"Son" ve "Sonra Olan" anlamında Arapça bir kelime olan "Âhiret", "Âhir" kelimesinin müennes (dişi) şeklidir. Lügatte "Evvel" kelimesinin zıddı olarak kullanılır. İslâm literatüründe bu kelime "Öbür Dünya" manasında kullanılmıştır. Dünya, canlıların yaşadığı evvelki âlem, ahiret ise son âlemdir. Bu kelimeler bazen "dâr=yurt" kelimesiyle birlikte kullanılır , Dâr-ı Dünya ve Dâr-ı Ahiret gibi. Bazen de tek başına kullanılır. Dünya, yakın ikamet yeri; Ahiret, son ikamet mahallidir.
Allah'u Teâlâ, içinde yaşadığımız bu Dünya'yı ve üzerindeki bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. Bir gün dünya ve dünyadaki bütün insanlar, canlı ve cansız varlıklar yok olacaktır. Dağlar, taşlar, yerler, gökler parçalanacak , Allah'tan başka tüm âlem son bulacaktır. Bu hâdiselerin meydana geldiği günü Kur'an, "zelzele saati" ve "Kıyamet Günü" diye adlandırır. Kıyamet Günü'nden sonra Allah'ın takdir ettiği bir zamanda insanlar yeniden hayat bularak kabirlerinden kaldırılacak ve "Mahşer" denilen düz bir sahada , hesabı süratle gören Allah'ın huzurunda, dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere toplanacaklardır. Hesapların görülmesinden sonra bir kısım insanlar iyilikleri nedeniyle Cennet'e, diğerleri ise, inkâr ve kötülükleri nedeniyle Cehennem'e gideceklerdir.
İşte bu yeni hayatın başlayacağı günden itibaren, bitmez tükenmez bir halde devam edecek olan âleme "Ahiret Alemi" denir.
Bütün semâvi dinlerde olduğu gibi en son ve en mükemmel din olan İslâm'a göre, meydana geleceği ayet ve hadisle ve bütün ümmetin fikir birliği ile kesin olan ahiret gününe inanmak, imanın şartı olarak farzdır.
Ahiret Günü denilince;
1- Bu âlemin hepsinin yok olması ve hayatın tamamıyla sona ermesi.
2- Ahiret hayatının başlaması.
Ahiret hâdiseleri denilince de;
a) Canlılar için ahiret hayatının mukaddimesi olan ölüm, berzah âlemi, kabir hayatı.
b) Sûra üfürülmesi ve herkesin tekrar dirilerek kabirlerden kalkıp mahşer meydanında toplanması.
c) Dünya'da iyilik veya kötülük cinsinden yapılan işlerin kaydedildiği amel defterinin sahiplerine okutulması.
d) İyilik ve kötülüklerin tartıldığı mizan (terazi)'nin kurulup amellerin tartılması.
e) Bütün insanların üzerinden geçmeleri mecburî olan Sırat köprüsünden geçiş.
f) İmanlı ve ameli iyi olanların gideceği Cennet
g) İmansız ve ameli kötü olanların gideceği Cehennem
i) Peygamberimizin, seçkin müminlerle başında bulunduğu Kevser Havzı
h) Peygamberimizin müminlere şefaati, gibi hadiseler hatıra gelir. İşte bütün bunlar, Ahirete iman konusu içinde ele alınması gereken konulardır. Kesin nasslarla sabit olan bu hususlara inanmak, imanın şartlarındandır. Bunlardan birini inkâr ise, ahireti inkâr demektir.
Kur'an, Ahiret âlemini ayrıca "Din Günü" ve "Gayb Âlemi" olarak isimlendirir .
Gözden kaybolan şeye gayb dendiği gibi, duyularla idrak edilemeyen, insan bilgisi dışında kalan şeye de gayb denir. Bir şeyin gayb olması Allah'a göre değil, insanlara göredir. Çünkü Allah'tan gizli kalan hiçbir şey olamaz. O, gayb ve şehâdet âlemini bilir. Kur'an'a göre varlıklar iki kısımdır: Gayb âlemini meydana getiren; görülmeyen ve idrak edilemeyen varlıklar ve şehâdet âlemini meydana getiren; görülüp, idrak edilen varlıklar. Gayb âlemine ait varlıklar da iki kısımdır:
1- Bir kısmının delili yoktur. Varlığını ancak Allah bilir, duyularla idraki mümkün değildir."Gaybın anahtarları Onun yanındadır, onları Ondan başkası bilemez."(el-En'âm: 6/59)
2- Bir kısım varlıklar da idrak edilemez ancak varlıkları delillerle anlaşılabilir. Allah'ın sıfatları, Ahiret, Cennet, Cehennem ve Melekler gibi. Bu tür gayb haberleri peygamberlere vahiy yoluyla bildirilir. Onlar da ümmetlerine bildirirler. Müminler, kendilerine vahiy yoluyla bildirilen 'gayb'a ait haberlere inanmak mecburiyetindedirler. Mümin zaten inanan insan demektir. Bu haberlere inanmamak ise küfürdür. Ahiret de gayb haberlerinden olup inanılması zaruri olan vahye dayalı bir haberdir.
Hayatının başlangıç ve sonu olmayan ancak Allah'tır. Bu âlemin de bir gün yok olacağı muhakkaktır. Sonradan meydana geldiği bilinen bu âlem üzerindeki değişiklikler, zamanla insan, hayvan, bitkiler ve bütün varlıkların ölmesi ve yok olması, depremler vs. bu âlemin tamamının bir gün yok olacağının delilleridir. Bu tür hâdiseler insan iradesinin ve gücünün dışında olan hâdiselerdir.
Başlangıcı itibariyle yoktan var olduğunu kabul ettiğimiz bu âlemin, yok olduktan sonra tekrar yaratılması akla aykırı değildir. Çünkü onu yoktan yaratan Allah, onu helâk ettikten sonra tekrar yaratmaya elbette kadirdir. İnsan da öldükten sonra tekrar, Allah'ın izniyle dirilecektir.
Kur'an'da tekrar dirilmeye dair pek çok ayet vardır:
"Mahlûkatı ilkin yaratıp, sonra (kıyamette) onu diriltecek olan O'dur, ki bu (öldükten sonra diriltme, ilk yaratıştan) O'na daha kolaydır..." (er-Rûm: 30/27)
"Ey Resulüm, de ki: Onları ilk defa yaratan diriltir ve O, her yaratılanı hakkıyla bilir." (Yâsin: 36/79)
Bu ayetler, mahlûkâtı ilk yaratanın, onları tekrar dirilteceğini ifade etmektedir.
İnsanların, hayvanların ve diğer canlıların uyumaları ve tekrar uyanmaları, öldükten sonra dirilmeye bir benzetmedir:
"O’dur ki geceleyin sizi öldürür (gibi uyutur), gündüzün ne işlediğinizi bilir; sonra belirlenmiş süre geçirilip tamamlansın diye gündüzün sizi diriltir. Sonra dönüşünüz O'nadır; sonra (O, dünyada) yaptıklarınızı size haber verecektir." (el-En'âm: 6/60)
Kur'an-ı Kerim, kuraklık ve mevsim nedeniyle ölü hale gelen ve hayatı tamamen sönen toprağın, yağmurla veya sulanarak eski haline dönüşünü ve bereketlenmesini de, öldükten sonra dirilmeye delil göstererek şöyle buyuruyor:
"O'nun ayetlerinden biri de (şudur): Sen, toprağı, boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine suyu döktüğümüz zaman titretir ve kabarır. Onu dirilten (Allah), elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir." (Fussilet: 41/39)
El-Hacc: 22/5-6 ayetinde öldükten sonra dirilme konusunda şüphede olanların dikkatlerini, yaratılışlarının safhalarına çekerek, bu ifâdelerin altında tekrar diriltilmenin imkânını ortaya koymaktadır.
Âlemlerin yaratılışı, insanların yeniden dirilmelerine delil gösterilir:
"Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları (öldükten sonra) yaratmaktan daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler." (el-Mümin: 40/57; en-Naziât: 79/27, 33; Yâsin: 36/79, 81).
