîle olmak kudretini
göstermiştir. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cmt Oca 19, 2008 12:09 am Mesaj konusu: Şehinşah |
|
|
Şehinşah (1110-1116)
Sultan I. Kılıçarslan'ın oğlu Anadolu Selçuklu Devletinin 3. Sultanıdır.
Babasının sağlığında Musul valiliği yaptı. Babasının, Emir Çavlı,
Artukoğlu İlgazi ve Suriye meliki Rıdvan'ın kuvvetleriyle Habur Nehri kenarında
yaptığı muharebede yenilerek, nehre düşüp boğulması sonucu Emir Çavlı tarafından
esir alınarak İsfahan'a götürüldü. 1110 yılında esaretten kurtulan Şehinşah,
Konya'ya gelerek tahta geçti. Şehinşah'ın ve Kayseri emîri Hasan Beyin büyük
gayretlerine rağmen, Bizanslıların zulmünden kaçan Batı Anadolu'daki Türklerin,
Orta Anadolu yaylalarına çekilmesi durdurulamadı. 1116 yılında Danişmendliler,
Sultan Şehinşah'ı tahttan indirip, Şehzade Mesud'u sultan ilan ettiler. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cmt Oca 19, 2008 12:11 am Mesaj konusu: I. Mesud |
|
|
I. Mesud (1116-1155)
Anadolu Selçuklu Devletinin dördüncü sultanı. Birinci Kılıç Arslan’ın oğlu olup,
1096 yılında doğdu. İyi bir tahsil, terbiye ve tâlim görerek yetişti. Devlet
idâresinde tecrübe sâhibi olabilmesi için Kayseri emirliğine tâyin edildi.
Babasının 1107’de ölümünden sonra iki sene sultanlık yaptı. Ağabeyi şehinşâh’ın
İran’dan Anadolu’ya dönerek Malatya’da kendisini sultan îlân etmesi, Sultan
Mesud’a saltanatının meşrûiyetini kaybettirdi. şehinşah’ın Konya’ya gelmesi
üzerine Kayseri’ye çekildi. Kayınbirâderi Melik Gâzinin desteğini sağladı. 1116
yılında gerekli gücü temin edince Konya tahtını tekrar elde etti. Fakat kardeşi
Arab’ın sultanlığını tanımaması, başlangıçta hâkimiyetinin Konya ve Kayseri
dolaylarına inhisâr etmesine sebep oldu.
Sultan Mesud, Süleymân şah ve Birinci Kılıç Arslan gibi Anadolu’yu tek elde
birleştirmek istedi. Danişmendlilerle berâber Bizans saldırılarına karşı başarı
sağladı. Melik Mehmed’in ölümüyle Danişmendliler arasında ortaya çıkan
anlaşmazlıklardan istifâde ederek Ankara, Çankırı ve Kastamonu havâlisinde
Selçuklu hâkimiyetini yeniden kurdu. 1144’te de, Malatya ve Elbistan’ı zapt
ederek Anadolu’da Selçuklu üstünlüğünü sağladı. Göçebe Türkmenleri, Gediz ve
Menderes havâlisinde yerleştirdi. Haçlıların elinde bulunan Maraş ve Göksun gibi
kaleleri kurtarmaya teşebbüs etti. Bizans İmparatoru Manuel, Türkiye
Selçuklularını ezmek için Konya’ya yürüdü. Sultan Mesud, Bizanslıları yendiyse
de bundan faydalanamadan İkinci Haçlı Seferi başladı. Sultan Mesud, Mukaddes
Roma-Cermen İmparatoru Üçüncü Konrad idâresindeki Haçlı ordusunun büyük bir
kısmını Eskişehir yakınlarında perişân etti. Konrad İznik'e çekilirken, güneye
sarkan kalıntılarını da Sultan Mesud, Toros geçitlerinde ortadan kaldırdı.
Fransa Kralı St. Louis komutasında ilerleyen Haçlı kolunu ise Yalvaç civârında
yenen Sultan Mesud, bu zaferleriyle Türkiye Selçukluları Devletinin şânını ve
kendi nâmını bütün dünyada yüceltti. Abbâsî halîfesi, Selçuklu sultanına hil’at
ve sancak gibi hâkimiyet alâmetleri göndererek kendisini tebrik etti.
İkinci Haçlı Seferi sonunda Antalya’dan gemiye binerek Suriye’ye geçen Fransa
Kralı St. Louis’in ordusunun artıkları, Türklerin hücumları ve Rumların
yağmaları, açlık ve hastalıkla perişan oldu. Türkler, bu Haçlılara acıyarak
kendilerine ekmek ve para dağıttılar. Türklerin şefkat ve merhametini gören
3000’den fazla Frenk, Müslüman oldu. Rumların hıyânetini ve Türklerin
insanlığını anlatan bir Haçlı yazar: “Ey hıyânetten daha zâlim olan merhamet!”
feryâdıyla Türklerin, şefkat ve iyilikleriyle Haçlıların dinlerini satın
aldıklarını, bununla berâber din değiştirme husûsunda hiçbir baskı
yapmadıklarını da ilâve eder. Böylece, Bizanslılara dindaş diye yardıma gelen
Haçlılar, bu seferler sonunda Rumlara düşman ve Türklere hayran olarak döndüler.
Sultan Mesud, bu başarılarından sonra Suriye’de ve Maraş civârında Haçlıları
yenerek Maraş, Göksun, Antep, Raban ve Delûk’ü alarak Frenkleri kovdu.
Danişmendlileri kendisine bağladı. Klikya Seferine çıktıysa da yarıda kaldı.
1155’te ölmeden önce büyük oğlu Kılıç Arslan’ı veliaht tâyin etti ve ülke
topraklarını üç oğlu arasında paylaştırdı. Birinci Rükneddîn Mesud, Amasya
civârında, medrese, han, hamam ve imâretle îmar ettiği Simre kasabasındaki
türbesine defnedildi. Kırk yılı aşan saltanat süresinde, Bizans ve Haçlı
seferlerine karşı koyarak, Türk-İslâm nüfuzunun Anadolu’da hâkimiyetinin ve
İslâm âleminin bekçiliğini yapan Sultan Mesud, Anadolu’yu Türkler için vatan
hâline getirdi. Batı kaynakları, târihte ilk defâ onun devrinde Anadolu’dan
Turchiae (Türkiye) adıyla bahsettiler. Adâleti ve sağlam idâresi sâyesinde,
Hıristiyanları bile Bizans’tan koparıp kendisine bağladı. Anadolu’da
Selçukluların köklü îmar faaliyetleri de onunla başladı. _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cmt Oca 19, 2008 12:12 am Mesaj konusu: II.Kılıçarslan |
| | |