9 Mart Perşembe gecesi yayımlanan "Siyaset Meydanı’nda anlatılanlar tüyler ürperticiydi. Liselerde yaşanan şiddetten bahsediliyordu. Bilindiği gibi, liselerde ilk şiddet olayları 1999'da yaygılaşmaya başladı. Eskiden, gençlerin tartışma konulan masumdu. Birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışırlar ya da paylaşılamayan kız arkadaşlar yüzünden rekabete girişirlerdi.
Şimdilerdeyse gençlerimizi kavgaya sevk eden sebepler çeşitlendi. "Rambo" filmi, "Kurtlar Vadisi"nin sanal kahramanları, Internet kafelerde şiddet içeren oyunlar ve öldürenin bir kahraman gibi gösterildiği senaryolardan olu§an şiddet unsurlar her gün yenilenerek artıyor. Kendi ailesi tarafından şiddete maruz kalan çocukların dramı, özel okullarla devlet okulları arasıdaki kalite farklılıklarını daha net ortaya koyuyor. Ayni sorunların özel Okullarda daha az görülmesi kocaman bir sistem hatasının gençlerimizi içine aldığını gösteriyor. Büyükşehirlerin fakir mahallelerinde huzursuz bir gençlik yetişiyor. Bu gençler huzursuzluklarını ya arkadaşlarına bıçak saplayarak dışa vuruyorlar ya da kendilerini jiletleyerek. Hap alanlar, gece hayatına saplananlar da hayli fazla. Hem kendi içlerinde huzursuz hem de başkalarına öfkeli büyüyorlar. Ayni ekonomik yoksunluktaki gençler köylerimizde de mevcut, ancak onlar gayet huzurlu bir hayat sürüyor. Devletimize, ailelere, öğretmenlere çok büyük sorumluluk düşüyor. Aileler olarak çocuklarımızı okula göndermiş olmakla yetinmeyip sınıftaki uyumlarını da çok dikkatle takip etmeliyiz. Öğretmenleriyle konuşarak birlikte çözüm yolları aramalı, onların önerilerini uygulamalıyız. "Saldım çayıra Mevla’m kayıra" diyerek sorumsuzca bir bos vermişliğin ve çaresizliğin içine düşmemeliyiz. Şu an okullarımız öyle bir duruma gelmiş ki çocukların ceplerinde ve çantalarında taşıdığı malzemeleri bir görseniz, dudağınız uçuklar!
Kelebek denilen korkunç aletler, satırlar, bıçaklar, çakılar, kuru sıkı tabancalar, sopalar, zincirler... Çok hazin manzaralarla karşı karşıyayız. Geçtiğimiz günlerde, 17 yaşındaki bir gencin boynundan vurularak öldürüldüğünü gazetelerden okumuşsunuzdur. Gencecik hayatların nasıl koparılıp alındığına, arkada gözü yaşlı anne-baba, kardeş bırakıldığına sık sık şahit oluyoruz. Sevgili okurlar! O anne ve babaların acısının hesabını kim verecek! 17 yaşında öldürülen gencin yüreği dağlı annesinin feryadını kim dindirebilecek! Duyarlı bir insan olarak tabii ki bu ailenin duygularını paylaşıyoruz; ama hiçbir şeyi değiştiremiyoruz. Çocuklarımızın enerjilerini mutlaka bir etkinlik, spor ya da kültürel faaliyetler gibi doğru bir alana kanalize etmek gerektiğini herhalde devlet büyüklerimiz biliyordur ve sportif sahaların kurulması gibi projelerin aciliyetine inanıyordur!
Rüzgar ekip fırtına mı biçiyoruz!
Yazımın başında da bahsettiğim gibi TV programını izlerken dikkatimi çeken neydi biliyor musunuz, sevgili okurlarım? Gençlerimizin şiddet hikayelerini anlatırken sanki bir film hikayesinden ya da bir şakadan bahsediyormuş gibi umarsızca konuşmaları ve gülmeleriydi! Dinleyici olarak katılan lise arkadaşları da onların bu duyarsızlıklarını alkışlıyordu. Ve hiçbiri olayın ciddiyetinin farkında değildi! Gerçekten çok düşündürücü karelerdi. Hani bir söz vardır; "güleriz ağlanacak halimize!" Halimizin bu veciz söze çok uygun olduğunu düşünüyorum. Sevgili okurlar! Gençlerimize baktıkça nasıl da "rüzgar ekip fırtına biçtiğimizi" maalesef çok üzülerek izlemiş oldum. Ve bir kez daha şunu anladım ki gençlerimizi bu hale getiren manevi boşluktan başka bir şey değil!..
Sevgiler
Necla Nazır/Sanatcı
(Semerkand Aile Mayıs 2006)