| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
***cafer*** Astsubay Çavuş


Kayıt: 19 Ksm 2007 Mesajlar: 67 Konum: KAHRAMANMARAŞ
|
Tarih: Prş Ksm 29, 2007 7:18 pm Mesaj konusu: HZ. HÜSEYİN (r.anh) |
|
|
Ümm-i Hâris hazretleri anlatır:
Birgün Resulullahın huzuruna varıp, bir rüya gördüğümü ve çok korktuğumu arzettiğim zaman, buyurdular ki:
- Ne gördün?
- Sizin vücudunuzdan bir parça kestiler, benim yanıma eklediler.
- İyi görmüşsün, Fatıma'nın bir oğlu olacak ve senin yanında kalacaktır.
Bir müddet sonra, Hz. Hüseyin dünyaya geldi. Resulullah her sabah namazını kıldıktan sonra, mübarek yüzünü eshab-ı kirama çevirirlerdi. Üzüntülü kimseler yüzünü görseler, mesrur olurlardı. O gün sabah namazından sonra, yüzlerini döndürmeden, Hz. Ali'yi çağırdılar. Beraber mescidden çıktılar. Eshab-ı kiram nereye, niçin gittiklerini anlayamadılar. Tekrar dönerler diye oturdular. İkisi Hz. Fatıma'nın evine gittiler.
Peygamberimiz Hz. Ali'ye, kapıda durup, kimseyi içeri sokmamasını emretmişlerdi. Hz. Hüseyin doğmuş, melekler tebrik etmek için gelmişlerdi. Hz. Ebu Bekir duramayıp, Hz. Ali'nin evine gitti. Sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman ve bütün eshab-ı kiram Hz. Ali'nin evine gittiler.
Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali'den, Resulullahın nerede olduğunu sordu. Hz. Ali, içerde olduklarını bildirince, Hz. Ebu Bekir buyurdu ki:
- İzin verirsen, ben de gireyim.
- Allahın Resulü meşguldür.
- Benim içeri girmememi sana emretti mi?
- Hayır, yalnız dörtyüzyirmidörtbin melek geldi.
Hz. Ebu Bekir hayret edip, durdu.
Bir müddet sonra, Resulullah dışarı çıkıp, herkesin içeri girmesini emrettiler. Eshab-ı kiram içeri girdiler. Hz. Ali'nin meleklerin sayısındaki sözü söylendi. Resulullah efendimiz Hz. Ali'ye sordular:
- Meleklerin sayısını nasıl bildin?
- Melekler grup grup geliyorlardı. Herbiri bir dil ile konuşurlardı ve sayılarını bildirirlerdi.
Bunun üzerine Resulullah efendimiz buyurdu ki:
- Allah aklını ziyade etsin ya Ali!
Resulullah efendimiz Hz. Hüseyin doğduğu zaman, kulağına, (O, cennet gençlerinin efendisi, seyyididir) diye seslenmişlerdi.
Hz. Üsame bin Zeyd, bir gece Peygamber aleyhisselamı gördüğünü ve Onun, (Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır. Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sev ve onları sevenleri de sev) buyurduğunu rivayet etmektedir.
Bir defasında da, (Hüseyin benden, ben Hüseyin'denim, Allahü teâlâ Hüseyin'i seveni sever) buyurmuştu.
Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde, ehl-i beyte, mealen buyuruyor ki:
(Allahü teâlâ, sizlerden ricsi, yani her kusur ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tam bir taharet ile temizlemek irade ediyor.)
Bu ayet-i kerime gelince, eshab-ı kiram sordular.
- Ya Resulallah! Ehl-i beyt kimlerdir?
O esnada, Hz. Ali geldi. Mübarek hırkasının altına aldılar. Fatıma-tüz-Zehra da geldi. Onu da yanına aldılar. İmam-ı Hasan geldi. Onu da bir yanına, sonra gelen İmam-ı Hüseyin'i de öbür tarafına alarak buyurdular ki:
- İşte bunlar, benim ehl-i beytimdir.
Bu ayet-i kerime ve ilgili hadis-i şerifler, Resulullahın iki mübarek torununu sevmenin şart olduğunu belirtmektedir.
