| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
*AYYILDIZ* er


Kayıt: 27 Arl 2007 Mesajlar: 26 Konum: Tunceli
|
Tarih: Sal Şub 26, 2008 11:34 pm Mesaj konusu: Bab-ı âli de Osmanlı |
|
|
Osmanlı’yı anlamak
Mısır ile İsrail arasında Camp David Antlaşmasının mimarı ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Yahudi asıllı Kissinger, bir konferansında ve yazdığı bir siyasi yorumda: Orta Doğu’dan bütün güçler çekilmeli ve Osmanlı yeniden ihya edilerek, yeniden Türklere terk edilmelidir görüşünü ileri sürmüştür. Elbette bu görüş bugün sadece bir hayaldir. Osmanlı şanlı ve temiz 636 yıllık mazisi ile artık tarihin malı olmuştur. Osmanlı’yı yıkan güçler bugün arar hale gelmişlerdir. Çanakkale Savaşında İngiltere’nin bahriye bakanı olan Churchill, Birinci Dünya Savaşı sonunda iktidarda söz sahibi değildi. Ama ileri görüşlü idi. “Osmanlı’yı yıkanlar bir gün onu arayacaklar ve Osmanlı’nın boşluğunu asla dolduramayacağız ve son derece sıkıntılar çekeceğiz” demiştir. Ama bu görüşe batılı siyasiler ve iktidarlar kıymet vermediler. Ve Churchill haklı çıktı.
Guardian’ın yorumu!
İngiliz Guardian gazetesinde Orta Doğu ile ilgili bir yorumda yazar Timothy Ash makalesinin sonunu şu şekilde bitiriyordu: “Osmanlıların çöküşünden bu yana Orta Doğu ve Balkanlar’da pek çok meselenin halen halledilmediği gerçektir. Bazen Osmanlı İmparatorluğunun yeniden ihyası gerek diye düşünüyorum.”
Şu anda bizim kadar tarihini hafife alan ve bilmeyen başka bir ülke asla gösterilemez. Bazıları Osmanlı’nın vârisi olduğumuzu ret ederken; Cezayir Cumhurbaşkanı Türkiye Dışişleri Bakanına “Biz sizi kovmadık, Cezayir’i neden terk ettiniz” siteminde bulunarak “İngiliz Uluslar Topluluğu” gibi “Osmanlı Milletler Topluluğu” kurulmasını teklif etmiştir. Böyle bir oluşuma ne iç ne de dış güçler asla müsaade etmezler. Esasen “Büyük Orta Doğu Projesi” ve 1990 başlarındaki “Yeni Dünya Düzeni” aslında Osmanlı’yı tasfiye projesidir.
Osmanlı’nın Akdeniz’den dışarı çıkmadığı doğru değildir. Endonezya’nın; Sumatra, Java ve 10’a yakın adası (halkı Müslüman) Portekiz işgalindeydi. Osmanlı 22 kadırga ile asker, silah, para, mühendis, doktor, din adamı yolladı. Neticede Portekiz Osmanlı ve Açe askerleri tarafından yenildi. Osmanlı zayıflayınca İslam ülkeleri Batı’nın sömürgesi oldu. Tarih boyunca Anadolu Türkü güçlü olunca Türk ve İslam Dünyası istila ve sömürge olmaktan kurtulmuştur. 1627 yılında Osmanlı’nın eyaleti olan Cezayir’e iltica edip Müslüman olan İngiliz, Danimarka ve Alman asıllı korsanlardan Alman asıllı Murat Reis komutasında Osmanlı donanması o tarihte Danimarka’ya ait olan İzlanda’yı feth ettiler. Barbaros Fransa’nın Toulon şehrini, Osmanlı şehri haline getirmiştir. Osmanlı’nın hakimiyeti en az süre Macaristan’a olmuştur. 1660 yılında Macaristan’da 32 şehir, kale ve kasabada 77 medrese ve bine yakın müderris (profesör) bulunuyordu. Budapeşte Üniversitesi tarih profesörü olan Gabor Ayaston’a göre Macaristan’a tayin olan kadı, din adamları ve müderrisler, Macaristan’a gelmeden önce Macarca öğretiliyordu. Macar Gabor’a göre medreselerde Kur’ân-ı kerim, tefsir, hadis, kelâm, fıkıh, Türkçe, Arapça, Macarca, belagat (retonik), astronomi, mimarlık, coğrafya, fizik- kimya, matematik, geometri, tıp bilimleri okutuluyordu. Ve medreselerde tıp fakültesi bulunuyordu. Macar tarihçilerin Osmanlı belgelerine dayanarak yaptığı araştırmada, Osmanlı’nın Macaristan’dan aldığı verginin en az 9 misli olarak Macaristan’a yatırım yapmıştır.
