| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 1:29 pm Mesaj konusu: Namık Kemal'in damadı |
|
|
Namık Kemal'in damadı
Namık Kemal'in damadı Menemenlizade Rıfat Bey'in Yazma Mecmuasından alınmıştır.
Sayı: 63
Şad hamd o hüda-yı lâyezâle Kim, kudret-i hakim-i cihandır. Tarih-i tahavvülât-ı kevnin Her bahsi kemaline nişandır. Şad tesliye f ahr-i kâinata Kim, zübde-i hükm-i kün - fekândır. Şer'indeki rahmet-ü adalet Hakdan bize hüccet-i emandır. Ashabına, Al'ine demâdem Şad tarziye vird-ü arifândır. Kim, her biri evc-i ihtidada Bir sabite-i ziya feşandır. Her lâhza dua-i padişahî İhlâs ile ziver-i zebandır, İkbal-ü kemal ile denilsin Eyyamına: zînet-i cihandır.
Metinde geçen bazı kelimelerin Türkçe karşılıkları:
Şad : sayı olarak yüz (100)
Hamd : Yücelterek meth etmek (Allah için kullanılır)
Lâyezel : Ölümsüz.
Kevn: Vücut bulmak, olmak
Tesliye : Teselli vermek, teselli verici
Zübde : Öz, hülâsa
Kün : Oluş, yaradılış
Hüccet : Kuvvetli vesika
Al : Soy
Vird : Sık sık tekrarlamak
Eve : En yüksek, zirve
îhtida : Hakkı bulmak
Feşan : Saçıcı
Ihlâs : Temiz kalp, doğruluk
Zeban : Dil
Sena : Meth etmek
Burhan : Kuvvetli delil
Fünun : Bilgiler
Hikmet: Felsefe
îrfan : Tanrı vergisi olgunluk
Şayeste : Lâyık.
Teslimat : Burada «itaat» anlamınadır
Şehrab-ı selamet : Allaha çıkan yol
Şer'i pâkinden : Aydınlık ilahî kanunundan
Hulk-i rabbani: Tanrı güzelliği
Senahan : Övücü, yüceltici
Al'-i mutahhar : akpak soy
Rıdvan : Cennetin bekçisi olan melek
Envar-ı iman : îman nuru
Ferr-ü tab : Güçsüz mahlûklar
Hire bahş : Bulanık, şaşkın
Mukteda : Örnek tutulan
Rehl : Tutan, birleştiren,
Yeksan : Her zaman, ebedî.
Rusya'da Osmanlılara Karşı Savaş Nasıl İlân Edildi
(Sadeleştirilmiştir)
Rus Çarı ikinci Aleksandır, Londra protokolünün reddini haber aldığı zaman Norovoski'de bulunuyordu. Hemen Petersburg'a döndü ve sarayında hususi, fevkalâde bir meclis topladı. Hariciye Nazırı'nın mütalâsından sonra, İmparator ayağa kalktı ve göğsündeki salibi (Haç) çıkararak kutsadı:
— Harp edeceğiz ve Türkleri Avrupa topraklarından ebediyen kovacağız, dedi. Genç grandükler, heyecan içinde «savaş... savaş...» diye bağırışmaya başladılar, îleri gelenler arasında savaşı istemeyen sadece Maliye Nazırı idi. Fakat Başvekil Prens Gorçakof, şu sözlerle Çarı destekledi:— İki yıldır ortalığı velveleye veren bu mücadele, Rusya'ya, Balkan Slavlığını tehlikeden korumazsa, Devletimizin geref ve itibarı mahvolur. Kaldı ki, Osmanlı Devletinin en zayıf zamanıdır. Bu devlet, kurtuluş için ve Avrupa medeni devletleri arasında yerini alabilmesi için, eline geçen son fırsatı da kaybetmiştir. Bu hareketiyle Dünyada itibar ve sevgisini büsbütün yitirmiştir. Onun bu zayıflığı ve çöküşü halinden yararlanmak, bizim için yüz yıllardır beklediğimiz kutsal bir andır.Başvekilin bu sözleri, meclisin bilhassa san ve şöhret peşinde olan genç generalleri tarafından uzun uzun alkışlandı. Çar, şu sözlerle toplantıya son verdi:— Balkan meselesi, bizim için şeref ve namus meselesi halini almıştır. Ruh-ül Kudüs, elbette bizi himayesine alacak ve Ayasofya'nın nazenin burcu, hilâl'in tasallutundan kurtarılacaktır. Allah, bu mutlu günü bize vadetmiştir. Vazife başına!..Meclis dağıldıktan sonra savaş dışı kalmakta direnen Maliye Nazırı Gospodin Golovin istifa etti ve Çar, yerine savaştan yana olan Nersekski'yi tayin etti.