Hz. Hüseyin buyurdu ki:
Birgün yüksek dedemin huzuruna varmıştım. Übey bin Kâb da orada idi. Bana, "Merhaba, ey Ebu Abdullah, ey göklerin ve yerin süsü" diye hitap ettiler. Übey bin Kâb hazretleri dedi ki:
- Ya Resulallah! Gökler ve yer için, senden başka süs var mıdır?
Resulullah bunun üzerine buyurdular ki:
- Beni insanlara Peygamber olarak gönderen Allahü teâlânın hakkı için, Hüseyin bin Ali, yeryüzünün merkezinin süsüdür. Ondan ziyade süs, göklerin tabakalarıdır.
Birgün Hz. Hüseyin, Resulullah efendimizin yanında idi. Annesine gitmek istiyordu. Hava yağmurlu idi. Resulullah efendimiz duâ buyurdu. Hz. Hüseyin eve gidinceye kadar, yağmur ara verdi.
Birgün Resulullah efendimiz, Hz. Hüseyin'i sağ dizine, oğlu İbrahim'i sol dizine aldı. Cebrail aleyhisselam gelip dedi ki:
- Hak teâlâ, bu ikisinden birini alacaktır. Sen birini seç!
Resulullah efendimiz buyurdu ki:
- Eğer Hüseyin vefat ederse, benim canım yandığı gibi, Ali'nin ve Fatıma'nın da canları yanar. Eğer İbrahim giderse, en çok ben üzülürüm. Benim üzüntümü, onların üzüntüsüne tercih ediyorum.
Üç gün sonra oğulları İbrahim vefat etti.
Resulullah efendimiz, Hz. Hüseyin yanına her gelişinde, onu öper ve buyururdu ki:
- Selamet ve saadet o kimseye ki, oğlum İbrahim'i ona feda ettim.
Hz. Hüseyin'in ilk çocukluğu Resulullah efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu hâl, çok sürmedi. Zira Peygamber efendimiz vefat ettiler. Hz. Hüseyin, bundan sonra ilmini ve edebini babasının yanında tamamladı.
Hz. Hüseyin'in yüzü, karanlık gecede etrafını aydınlatırdı. Yaya olarak yirmibeş defa hacca gitti. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi. Buyurdular ki:
- Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.
Eshab-ı kiramdan Hz. Dıhye, devamlı ticaret için sefere gider gelirdi. Çok güzel yüzlü idi. Cebrail aleyhisselam çok defa Resulullahın huzuruna Dıhye şeklinde gelirdi. Birgün Cebrail aleyhisselam Fahr-i âlem hazretlerinin huzurunda bulunuyordu.
O zaman henüz küçük olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den biri, Cebrail aleyhisselamı gördü. Hemen kardeşinin yanına koşarak dedi ki:
- Dıhye, dedemizin yanında oturuyor, haydi gidelim.
Koşup mescide girdiler.
Cebrail aleyhisselamın dizlerine oturdular. Ellerini Cebrail aleyhisselamın koynuna soktular. Resulullah efendimiz, torunlarının bu hareketini görünce hicâb edip, mâni olmak istedi. Cebrail aleyhisselam, Resulullahın mahcup olduğunu görünce, dedi ki:
- Ya Resulallah! Niçin sıkılıyorsunuz? Fatıma teheccüd namazını kılarken, Hak teâlâ beni gönderir, bunların beşiklerini sallardım. Böylece Hz. Fatıma rahatça namazını kılardı. Bazan da bunların anneleri namazdan sonra uyurken, bunlar ağlardı. Hak teâlâ yine beni gönderir, anneleri uyanmasın diye, beşiklerini sallardım, ağlamazlardı. Çocukların bu hareketini bana karşı edepsizlik saymayın. Bunların yanıma gelip, ellerini koynuma sokmalarında bir mahzur yoktur.
Resulullah efendimiz buyurdu ki:
- Ey kardeşim Cebrail! Şimdi bir şey yapmadılar. Daha ileri giderler endişesiyle mâni oldum. Çünkü, eshabımdan Dıhye isminde birisi vardır. Çok kere sefere çıkar. Her dönüşünde bunlara hediye getirir. Sizi Dıhye zannedip, ellerini koynunuza soktular.
Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam, “Ya Rabbi! Beni Habibinin yanında utandırma” diye duâ etti.