İnsanın boşuna yaratılmadığını ; başıboş terkedilmediğini , her nefsin ölümü tadacağını, inanan ve iyi amellerde bulunan kişilerin mükâfatlandırılması ve kâfirlerin de cezalandırılması için tekrar diriltileceklerini bildiren ayetler de, ahiret hayatının birer delilidirler.
Mahlûkâtın, ölüp yok olduktan sonra tekrar dirilmelerindeki hikmet, mükelleflerin bu dünyada iradeleriyle kazandıklarının karşılığını görmeleridir. Çünkü bu dünya kazanç ve amel dünyasıdır. Öbür dünya ise, yapılanların karşılığının görüleceği yerdir.
İnsanlar bu dünyada rızıklarında, işlerinde, ecellerinde, mutluluk ve mutsuzluklarında çok farklı bir yaşayış içindedirler. Kimi zalim, kimi mazlum, kimi iyi, kimi hasta, bir kısmı zengin, bir kısmı fakir, bir kısmı üstün, bir kısmı zelildir. Kimisi iyilik yapar, kimisi kötülük. Şayet ölüp de tekrar dirilmeyecek olsalardı, iyilik yapanlar mükâfat, kötülük yapanlar da ceza görmemiş olurlardı. Bu ise Allah'ın adâletine aykırı olurdu. Bundan dolayı Allah tekrar dirilmeyi ve cezayı yaratmıştır;
"İnkâr edenler, kat'iyyen diriltilmeyeceklerini sandılar. De ki: "Hayır, Rabbim hakkı için mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu, Allah'a göre kolaydır." (et-Teğabun: 64/7, en-Nahl: 16/30-40)
Ahirete iman, kâinatta meydana gelecek olan korkunç inkılâbın kesin olduğunu kabul etmektir. Bu dünya hayatı tamamıyla son bulup, başka bir hayat başlayacaktır. Bu âleme iman, İslâm inancını meydana getiren altı esastan birisidir. Mümin, imanı ve Kur'an ahlâkı ile ahlâklanmasının neticesini ahirette göreceğine, Allah'ın lûtfuna nâil olacağına yakînen inandığı için ölüm ve âhiret hayatı, onu tedirgin etmezken; hayatını küfür ve isyanla, zulüm ve haksızlıkla geçiren kâfir, asî ve zalim ise ölümü ve ölümden sonraki ahiret hayatını istemez.
Hz. Ali ahireti inkâr eden birisine şöyle demişti: "Benim dediğim olursa sonunda sen zararlı çıkarsın. Fakat senin dediğin olursa, ben zararlı çıkmam."
Ahiret inancı, insana ilerleme ve gelişme yolunda büyük bir güç kazandıran mükemmel bir inanç türüdür. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: "Her kim inanarak ahireti ister ve onun için gerektiği şekilde çalışırsa, onun emeği mükâfatla karşılanır." (el-İsrâ: 17/19).
İnsan hayatı ile dünyanın varlığı, ancak sonunda bütün yapılanların sorgulanacağı bir ahiret hayatının olmasıyla bir anlam kazanır. Aksi takdirde hayatın ve dünyanın hiçbir anlamı olmadan insanın hayatına tam bir nihilizm hakim olacaktır. Bu da insanların büyük bir bunalıma ve ümitsizliğe sürüklenmesine yol açar. Ahirete iman insana sonsuzluğun yolunu açarken ölümü de en ince teferruatına kadar açıklayarak bir son olmadığını bildirmektedir. Ölüm yeni bir hayatın başlangıcı demektir. Ahiret inancıyla insanın bu dünyadaki hayatına bir anlam veriliyor. Ayrıca insanın yaşayışı da büyük bir disiplin altına alınmış oluyor. Zira ahirete iman insana büyük bir sorumluluk duygusu vermekte ve ilerde çekileceği büyük hesap gününe göre hayatını ve diğer insanlarla ilişkilerini sağlam bir karakter ve temele dayandırıyor. İnsan dünya hayatında yaptığı bütün amellerinin karşılığını o gün görecektir.
"Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onu görecek ve kim zerre miktarı kötülük yaparsa karşılığını görecektir." (Zilzâl: 99/7-8.)
Böylece ahirete iman insana büyük bir ümid kaynağı olduğu gibi onu adâlete ve sonsuzluğa inandırır. Bu da adil, dürüst ve sağlam bir toplumun oluşmasını sağlar.
Kur'an, inanan ve inanmayanların ahiret hayatını özetle şöyle izah eder:
"Sûr'a birinci üfleme üflendiği, arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpıldığı (ve hepsi darmadağın) olduğu zaman, işte o gün o vak'a olmuştur. Gök yarılmıştır, o gün o, zayıflamış, sarkmıştır. Melekler de onun kenarlarındadır. O gün Rabb'ının tahtını (arşını), bunların da üstünde sekiz (melek) taşımaktadır. O gün (hesap için Allah'a) arz olunursunuz. Sizden hiçbir sır gizli kalmaz. Kitabı sağından verilen: "Alın kitabımı okuyun " der, "Ben hesabımla karşılaşacağımı sezmiştim zaten. " Artık o, memnun edici bir hayat içindedir. Yüksek bir bahçede, devşirmesi kolay (meyveleri yakın). “Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü (bugün) afiyetle yiyin, için. "
Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: "Keşke bana kitabım verilmeseydi. Şu hesabımı hiç görmemiş olsaydım. Keşke (ölüm işimi) bitirmiş olsaydı. Malım bana hiçbir fayda vermedi. Gücüm (saltanatım) benden yok olup gitti (hiçbir şeyim kalmadı). (Yüce Allah, Cehhenem'in muhafızlarına emreder): "Tutun onu, bağlayın onu, sonra Cehennem'e sallayın onu. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o, yüce Allah'a inanmıyordu, yoksulu doyurmaya ön ayak olmuyordu. Bugün onun için candan bir dost yoktur. İrinden başka yiyecek yoktur. Onu (bile bile) hata işleyenden başkası yemez." (el-Hakka: 69/13-37)
Yukarda çizilen manzara inanan ve inanmayan kişinin ahiret hayatını veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. İnanan için müjde, inanmayan için korku kaynağı olan bu âlem, onu idrak eden her akıl sahibinin kendi dünyasını, fikir ve yaşayış biçimini, Allah'ın arzu ettiği biçimde intizama koymasına en büyük etkendir. Herkesin toplandığı ve kazandığı kendisine tastamam verildiği , kimsenin kimseden cezasına karşılık bir şey ödeyemediği ana, baba, evlâd, dost herkesin kendi başlarının derdine düşerek ve hak talep edilmesi endişesiyle birbirinden kaçtığı , dünyada iken inanç ve amelleri nisbetinde bazı yüzlerin ak, bazı yüzlerin de kara olduğu o ceza gününde insanların makam, mevki, zenginlik, tahsil gibi insanlarca meziyet kabul edilen hiçbir özelliklerine aldırış edilmeksizin, kulların yaptıklarına göre hak tecelli eder.
"Ey inananlar, Allah'tan korkun ve kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın. Allah'tan korkun; ve Allah, yaptıklarınızı haber almaktadır." (el-Haşr: 59/18.)
Mü’minlerin akidelerini teşkil eden iman esaslarından birisi de “ahiret gününe inanmak”tır. Kur’an, bizden gaybi olan ahiret alemine yakinen, (kesin inançla) inanmamızı istemektedir. İsrafil (a.s.) birinci defa sura üfürdüğünde kıyamet kopacak, her şey yok olacaktır. İkinci defa üfürdüğünde ise herkes dirilecektir. İnsanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebediyyen devam edecek olan zamana ahiret denir.