Cemal Kutay
Türkiye Hürriyet ve İstiklâl Mücadeleleri Tarihi
93 Savaşı Münasebetiyle Birinci Meşrutiyet Meclisi Mabusanında Yapılan Mükazerelerde Söz Alan Halep Mebusu Ermeni Manok Karaca Efendi Şunları Söylüyor :
— Dünkü okunan, Petersburg'dan maslahat güzarımız tarafından çekilen telgraftan anlaşıldığına göre, Rusya dev-
letinin verdiği notasında, ulu Osmanlı Devletine karşı muharebeye hazırlanmış ve hattâ kendisini savaşçı olarak ortaya koymuştur. Bu devlet, devletimize hücum etmek için uzun yıllardan beri hazırlanmakta ve vesileler aramaktadır. Özellikle, Rumeli kıt'asında Hıristiyan vatandaşlarımıza son defa olarak bulduğu vesile, îslâv himayesi maddesi idi. Şimdi, telgraftan anlaşılıyor ki, umum hıristiyanları dahi himayeye kalkışmış. Ben, hıristiyan ve Osmanlı mülkünde bulunan hıristiyanların büyük kısmı olan Ermeni milletinden bulunduğum için, umum hıristiyanlara da dahilim. Ve bu sebeple, bu konuda fikrimi söylemeye hakkım vardır. Ermeni milleti, beşyüz seneden beri ulu Osmanlı Devleti'nin yanı başında olup, her vakit aramakta olduğu hukuka devlet sayesinde nail olmuştur. Gerçi bazı eyâletlerce uygunsuz durumlar çıkarılmış ise de, bu konuda oluşan eğilimlerin devletimiz tarafından zamanın şartlarına göre gereğine bakılmıştır.
Biz, Ermeni ve hıristiyan bulunduğumuz münasebetiyle ilân ederim ki, Rusya devletinin himayesine muhtaç değiliz. Bu sözüm milletim ve özellikle Halep vilâyeti dahilinde bulunan bütün milletler namına duyurulmasını ve yayınlanmasını isterim. Rusya'nın iddia eylediği himayeyi, hiçbir zaman ve hiçbir suretle kabul etmeyiz vene de muhtacız ve onun hukuk dışı müdahalesi aleyhine mal ve canımızla, ha-sıh her türlü fedakârlıkla dünyanın sonuna kadar çalışıp reddederiz. Ve en evvel yüzüne patlayacak silâh, özel maksatlı fitneleri için sahte olarak himayesini talep ettiği hıristiyan dindaşlarımızın silâhıdır. Biz, hiçbir zaman müslüman arkadaşlarımızdan ayrılmadık ve ayrılmayız, (olağanüstü alkışlar) _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 1:31 pm Mesaj konusu: Abdulhamid İle Bir Görüşme |
|
|
Abdulhamid İle Bir Görüşme
Birinci Dünya Savaşı içinde Memleketimize gelen Gazete de Lausanne muhabiri Jean Felixe'in Sultan Abdülhamid'le Beylerbeyi Sarayı'nda yaptığı mülakat:
«İstanbul karlar altındaydı. Savaş felâketi, Osmanlı îm-paratorluğu'nun tarihî başkentinde şiddetle duyuluyordu. O gün çok erken kalktım, içimde, mesleğe yeni başlayan ve o ana kadar tarihe yön vermeğe çalışmış hiç bir insanı görmemiş tecrübesizlerin heyecanı vardı. Gerçi benim birkaç saat sonra karşılaşacağım insan, şüphesiz ki, görebildiklerimden bambaşka bir insandı. Jön - Türkler'in uzun ve çetin mücadelelerden sonra tahttan indirmeğe muvaffak olabildikleri ikinci Abdülhamid'i ziyarete gidiyordum.