Oturduğu yerden ellerini cennete uzattı. Bir yeşil salkım üzüm, bir kırmızı nar eline geldi. Hz. Hasan üzümü, Hz. Hüseyin de narı aldı. Bunları yerlerken, bir dilenci gelip dedi ki:
- Ey ehl-i beyt! O üzüm ve nardan bana da verir misiniz?
Resulullahın yüksek yaratılışlı torunları, dilenciye vermek istediklerinde, Cebrail aleyhisselam mâni olarak dedi ki:
- Ya Resulallah! O dilenci şeytandır. Cennet meyveleri ona haram iken, hile ile ondan yemek istedi.
Hz. Hüseyin hep babasının yanında idi. Babası şehit olunca, Medine'ye geldi. Yezîd'e biat etmedi. Kufeliler kendisini çağırıp halife yapmak istedi. Kardeşi Muhammed bin Hanefiyye, İbni Ömer, İbni Abbas ve daha nice eshab-ı kiram mâni oldular ise de, kabul etmeyip yetmişiki kişi ile Mekke'den Irak'a yola çıktı.
Irak valisi Ubeydullah bin Ziyad, Ömer bin Sâd kumandasında bir ordu gönderdi. Ömer, geri dönmesini bildirdi ise de, İmam kabul etmeyip harp etti. 681 yılında Muharremin onuncu günü Kerbela'da şehit oldu. Yezîd bunu duyunca, çok üzüldü. “Allah İbni Mercane'ye (ibni Ziyad'a) lanet eylesin! Hüseyin'in isteklerini kabul etmeyip de onu şehit ettirdi. Böylece beni kötü tanıttı” dedi. Hz. Hüseyin'in mübarek oğlu Zeynelabidin küçük olduğu için öldürülmedi. Kadınlar ve İmamın mübarek başı ile Şam'a gönderildi. Mübarek başı, Mısır'da Karafe kabristanında medfundur. |
|
| Başa dön |
|
 |
by.ENES Kıdemli Çavuş


Kayıt: 02 Arl 2007 Mesajlar: 85 Konum: ORDU
|
Tarih: Pzr Şub 03, 2008 9:58 am Mesaj konusu: HZ. HÜSEYİN (R.A.) EFENDİMİZ |
|
|
HZ. HÜSEYİN (R.A.) EFENDİMİZ
Hicretin 4. senesinde Şaban ayının üçünde, başka bir rivayette beşinde Medîne'de doğmuştur. Künyesi Ebû Abdullah'tır. Lakapları ise Râşid, Tayyib, Vefî, Zekî, Mübârek, Sıbt (torun), Seyyid ve Seyyidü'ş-Şühedâ'dır.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, sevgili torununun kulağına ezan okudu ve adını Hüseyin koydu. Yedinci günü Akîka kurbanı kestirdi. Aynı gün saçlarını traş ettirip kızı Fâtımâ'ya verdi ve:
"Ey Fâtımâ! Hüseyin'in saçları ağırlığınca sadaka ver." buyurdu. O da oğlunun saçları ağırlığınca gümüşü fakirlere dağıttı.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhümâ)'ya son derece düşkün olup onları çok severdi. Onlar hakkında;
"Allah'ım, ben, bunları seviyorum, sen de sev bunları!"(1),
"Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır."(2),
"Hasan ve Hüseyin'i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur." (3) buyurmuşlardır.
İki Cihan Güneşi Efendimiz, sokakta oynayan çocuklara da selâm verir, onlarla ilgilenirdi. Bir gün ashâbıyla bir yere giderken Hüseyin'in sokakta çocuklarla oynadığını gördü. Biraz hızlıca yürüyerek torununu yakalamak istedi. O da oraya buraya koşuyordu. Efendimiz de hem gülüyor hem de peşinden koşuyordu. Onu tutmağa çalışıyordu. Sonunda Hüseyin'i tuttu. Onun yüzünü mübarek iki eliyle sevdi ve yanaklarından öptü. Ashâbına döndü ve;
"Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim. Allah'ı seven Hüseyin'i sever. Hüseyin torunlardan bir torundur." buyurdu.
Hz. Hüseyin (r.a.)'in çocukluğu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Rasûlullah'ın eğitiminde yetişip, îmanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin'in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûl'ünün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.