“Sonra siz kıyamet gününde muhakkak diriltileceksiniz.” (Müminun: 23/16)
“Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar, ahirete de kesin inanç ile inanırlar.” (Bakara: 2/4)
Ahiret gününde dünyada kim ne işlemişse karşılığı tam olarak verilecektir. Bir ayet-i Kerimede şöyle buyuruluyor:
“Kafirler öldükten sonra hiç dirilmeyeceklerini zannederler. Ey Muhammed! De ki, Hayır! Rabbime yemin ederim ki öldükten sonra yeniden dirileceksiniz. Sonra da yaptıklarınız size bildirilecektir. Bu Allah’a çok kolaydır.” (Teğabün: 64/7)
Her şey gibi dünyanın da bir sonu vardır. Bir gün gelecek her yaratılan şey gibi dünya da yok olacaktır. Her şey yok olduktan sonra insanlar Allah’ın emriyle tekrar dirilecektir. Herkes dünyada işlediğinden sorguya çekilecek, her yaptığının karşılığını görecektir. O gün insana iman ve salih amelden başka hiç bir şey fayda vermeyecektir. İslam’ı seçen ve gereklerini yerine getirenler cennete; batılı seçenler ise cehenneme gidecektir.
“Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman;
Yıldızlar düşüp söndüğü zaman;
Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman;
Yabani hayvanlar bir araya toplatıldığı zaman;
Denizler kaynaştırıldığı zaman;
Canlar bedenlerle birleştirildiği zaman;
Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman;
Amel defterleri açıldığı zaman;
Gök yerinden oynatıldığı zaman;
Cehennem alevlendirildiği zaman;
Cennet yaklaştırıldığı zaman;
İnsanoğlu ne yaptığını görecektir.” (Tekvir: 81/1-14)
Ahiret alemine iman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a imandan hemen sonra zikr edilmektedir. Yani Allah’a iman ile ahirete iman birbirine bağlı olarak ifade edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç. Çünkü yapılan her amel, her iyilik, işlenen her suç, çiğnenen her emir ve reddedilen her hükmün karşılığı ancak o adil mahkemede hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız bırakılmayacaktır.
“Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükafatını görecek; kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.” (Zilzal: 99/7-8.)
Evet, dünya bir imtihan yeri, ahiret de o imtihanın değerlendirileceği bir başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiç bir yardımcı, O’nun izni olmadan hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler bitmiş ve bütün hesaplar neticelendirilmiştir. Kur’an-ı Kerim bu manzarayı şöyle dile getirmektedir:
“Bir de öyle bir azab gününden sakının ve korunun ki, o günde (kıyamette) hiç bir kimse, hiç bir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat da kabul edilmez. Azabdan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz. O kafirlere yardım da yapılmaz.” (Bakara: 2/48.)
Mü’minler bilmelidir ki, o gün mesuliyet ferdîdir, hesaplar şahsidir. Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını taşıyamaz. Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.
Ahirete iman, mü’mine, mutlak adalete dayanan ferdî mesuliyeti yükler. Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç aleminde uyanıklığı hakim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Ahirette mü’mini kurtaracak, onu himaye edecek ancak salih amelidir. Hiç bir fidye onu küfür ve masiyetinin cezasından kurtaramaz. Bunun içindir ki, ahirete imanın, mü’minin hayatında büyük bir etki edeceği kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını ahirete yönelik yapmalıdır. İslami çalışma ve ibadet hayatında bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü, icraatında başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibadet edip, başkaları takdir etsin diye kulluk yapan) ahirette de kimi ortak yapmış ise, ecrini ondan isteyecektir. Ahirette Allah’dan başkası mükafat ve ceza veremeyeceğine göre, o halde mü’min Allah’tan başkası için kulluk yapamaz.
Ahirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere yaratılmadığını, kendi heva ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını insana öğretir. Bu akide, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır. Bu inanç, insaanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak bir adalet kendisini beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde hesap ve adalet gününe kendini hazırlar.
Bu inanç, mü’min ile kafiri birbirinden yaşantı itibariyle de ayırır. Mü’min, ahirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul eder ve çalışmasını da ona göre yapar. Kafirler ise, ahirete inanmadıkları için, hayatı sadece bu dünyadan ibaret sayar ve çalışmasını da hep bu dünyaya ait kılar. Böylece onlar, ahirete eli boş olarak gider ve orada onlara sadece ateş arkadaşlık eder. Başka yardımcıları yoktur onların.
Ahirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani ahirete inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır. Allah’a ve ahirete inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse, karşısındaki kim olursa olsun, onun sevgisi Allah’adır, Rasülünedir ve mü’minleredir. Kalbinde diğerlerine en ufak bir sevgi besleyemez. Allah’ın mü’minlerden istediği budur.
İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu âlemden başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı ve zararı düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz. Fakat, ahiret gününe inanan kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı ahirete yöneliktir. O mükafatını sadece Allah’tan bekler. Ona hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya çalışır. Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddi faydası ne kadar olursa olsun ondan kaçınır. Kısaca mü’min ahirete yönelik çalışmalarda bulunarak, geçici dünya menfaatının para, servet, mal, mülk, mevki, şöhret gibi aldatıcı meta’larına aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde bulunan bütün varlıklar, tüm dünyevi faydalar geçicidir; günün birinde hepsi yok olup gidecektir.
Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini kaybedeceğini, yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kainatın altüst olacağını yakinen bilmelidir. Kıyametten sonra da insana yeni baştan hayat bahşedileceği, insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar altında tutulup, kıyamet gününde ortaya konulacağı, kıyamette herkesin Allah tarafından hesaba çekileceği, bir kısım insanların (iman ve amel-i salih sahiplerinin) Cennet’e; bir kısım insanların (isyankarların) da Cehennem’e gireceğini yakinen bilir ve inanır.
Kur’an-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır:
“Kıyamet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler de kara olacak. O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan sonra küfrettiniz ha.. İşte o küfrün cezası olarak tadın azabı.’ Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada (Cennet’te) ebedi olarak kalacaklardır.” (Al-i İmran: 3/106-107)
Mü’min ahirete iman ederken, bunu sözde bırakmayarak ahiret için ne gerekirse onu yapar, çünkü ahiret mutluluğunu kazanabilmek için önceden ahirete yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Kim de mü’min olduğu halde ahireti ister ve çalışmasını da onun için yaparsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.” (İsra: 17/19)
Ahiretin Gerekliliği ve Ahirete İnanmanın Faydaları
1) Dünya insan için bir imtihan yeridir. İnsan akıl ve irade sahibidir. Allah, gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı ve batılı açıklamıştır. İnsan imtihan olunmaktadır, eğer İslam’ı seçerse cennete girecektir, yok batıl bir din seçerse cehenneme girecektir.
“Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk: 67/2)
İnsana kendisine verilen nimetleri nerede kullandığı mutlaka sorulacaktır:
“Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyamet günü) mutlaka nimetlerden sorulacaksınız.” (Tekâsür: 102/8.)
2) Dünyada bir çok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zülumlerin hesabı ahirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir.
3) Yaptığı amellerin hesabını vereceğine inanan kimse hareketlerine dikkat eder. Çünkü, bilir ki yaptığı işlerden mes’uldür, ahirette hesap verecektir. Bu yüzden kendisi ve insanlık için iyi amellerde bulunur.
4) Ahirete inanmak insanlık için bir huzur ve teselli kaynağıdır. İnsan da her canlı gibi ölecektir. Bu yüzden insan için öldükten sonra dirileceği inancı büyük bir nimettir.
Neden Âhirete İnanmalıyız?
Aslında bu soruyla birlikte kendimize bir çok soru daha yöneltmeliyiz. Ahirete neden inanmamız gerektiği noktası o zaman aydınlanacaktır. Önce sosyal hayatımızda yaşadığımız gerçeklerden hareket edelim ve insanların bu dünyadaki hesaplaşmalarına bir göz atalım. Haksızlığa uğramayan hemen hiç bir kimse yoktur. En güçlü insanlar, her istediğini zorla yaptırabilenler, krallar ve imparatorlar bile zaman zaman çok büyük haksızlıklara uğradıklarını söylerler. Bu bir yana, gerçekten tarihin her döneminde zülmün, terör ve işkencenin, en korkunç örnekleri bu dünyada yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Nice haklar yenmiş, nice namuslar kirletilmiş ve nice canlara kıyılmıştır. Birçok insanın, değil yalnızca malı ve meşru hakları, bilakis namusu ve canı gibi en değerli varlıkları bile saldırıya uğramakta, haksız yere kanları akıtılmakta ve bir hiç uğruna hayatlarına son verilmektedir.