Buna on yıla yakın bir süre içinde ulaşabilmiş tek yabancı tarihçi idim. Tahttan indirilen Sultan evvelâ Selanik'te Âlâ tini köşküne gönderilmiş, sonra Balkan Harbi dolayısiyle Selanik tehlikeye girince, İstanbul'a getirilmişti. Yanında, sadece haremleri (Eşleri) ve hükümet tarafından yanında bulunmaya memur bir kaç adam vardı. Onun, ne iki selefinden birincisi Abdülaziz gibi hayatına kıymasından korkulurdu, ne de kısa bir zaman tahtta kalmış olan Beşinci Murat gibi içkiye ve vehme düşkün olarak ruhî ve bedenî zaafından endişe edilirdi.
İkinci Abdülhamid 1844 yılında dünyaya gelmişti. Su anda 74 yaşındaydı. Geçirdiği hareketli - mücadeleli, heyecan verici maceraya rağmen aklî ve bedenî kudretinin yerinde olduğu söyleniyordu. Hattâ misafir edildiğim Tokatlıyan otelinde tanıştığım Arap Milliyetçilerine bağlı ve Veliaht Vahidettin Efendi'nin yakını olduğu için hayatını güç-belâ kurtarabilmiş, Fransızcayı saşılacak bir açıklık ve rahatlıkla konuşan münevver bir Osmanlı, bana gizlice, o günkü hükümet ileri gelenlerinin bazı önemli meselelerde, Abdülha-mid'in fikrini aracı kullanarak öğrenmek istediklerini açıklamıştı.
İttihat ve Terakki ileri gelenleri, İsviçre'nin, memleketleri hakkındaki fikir ve kanaatlerine büyük bir ehemmiyet veriyorlardı. İsviçre Maliyecilerinden M. Possard'ın aracılığı ile tanıdığım Cavit Bey, çağdaş Maliye konularını hak-kıyle bilen, zeki ve cerbezeli bir zattı. Osmanlı İmparatorlu-ğu'nun Maliyesini düzeltmek ve geliştirmek gayretindeydi. Fakat her inkılâp memleketinde olduğu gibi, askerler karşısına büyük engellerle çıkmışlar, özellikle savaşa girme kararına karşı olması, Enver Paşa ile arasını açmış, vaziyeti güçleştirmişti. Cavit Bey'in, Fransız kültürünün tesiri altında ve Memleketinin kurtuluşu için tarafsız kalmayı istediğine, hattâ bu uğurda pek çok çalıştığına inanmaktaydı. Abdülhamid'le görüşmek hususunda direnişimin sebebini bile öğrenmek istemedi:
— Bu mülkâkat arzunuz sadece meraktan gelmese gerektir. Bununla beraber, aleyhimizde de olsa, tarihe hizmet edebilecek tesbitlere elimden gelen yardımı yapmakla kendimi görevli sayarım. Fakat size hatırlatmak isterim ki, muhatabınız, emsaline devrimizde az rastlanan zekî ve tecrübeli bir Devlet başıdır. Benliğine hâkim, vehimden istibdat ve korkunun yarattığı zulüm hevesi olmasa, kendisi, zekâ ve bilgi bakımından Avrupa hükümdarları arasında parlayacak bir insan olabilirdi. Sanıyorum ki sizi de tesiri altında bırakacaktır.