Hz. Hüseyin ile ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:
"Ben bir ağaca benzerim. Fâtımâ bunun kökü, Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir." Zeyd b. Sâbit (r.a.)'den rivayet edilen ve birçok hadis kitabında yer alan bir hadîs-i şerîfe göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Müslümanların iki şeye özellikle önem vermesini istemiş ve bu iki emanetin mutlak kurtuluşa vesile olacağını belirtmiştir:
"Şüphesiz, ben sizin için yerime iki şey bırakıyorum. Allah'ın kitabı ki, gök ve yer arasında uzatılmış iptir. Ve âilem olan Ehl-i Beyt'im. Bu ikisi Kevser Havuzu'nun başına varıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar."(4)
Ehl-i Beyt terimi, "ev halkı" manasına gelmektedir. Cahiliye Devri Araplarında herhangi bir kabile içerisinde en fazla itibar edilen âileyi ifade etmek için kullanılan bu terim, daha sonraları Hz. Peygamberin âilesi ve soyunu ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Bilindiği üzere Peygamber Efendimizin nesli, kızı Hz. Fâtımâ (r.anhâ)'nın oğulları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla sonraki devirlere intikal etmiştir. Bu mübarek neslin devam etmesine vesile olan Hz. Hasan soyundan gelenlere "Şerif", Hz. Hüseyin soyundan gelenlere ise "Seyyid" denilmiştir.
Makbul hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) Ümmü Seleme'nin evinde iken, Ahzâb sûresinin 33. âyeti nâzil olmuştur:
"Ey Ehl-i Beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister." Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Ali'yi, Fâtımâ'yı, Hasan ve Hüseyin'i (r.anhümâ) abasının altına alarak;
"Allah'ım! Benim Ehl-i Beyt'im bunlardır. Bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!"(5) diye dua etmiştir. Abanın altında Peygamber Efendimiz ile birlikte beş kişi olduğu için bu olay "Pençe-i âl-i aba", "Hamse-i âl-i aba" terimleriyle ifade edilmiştir.
Hz. Hüseyin (r.a.), babası şehid olunca Medîne`ye geldi. Hz. Muâviye'nin vefatından sonra da Yezid'e biat etmedi. Kûfelilerin mektuplar yazarak kendisini davet etmeleri üzerine Irak'a gitmek üzere yola çıktı. Yezid, Şam`dan bunu haber alınca, Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyâd'a haber gönderip O`nu Kûfe'ye sokmamasını istedi. İbn-i Ömer (r.a.), Hz. Hüseyin (r.a.)'den geri dönmesini istedi; ama İmam, bunu kabul etmedi. 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680)'de yapılan savaşta Hz. Hüseyin ve yetmiş iki kişilik kafilenin hepsi şehid edildi. Hz. Hüseyin'in kesik başı ve esirler Dımeşk'e gönderilmiş; olay tarihe, "kanlı Kerbelâ vak'ası" olarak geçmiştir. Şehid düştüğünde elli yedi yaşında idi.
Mübarek oğlu Zeyne'l-Âbidîn küçük ve hasta olduğu için ona dokunulmadı. Hz. Hüseyin Efendimizin soyu, Ali Zeyne'l-Âbidîn vasıtasıyla devam etmistir. Hüseyin Efendimizin neslinden gelenler "Seyyid" ünvanıyla anılmıştır.
Hz. Hüseyin'in soyundan gelip de Ehl-i Beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa el-Kâzım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b. Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404).(6)
Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti'nden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde yaşamaktadırlar. Hz. Peygamber'in Ehl-i Beyti'nin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü'l-Eşrâf denilmiştir. Nakîbü'l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vasîsi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta'zimde bulunulmuştur.(7)
Hz. Hüseyin (r.a.), yaya olarak yirmi beş defa hacca gitmiştir. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi ve şöyle buyururdu:
"Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur."
Ve O'nun dualarından birisi de şöyle idi:
'Ey Allah'ım! Beni âhirete rağbet etmekle rızıklandır. Ta ki âhiretin doğruluğunu kalbimle bileyim. Dünyada da zühde rağbet etmekle rızıklandır. Ey Allah'ım! Âhiret işinde beni basîret sahibi kıl. Ta ki iyilikleri isteyerek yapayım. Ey Rabbim! Kötülüklerden kaçmayı bana nasip eyle."