Mustafa Necati Özfatura _________________ Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Mehmet Akif Ersoy |
|
| Başa dön |
|
 |
*AYYILDIZ* er


Kayıt: 27 Arl 2007 Mesajlar: 26 Konum: Tunceli
|
Tarih: Sal Şub 26, 2008 11:36 pm Mesaj konusu: Osmanlı, huzuru nasıl sağladı? |
|
|
Osmanlı, huzuru nasıl sağladı?
Osmanlının asırlarca huzur içinde idare ettiği ve her çeşit milletin, dinin bulunduğu ülkeler, Osmanlının çekilmesiyle bir anda huzursuzluk kaynağı ülkeler haline geldi. Bilhassa Balkanlar ve Ortadoğu’da kan ve gözyaşı hiç eksik olmadı. Bugün, insan haklarını, özgürlükleri dillerinden hiç düşürmeyen Batı’nın gözü önünde Filistin’de soykırım uygulanıyor; ancak kendilerinin duyabileceği kadar bir sesle “Yapmayın” “Etmeyin”den öteye yaptıkları ciddi bir şey yok.
Bugün, Osmanlı, yüzyıllarca bu ülkeleri huzur içinde nasıl idare etti, bunun üzerinde durmak istiyorum. Bir anekdot ile konuya gireyim. Belçika Başbakanı, Sayın Demirel’e soruyor: “Osmanlı Balkanlar’ı 500 yıl savaşsız nasıl yönetti?” Demirel cevap veriyor: “Herhalde Osmanlı’yı geri istemiyorsunuz. Çünkü Osmanlı’yı devirmek için her şeyi yaptınız. Osmanlıda, toprak, ticaret, menfaat kavgası yok, güvenlik ve adalet var. İşte savaşsız yönetmenin sırrı burada!”
İsrail Başbakanı da aynı sıkıntıdan dertli olduğu için soruyor: “Biz bu toprakları idare edemiyoruz, ne yapsak kavga çıkıyor. Osmanlı, tek şeritli jandarma onbaşısı ile buraları idare etmiş, bunun sırrı nedir?” Sayın Demirel buna da şöyle cevap veriyor: “Bunun sırrı, onbaşının kolundaki şerittir, zira imparatorluğun simgesidir. Senin sandığın gibi sıradan bir rütbe işareti değildir. Arkasında imparatorluk ve padişah, onun arkasında hak, hukuk ve adalet var. Düzeni bozanı anasından doğduğuna pişman eden kudret, devlet ve otorite var!”
Evet, Osmanlıda öyle bir otorite var ki, her zaman mazlumun yanında, zalimin karşısında. Böyle bir idareye kim boyun eğmez? Bunun için de tarihe kendini altın harflerle yazdırmış Osmanlı. Fransız tarihçisi Grengur, “Osmanlı imparatorluğu, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir” demektedir. Peki Osmanlının bu herkesi memnun eden özellikleri, prensipleri nelerdi? Osman Gazi’nin 4800 kilometrekarelik küçük bir beyliği üç kıtaya nasıl yayıldı? Bunun sırrını tarihçiler ana hatları ile şöyle sıralıyorlar:
Osmanlıda fetihler yalnız kılıçla değil, daha çok uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayri müslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların zamanla İslamı kabul etmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler.
Osmanlılar fethettikleri ülkenin halkının yaşayışına müdahale etmediler, onları sadece kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli’de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar. Bunu gören ve baştan başa Hıristiyan olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde İslamiyeti seçti.
Fethedilen bölgelere, İslamın güzel ahlakı ile bezenmiş aileleri, alperenleri, dervişleri, ahîleri yerleştirdiler. Yerli halk bunların yaşayışını bizzat görerek İslamiyeti tanıdılar. Kendi yaşayışları ile Müslümanların yaşayışları arasındaki farkı görerek seve seve Müslüman oldular. Devletin gönüllü savunucuları haline geldiler.
Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile “nizam-ı âlem” (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca devletin varlık sebebi ve savaşları da, insanî esaslara bağlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Sistem, insanları sömürmek, varını yoğunu almak üzere değil, vermek üzerine, onları huzurlu hale getirmek üzerine kurulmuştu.
Osmanlıdan sonra böyle bir devlet çıkmadı. Çıkması da mümkün değil. Osmanlı gibi, adaleti, huzuru gaye edinen bir devlet olsaydı, Filistin’de Balkanlar’da ve diğer ülkelerde bu zulümler ve bu canilikler yapılamazdı! Yanlış yapan başına gelecekleri bilirdi.