Daha sonra öğrendim ki, Cavit Bey bana bu konuşma müsaadesini büyük güçlüklerle elde edebilmişti. Hattâ Sadrazam Talât Paşa'ya, benim, bu tahttan indirilmiş Sultanın şahsına ait ve İsviçreli bir müessese ile ilgili konuyu görüşeceğimi söylemişti. Çünkü Padişah Sultan Beşinci
Mehmet Reşat, şehzadeliği zamanında uğradığı baskıların hâlâ tesiri altındaydı ve bütün Osmanlı Hanedanı mensuplarında, Abdülhamid'e karşı hürmetle karışık korku ve nefret müşahede ediliyordu.
Beraberimde Hariciye Nezaretinden bir zat olduğu halde, evvelâ Üsküdar'a geçtik ve oradan bir araba ile Beylerbeyi Sarayı'na doğru yola çıktık. 1917 senesi bitmek üzereydi. Harbin mukadderatı da, Osmanlı Devletinin bağlı olduğu Merkezî Devletler aleyhine gelişmekteydi. Fransa, tamamen işgal edilememişti, İngiltere, gün geçtikçe kuvvetleniyor, Amerikan müdahalesi tesirli bir hale geliyor du. Memlekette kaygı ve ümitsizlik başlamıştı. Savasın sefaleti yolardan geçen insanların zayıf ve solgun yüzlerinde bile görülebiliyordu.
Bakışlarıyla Düşünceleri Okuyan Adam...
Saray muhafaza altındaydı. Bizi karşılayan muhafız subay, bir yabancının Abdülhamid'i ziyarete gelmiş olduğunu görünce hayretini gizlemedi. Sabık padişahın rahatsız olduğunu, bu yüzden odasından pek çıkmadığım, hattâ tahttan indirilmesinden sonra da bırakmadığı marangozluk çalışmalarım odasında sürdürdüğünü söyledi. Sahiden heyecanlanmıştım. Onbeş dakikalık beklemeden sonra, oldukça ısıtılmış büyük ve geniş bir odada, beni ayakta karşılayan, sakalları aklaşmış, beli bükük, fakat gözleri zekâ ve merakla ışıldayan yaşlı adama bakınca ilk hükmüm şu oldu: «Bu adam, bakışlariyle düşünceleri okuyabilen bir adamdır.» Nitekim üç saate yakın süren konuşmadan dönerken, ilk müşahedemin haklı olduğunu anladım ve bundan gurur duydum.
Sabık Sultan, bana nezaketle yer gösterdi, ne zaman geldiğimi, ne iş ile uğraştığımı sordu. Gerçeği öğrenince hayretini gizlemedi, şüphe ile yüzüme baktı.. Hakkı vardı.. Kendisinin tarafsız bir memlekete bağlı bir (Sivil Hariciyeci) ile görüşmesine nasıl müsaade edebildiklerini anlayamamıştı. Bunda, şahsı için tertiplenmiş gizli maksatlar olup olmadığını gözlerimden ve halimden anlamaya çalıştığını hissettim. Yine şayanı hayret bir hoşgörüyle - ki bunun Cavit bey'in aracılığı ile ve şahsının tesiri ile olduğuna inanırım - gelen Hariciye memuru, bizi yalnız bırakmıştı. Muhatabımla samimi hasbıhalde bulunduktan sonra kendisine teminat vermek ihtiyacını duydum. Cavit Bey'in dostu olduğumu, Hükümet ileri gelenlerinin, bu ziyareti geçmişe ait ve bir İsviçre müessesesini ilgilendiren ticarî bir konuya bağlı olduğunu zannettiklerini söyledim. Sabık Sultanın elinde siyah, iri taşlı kehribar bir teşbih vardı. Sesi tok, konuşması düzgündü. Kelimeleri düşünerek söylüyor, fakat düşüncelerini anlatmakta hiç güçlük çekmiyordu. Arzumu öğrendiği zaman, dudaklarında acı bir gülümseme dolaştı :— Benden ne öğrenebilirsiniz? Seneler var ki, kendi köşemde, terkedilmiş yaşamaktayım. Hakkımda neler söylendiğini duymuş,okumuşsunuzdur.Sıkıcı bir sessizlik başlamıştı. Sabık Sultan, konuyu değiştirmek isterken, benim kendisine sormak istediğimi bana sordu :— Siz Avrupa'dan yeni geldiniz. Savaşın sonuçlanması
özerinde kanaatiniz nedir? Tarafsız bir memlekete mensup
olduğunuz için fikrinizi söyleyebilirsiniz.Kanaatimi, savaşın İtilâf devletleri lehine biteceği şeklinde arzettim, Sessizce dinledi. Doğrular gibi bir hali vardı Sözlerim tamamlanınca kendisinin ne düşündüğünü sordum. Dudaklarında yine o acı gülümseme, cevap verdi:— Bu sualin muhatabı ben değilim. Onu bu gün sorumluluk yerinde olanlara sormanız gerekir.