Peki bu karışıklıklar, bu zorbalıklar sonsuza dek hep böyle sürüp gidecek mi? Haklar çiğnenecek, zayıflar ezilecek, zâlimlerin yaptıkları yanlarında mı kalacaktır? Ama başımızı kaldırıp kâinâta şöyle bir baktığımızda görüyoruz ki: İnsan tasavvurunu aşan bu muazzam varlık âleminin yaradılışından, küçük bir yağmut taneciğinin buluttan yere inmesine varıncaya kadar cereyan eden bütün olayların hiç bir noktada şaşmayan olağanüstü incelikte hesapları, sebep ve sonuçları vardır.
Şimdi bu iki tabloyu yanyana koyalım, birbirine tamamen aykırı olan bu iki gerçeği karşılaştıralım. Bir cephesini, özellikle canlılar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu bu iki gerçekten birinde âdetâ anarşi ve kaos egemendir. Hemen hiç bir şey mutlak ideale ve mutlak adalete dayanmamaktadır. En güzel emekler, en büyük fedakarlıklar, en erdemli, hatta en yüce ve en kutsal söz ve davranışlar bile ancak övülmek suretiyle ödüllendirilmektedir. İnsan övgüsü ise hiç bir zaman mutlak bir ölçü olamaz. Çoğunluğun övgüsü, olsa olsa bir tolerans ve bir yaklaşıklık ifade eder ve övgüler birbirinden çok farklıdır. Hatta birinin göklere çıkardığı şeyi, bir başkası çirkin görmekte ve aşağılamaktadır.
Buna karşın, yine Allah'ın eseri olan doğa sistemlerinin ve aralarındaki ilişkilerin oluşturduğu ikinci cepheye baktığımızda görüyoruz ki bu cephe tamamen matematiksel bir şekilde işlemekte ve bu sistemler otomatik olarak işlevlerini yerine getirmektedirler. Örneğin cisimlerin, maddelerin ve kütlelerin hareketleri, titreşimleri, hızları, çekim ve tepmeleri, akımları, ayrışmaları, çökme ve açığa çıkmaları, nötrleşmeleri, kaynama, buharlaşma, donma ve erime dereceleri, kırılma ve yansımaları, keza canlı yapıları meydana getiren sistemlerin işleyiş şekilleri ve bu sistemlerdeki hayat olayları, canlı cansız ilişkileri ve tabiatın dengesini sağlamada bütün bunların görev ve rolleri akılları durduran şaşmaz ve ince hesaplara dayanmaktadır.
Peki bu kadar dakik işleyen, asla sekmeyen ve şaşmayan böylesi harika bir düzen ve disiplinin yaratıcı ve yöneticisi, nasıl olur da aynı zamanda bu sistemin bir parçası olan insan adındaki eserini başıboş bırakır, sonsuza dek onun, istediği şekilde davranmasına ve üstelik yaptıktlarının da yanında kalmasına izin verir?
Öyle ise bu iki cephe arasında çelişki gibi görünen bu durum geçicidir ve mutlaka akıllı ve irâdeli yaratıklar yargılanacaktır. Cünkü Allah (cc) onları ve özellikle insanı diğer varlıklardan çok farklı yaratmıştır. Allah (cc)'ın eserleri arasında ondan daha imtiyazlı bir varlık yoktur.
Örneğin melekler ve cinler de insanlar gibi akıllı ve irâdelidirler. Ama insan meleklerden de cinlerden de daha özgür, daha bağımsız, daha çok yönlü ve daha zevklidir. Bu nedenle insan, sanat icra eder, müzik yapar ve dinler, olayları kritik eder, aklı ve irâdesi sayesinde düşünür, hesaplar ve tasarlar. Ondan sonra da kendince doğru, haklı ya da zorunlu gördüğü gerekçelere tutunarak seçimini yapar. Bu gerekçelerin, insan tarafından doğru, haklı ya da zorunlu bir hükme bağlanması, tamamen onun kişisel ve özgür irâdesinden doğar.
Dolayısıyladır ki insanların düşünce, görüş, inanış ve kanaatları arasında sürekli bir çatışma vardır. Bu çatışma, hayvanlar arasındaki kavgalar gibi içgüdüsel ve basit değil, bilakis, irâdeli ve genellikle önceden planlıdır. İnsanın en haksız ve en vahşi davranışı bile muhakemeli bir kritiğin sonucudur. Onun içindir ki düşmanlıkları da bazan kuşaktan kuşağa zincirleme devam eder. Kan davaları, din, mezhep, ırk ve milliyet bilincine dayalı savaşlar bunu kanıtlamaktadır. Bu kavgalarda hangi taraf daha güçlü ise daima o, egemen olmaya çalışır. Yani insanlararası ilişkilerde ölçü, her ne kadar yasalarla, geleneklerle, din ve ahlâk kuralları ile belirlenmekte ise de insanın duyguları ve psikolojisi bu ölçüleri zaman zaman gizliden gizliye reddeder. Bu yüzden kaba güce baş vurur. Bütün haksızlıkların, dengesizliklerin ve mutsuzlukların kaynağı da işte budur.
Temelde ilâhî bir hikmete dayanan sürekli eşitsizliklerin neden olduğu haksızlıklar mutlak surette bir sonuca bağlanacak ve nötr bir ortam sağlanacaktır. Bu da bir âhiret hayatının, bir hesap ve bilançonun kesin, kaçınılmaz ve şart olduğunu kanıtlamaktadır. Akıllı ve özgür insanın vicdanı, mantığı ve sağduyusu bunun tersini yalnız reddetmekle kalmaz. Aynı zamanda (ileri sürülebilecek böyle bir tezi) bir hiç sayar ve onu asla tartışmaya yanaşmaz, hatta buna isyan eder ! Bu gerçeğe bir örnekle açıklık getirmekte yarar vardır.
Ahirete (yani ölüm sonrası yeniden dirilişe, hesaba, sırata, cennete, cehenneme ve ebedi hayata) asla inanmadığını söyleyen insanların her birine denilse ki:
“Tamamen haksız yere ve faili mechul kalmak üzere kesinlikle öldürüleceğin bir sırada ve - ölümü âdetâ her nefeste solumaya başladığın böylesi korkunç dakikalarda - seni bu tanıma sığmaz haksızlığa uğratmak ve bir hiç uğruna hayatına son vermek isteyen kimseye (ya da kimselere) karşı içinde hiç bir intikam duygusu sezmez misin?”
Böyle bir soruya muhatap olan sağduyulu, ruh sağlığına sahip ve aklı başında hiç bir insanın “Hayır.” demesi düşünülemez. Çünkü insan bıçak altına yatan koyun değildir. Haksız yere idam cezasına çarptırılmış nice insanların sehpa üzerinde “Ben suçsuzum!” diye haykırdıkları bir gerçektir. İşte insanın içinde haksızlığa karşı doğan ve kendiliğinden bir körüklenme ile kabaran, irâdeli, gerekçeli ve pek anlamlı bu itiraz ya da intikam duygusu Allah'ın âhiretteki mukadder, kesin, ideal ve mutlak adaletini haber vermektedir ki âhirete inanmayan insan bile bir haksızlığa hedef olduğu zaman bunu yapanın, hakettiği cezaya mutlaka çarptırılacağına -her şeye rağmen- içinden gizli gizli inanır. Ama bunu diliyle ikrar etmediği ve evrensel bir realite olarak kabul etmediği sürece mümin sayılmaz.