Bu yazı Türkiye Gazetesi'nden alınmıştır. _________________ Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Mehmet Akif Ersoy |
|
| Başa dön |
|
 |
*AYYILDIZ* er


Kayıt: 27 Arl 2007 Mesajlar: 26 Konum: Tunceli
|
Tarih: Sal Şub 26, 2008 11:37 pm Mesaj konusu: Fetihte Fatih |
|
|
Fetihte Fatih
Kâinatın Efendisi’ne -aleyhisselam- ait mukaddes Hırka, Fatih semtindeki Hırkayı Şerîf Camii’ndedir. Hırka, Osmanlı Türkleri zamanında bu camiin yanında bulunan ve bugün ilçe milli eğitim müdürlüğü olarak kullanılan Karakol tarafından korunurdu.
İstanbul’u fetheden Kutlu Emir, vefatından bugüne ismiyle zikredilen camiin bahçesindeki türbededir. İki zirve isim de aynı bahçede yatıyor. Mecelleyi Ahkâmı Adliye nam muhteşem abidenin hazırlayıcısı Ahmed Cevdet Paşa ve Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa.
Mısır, Arabistan. Ürdün Filistin ve Suriye’nin Fatihi, hilafetle emaneti mukaddeseyi yurdumuza nakleden yavuz hükümdar Yavuz Sultan Selim Han’la yenilenme hareketinin unutulmaz ismi Abdülmecid Han ise Haliç’e nâzır Yavuzselim Camii haziresindeler.
Fatih, fetihten önce mühim bir semtti.
Bizans’ın meşhur aileleri Haliç kıyılarındaki sahilhanelerde ikamet ederlerdi. 29 Mayıs 1453’ten son zamanlara kadar bu ehemmiyetini muhafaza eyledi. Sultan ibn’is Sultan Mehemmed Han-ı Sani daha pek genç yaşta Konstantiniyye’yi zapteylediğinde Ayasofya’yı İslamla şereflendirmekle kalmadı. Nüfusu da Türkleştirme cihetine gitti. Bu cümleden olarak devlet, “Fatih”e Karaman’dan, onun eteklerindeki bölgeye de Aksaray vilayetinden nüfus iskan eyledi. Devletin merkezi Topkapusu Sarayı, hükümet merkezi de Babıâli olduğundan yakınlığı münasebetiyle Fatih ilmiye/akademisyenler, seyfiyye/askerler kalemiyye/bürokratların da merkeziydi. İmparatorlukta en temiz Türkçe bu mühitte konuşulurdu. Her bakımdan seçkindi Kaza, evliya ve ulema merkezidir. Nakşibendiyye büyüklerinden Mehmed Emin Tokadi hazretleri meşhur Zeyrek’tedir. Fatih semti, aynı zamanda Ortodoks dünya için de pek ehemmiyetlidir. Ortodoksluğun ruhani merkezi Fener Mahallesindeki Patrikhanedir. Tarihi Darüşşafaka Lise binası, ismini verdiği cadde üzerindedir. Fatih’in envanterini çıkartmaya en az 5 cildlik hacimli kitap gerekir. Tarihi insanlık geçmişi kadar eskidir. Şurada sözünü ettiğimiz “Fatih” denince akla gelendir. Yedikule Sahillerinden Haliç kıyılarına kadar yayılmış ilçeyi kastetmiyoruz. Bu sahada da Bizans’tan, Osmanlıdan çok sayıda eser mevcut olmakla birlikte esas nüve, resmettiğimiz merkez:
Hırkayı Şerif Camii, Fatih Camii ve Yavuzselim Camiiçevresi.
Bu alan bugün inanılmaz derecede ihmale uğramıştır. Ne ağaçlandırmadan hakkını alır, ne sokak, cadde ve kaldırımları inşa edilir, ne temizliği yapılır. Fatih, Haliç Caddesi, Darüşşafaka Caddesi, Yavuzselim Yokuşu, Çarşamba, Fener, Balat, Draman... modern şehircilik hizmetlerinden mahrumdur. Darüşşafaka Lisesi’yle önündeki Mekke Kadısı Kazasker Ahmed Raşid Efendi’ye ait türbe yıkıma terk edilmiştir. Ne yazık ki Ziraat Bankası bu liseyi türbe dahil olmak üzere satın aldıktan sonra unutmuş, ikazlara da kulağını tıkamıştır. Lisenin çatısı çökmeye başladığı gibi bahçesi de çöplük olma yolundadır
İstanbul’da hiçbir semt ihmale gelemez.