Asabi hareketlerle teşbihi ile oynuyordu. Dedi ki:
— Osmanlı Mülkünün bekası, büyük devletler arasındaki uyuşmalar ve çatışmalarla çok yakından ilgilidir. Bu mülkün emniyeti, bir harp halinde, denizlerde hâkim olan cephe ile müşterek olmakla kabildir. Savaştan kaçınmak imkânsız hale geldiği zaman, hiç olmazsa, donanması kesin surette hâkim olan devletlerin safında mücadeleyi kabule çalışılmalıdır. Çünkü Osmanlı mülkü, üç tarafı denizle çevrili bir yarımadadır. Denizler güven altında olduğu zaman, Rusya ve İran ile olan sınırlar üzerinde daha emniyetle savaşmak mümkün olur.
Sabık Hakan bu sözleriyle, harbin kaderi üzerindeki fikrini dolayısiyle söylemiş oluyordu. Gerçekten o, otuzüç yıllık saltanatı sırasında, daima büyük devletler arasındaki çatışmalara dayanarak varlığım korumanın sırrını araştırmıştı. Bunda da muvaffak olduğu söylenebilir.
Hürriyet ve Meşrutiyet...
Fakat benim Sabık Hükümdardan öğrenmek istediğim mevzu, onun hürriyet ve Meşrutiyet hakkındaki fikirleri idi. Murassa fincanlar içinde kahveler gelmişti. İtiraf etmeliyim ki, karşımdaki ihtiyarda, muhatabı kim olursa olsun ona tesir ve nüfuz edebilmek hassası fazlasıyla vardı. Araya giren fasıladan yararlanarak sualimi sordum :— Majestelerinin şahsiyeti üzerinde iddialar malûmu şahaneleridir. Hürriyet ve Meşrutiyet yerine, ferdi saltanatı üstün tutmanızın gerekçesini bu gün de aynı kuvvet ve doğrulukta buluyor musunuz?Sabık Hakan bu sualim üzerine ve tahminime ayrıkı olarak, asla irkilmedi, tereddüt etmedi, sadece bir an gözlerini kapadı, dedi ki :— Meşrutiyet idaresi kurmak, halkın bilgi ve idrakininbir muhassalasıdır. Bu tevcih veya lütfedilmez. İhkak edilir.
Bütün sun'î hâdiseler gibi, sun'î hürriyetler de felâket getirir,
ilk Mebusan Meclisi'nin çalışmalarını, ben, büyük dikkat ve hassasiyetle takip ettim. Devletin karşılaştığı tehlikeli olayların gereği ne ise onu yaptım. _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
ARVASİ Admin


Kayıt: 03 Arl 2007 Mesajlar: 352 Konum: Isparta
|
Tarih: Cmt Mar 15, 2008 1:34 pm Mesaj konusu: Abdülhamid ve İdaresi |
|
|
Abdülhamid ve İdaresi
Sabık Padişahın, saltanatı süresinde tenkit konusu olan, hafiyelik, casusluk, kanunsuz baskı gibi hususlar üzerinde fikrini söylemek istemediği ve ancak siyasetinin ana çizgilerini savunmaya kararlı olduğu anlaşılıyordu. O, halkın seviye ve irfan bakımından temsil ettiği idareye ulaşacağına işaret etmek suretiyle, her şeyi halletmek istiyordu. Fakat halka Hürriyet için liyakat kesbedeceği seviyeyi vermek de, memleketin kaderini tek başına idare etmiş olan kendisine ait temel görev değil miydi?
Bu sualimi mümkün olduğu kadar yumuşatarak kendisine sorunca, sabık Hükümdar, yine tereddütsüz cevap verdi:
— «Ben vazifemi yaptım, dedi. Osmanı Ülkesinde hiçbir ceddimin devrinde, benim padişahlığım müddetinde olduğu kadar mektep açılmamıştır. Benim saltanatım zamanında ve benden sonra yapılmış olanlar meydandadır. Siz, Hürriyeti kimlerin ilân ettiğine dikkat ettiniz mi? Bunların hepsi, benim saltanat günlerimde kurulmuş yüksek mekteplerde bilgi sahibi olmuş gençlerdir. Ben, Devletin çökmesi ihtimaliyle yüzyüze olduğum anlarda, hürriyeti kullanacak seviyeye gelmemiş bir karmakarışık yığını idareye ortak etseydim, netice maazzallah ne olurdu? Benim için en büyük suçlama, memlekete hizmet edebilecek kişileri iş başından uzaklaştırmış olmamdır. Fakat ne kadar gariptir ki, yeni idare de benim zamanımda Sadrazamlığa layık gördüğüm aynı kişilerin eline memleketin mukadderatını verdiler. Eğer bugünkü hükümette benim yetiştirdiğim devlet adamları yoksa, ya mevcutlarının kalmadığından, yahut da,artık onların böyle bir sorumluluğa yanaşmayacak kadar ileriyi emniyet içinde görmediklerindendir.
Kâmil Paşalar, Sait Paşalar, Hüseyin Hilmi Paşalar, fevfik Paşalar, Ferit Paşalar, bunların hepsi, benim saltâ-lat zamanım içinde vazife yapmış devlet ileri gelenleridir. Ben ilk zamanlarda, devletin idaresini aynı kişilere verdiklerine şahit olunca, doğrusu çok hayret içinde kaldım. Demek ki onlarla benim aramda hiçbir fark yoktu. Eğer bu aynı zevat, benim zamanımda başka türlü hizmet yapmışlarsa, bu hal, benden fazla onları ilgilendirir. Bu günlerde sık sık sözü edilen vatan aşkı ise, bir insana, memleketine en fazla nasıl faydalı olacaksa, her hal ve şart içinde o şekilde hizmet görmeyi ister ve emreder. Sizde böyle değil midir? Her medenî millette böyle değil midir? Ben, çeyrek asrı aşan saltanatım günlerinde, halef ve seleflerime bakarak, en az kan dökülmesine yol açmışımdır. Bazı olaylar da, benim elimde olmadan hattâ istemediğim halde oluşmuştur. Bu cümlemi ciddiye almazsanız haksızlık edersiniz. Bünyesi, tamamen merkeziyet üzerine kurulmuş bir devleti, bu tarzın Dünya içinde yaşamasını kaybettiği günlerde muhafaza edebilmek, dışardan görüldüğü kadar basit değildir.»
Sabık Hünkârın istikbal üzerine konuşmak istemediğini anlamıştım. Sözleri açıklıkla gösteriyordu ki yapmış olduklarından hiçbir pişmanlık ve nedamet duymuyordu. Ve farzımual Memleketin mukadderatı üzerinde yeniden söz sahibi olabilmek fırsatını ele geçirmiş olsa, otuzüç yıl süre ile uyguladığı politikaya devam edecekti. Abdülhamid'de, yapılmaması kendisi için kader kaynağı olabilmiş nedametin izlerine asla rastlamadım.
Sabık Hakan oldukça geniş bir hürriyet içindeydi, istediğini okuyabiliyor, hattâ hususi müsaadelerle istedikleriy-le görüşebiliyordu.Oturduğumuz mükellef döşenmiş odada kitap, gazete mecmua koleksiyonları vardı. Benim onlara baktığımı görünce, dedi ki :— «Bunlar özel hayatımı düşünüp kendi kendime daldığım sıralarda en vefalı dostlardır. Onlarla vakit geçirmek elbette ki saadettir.»
Milletler ve Gelecekleri
Şayanı hayret bir hafızası vardı. Olayları birbirine büyük bir açıklıkla bağlıyor ve itimada şayan hükümler çıkarıyordu. Bana içinde bulunduğumuz Dünya savaşının en az yirmibeş yıl önce hazırlandığını söyledi :
— «Dünya dengesini bozan olaylar, bu dengeyi kuran olaylar gibi, bir anda doğmazlar. Muvaffakiyet, gelecek teki olayların gelişmelerini isabetle tahmin edebilmektir. Politikaya hâkim olan insanlar, gerek doğuştan getirdikleri güçleri ve gerekse yaşayarak elde ettikleri özelliklerini ister istemez günlük olaylara da aksettirirler. Bu, kaçınılmaz bir haldir. Bu sebeple, bir ülkede politikanın değiştiğini iddia edebilmek için, özellikle başta bulunanın veya bulunanların değişmesi yetmez idarede söz ve fiil sahibi olanların da maziden kopmuş olmaları gerekir. Bu günkü Dünya Savaşından sonra Milletlerin mukadderatını aynı zihniyete sahip kimseler tayin edecekse, savaşların aralıklarla birbirini
takip etmesini beklemek icabeder.»Sabık Hakana, bazı meselelerde kendisinden fikir alınıp alınmadığını sormak istediğim halde, buna cesaret edemedim. Böyle bir sualin karşılığı müsbet bile olsa söyleyemeyeceğini, daha doğrusu soruma cevap vermeyeceğini anlamıştım. Bütün Türklerde olduğu gibi Abdülhamid'de de, insanı tesir altında bırakan derin ve köklü haysiyet duygusu vardı. Savaşın seb'ebini şöyle izah etti :— «Bazı memleketlerin diğerlerine göre, tabii kaynaklarını kullanarak vardıkları medeniyet seviyesi bu seviyeye varmamış olan ülkelere karşı tamah hissi doğurur. Ortada, nâzım bir kuvvette olmadığından şöyle bir bahane bularak zayıf telâkki ettiğinin üzerine atılıyor.»
Abdülhamid, şu son cümlesiyle, ne bahasına olursa olsun, saltanatlı günlerinde, - Rus ve Yunan savaşı hariç - savaştan neden kaçındığını anlatmak istiyordu. Vakit epey ilerlemişti. Kendisinden müsaade istediğim zaman, artık sabık Hakanın bakışlarında şüphe yoktu. Milletinin hakkındaki kararıyle, bu hali arasında muazzam fark vardı. Karşımdaki Hükümdar, ya hislerine ve fikirlerine çok hâkim bir insandı, yahut da iktidardan düşdükten sonra doğru yolu aramıştı.
Elini uzatmadığı için mukabil hiçbir harekette bulunmadım, önünde eğildim. Başıyla mukabelede bulundu, Ayağa kalktığı zaman, sol omuzunun daha eğik ve hafif kambur olduğu görülüyordu. Fakat ilk görünüşte, hükmetmeye alışmış ve bu halini mezara kadar muhafazaya ahdetmiş bir insanın, kimseyle mukayese edilmez tesirini bırakıyordu.
Koridorda, bana merakla bakan bir haremağası gördüm. Alt katta benimle beraber gelmiş olan Hariciye memuru muhafız kumandanının yanında oturuyordu. Yine beraberce çıktık. Yol arkadaşım düzgün ve açık bir Fransızcayla mülakatın çok uzun sürdüğünü söylediği zaman hayret ettim. Çünki yolda gelirken hiçbir şey konuşmamış, hep önüne bakmıştı.
O akşam otelde notlarımı gözden geçirirken bunları Türkiye halkının okuyamayacağını biliyordum.