Ahiret inancı olarak bu gizli duygunun insandaki varlığına gelince, farkında olsun ya da olmasın, onun doğasına kazınmış kesin bir mühür gibi zâten vardır. Çünkü insan, diğer bütün canlılardan farklı olarak -akıl kaynağına bağlı- engin bir iç dünyaya sahiptir. Çeşitli inanışlar, kültürler, anlayışlar, yorumlar, fanteziler, sanatlar, ilimler ve felsefeler insanın bu zengin iç dünyasını haber veren kanıtlar cümbüşüdür. Ondaki bilinç olgusuna dayanan içsel fenomenler o kadar kalabalık, o kadar zengin, o kadar çetrefil ve karmaşıktır ki psikoloji bilimi bu derinliğin içinde âdetâ tıkanmış, hatta boğulmuştur! İnsanoğlu büyük bölümünü dışa vuramadığı bu engin dünyasını biyolojik yaşamıyla ancak sürdürebilmektedir. Bu yaşam sona erince onun tanımlara sığmaz dünyasının, verilen son nefesle geri dönüşsüz olarak bir mum gibi sönüverip ebediyyen kayıplara karışması hiç bir şekilde açıklanamaz! Dolayısıyla bu biyolojik yaşam süresince insanın, nefesten heceye işlediği her fiilin bir muhasebesi -zamanı gelince- kesin olarak yapılacaktı
Ahiret, Bilimsel Açıdan da Ölümün Çağrıştırdığı Bir Gerçektir.
Duygular ve eğilimler, gerçeklerin habercileridir. İnsan, en karmaşık gerçekleri bile doğasındaki duygular ve eğilimler sayesinde algılama imkanını bulur. İşte ölüm olayının da temelinde inkâr edilemez bazı gerçekler vardır ki bunlar insanı daima meşgul etmiştir.
Belirtmek gerekir ki ölüm denince hemen herkes kendi içinde gizli bir huzursuzluk yaşar. Ancak hiç bir insan ölümü, tamamen yok olup gitmek gibi bir sonuç olarak düşünmez ve düşünemez; Hatta böyle düşünmeyi bile beceremez. Çünkü ölüm denince iki önemli nokta sözkonusu olur. Bunlardan biri, “Hiçlik” ya da “Yokluk” kavramıdır. Diğeri ise, hiçliğin asla tasavvur bile edilemeyeceği gerçeğidir.
Bu noktada, insandaki bütün duygu ve eğilimlerin mutlak surette gerçek olan şeylerle ilintili bulunduklarını unutmamak gerekir. Kurgu, temel gerçekleri duyumsama açısından spekülasyon değildir. Yani bir şey eğer gerçekte varsa, insan onu düşünür, ya da düşünebilir. Aksine mutlak yokluğu düşünmek mümkün değildir. Onun için “Yokluk” kavramı, “Var” olabilecek şeylerin, henüz bulunmuyor olmaları ilgisiyle kullanılır. İşte bu nedenledir ki insan, ölüm sonrası bir hayatı düşünebilmektedir, hatta düşünmek zorundadır.
İnsanın, ölüm denince geçici olarak içsel bir huzursuzluk duyması ise aslında ölümden sonra yeniden yaşanacak olan gerçeklerin bir çağrışımıdır. Çünkü insanın düşünme mekânizmasında metafizik ve “Amorphe” gerçekleri bile rahatça duyumsayabilen kabiliyetler vardır. Nitekim bu gerçeklerden biri de ölüm sonrası ebedî hayattır ki insan işte bu hakikatı, sahip bulunduğu doğal bir dispozisyon sayesinde duyumsar.
Kur'an'da Âhiret
“Ahiret” kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de 115 kez geçmektedir. Bunun üç tanesi hariç 112 si ölümle başlayan ebedi hayatı amaçlamaktadır.
Ahiret, ölümle başlayan berzah âlemini, kıyamet olayını, sıratı, cennet ve cehennem hayatını kapsayan geniş bir kavramdır. Ahirete inanmak, Allah'a, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmak gibi imanın temel erkanındandır. Dolayısıyla âhirete inanmayan insan imanın diğer rükünlerini de inkâr etmiş ve kâfir olmuş olur. Ahiret hayatı hem ruh hem de bedenle yaşanacağından, mümin sıfatını kazanabilmek için âhirete bu şekilde inanmak şarttır.
Cennete ve cehenneme ilişkin bazı tasvirlerin dışında âhiret hayatının nasıl olduğu Kur'ân-ı Kerim'de çok ayrıntılı olarak açıklanmamıştır. Ahiretten Kur'ân'da 112 kez söz edilmiş olmasına ve ebediliğine rağmen onun böyle yarı kapalı tutulmuş bulunması, belki de dünyada sahip olduğumuz sınırlı duyu ve duygularla oraya ait olağanüstü şeyleri tam anlamıyla kavrayamayacağımızdandır.
Örneğin cennetin tasviri yapılırken süt, şarap ve süzme bal ırmaklarından söz edilmektedir. Dünyada da süt, şarap ve süzme bal vardır. Ancak bunların ırmak şeklinde akması dünyadaki kaynaklar ve şartlar bakımından imkansızdır. Keza cehennemde cezalandırılan inkarcılardan söz edilirken “...derileri piştikçe (yanıp dökülen cildin yerine) onlara başka deriler vereceğiz (...)” (Nisa: 4/56) denilmektedir. Demek ki buna rağmen cehennemdeki insan ölmeyecektir. Halbuki dünyada derisi soyulup dökülecek kadar yanan insanın yaşaması imkansızdır. İşte bu nedenle, dünyadaki sınırlı akıl ve duyularımızla pek kavrayamayacağımız, bu örneklere benzer âhiretin olağanüstü gerçeklerinden Allah Teâlâ ancak gaybın ipuçları olarak bu sembolik bilgileri vermiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de daha çok hangi ilgilerle âhiretten söz edildiğine gelince bunu şu örneklerle özetlemek mümkündür:
1- Bakara Sûresi'nin 1-4 âyetlerinde: Gayba inanan, namaz kılan, Allah'ın verdiği mal ve serveti onun hoşnutluğu uğrunda harcayan, (Hz. Muhammed'e ve ondan önceki peygamberlere indirilen) vahye ve âhirete inanan kimselerden söz edilmekte ve Kur'ân-ı Kerim'in bunlar için yol gösterici olduğu ifade edilmektedir. Bundan çıkarılacak sonuç şudur:
Bu sayılan beş şey arasında güçlü bir ilgi vardır. Bunlardan Allah ve melek gibi gaybî gerçeklere ve Allah elçilerine inen kitaplara inanmak, aynen âhirete inanmak gibi zâten imanın rükünlerindendir. Namaz kılmak ve zekât vermek de İslamın şartlarındandır. Dolayısıyla bunların hepsi imanın bütünlüğü içinde birer temel unsurdur. Allah ve melek gibi gaybî gerçeklere inanan insanın, âhirete inanmaması düşünülemez. Keza namaz kılan ve zekât veren insanın da mutlaka âhirete imanı vardır. İşte âhiret bu güçlü ilgi sebebiyle imanın diğer unsurları yanında ve onları tamamlayıcı olarak âyet-i kerimede yerini almıştır.
2- Allah Teâlâ, bazı âyet-i kerimelerde, kötülük yapanların âhirette nasipsiz kalacağını, bazılarında da onların ağır şekilde cezalandırılacaklarını açıklamıştır. Ahiretin bu ilgiyle bir ceza yeri olduğu açıktır. Bu nedenle insanın, işlediği fiilerden daima sorumlu olacağı ve eğer bir kötülük yapmış, ancak pişman olmamışsa, ya da hak yemiş, ama zimmetini ibra ettirmemişse öldükten sonraki âlemde bunun hesabını vereceği ve hakettiği cezaya çarptırılacağı anlaşılmalıdır. Şirk, Allah'a isyan, imansızlık, nifak ve bir mümini kasten öldürmek gibi son derece ağır suçların âhirette cezası ebedi hüsrandır. Kur'ân-ı Kerim bunu açıkça ifade etmektedir. Bundan ise günahkar müminlerin cezalarının geçici olacağı sonucu çıkmaktadır.
3- İman eden, iyi niyetle ve hayırlı faaliyetlerle bu dünyada Allah Teâlâ'nın hoşnutluğunu kazanan kimseler için de, âhiret ebedi bir mükafat yeridir. Kur'ân-ı Kerim'de buna ilişkin kanıtlar çoktur.