Fatih semti hiç gelmez. Burası aynı zamanda turizm merkezidir. Kadir Has Üniversitesiyle Haliç Üniversitesi, Çapa, Cerrahpaşa,Tıp Fakülteleri Fatihte’dir. Surlar, su yolları büyük kısmıyla orada. Fatih semtinin önem ve değerini isbata kalkışmak gereksiz. Bu, güneşin faydasını izaha benzer. Belediyenin, İl Turizm Müdürlüğünün, Vakıfların, Anıtlar Yüksek Kurulunun, Valiliğin, sivil toplum kuruluşlarının vs. el ele vererek semte sahip çıkmaları icap eder. Ortada bir kasıt elbette yok İhmalse mevcut. İhmale yol açan sebeplerden biri ilçenin coğrafi genişliğidir. Cerrahpaşa’nın bir sokağına yapılan masraf da Fatih Belediyesinin bütçesinden çıkıyor. Onun için bugünkü Fatih ilçesini ikiye ayırmak lazım. Adnan Menderes Anacaddesi ortada hudut olsun. Batısı Fındıkzade, doğusu Fatih. O zaman mesele büyük nisbette hallolur. Bakırköy küçüldükten sonra güzelleşti Aynısını Fatih’te de yapmalı. Fatih’in kalkınmasını engelleyen diğer faktörse Çarşamba Pazarıdır.
Fatih, kendi haline terk edilerek Fetih kutlanamaz.
Rahim Er _________________ Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Mehmet Akif Ersoy |
|
| Başa dön |
|
 |
*AYYILDIZ* er


Kayıt: 27 Arl 2007 Mesajlar: 26 Konum: Tunceli
|
Tarih: Sal Şub 26, 2008 11:41 pm Mesaj konusu: Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası |
|
|
Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası
1909 yılı, Nisan ayının 27’nci günü, çift atlı saray arabaları Yıldız Sarayı’nın önünde sıra sıra dizilmiş, yolcularını bekliyorlardı. Akşam karanlığında koşuşturan subaylar, askerler ve içinde mum yanan fanuslu lâmbaların ışığında güçlükle fark edilen sürücülerdeki telâş ve tedirginlik, atlara da sirayet etmişti. Huysuzlanıyor, başlarını aşağı yukarı sallıyor, ayaklarıyla toprağı eşeliyorlardı. Sanki, felâketlerle geçecek yılların işaretlerini şimdiden veriyorlardı.
600 yılı geride bırakarak yedinci asrını süren Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, kırılma noktası denilebilecek çok önemli bir gün yaşanıyordu. 32 yıl, 7 ay ve 27 gün süren bir saltanattan sonra 34’üncü padişah Sultan İkinci Abdülhamid Han, o gün tahttan indirilmiş, yerine kardeşi geçirilmişti.
Otuz sene bir karış toprak vermedi
Sultan İkinci Abdülhamid Han, saltanatının başında ve sonunda, yönetimin kendi elinde olmadığı Birinci ve İkinci Meşrutiyet dönemlerindeki toprak kayıplarının dışında, kendisine amcası Sultan Abdülaziz Handan devreden, yine üç kıt’a üzerindeki 7 milyon 3 yüz bin kilometrekarelik imparatorluk topraklarını 30 sene aynen muhafaza etmişti.
Takip ettiği ince siyasetle, Balkan devletlerinin birleşmesini önlemiş, kendisinden sonra çıkacak Balkan Savaşı’nı, dolayısıyla da Birinci Dünya Savaşı’nı 30 sene geciktirmişti. Balkanlar üzerinde Rusya ile Avusturya-Macaristan’ın anlaşmasına imkân vermemiş, ikinci devlet Almanya’yı kazanarak, birinci devlet İngiltere tarafından yutulmayı önleyebilmişti. Memleketi savaştan uzak tutarak, bütün gücüyle eğitim ve bayındırlık faaliyetlerine yüklenmişti. Zamanında sadece Yunan Savaşı çıkmış, o da 32 gün sürmüş ve zaferle sonuçlanmıştı.
O tarihte, dünyanın büyük bölümünü ele geçiren sömürgeci Hristiyan devletler, zirveye yaklaşmışlardı. Zirveye varınca, tabiî olarak iniş başlayacaktı. Bu inişe kadara Osmanlı Devleti mevcut durumunu muhafaza edebilirse, daha sonra sömürgeci devletlerle hesaplaşma başlayabilirdi. Önemli olan, o an geldiğinde her bakımdan güçlü olmaktı. İşte Sultan İkinci Abdülhamid Hanın siyaseti bu idi.
Hanedandan olmak zor iş
Sultan İkinci Abdülhamid Han tahttan indirildiği o gün, 66 yaşını 7 ay ve 7 gün geçiyordu. Zaten İkinci Meşrutiyet’in 9 ay ve 5 gün önce ilânından beri yönetim kendi elinde değildi. İki haftadan beri de payitaht karışmış, kargaşa her yerde hakim olmuştu. Böyle durumlarda ne olacağını kestirmek çok zordu. Bunu tecrübesiyle biliyordu. Vaktiyle amcasının ve ağabeyinin 3 ay içinde tahttan indirilmelerine ve amcasının bilek damarları kesilerek şehit edilmesine bizzat şahit olmuştu.
Şehzadeliğinde, Osmanlı tarihi hocası olan Vak’anüvis Lutfi Efendiden çok şey öğrenmişti. Tam 287 yıl önce ceddi Sultan Genç Osman Han asiler tarafından boğularak şehit edilmişti. Bundan 26 sene sonra Sultan İbrahim Han, tahtından indirildiğinin 10’uncu günü katledilmişti. Bu tarihten 160 sene sonra, Sultan Üçüncü Selim Han tahttan indirilmiş, 14 ay sonra palayla şehit edilmişti. Bundan 4 ay sonra, yerine geçen Sultan Dördüncü Mustafa Han boğularak öldürülmüştü. Ve nihayet daha 33 yıl önce sevgili amcası Sultan Abdülaziz Hanın başına gelenler, hafızasında canlılığını hâlâ koruyordu.
Kendisine verilen kısa mühlet içinde, bu kadere karşı durmanın, saltanat ve hilâfet makamlarının gücünü kullanarak milleti birbirine kırdırmanın kendisine yakışmayacağına karar vermişti.
Eski padişah nihayet görünüyor
Kumandanı Albay Galip Bey ve eski padişahı Selanik’e götürmek üzere muhafız tayin edilen Kurmay Binbaşı Ali Fethi Bey duydukları ses üzerine başlarını çevirdiler. Elinde sadece küçük bir çanta olan Sultan İkinci Abdülhamid Han kapıda görünmüştü.
Binbaşı Fethi Bey hemen ilerledi. Selâm verdikten sonra en öndeki arabanın kapısını açtı. Padişahın karşısına iki sultan hanım oturdu. Yanına Şehzade Abdürrahim Efendiyi almıştı. Küçük oğlu Şehzade Abid Efendi herşeyden habersiz annesinin kucağında uyuyordu. Diğer arabalara da diğer haremleri, kızları, hazinedarlar, musahip, bendegân ve hademeler bindiler. Bütün arabalar dolunca, eski padişaha Selanik’te geçirilen günlerde de tahtta imiş gibi hürmetkâr davranan muhafız Fethi Bey, atını padişahın arabasına doğru yaklaştırdı:
- Hareket ediyoruz efendimiz, ferman-ı şahaneleri olacak mı? diye sordu. Hakan-ı sabık, içeriyi aydınlatan fanuslu mumun solgun ışığında binbaşının yüzüne baktı. Sakin ve vakur bir şekilde, Osmanlı Devleti tarihindeki bu önemli devreyi, kalın ve tesirli sesiyle, şu sözlerle başlattı:
- Cenab-ı Hak yolumuzda muînimiz olsun..
Tren yolculuğu başlıyor
Kırbaçlar şakladı. Arabalar karanlığa doğru hamle yaptılar. Serencebey Yokuşu’ndan rıhtıma inen yolun iki tarafında silâhlı askerler, aralıklı olarak sıralanmışlardı. Rıhtıma varıp Karaköy’e yönelen arabalar, insandan eser görülmeyen İstanbul caddelerinde âdeta uçuyorlardı. Sanki herkes, Osmanlı Devleti için baş aşağı düşüşün başlangıcı olacak bu uğursuz anın, bir an önce bitmesini istiyordu...
Sirkeci’ye varıldığında 6 vagonlu katar hazır bekliyordu. İstasyonun müdüriyet bölümünde bekleyen Talat Paşa, Fethi Beye son talimatları da verdi. Selanik’e kadar hiç durulmadan yol alınacaktı. Ortadaki 3 vagon eski padişah ve yanındakilere ayrılmıştı. Vagonlardan birine Fethi Bey ve yardımcısı 9 subay yerleşmişti. En ön ve en arkadaki 2 vagonda da 40 kişilik jandarma müfrezesi vardı.
Nihayet tren hareket etti. Saatler, gece yarısından sonra biri gösteriyordu. Sultan İkinci Abdülhamid Han bütün memleketi demiryolları ile donatmıştı. Öyle ki, İstanbul-Eskişehir-Ankara, Eskişehir-Adana-Bağdat ve Adana-Şam-Medine demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. İşte şimdi 1893-1896 yılları arasında, bir Fransız şirketine yaptırdığı İstanbul-Selanik hattında kendisi sürgüne gidiyordu.
Bütün gece ve ertesi gün yola devam edildi. Edirne’den sonra Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Drama ve Serez istasyonları geçildi. Verilen talimat gereği Selanik’ten bir önceki Kılkış istasyonunda duruldu. Fethi Bey eski padişahın vagonuna giderek, Alâtini Köşkü’ne arabalarla gidileceğini arz etti. Vagondan inen eski padişah, bütün aile fertleri arabalara bininceye kadar ayakta bekledi, en son olarak baştaki arabaya bindi. Atlı askerlerin refakatinde, gece karanlığında yola düşüldü.
Yalnızlık köşkü
Padişah ve ailesini taşıyan arabalar, Alâtini Köşkü’nün havagazı lâmbalarıyla aydınlatılmış bahçesine girdiler. 3. Ordu Kumandan Vekili Hadi Paşa ve diğer eşraf orada idi. Eski hakan arabadan inmeden herkesin köşke girmesini bekledi. Küçük şehzade Abid Efendi kucağında idi. Fethi Bey arabadan inmeye hazırlandığını görünce yaklaştı ve “Müsaade buyurunuz şevketmeab...” diyerek şehzadeyi kucağına aldı. Köşkün merdivenlerini çıkarlarken Selanik’te yatsı ezanları okunmaya başladı. Sultan “Aziz Allah celle şanüh...” dedi, dönerek eliyle dışarıdakileri selâmladı ve içeri girdi. Pencereleri tahta kepenklerle sıkı sıkıya kapalı köşkün kapıları da üstlerine kapanarak kilitlendi...
Odalarda eşya yoktu
Alâtini Köşkü, Selanik’te Yalılar semtinde, İtalyan uyruklu un tüccarı Yahudi Giorgio Allatini’ye ait dört katlı bir bina idi. En son kiracısı İtalyan generali Robilan Paşa, Osmanlı jandarma teşkilâtını düzenlemek için getirtilmişti. Sultan ve ailesi, salonun ortasında ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Hepsi yorgun ve bitkindiler. Odalarda eşya yoktu. Salonun ortasında büyük bir masa ile iki koltuk vardı. Bu iki koltuğu el birliğiyle soldaki odaya sokup yan yana getirerek yaşlı padişaha dinlenmesi için hazırladılar. Uzun yolculuktan sonra ellerini yıkayacak su ve sabun yoktu. Yukarı katlara çıkacak mum yoktu. Musahip ağaların talebi üzerine Fethi Bey kovalarla su, sabun ve mum gönderdi. Yemek olarak gönderilen soğuk et, ekmek ve yoğurdun yanında çatal, kaşık ve bardak yoktu. Elleriyle yediler. Havlu bulunmadığı için yırttıkları bir gömleği bu iş için kullandılar.
Kuru tahtalar üzerinde
O sırada Fethi Bey bir otelden yorgan, yastık gibi şeyler bulup musahiplerle göndermişti. Çoğu kirli olan bu eşyadan en temizlerini seçip sultanın yatağını yaptılar. Koca köşkte bir tane bile halı, kilim bulunmadığından herkes yorganlara sarınıp kuru tahtaların üzerinde birer köşeye kıvrıldı. Yaşlı sultan yatsı namazını kılıp koltuktan bozma yatağına uzanırken, 3,5 yıl kalacağı bu yerde geçecek hayatının nasıl olacağını anlamış bulunuyordu. Tek bir mumun aydınlattığı odada için için ağlıyordu. Ama kendine değil, ülkesinin içine düştüğü karanlığa... Alâtini’de, gazete bile okumasına izin verilmeden geçecek uzun hapis günleri başlamıştı...
Padişah tahttan indiriliyor
Eski telgraf memuru, yeni dâhiliye nazırı 35 yaşındaki Talat Bey, İttihat ve Terakkî Partisi’nin başı olarak Meclis’e tamamen hakimdi. Pek çok milletvekili ve senatörün tereddüt içinde bulunmasına rağmen Meclis’i tehdit ederek hal’ kararını aldırmıştı. Ülke yönetimini ele geçirme hırsıyla akılları örtülmüş bulunan İttihatçılar, 33 sene tahtta kalmış bir padişaha hal’ kararının bildirilmesinde de büyük bir gaf yapmışlar, devletin şerefine ağır bir darbe indirmişlerdi. Aynı zamanda yeryüzündeki bütün Müslümanların halifesi unvanını da taşıyan padişaha hal’ kararını tebliğ için 275 kişilik meclisten seçtikleri dört kişilik heyete, biri Yahudi diğeri Ermeni iki gayrimüslim sokmuşlardı.
İş, sandıklarından da kolay olmuştu. Eski padişahın, ağabeyi gibi ailesiyle Çırağan Sarayı’nda oturma isteğini reddetmişler, kendisini Selanik’e götürecekleri konusunda ısrarcı olmuşlardı. Onu öldürmeye cesaret edememişler, ancak İstanbul’da bulunmasını da tehlikeli görmüşlerdi. Osmanlı tarihinde ilk defa olarak, tahtından indirilen bir padişah İstanbul dışına çıkarılıyordu.
Bu yazı Türkiye Gazetesi'nden alınmıştır. _________________ Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Mehmet Akif Ersoy |
|
| Başa dön |
|
 |
*AYYILDIZ* er


Kayıt: 27 Arl 2007 Mesajlar: 26 Konum: Tunceli
|
Tarih: Sal Şub 26, 2008 11:43 pm Mesaj konusu: OSMANLI RUHU |
|
|
OSMANLI RUHU
Adana Cumhuriyet Savcısı Sacit Karasu'nun e-mailini sizinle paylaşmak istiyorum.
"Değerli tarihçi İlber Ortaylı'nın da önemle vurguladığı gibi,TÜRKİYE OSMANLI RUHUNA KAVUŞURSA İLERLEYECEKTİR. Bu kavramın Osmanlı İmparatorluğu'nu ve padişahlığı geri getirmekle ilgisi olmadığını da hemen belirtelim.
Bir kısım insanımızın Osmanlı düşmanlığını marifet gibi gördüğü bir zamanda bir tarih profesörünün bu kavramı ele alması büyük kazançtır. İnsanlar gibi toplumlar da bir geçmişe sahiptir ve Türkçede 'aslını inkâr eden haramzadedir ' diye de güzel bir söz vardır.
Biz istesek de Osmanlı'dan kurtulamayız. Düyun-u umumiye'de olduğu gibi,cumhuriyet döneminde olsanız bile, Osmanlının borcunu hemen size fatura ederler. Nitekim şimdi de 1915-1916'daki Ermeni tehciri bize yamanmaya çalışılmaktadır.
Bu durumda akılcı yaklaşım, mademki faturalarından kurtulamıyoruz, o halde sevaplarına ve FAYDALARINA SAHİP ÇIKALIM olmalıdır. Ama Türkiye'de akıllar ne yazık ki çoğu zaman kiraya verilmiştir.
Sayın Ortaylı'nın ve benim anladığım Osmanlı ruhu, belirttiğim gibi, imparatorluğu geri getirmek değil, imparatorluk ruhunu yakalamaktır. Bu ruh, kısır çekişmeleri içeride bırakıp dışarısı için geniş ve soluklu düşünmeyi gerektirir. Ömer Seyfettin'in 'Pembe İncili Kaftan'ında olduğu gibi, gerektiğinde evde açlıktan kırılırken bile dışarıda ihtişam ve kudret göstermenizi gerektirir.
Bunun olabilmesi için de, içeride bu ruhun bilincinde olan nesillerin yetişmesi ve kısır çekişmelerle bir yere varılamıyacağının anlaşılıp birleşilmesi gerekmektedir.
Daha iyiye ve güzele ulaşmanın yolu kavga etmek değil, birleşmektir.
Kısır çekişmelerle bu memleket bir yere varamaz. Ama, birleşerek ve Osmanlı ruhunu anlayıp hayata geçirerek dünya politikalarını bile değiştirebilir. 1999 yılında Bill CLİNTON'IN söylediği, 21. YÜZYIL TÜRKİYE TARAFINDAN BELİRLENECEKTİR sözünü unutmayınız.
Saygılarımla."
Ahmet Sağırlı _________________ Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Mehmet Akif Ersoy |
|
| Başa dön |
|
 |
*AYYILDIZ* er


Kayıt: 27 Arl 2007 Mesajlar: 26 Konum: Tunceli
|
Tarih: Sal Şub 26, 2008 11:45 pm Mesaj konusu: İstanbul-u da Ayasofya-yı da unutamıyorlar |
|
|
İstanbul’u da Ayasofya’yı da unutamıyorlar
Geçen hafta Avrupa siyaset sahnesinde Türkiye aleyhine yine bir skandal yaşandı. En hafif tabirle skandal olarak isimlendirdiğimiz olay, iç gündemin haddinden fazla yüklü olması dolayısıyla çok da fark edilemedi. Skandal şu...