Hünkâr bana çeyrek aşırı geçmiş olan hükümranlık devrinin müdafaası mahiyetinde hiçbir şey söylememişti. Ertesi akşam yemeğini beraberce yediğimiz Cavit Bey, merak ve tecessüsle intibaımı sorduğu zaman, bu kanaatimi Türk Nazırına açıkça söyledim. Biraz düşündü :Vicdan azabı çekiyor...
Dedi ve fikrini izah etti:Görüştüğünüz kimse, memlekete meşrutî idareyi ge-tirmek vaadiyle Padişah olmuştur. Elde, bugünkünün aynı olan Kanuni Esasî vardı. Size otuzdokuz sene önce toplanmış olan birinci Mebusan Meclisi'mizin çalışmalarını izah etmek imkânsızlığı içinde, fikirlerimi belki hissî bulursunuz. Fakat ben diyebilirim ki bizdeki bu Meclis, meselâ Fransa'daki Kon-vansionla mukayese edilemeyecek kadar tatminkârdı. Fakat Abdülhamid, bu meclisten saltanatının daha ilk günlerinde kurtulmak istiyordu. Bu gaye ile, önündeki bütün engelleri kaldırmakla işe başladı. Bu sebeple memleket vazife ve hizmetlerini unuttu.
Rusya ile olan savaşı, münhasıran vehmi ve her işe müdahalesi sebebiyle bu kadar fecî şekilde kaybettik. Kendisinden önce Kırım muharebesinde müttefikimiz olan İngiltere, Fransa ve italya, bu muharebede de bize pekâlâ yardım edebilirlerdi. Fakat onun takip ettiği siyasetin neticesi olarak, bu savaşın gayrı kabili içtinap olması halinde ister istemez merkezî devletler manzumesiyle birlikte harbe girmek zorunda kaldık. Nitekim bu günkü vaziyetimiz de, onun otuzüç yıl takibettiği siyasetinin neticesidir.
Tahtından indirilmiş padişahın bana anlattıklarının, kendi yakınları tarafından nasıl telâkki edileceğini cidden merak ediyordum. Bu yakınlar, Hünkârın tahttan indirilmesini takipeden günler içinde kısmen tasfiye edilmişlerdi. Türkiye'de tamamen Abdülhamid'e bağlanan reaksiyoner bir hareket olmuş ve askerî kuvvetle bastırılan gericilik hareketini müteakip, eski devre mensup olanlar ağır şekilde cezalandırılmıştı. Fakat ben, daha çok şehirden uzak, büyük ahşap konaklara yerleşmiş olan bu eski devlet adamlarından bazılarını bulabildim, içlerinde bilhassa Fransız kültürüyle yoğurulmuş bulunan bu yaşlılar geçmiş günlerlendiren belli - başlı hâdise, Jön - Türklerin savaşa katılmalarıydı ve savaşın İtilâf devletleri lehine gösterdiği gelişmeydi.
Öğrendim ki, kulağıma fısıldanan hâdise doğrudur: Abdülhamid'in bazı mühim hadiselerde fikri alınmıştır. Hattâ, kendisinin çok yakınlarından «bir sabık sadrazam» bu işle vazifeli olarak eski mevki ve itibarına da kavuşmuştur.
Birkaç gün sonra, soğuk fakat güneşli bir havada, Beylerbeyi Sarayı'nın önünden sandalla geçtim. Gözlerim gayri ihtiyari, Sultan Abdülhamid'in nafiz bakışlarını aradı. O, adamakıllı yaşlanmıştı. Hakkında hâlâ ağır suçlamalar vardı. Nimetini görenler meydanda yoktu. Kimbilir nice günleri, içinde otuzüç yıllık hükümdarlığını geçirdiği Yıldız Sa-rayı'nı saklayan sisli yamaçlara bakarak geçiriyor ve belki ömrünün muhasebesini de yapıyordu. Düşüncemin bu devresinde bir sual zihnimi tırmaladı: Hatıratını yazıp yazmadığını neden sormamıştım?. _________________ TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ'ne bağlanmayı savunuyoruz. |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|

|