Âhiret, Kur’an-ı Kerim’de 110 yerde geçer. Kur’an’da son gün anlamında yevmü’l-âhir şeklinde, dünya ile karşılaştırmalı olarak veya yalın halde geçer. Yalın halde el-âhire şeklinde kullanıldığı yerlerde ed-dâru’l-âhire tamlaması, yani “âhiret yurdu”, “diğer ülke” anlamında olduğu veya âhiret hayatı demek olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı gibi âhiret kavramı ile dünya kavramı arasında sıkı bir münasebet vardır.
Kur’an-ı Kerim’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akidesi işlenir. Âhiretle ilgili âyetler hem Mekkî, hem de Medenî surelerde sık sık tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorumluluk duygusunu pekiştirmek, dünya ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak mü’minin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Bir çok surede kâinatın, özellikle insanın yaratılışından ve hayatın akışından bahseden âyetlerle âhiret hayatını tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır. Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı bir “oyun ve eğlence” bir “süs ve öğünüş”tür; “mal, evlat ve nüfuz yarışı”dır. Netice itibariyle o geçici bir faydalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat, âhiret hayatıdır. Gerçek anlamda huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir. Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vasıtadır. O yüzden birçok âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah, likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir.
Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre yaşarlar.
Kur’an-ı Kerim’in âhireti ispat metodu, “nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorusuna tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır. Düşünen her insanın sormaya mecbur olduğu bu sorunun birinci kısmında, kendisine ve içinde yaşadığı tabiata hâkim, mutlak kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan kimse, sözkonusu sorunun ikinci kısmında da aynı düşünce tarzını devam ettirerek öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı Allah'a imanla âhiret gününe iman Kur’an’da sık sık ve birlikte zikredilmek suretiyle bunun ne kadar önemli bir ilke olduğuna dikkat çekilmiştir.
Dünyaya ilk gelişinde pek âciz bir canlı olan insan, hayatının daha sonraki devrelerinde fizyolojik ve psikolojik yönden gelişip tabiat içindeki en mükemmel yaratık haline gelir. Ondaki ruhî ve fikrî gelişme devam ederek, fıtratındaki özellik ortaya çıkarak kendisinde ebediyet duygusu meydana getirir. İnsanın, iyi düşünmeden, ilk bakışta yok oluş (fenâ) gibi telakki ettiği ölümden korkması veya öbür âleme inanmayanlarla ona hazırlıklı olmayanların ölümden ürkmesi de bu ebediyet duygusuna bağlanabilir. O halde daha mükemmel ve ölümsüz bir âlem olan âhiretin varlığını benimsemek insanın tabii yaratılışında, fıtratında bulunan bir özelliktir. Ancak, dünya hayatının câzibesi, kişinin fıtratındaki ölümsüzlük duygusunu unutturup tabiatındaki seyri durdurabilir.
Cennet ve Cehennem
Ahiret hayatının, hesap ve mizandan sonraki en önemli ve kalıcı parçası cennet ve cehennemdir.
Cennet, ebedî mükâfat yeri, cehennem ise ebedî ceza yeridir. Ne cennetin güzellikleri, ne de cehennemin korkunçluğu dille ifade edilir gibi değildir.
Kur’ân-ı Kerim’de “cennet” kelimesi yalın olarak 66 kez, ayrıca takılarla birlikte birçok kez; Cennet bahçeleri anlamına gelen “cennât” kelimesi de 69 kez geçmektedir.
“Cehennem” kelimesi de 77 kez, aynı anlama gelen “cahîm” kelimesi 25 kez, yine aynı anlamda kullanılan ve ateş demek olan “nâr” kelimesi birçok defa Kur’ân-ı Kerim’de yer almıştır.
Bütün bunlar, dünya hayatının sona ermesi ve âhiretin başlamasıyla birlikte çetin bir hesap döneminin kesinlikle yaşanacağını, şaşmaz ilahî adaletin tecelli edeceğini açıkça haber vermektedir.
Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
Âhiret, kelime olarak Arapçada son, diğer, sonra gelen demektir. Âhiret, dünya hayatını takip eden, ona benzeyen yönler olduğu kadar, benzemeyen yönlerin de olduğu daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir. "Yakîn" ise, gerçeğe uygun ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak şekilde şek ve şüpheden uzak olan sabit ve kesin bir inanış, şüphe karışmayan kesin bilgi demektir.
Âhiret inancı, Allah’ın varlığını kabul eden hemen hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde (tabii bu arada hıristiyanlık ve yahudilikte de) mevcuttur. Kur’an’da Hz. Nuh, İbrahim, Yusuf, Musa, İsa ve diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine âhiret akidesini telkin ettikleri ifade edilir.
‘Ahiret’, ahir kelimesinin dişil şeklidir ki, son, sonra olan demektir. Evvel (ûla) kelimesinin karşıtıdır.
‘Ahiret’ kavram olarak, öbür dünya, ölümden sonraki hayat demektir. Kur’an’da çok sık yer alan bu kavram, bazen ‘yevmü’l ahira-ahiret günü’, ‘darü'l ahira-son yerleşim yeri’ şeklinde, ifade edilmektedir.
Dünya hayatı için ilk (ûla), ölümden sonraki hayat için ise ‘ahiret (son hayat)’ denmiştir. Bu anlamda dünya, yakın ikamet yeri, ‘ahiret’ ise son ikamet yeridir. Kur’an, ‘ahiret’ kamramını sık sık dünya kelimesi ile birlikte kullanmaktadır.
Her ikisi arasında sıkı bir ilişki vardır. Ahiret dünya hayatını takip eden, ama ölümsüz bir hayatın adıdır. Bir başka deyişle ‘ahiret’, dünya hayatının sonuçlarının alınacağı, dünya hayatının değerlendirileceği zamandır. Kelime anlamı yönunden, sonradan gelen olduğu için, insanın ölümüyle başlayan bir hayattır diyebiliriz.
İslâma göre, hayat ölümle bitmiyor ve dünya hayatı da sonsuz değildir. Günün birinde tıpkı diğer canlılar gibi dünya hayatının tümü sona erecek, yani Kıyamet gerçekleşecektir. Kur'an bir taraftan Kıyametin mutlaka olacağını vurgularken, diğer taraftan da bu olaydan sonra başlayacak ‘ahiret hayatına’ ilişkin sahneleri gözler önüne sermektedir.
Dünyanın ölümü ‘zelzele saati’ , ‘Kıyamet günü’ adıyla anılır. O gün gelince İsrafil isimli melek ‘Sûr’ denen bir alete üfleyecek ve Kıyamet saati başlayacak. Sûr'a ikinci üfürülüşten sonra insanlar dirilip 'mahşer' yerinde toplanmaya başlayacaklar.
Kıyamet olayı olurken gökler yarılacak, güneş dürülecek, denizler kaynayıp kabaracak, dağlar yürütülecek ve atılmış yün haline gelecek, hem yer hem de gökler şekil değiştirecek.
Kıyamet olayından sonra yeniden diriliş başlayacak ve insanlar hesap vermek üzere mahşer’de bir araya gelecekler. İnsanlar öldükleri yerden Allah’ın izniyle kalkacaklar ve belli bir hedefe doğru yürüyecekler. Bu hedef, yaşanılan hayatın hesabının verileceği haşr olma (toplanma) yeridir. Yapılanların değerlendirileceği, iyinin ve kötünün ortaya konacağı, ilâhí teraziyle (mizan’la) amellerin tartılacağı, mutlak adaletin gerçekleşeceği yerdir.
İnkârcılar böyle bir günün olmayacağını kabul ederler. Böyle bir zamanın gelmeyeceğine inanırlar. Kendi akıllarınca bunu isbatlamaya çalışırlar, hatta bu haberleri veren peygamberle ve Kur’anla alay etmeye kalkışırlar. Ancak Kur’an kesin ifadelerle bütün bu olayların olacağını, inkârcıların reddetmelerinin sonucu değiştirmeceğini haber veriyor.