Vadim Tudar adlı Romen bir parlamenterin öncülüğünde 27 politikacı AKPM/ Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi başkanlığına bir önerge veriyorlar. Önerge unutulmaz bir başlık taşımakta “Ayasofya’nın Hırıstiyan Dünyasına iadesi”.
Metnindeyse İstanbul’dan ‘Constantinapole’ diye söz edilmekte.
O kadar olsa neyse....
Devam eden cümle daha felaket:
‘İşgal altındaki muhteşem Hırıstiyan beldesi’.
İnsanın kanını donduracak cinsten bir tavır.
Üstelik, tavrı öyle bir-iki değil, tam 27 milletvekili imzalıyor. Bu milletvekilleri değişik Avrupa memleketlerinden.
Tepkimizi soracak olursanız...
O da ayrı bir sancı konusu.
Skandal önergeye AKMP Meclis başkan Yardımcısı Uluç Gürkan, reddiye yazıyor. İyi, eline sağlık ama o fikirler, hangimizi temsil etmekte? Ve kimi tatmin eder? Dostlar, alış-verişte görsün kabilinden kaleme alındığını sanmıyoruz. Öyleyse köklerle bu kopukluk neden? Okuduk ve üzüldük. Bir, karşı tarafın kararlılığına bakınız... bir de bizimkilerin rahatlığına.
Ayasofya’yı da, İstanbul’u da Türk milli menfaatlerini de koruma yolundaki Uluç Gürkan diyor ki...
-Ayasofya’nın müze yapılması, Türkiye’nin inançlara saygısının sonucudur. Böylece; Türkiye, uygarlıklararası barışa katkıda bulunmuştur. Türkiye, uygarlıklararası barış için hem İslam hem de Hıristiyan köktendinciliğe karşı aynı kararlılıkla direnecektir. Gürkan ayrıca İstanbul’un işgal altındaki bir Hıristiyan kenti olmadığını da yazısında dile getirmiş.
E bravo. Avrupalı da zaten bir cevap bekliyordu. Ne şanlı direniş ya!...
Hayır olmadı.
Bu cevap, bize yakışmaz. Öylesi bir ahlaksızlığa, o derecedeki bir küstahlığa layık olan bu sözler değildir.
Ayasofya’nın Hıristiyanlıkla ne alakası kalmıştır?
O, 1453’ten beri özbe öz İslamın ve Türkün malıdır. Üzerinde sadece bizim değil, bütün İslam dünyasının hakkı vardır. Ecdadımız, minare payandalarını yapmasaydı kubbe kırk kere çökerdi. Demek ki Ayasofya hayatiyetini Türklere borçludur. Ayrıca, Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya’nın mabed olarak muhafaza edilmesi hususunda vasiyeti mevcuttur. Fatih de mi köktendinci?
Türk milletinin Ayasofya konusundaki efendiliği bir kısım batılıları şımartmışa benziyor. En kara, en talihsiz günlerimizde bile O’nu daha itibarlı bir tarzda koruduk.
İstanbul’un işgal günleridir... Haber alınır ki Ayasofya, işgalci düşman askeri tarafından basılarak minarelerine çan takılacaktır. Vaziyeti öğrenen VI: Mehmed, mabedi bir Türk askeri birliği tarafından kuşatma altına aldırdıktan başka kumandana da talimat verir: “Bir taarruz olur ve yapacak hiç bir şey kalmazsa camiyi berhava ediniz”. Bu şu demektir. ‘Bize yar olmazsa size onlara da yar olmasın!’ Artık İstanbul’un ve İslamın sembol mabedlerinden bu yapıyı, işgal günlerindeki kadar bir vakarla savunamıyorsak yazıklar olsun. Ayasofya’nın Hıristiyanlaştırılması sadece İstanbul’un değil, Anadolu’nun da düşmesidir. Bunlar bir vakıa. Ama şunu da unutmamalı. Bir takım çevreler, Türkiye’yi AB’ye almamak için böylesi kışkırtıcı tezgâhlar çeviriyorlardır. Veya kışkırtma vs. yok esas niyet bu. Her ne olursa olsun. Biz, kendimiz gibi olalım.
Rahim Er _________________ Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Mehmet Akif Ersoy |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|

|