Hz. Hüseyin Efendimiz ilim, irfan, edep, ahlâk ve takva bakımından bizler için örnek şahsiyetlerdendir. Şehitlerin Efendisi İmam Hüseyin (r.a.)'in tüm hayatı Allah'a ibadet ve itaatle geçmiştir. Hz. Hüseyin (r.a.) kerem, fazilet ve Muhammedî ahlâkın temsilcisi olup, bu güzel hasletler dedesi Rasûlullah (s.a.s.)'in kendisine bırakmış olduğu bir mirastır. O'nun, insanları irşad konusunda pek çok kıymetli sözleri mevcuttur. Onlardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Yanında gıybet eden bir adama şöyle demiştir: "Gıybeti bırak, çünkü gıybet cehennem köpeklerinin azığıdır."
"Doğruluk izzet, yalan acizlik, sır emanet, komşuluk yakınlık, yardım sadaka, iş yapmak tecrübe, güzel ahlâk ibadet, susmak ziynet, cimrilik fakirlik, cömertlik zenginlik, rıfk ise akıllılıktır."
"Mümin olan kimse, Allah'a kavuşmaya rağbet eder. Bence, şehitlikten başka ölüm, değersizdir. Ben ancak şehitliği saadet olarak görüyorum."
Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki: "Hüseyin (r.a.) ile beraber çıktım. Hz. Hatice (r.anhâ)'nın kabrine uğradı ve ağladı. Daha sonra şöyle dedi:
"'Ey Enes! Benden ayrıl." Ben de ondan gizlenmek istedim. Namazda duruşu uzayınca şöyle söylediğini işittim: "Ey Rabbim! Sen dostum diyenin Rabbisin. Sana sığınmaya gelen kuluna merhamet et! Ey yüceler yücesi! İtimadım sanadır! Senin dostun olan kimse ne hoştur!"
Rabbim şefaatine nâil etsin. Âmîn!
Kaynak:1. Tirmîzî, Sünen, V, 661.
2. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
3. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
4. Tirmizi, Menâkıb 31; Müsned, c.III, s.14,17,26.
5. Tirmizi, Tefsir 4; Müsned, c.IV, s.107.
6. Mes'ûdî, Murûcü'z-Zeheb.
7. Ayrıca bk. "Ehl-i Sünnet" _________________ HİCRET DEVAM EDİYOR. |
|
| Başa dön |
|
 |
Yesevi Torunları Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008 Mesajlar: 138 Konum: Kahramanmaraş
|
Tarih: Çrş Şub 06, 2008 10:59 am Mesaj konusu: HAZRETİ HÜSEYNİN (ra) BAZI FAZİLETLERİ |
|
|
HAZRETİ HÜSEYNİN (ra) BAZI FAZİLETLERİ
Ahlak ve Davranışı
İbn-i Şehraşub Menakıb kitabında Ruhayni’den şöyle nakl ediyor:
“İmam Hasan ve İmam Hüseyin (alehim’es selam) abdest almakla meşgul olan yaşlı bir adamın yanından geçerken onun doğru abdest almadığını gördüler, onu rahatsız olmayacak bir şekilde hidayet etmek için abdest konusunda tartışmaya başladılar, onlardan her biri diğerine; senin abdest alman doğru değildir diyordu. Yaşlı adama: “Kimin doğru abdest aldığına sen karar ver” deyip abdest almaya başladılar. “Hangimizin abdesti daha doğrudur?” dediklerinde yaşlı adam şöyle dedi: “Sizin ikiniz de güzel abdest aldınız, ama bu cahil ve yaşlı kişi doğru abdest almadı.” Böylece yaşlı adam rahatsız olmaksızın doğru abdest almayı öğrenmiş oldu.
Tevazusu
İbn-i Asakir, Tarih-i Dimaşk kitabında şöyle naklediyor: “Bir gün İmam Hüseyin (a.s), abalarını yere sermiş kuru ekmek yemekle meşgul olan bir grup fakir ve yoksulların yanından geçerken İmam’ı yemeğe davet ettiler. İmam (a.s) atından inip; “Allah mütekebbirleri sevmez” buyurup onlarla yemek yemeğe meşgul oldu.
Sonra onlara; “Ben sizin davetinizi kabul ettiğim gibi siz de benim davetimi kabul edin “ buyurdu. Onlar da bu daveti kabul ettiler. İmam (a.s) onları evine götürüp cariyesi Rubab’a şöyle dedi: “Azık olarak topladığın şeyleri misafirlere getir.” İmam (a.s) onları iyice ağırladıktan sonra bir takım hediyelerle onları uğurladı.
Hilmi
İmam Hüseyin (a.s)’ın hizmetçisi, cezalandırılmayı hakkeden bir suç işledi. İmam (a.s) onun tenbih edilmesini emretti. Hizmetçi; Ey mevlam: “Ve’l kazimin’el ğayz” (Öfkelerini yenenler) dediğinde, İmam (a.s); “Ondan vazgeçin” buyurdu. Hizmetçi; Ey mevlam: “Ve’l afîne an’in nas” (İnsanları affedenler) dediğinde İmam (a.s); “Seni affettim” buyurdu. Hizmetçi; Ey mevlam: “Vallahu yuhibb’ul muhsinin” (Allah ihsan edenleri sever) dediğinde de İmam (a.s); “Sen Allah rızası için serbestsin, sana bağışladığım miktarın bir kaç katı daha senin içindir” buyurdu.
Şecaati
İmam Hüseyin (a.s)’ın Aşura günü sergilediği şecaat ve cesareti hiç kimse görmeyip ve görmeyecektir de. İmam (a.s) Aşura günü, karşısına çıkan herkesi kılıçtan geçiriyordu, böylece düşmandan çok sayıda insanlar öldürdü. Ömer bin Sa’d bu durumu görünce; “Tek tek onun karşısına çıkmayın, hep birlikte ona saldırın” diye emretti.
Bazı raviler şöyle demiştir: “Ashabı, evladı ve bütün aile fertleri ölüp de onun gibi şecaatli savaşan biri vallahi görülmemiştir. İmam Hüseyin (a.s) susuz olmasına rağmen düşman ordusunun hangi semtine saldırıyorduysa adeta çekirgeler gibi onun önünden kaçıyorlardı... Nihayet uzaktan İmam (a.s)’ı ok yağmuruna tutup ne kadar korkak olduklarını kanıtladılar.
Namaza Verdiği Önem
Aşura günü öğle namazı vakti, Ebu Semame-i Saydavi İmam Hüseyin (a.s)’a şöyle arz etti:
“Ya Eba Abdullah! Canım size feda olsun! Düşmanın ordusu size yaklaştı, Allah’a ant olsun ki, ben senin huzurunda öldürülmedikçe sen öldürülmeyeceksin; gönlüm, seninle öğle namazı kıldıktan sonra Rabbimi mülakat etmeyi (şahadet şerbetini içmeyi) istiyor.”
İmam Hüseyin (a.s) göğe doğru bakarak şöyle buyurdular:
“Bize namazı hatırlattın, Allah seni namaz kılanlardan etsin. Evet, namazın ilk vaktidir. Bu halktan, namaz kılmamız için savaşı durdurmalarını isteyin.”
Hasin bin Numeyr, İmam Hüseyin’in sözünü duyunca şöyle seslendi: “Sizin namazınız Allah katında kabul değildir.”
Habib bin Mezahir cevaben şöyle dedi: “Ey alçak! Resulullah’ın oğlunun namazının kabul olmayıp da senin namazının kabul olacağını mı zannediyorsun?!...”
Daha sonra Züheyr bin Kayn ve Said bin Abdullah, İmam Hüseyin (a.s)’ın namaz kılması için Hazreti korumak amacıyla O’nun önünde durdular; İmam (a.s) da az bir yareniyle namaz kıldılar. Said bin Abdullah, kendisini İmam’a taraf atılan oklara siper ediyordu, bedenine o kadar ok isabet etti ki, ayak üstünde duramayıp yere düştü ve şöyle dedi:
“Allah’ım! Âd ve Semud kavmine lanet ettiğin gibi bu kavme de (Kufe halkına da) lanet et! Allah’ım! Benim selamımı Peygamberine ulaştır; O’nu bunca yaraların acısından haberdar et; çünkü bu işten hedefim, Peygamberinin oğluna yardım etmektir.”
Said, bu olaydan sonra şahadete erişti. Allah’ın rahmet ve rızvanı ona olsun. _________________ GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL... |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|

|