Mahşer meydanında herkes hayatının hesabını verecek. Bu hesap görme işi yazılı belgelerden olacaktır. Bilindiği gibi Kur’an, insanların yaptıklarının ‘Kiramen-Kâtibín’ melekleri tarafindan yazıldığını haber veriyor. Hesap zamanı melekler tarafından yazılan bu ‘amel defteri’ ortaya konacak ve ona göre bir değerlendirme yapılacak. Çünkü amel defteri insanın yaptığı her şeyi içerisine almaktadır.
İlâhí adalet terazisi ‘mizan’da amellerin tartılmasından sonra, tartısı ağır olanlar, yani dünyada müslümanca yaşayıp çok sevap kazananlar kurtulacak; tartıları hafif gelenler, yani dünyada iken inkâr edenler ve Allah’a karşı gelenler hüsrana uğrayacaklar.
Ahiretteki kurtuluş (felah); Cennet ve Allah’ın rahmeti, hüsran (zarara uğramak) ise, Cehennem ve sonsuz üzüntüdür. Cennet, sonsuz nimet ve mükâfat yeri, Cehennem ise, sonsuz azap ve ceza yeridir. Dünyada iken Allah’ı razı etmeye çalışanlar, Allah’a teslim olarak salih amel işlemeye çaba harcayanlar, bunun sonucunu orada mükâfat olarak göreceklerdir. Dünyada iken Allah’ı tanımayan, kendi hevasına (aşırı istek ve tutkularına) uyarak, Allah’ın emir ve yasaklarını çiğneyenler, ahireti inkâr ederek sürekli günah işleyenler de bunun karşılığını alacaklardır. Kim zerre kadar hayr işlerse onun karşılığını, kim de zerre kadar şer işlerse onun karşılığını görecektir.
Dünyada iken mü’min olarak iyilik yolunu seçenler sayısız nimet içinde olurlar. Dünyada mü’minlerle alay edip, günah işlemeye devam edenler ise ceza yerine gönderileceklerdir.
(Ahiretle ve oradaki olaylarla ilgili çok sayıda âyet ve hadis bulunmaktadır. Biz bir kaç örnekle yetiniyoruz.)
Kur’an Ahiret gününe ‘Din Günü’ de diyor. Yani karar günü, insanlar hakkında kesin hükmün verileceği, hesapların görüleceği gün demektir.
Ahiretin Diğer İsimleri:
Kur’an ahiret gününe bir çok isim vermektedir. Ahirete bu kadar ismin verilmesinin sebebi onun pek çok yönüne dikkat çekme ve gün hakkında daha fazla bilinç vermek içindir.
Ahiretin, ‘yevmü’l kıyame-Kıyamet günü’, ‘yevmü’l hesap-hesap günü’ gibi bilinen adlarını yanında bazı isimleri de şunlardır:
‘Yevmü’l hurûc’, çıkış günü ,
‘Yevmü’l ba’as’, diriliş günü ,
‘Yevmü’l cem’’, toplanma, bir araya gelme günü ,
‘Yevmü’l huld’, sonsuza dek sürecek gün ,
‘Yevmü’l azife’, yaklaşan gün ,
‘Yevmü’l karar’, devamlı yerleşme günü ,
‘Yevmü’l Fasl’, kesin karar günü ,
‘Yevmü’l hasre’, pişmanlık günü ,
‘Yevmü’l ma’lûm’, bilinen gün ,
‘Yevmü’t teğâbûn’, aldanma günü ,
‘es-Sa’a’, saat, an ,
‘el-Hâkka’, gerçek olan ,
‘el-Karia’, büyük olay ve diğerleri.
Ahiret Gerçeği:
Ahiret’in bir adı da ‘gayb âlemi’dir. Yani insanlar tarafından dünyada iken bilinmesi, idrak edilmesi mümkün olmayan bir şeydir. Gayb, gözden kaybolan, duyularla idrak edilmeyen, insan bilgisi dışında kalan gerçektir. Bir şeyin ğayb oluşu insana göredir. Şüphesiz Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez. Allah (cc) gayb âleminin ve görünen her şeyin şahididir (tanığıdır).
Gaybın bir kısmı Allah’a aittir. Hiç kimse onu bilemez ve anlayamaz. Bir kısım gayb’lar idrak edilemezler, ancak varlıkları bazı deliller ile ve kuvvetli haberlerle bilinir. Allah’ın varlığı, Ahiretin olacağı, meleklerin varlığı gibi.
Bütün bunları peygamberlere gelen vahy ile ve vahyin yazılı olduğu Kur’an ile öğreniyoruz. Bir şeyin duyu organlarıyla idrak edilememesi onun yokluğuna, var olmadığına delil olmaz. İnsan duyularının henüz ulaşamadığı; ama var olan, hissedilen, başka canlılar tarafından duyulan nice şeyler vardır.
Ahiret hayatı, insan için gayb haberlerindendir. Ahiretin olması akla ve ilme aykırı değildir. Çünkü, ahiretin olacağını haber veren kaynaklar en kesin haber kaynaklarıdır. Yani Allah’tan gelen vahy ile o vahyi insanlara tebliğ eden Peygamberdir. Akıl yönünden de ahiretin varlığı kaçınılmazdır. Bilindiği gibi, insanlar aynı seviyede değildirler.
İyileri, kötüleri, merhametlileri, zalimleri, iyilik yapanları, kötülük yapanları, çok ibadet edenleri, hiç ibadet etmeyenleri vardır. İyilere mükâfat, kötülere gereken cezanın dünyada verilmesi mümkün değildir. Hem bu karşılıkları kim verebilir ki? Âlemlerin Rabbi insanı dünyada serbest bırakmış, ancak yaptıklarının karşılığını ceza ve mükâfat olarak ahirette verecektir.
Bu açıdan ahiret inancı, hayatı düzene koyan, iyilik duygusunu artıran, kötülükleri azaltan, kişinin hayatını kontrol eden en önemli inançtır. Yaptığı iyiliklerin karşılığını görmeyen, en adi suçları işleyenlerin cezalandırılmadığını, zalimlerin yaptıklarının yanına kâr kaldığını gören; erdemin ve iyiliklerin anlamsız, hayatın bir hiç olduğunu düşünebilir. Bu bunalımdır, insanın içindeki umutsuzluktur. Halbuki Ahiret inancı kişiye umut verir, onu amaçsızlıktan kurtarır.
Ahiret inancı sürekli bir diriliştir. Öldükten sonra dirileceğini, iyiliklerinin ve kötülüklerinin karşılığını alacağını bilen bir kimse devamlı hareket halinde olur, kendini yeniler, eksikliklerini tamamlar, dünyaya dalmakla, günaha batmakla, değersiz şeylerin peşine koşmakla öldürdüğü benliğini her gün yeniden diriltir, kalbini sonsuzluk sevdasıyla meşgul eder.
Ahiret inancı, yaratılışın, yani dünya hayatının var oluş sorusunun cevabıdır. Bir başka açıdan, bu hayatın devamıdır. Sürekli olan Ahiret hayatının iyi veya kötü temelleri dünyada iken atılır. Burada yapılanlar, oradaki hayatın rengini belli edecektir. Buradaki tercih, orada hedeflediğimiz şeyin tercihidir. Sonsuz mutluluğu isteyenler, çok kısa, geçici ve evcilik oyununa benzeyen dünya hayatına razı olurlar, az bir zevkle yetinirler. Bunun karşılığında ise, sonsuz mükâfatı ve saadeti kaçırırlar, ateş azabını kendi elleriyle kazanırlar.
Ahiret hayatı ‘ba’sü ba’de’l mevt-ölümden sonra diriliş’tir. İlginç olan bir nokta da Allah’ın insanlara peygamber gönderme olayına da ‘ba’s’ denilmesidir. Yani peygamberler getirdikleri mesajla insanların dirilişine sebep olurlar. Diriliş ancak, ilâhí mesajı dinlemekle olur. Bununla dirilenler, batıl ve sapıklığın uykusunu ve ölümcül kötülüğünü bir tarafa atanlar, ölümden sonraki dirilişte de yüzleri ak , tartıları ağır , kitabı (amel defteri) sağdan verilmiş bir halde nimetlere ve güzelliklere, yani kurtuluşa kavuşacaktır.
Ahirete iman İslâmın inanç esaslarından biridir. Allah inancı, Peygamber inancı ve ahiret inancı; üçü birbirini izler. Kur’an, Allah’a imanla ahirete imanı sürekli beraber anmaktadır. Bu, Allah’a imanın ancak ahiret inancıyla bütünleşeceğine işarettir. Çünkü, yalnızca Allah (cc) var deyip, O’nun insan için getirdiği ölçülere uymamak, ya da bu ölçülere uyup uymamanın sonucunun görüleceği Ahireti hesaba katmamak doğru değildir.
Allah’a iman eden mü’min, hayatını inandığı dine göre yaşar, sonra da Ahiret kurtuluşunu umit eder, Cenneti kazanacağına umut besler. O bilir ki Cennet, dünyada iken takva üzere yaşayan ‘müttakiler’ için hazırlanmıştır.
Ahiret inancı dünya hayatını düzene koymamızı, daha iyi insanlar olarak yaşamamızı sağlar. Ahiret olmayacaksa -haşa-, müslümanların nefislerinin zevkine göre yaşamadıkları için pek zararları olmaz. Ama ahiret hayatı gerçekleşecek olursa -ki mutlaka olacaktır-, ona inanmayanların zararı çok büyük olacaktır. Hz. Ali (ra) Ahirete inanmayan birine şöyle demiş:
“Benim dediğim olursa (Kıyamet olayı olursa) sen zararlı çıkarsın. Senin dediğin olursa (ölümden sonra bir hayat olmayacaksa) ben zararlı çıkmam.”
Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
Yakînî bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttakiler, âhireti gözleriyle görmemişlerdir ama gözlerini yaratan Allah, âhiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde yanılma ve yanlışlık olabilir, fakat Allah'ın verdiği haberde yanlışlık olmaz. Çölde su görüp de ona doğru koşan insan, çoğu zaman su yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple biz Allah'ın haberine gözlerimizle gördüğümüzden daha fazla inanırız. "Bu dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz, diriltilecek değiliz." (En'âm: 6/29; Mü'minûn: 23/39; Câsiye: 45/24) diyen insanlar, mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı inkâr etmekteler. Ama, bu kışın bir baharı, bu dünyanın da bir âhireti var.
Ana rahmindeki bebeğe "buradan daha geniş bir dünya var" deseniz, gülüp geçebilir. Bu dünya da, âhiretin ana rahmidir. Bu toprak ana üzerinde yaşar, büyür ve ölerek âhirette doğarız. Baharda doğan, yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen, kardan kefenlerle toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrafil'in surunu andıran ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri, âhiretin varlığını bize hatırlatan âyetlerdir.
Âhiret konusu, İslâm'ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve sanıldığından çok daha fazla pratik değerlere sahiptir. Müslümanın arz üzerinde küçük ve büyük günahlardan kaçınabilmesi, dünyayı gözünde küçültüp, şehid cesaretini elde edebilmesi, dünya müstekbirleri-ne meydan okuyabilmesi ancak bu inancın sağlamlığı ölçüsünde mümkündür. Âhiret inancı, kesin bir kanaat, bir bilinç, bir şuurdur. Yani, insan hayatına yön veren yerleşik bir idrak etmedir. Bu yüzden âyette "yûkınûn (yakînen iman)" istenmiştir.
Bir bilginin, ya da fikrin insanda, yakînen iman olması, şuur/bilinç haline gelmesi, o düşüncenin kişi gözüyle görüyor, şahid oluyor gibi konuyla kendi arasında yakınlık kurmasıyla, o düşüncenin kişiye mal olmasıyla mümkündür. Bir konu hakkında yakîne, şuura sahip olan kişi, o konu hakkında fikrî üretkenliğe ulaşabilir, bunu rahatlıkla başkalarına aktarabilir. Bundan da önemlisi, bundan elde ettiği bakış açısı ve yönelişi kendini ilgilendiren diğer alanlara da taşıyabilir. Öyleyse, çoğu insan tarafından ilme'l- yakîn olarak bilinen âhiret konusunun ayne'l- yakîn seviyesine taşınması gerekir.
Ayne'l-yakînde kişi, şahid olduğu şeyi gerçekmiş gibi görür. Ama bütünüyle duyumsayamaz. Çünkü bu seviye, hakka'l-yakînin alanına girer. Öyleyse ayne'l-yakînin güçlendirilmesi için sembollere, teşbihlere ihtiyaç vardır. Bu teşbih ve semboller yoluyla âhiret tasvir edilir. Kalp gözü açık olanlar, bu tasvirin en uç noktasına, yani sınırına varabilirler. Bizzat müşahede ise şüphesiz öldükten sonra olacaktır. İşte müslümanların âhirete imanları bu minval üzere olursa, âhiret konusu bir şuur haline dönüşecek ve pratik hayata aksedecektir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların kafalarında taşıdıkları endişelerine bakın; tamamının veya tamamına yakınının dünyevî endişeler olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en yoğun noktasında durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine şu soruyu yöneltin: "Şu anda neyi düşünüyordunuz?" Hiçbir insanın, "şu anda, bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğimi düşünüyordum" dediğini kolay kolay duyamayacaksınız. İnsan, başına yüzde yüz gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden nasıl yaşar? Fakat, maalesef yaşıyorlar; buna yaşamak denirse.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır. Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz âhirette; bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrafil'in surunda; bir kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini kurmuş oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen her şey fesada uğrayacaktır. "Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde ebedî kalacaksınız!" (Şuarâ: 26/129)
Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
İnsanlara bakıyorsunuz, sulu ve yeşillik bir yer görünce, hemen hafta sonu orada birkaç saat zevkli anlar geçirmek için piknik programları yapıyorlar. Ama aynı insanlar, Allah'ın, altından ırmaklar akan yeşillik mekânında (cennette) ebedî piknik yapmanın programını yapmıyorlar. Veya yazın sıcak günlerinde 40-50 derecelik sıcağa dayanamayıp kaçan insanlar, o dehşetli günün ve yerin (cehennemin) bilmem kaç bin derecelik sıcağından korunmuyorlar. Şu hayatta apartmanlar ve villalar yaptırmaya kalkan insanlar, öbür tarafta bir gecekondu olsun yapmaya kolay kolay kalkışmıyorlar. Sanki bir gün oraya gitmeyeceklermiş gibi. Yine bu insanlar, şu hayatta, boğazlarından kısarak kooperatiflere yazılıyorlar. Yazıldıkları daireyi elde edip içinde rahat bir şekilde oturmak için canları çıkarcasına yıllarca taksit ödüyorlar. İyi, olsun, ev dünyada bir ihtiyaçtır ama, aynı kişiler cennet kooperatifinden bir köşke talip olup da "taksitlerini düzenli bir şekilde ödeyeyim; günü gelince bana anahtarı teslim edilsin" diye düşünmüyorlar. Yine bu insanlar, mahkemeye düştüklerinde beraat etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. En iyi avukatı tutuyorlar, hakimi görmek gerekiyorsa görüyorlar... Ama aynı insanlar, birgün kurulacak olan ilahî mahkemede berat etmek için pek de fazla bir çaba harcamıyorlar.
Biz birine iyilik yapsak, adam karşılığında teşekkür etmeden çekip gitse "ne karaktersiz bir adam; o kadar iyilik yaptım, bir teşekkür bile etmedi. Nankör, sen bundan sonra görürsün!" deriz. Ama biz aynı şeyi Allah'a karşı yapmıyor muyuz? Evet, bütün meseleler gelip âhirete ve dirilişe ciddi manada iman (yakînî bir bilgi ve kesin bir inanç) noktasında düğümleniyor.
"O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı." (Mülk: 67/2)
Bu âyetin ifadesiyle hayata baktığımızda sanki bir terslik varmış gibi görebiliriz. Çünkü biz insanlar, önce yaşar sonra ölürüz; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize şunu ima ediyor: "Hayatı anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız." İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlasanız, hayatı da "nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır" şeklinde anlar ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; "en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay" olarak anlar ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız.