| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
!Güllerdiyarı! Üstçavuş


Kayıt: 30 Arl 2007 Mesajlar: 136 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Cum Oca 18, 2008 5:29 pm Mesaj konusu: Kerbela |
|
|
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem(A.S.)’dan bu yana 10 Muharrem günü İslâm ümmetleri için hep sevinç günü olmuştur. Pek çok peygamber bu mübarek günde tehlikelerden kurtulmuş, düşmanları da helak edilmiştir. Yalnız bir istisna yıl var ki, işte o sene yüreklerin tâ iç kısmına kan damlamıştır.
Cihâna doğan İslâm güneşinin üzerinden henüz üç çeyrek asır bile geçmemiştir. Hâtemü’n-Nebi vefat edeli sadece yarım asır olmuştur. O nur deryasından feyz alan sahabelerin bir kısmı henüz hayattadır. Lâkin, hilâfet merkezinin başında bir zalim bulunmaktadır. Müslüman bir idareci olarak ilk defa namazı terk eden ve içki içen bu Yezid, hakkı olmayan bir makamda zulmetmektedir...
Hz. Ömer (R.A.)’un Müslüman olmasıyla kırk sayısına ulaşan Sahabe-i Kiramdaki samimiyet, ihlâs, sadakat öyle bir derecede idi ki, aradan sadece kırk sene geçtiğinde Asya, Avrupa ve Afrika topraklarında kırk devlet İslâm’ın hâkimiyeti altına girmişti. Horasan’dan Endülüs’e kadar geniş bir coğrafyada gümbür gümbür Kur’an okunur olmuştu. Lâkin, bu arada yeni yeni kavimler Müslüman olmuşlar, dini hiç bilmeyen insanların sayısı hızla çoğalmıştı. Rabbimizin “imtihan” kanunu çalışıyordu. “Siz nasılsanız, öyle idare olunursunuz” hükmü orada da geçerli idi. Ekseriyet dinde cahil olunca, sırf Allah rızası için hareket yerine, dünyevî niyetler işin içine karışınca; devletin başına da Yezid gibi bir zalim geçmişti. Medine’de bulunan birkaç sahabiden başka, istemeyerek de olsa Müslümanlar Şam’ın yeni halifesi olan Sultan Yezid’e biat ettiler. Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmeyen sahabilerdendi. Onunla beraber biat etmeyenler, Yezid’in bu işe layık olmadığını söylüyorlardı. Ne var ki onlar, biat etmedikleri gibi, bu konuda bir karşı eyleme de girişmediler. Hz. Hüseyin’in tavrı ise başka oldu. O; biat etmeyişini eyleme dönüştürdü ve baba bir kardeşi Muhammed b. Hanefiyye hariç bütün aile fertlerini yanına alıp Mekke’ye doğru yola çıktı.
Hulefâ-i Râşidîn devrini gören insanlar bu zulümden rahatsız oluyorlardı. Bir çıkış yolu arıyorlardı. Hz. Ali (K.V.) devrinde başşehir yapılan Kûfe şehrinin ahalisi de hemen hemen topluca imzalı mektuplar göndererek, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in muazzez torunu Hz. Hüseyin (R.A.)’yu davet ettiler. O’nun halife olmasını istediler. Hz. Hüseyin’in Yezîd’e biat etmeyip Mekke’ye gittiğini haber alan Kûfeliler’den bilhassa Şebes b. Rib’î ve Süleyman b. Surad gibi bazı ileri gelenler onu hilâfete getirmek için kendisine davet mektupları yazdılar. Ayrıca, Ebu Abdullah el-Cedeli başkanlığında bir heyet gönderdiler. Kûfeliler bu davetIerini yaparlarken, Yezid’i tanımadıklarını, Hz. Hüseyin’e halife olarak biat etmek islediklerini yazıyorlardı. Bunun üzerine Hz. Hüseyin, durumu yerinde incelemesi için amcasının oğlu Müslim b. Akil’i Kûfe’ye yolladı. 5 Şevval 60 (9 Temmuz 680) tarihinde şehre ulaşan Müslim b. Akil, Muştan b. Avsece’nin evine indi ve Hz. Hüseyin adına biat almaya başladı. İlk aşamada 12-30.000 kişinin biat ettiği ve hatta Müslim’in Kûfe Mescidi’nde açıkça bir konuşma dahi yaptığı rivayet edilmektedir. Yezid, Müslim’in bu faaliyetini öğrenince Valisi Numân b. Beşîr el-Ensâri’yi görevden alarak yerine Basra Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ı tayin etti ve ondan Müslim’i şehirden çıkarmasını veya öldürmesini istedi. Ubeydullah’ın Hz. Hüseyin taraftarlarını ürküten tedbirler alması üzerine Müslim daha nüfuzlu bir kişi olan Hâni b. Urve el-Murâdî’nin evine yerleşti ve halkı ayaklanmaya çağırdı; hatta Ubeydullah’ın köşkünü kuşattı. Ancak Ubeydullah’ın safında yer alan Kûfe ileri gelenlerinin nasihat ve tehditleri üzerine ayaklanan halk dağılmaya başladı ve geceye doğru Müslim’in yanında sadece otuz kişi kaldı; daha sonra onlar da dağıldı. Bu gelişmeler üzerine geceleyin Kinde kabilesine mensup Tav’a adlı bir kadının evine saklanan Müslim ihbar üzerine yakalanarak öldürüldü. Bu yüzden Kûfeliler’den biat aldığını daha önce mektupla haber verdiği Hz. Hüseyin’e onların sözlerinden döndüğünü bildiremedi.
Hz. Hüseyin yeni gelişen olaylardan haberi olmadığı için Kûfe’ye hareket etmeye karar verdi. Her ne kadar Abdullah b. Abbas ona Kûfeliler’in babasıyla ağabeyine yaptıklarını hatırlatıp sözünde durmayan bu insanların davetine uymamasını ve eğer Mekke’de kalmak istemiyorsa Yemen’e gidip orada Müslim’in hâkimiyet kurmasını beklemesinin daha iyi olacağını söylediyse de Hz. Hüseyin kararından dönmedi. Yezîd’in halifeliğini tanımayan Abdullah b. Zübeyr ise Mekke’de kalmasını teklif etti ve biat almasına kendisinin de yardımcı olabileceğini bildirdi. Abdullah b. Ömer ve Ömer b. Abdurrahman b. Haris gibi şahıslar da kesinlikle Kûfe’ye gitmemesini istediler. İbn-i Abbas ise hiç değilse yalnız gitmesini önerdi.
Bazı Müslümanlar, Hz. Hüseyin’in böyle küçük bir grupta Yezid üzerine gitmesini yadırgadılar ve onu tenkid ettiler. O ise, Kûfelilerin kendisine yardım edeceklerini umuyordu. Ne var ki Iraklılar İbn-i Abbas’ın da söylediği gibi, pek güvenilir insanlar değillerdi. Nitekim Hz. Hüseyin’i Irak’a davet eden Kûfeliler, Hz. Hüseyin’in amcası oğlu olan Müslim b. Akil’i dahi koruyamamışlardı. Fakat Hz. Hüseyin. 8 Zilhicce 60 (9 Eylül 680) tarihinde umresini tamamladıktan sonra ailesi ve bazı taraftarlarıyla birlikte Kûfe’ye hareket etti, sonra bütün ailesini yanına aldığı için başlarına bir şey gelirse bunun soyunun tükenmesi demek olacağı endişesine kapılan amcasının oğlu Abdullah b. Ca’fer önce bir mektup yazarak durmasını istedi; sonra da Mekke Valisi Amr b. Saîd b. As el-Eşdak’tan onun adına eman alarak kendisine gönderdi. Ancak Hz. Hüseyin, rüyasında Resûlullah’ı gördüğünü ve ister lehine ister aleyhine sonuçlansın başladığı işi tamamlamakla emrolunduğunu söyleyerek geri dönmeyi reddetti. Yolda şair Ferezdak ile karşılaşıp Kûfe’deki durumu sorunca: “Halkın kalbi seninle, kılıçları Beni Ümeyye iledir; ilâhî takdir ise gökten iner ve Allah dilediğini yapar” cevabını aldığı halde: “Doğru söyledin, Allah’ın dediği olur. Allah dilediğini işler ve Rabbimiz her gün yeni bir iştedir. Takdir hoşumuza gidecek şekilde olursa nimetlerinden dolayı Allah’a şükrederiz; O şükredenlerin yardımcısıdır. Eğer takdir umulandan başka türlü çıkarsa niyeti hak ve takvası da teneşir tahtası olan kimse elbette taşkınlık göstermez” diyerek yolculuğunu sürdürdü. Ancak daha sonra Sa’labiyye’de karşılaştığı iki yolcudan Kûfeliler’in biatlarından caydığını ve Müslim b. Akil ile Hâni’ b. Urve’nin öldürüldüğünü öğrenince geri dönmek istedi; fakat bu defa da Müslim’in oğulları ve kardeşlerinin ısrarı üzerine yola devam etmeye mecbur oldu. Bu arada taraftarlarına isteyenlerin ayrılabileceğini söyledi, onlar da ayrıldılar; yanında sadece aile fertleriyle birlikte yaklaşık yetmiş kişi kaldı. Böylece sayısı azalan kafile Ninevâ bölgesindeki Kerbelâ’ya vardı.
Kûfe Valisi Ubeydullah’ın emriyle kafileyi uzun süredir 1000 kişilik kuvvetiyle gözetlemekte olan Hür b. Yezîd Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’ya ulaştığını valiye bildirdi. O da kafilenin sarp ve müstahkem yerlere sığınmasına engel olunmasını, susuz ve savunmasız bir yerde konaklamaya mecbur edilmesini istedi. Rey valiliğine getirilen Ömer b. Sa’d b. Ebû Vakkas’a da ordusuyla Hz. Hüseyin üzerine yürümesini ve bu meseleyi halletmesini emretti. Ömer b. Sa’d önce bu işe yanaşmak istemediyse de yoğun ısrar ve Rey valiliğinden alınma tehdidi karşısında kafilenin üstüne yürüdü.
Sureti haktan görünen, yüze gülen, arkadan hançer saplayan, konuşunca dilinden bal, dişinden ve işinden zehir akıtan insanları Rabbim, bize Kur’an’ında tanıtıyor. Kur’an okumayanların da gözlerine sokacak şekilde yaşanan hayattan örnekler sunuyor.
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, onun dünya hayatındaki sözü hoşuna gider. Kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Halbuki O, düşmanların en azılısıdır. O, işbaşına geçtiği zaman yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah, bozgunculuk yapanı sevmez.” (Bakara sûresi: 204-205)
Aslan yavrusu, Fatıma’nın ciğerparesi, Sevgili Peygamberimizin sevgilisi, Cennet delikanlılarının efendisi, Mazlumların öncüsü Hz. Hüseyin (R.A.)’i şehit edenlerin başında ordu komutanı olan Ömer ibn-i Sa’d ibn-i Ebi Vakkas, Hz. Ali’nin en yakın arkadaşlarından olan Sa’d ibn-i Ebi Vakkas’ın oğludur. Kûfe Valisi Ubeydullah ibni Ziyad, onu Rey şehrine vali olarak atar ama önce Hüseyin’i öldürmesini ister. Sabahlara kadar gözyaşı döken, en yakınları tarafından “Öl ama Hüseyin’i öldürme” diye nasihat edilmesine rağmen “Hüseyin’i öldürmede ateş var, valilikte tat var” diyerek hem ağlamış, hem öldürmek üzere ordusunu Hz. Hüseyin (R.A.)’in üzerine aç kurtlar gibi salmış.
İşte Ömer! Sa’d b. Ebi Vakkas’ın oğlu... İslâm için ilk defa kan döken, Aşere-i mübeşşereden olan Sa’d’ın oğlu. Yezid’in ordusunun başına geçmiş, Resûlullah (S.A.V.)’in torununu öldürmeye gidiyor.. Aslında bütün akraba ve dostları, dünyalık için Hz. Hüseyin’i öldürmeye gitmemesini söylemişlerdi Fakat O, Rey şehrine vali olmak için; ibn-i Ziyad’ın teklifini kabul etti ve ordunun başına geçti. Rabbim muhafaza eylesin. Amin.
Mal ve makam düşkünlüğü insanı ne kadar şaşırtıyor ve nasıl felâket çukuruna düşürüyor. Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri, dünyayı ayaklarının altına almıştı. Onun yanında mal ve makamın hiçbir kıymeti yoktu. Üstelik hayatta iken Cennet’le müjdelenmiş olduğu halde toprakta gezerdi. İşte Ömer b. Sa’d, O babanın oğlu idi. Fakat kısa zamanda fikirler başkalaşmış, âlemin ahvalinde değişme olmuştu. Bunun, sonucu olarak Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin’in şan ve şerefinin yüksekliğini bildiği halde Rey valiliğinden vazgeçememiş ve göz göre göre kendini Cehennem ateşine atmaya cesaret edebilmiştir.
Evet Ömer b. Sa’d... Bu kişi, Hz. Hüseyin’i vuran Emevî ordusunun kumandanı idi. Aile fertlerinin itirazlarına rağmen dünya hırsına aldanan ve kumandanlıktan vazgeçemeyen bir kimse... Bu davranışı ile muhterem babası Âşere-i Mübeşşere’den Sa’d b. Ebi Vakkas Hazretlerinin kemiklerini sızlatan biri. İşte dünya hırsının kişileri nerelere sürükleyeceğinin mücessem örneği. YaRabbi Sen bizi muhafaza eyle. Amin.
Hasan (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.):
Dinarı (Altın, para) sevmek; her hatanın, günahın başıdır. buyurdu. (1)
Hz. İsa (A.S.) da:
Dünyayı sevmek; her hatanın, günahın başıdır, buyurmuştur. (2)
Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin’e yaklaşınca, ona bir elçi göndererek, buralara geliş sebebini sordu. Hz. Hüseyin, Ömer’in gönderdiği elçiye kendisini Kûfeliler’in çağırdığını, 18.000 kişinin biat ettikten sonra biatlarını bozduğunu, dönüp gitmek istediğinde de Hür b. Yezîd’in engel olduğunu ve kendisini buraya kadar gelmek zorunda bıraktığını anlattı ve: “İzin verin dönüp gideyim” dedi.
Yezid’e biat ederek zelil bir şekilde yaşamaktansa kılıç altında ölmeyi tercih eden Hz. Hüseyin (R.A.), komutandan çekip gitmesi için izin ister ama Komutan, ben de seni seviyorum, gitmeni isterim fakat vali senin ya biat etmeni veya öldürmemi emretti” diyerek valiliğin tadına varmak için izin vermez.
Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin ile çarpışmak istemediği için bu cevaptan memnun kaldı ve durumu Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirdi. Ubeydullah ise Yezîd’e biat önermesini ve reddi halinde kafilenin su ile irtibatını kesmesini istedi. Bunun üzerine Ömer Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağıranlar arasında bulunan Amr b. Haccâc’ı su yollarını kesmekle görevlendirdi; sonra da birkaç defa Hüseyin’le gizlice görüştü. Aralarında ne konuştukları tam olarak bilinmemekle beraber tahminlere göre Hz. Hüseyin şu teklifleri yapmıştır: Geldiği yere dönmek, bizzat Yezid’e gidip biat etmek veya İslâm serhadlerinden birinde cihadla meşgul olmak. Ömer, kabul edilebileceği ve böylece kendisinin de bu sıkıntılı işten kurtulacağı ümidiyle teklifi Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirdi. Ubeydullah önce bu teklifi uygun gördüyse de Sıffin’de Hz. Ali (R.A.)’nun safında çarpışanlardan Şemir b. Zülcevşen ona önemli bir fırsatı kaçırmış olacağını hatırlatarak Fırat nehriyle irtibatı kesilmiş ümitsizlik içindeki Hüseyin’i isteğine boyun eğdirmesini veya cezalandırmasını söyledi. Ayrıca O’nun Ömer ile geceleri gizlice görüştüğünü belirtti. Bunun üzerine Ubeydullah, Şemir ile Ömer’e bir mektup göndererek Hüseyin’in doğrudan kendisine teslim olmasını sağlamasını, bunu başaramazsa onunla savaşmasını, aksi takdirde kumandayı Şemir’e bırakmasını emretti. Şemir karargâha 9 Muharrem Perşembe günü ulaştı. Ömer b. Sa’d kumandayı, dolayısıyla kazandığı dünyalığı elden kaçırmamak için bu görevi yerine getireceğini söyledi.
Muharrem ayının 9’u perşembeydi. Ömer b. Sa’d, aldığı emri Hz. Hüseyin’e bildirdi ve görüşünü istedi.
Hz. Hüseyin de, o gecelik mühlet istedi ve orduları kamplarına çekildiler.
Hz. Hüseyin kardeşlerini ve arkadaşlarını yanına topladı; ve onlara bir konuşma yaparak, gece karanlığından istifade ederek gitmelerini söyledi. Fakat onlar bu teklifi reddettiler ve beraber kaldılar. Hz. Hüseyin ve yanındakiler o geceyi dua, namaz ve istiğfarla geçirdiler.
Ne var ki Iraklılar O’nu kardeşleriyle yalnız bıraktılar. Onu davet edip Kerbela çöllerine getirdiler; sonra da İbn-i Ziyad’ın askerleri oldular. Yemin billâhlar ederek yardım sözü veren Kûfe ahalisi ise korkunç bir döneklik ve ahde vefasızlık yaparak yerlerinden kıpırdamadılar.
Hz. Hüseyin’in yanında sadece 32 atlı ve 40 piyade askeri vardı. Ertesi gün Hz. Hüseyin gerekli savaş hazırlıklarını yaptıktan sonra atına bindi ve önünde bir mushaf olduğu halde Ömer’in ordusuna yaklaşarak kendisinin buraya geliş amacını anlamaları, hakkında insaflı hüküm vermeleri halinde saadete kavuşacaklarını ve üzerine yürümelerine gerek kalmayacağını, mazeretini dikkate almamaları durumunda ise istediklerini yapmalarını söyledi. Bazı kaynaklara göre Hz. Hüseyin bu konuşmasında anne babasının ve amcalarının İslâm’a hizmetlerini dile getirmiş. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)in kendisi hakkındaki övücü ifadelerinden söz etmiş ve kanını akıtmanın büyük vebal doğuracağını hatırlatmıştır. Hz. Hüseyin’in bu konuşması üzerine Hür b. Yezid yaptıklarına pişman olarak onun safına geçti.
Kerbela’da Hz. Hüseyin (R.A.)’i ilk karşılayıp susuz bir yere yerleşmeye zorlayan Hür ibn-i Yezid, valinin göndereceği katiller ordusu gelinceye kadar Hz. Hüseyin (R.A.)’i orada tutan, geri gitmesine izin vermeyen, katiller ordusu gelince Hz. Hüseyin (R.A.)’i onlara teslim eden Hür ibn-i Yezid, Hz. Hüseyin (R.A.)’in öldürüleceğini anlayınca katiller ordusunun başı Ömer ibn-i Sa’d’a gider ve öldürmemesini ister, Ömer, göz yaşları arasında öldürme emrini verir. Bunun üzerine Hür ibn-i Yezid, yer değiştirir ve Hz. Hüseyin (R.A.)’in yanına geçer ama biraz sonra katiller ordusu tarafından öldürülür.
Vaktinde gelmeyen yardım, yardım değildir. Açlıktan öldürdüğünüz adamın kabrini altından yapsanız ve üzerine yağ ile bal dökseniz faydası yoktur. Muharrem’in onuncu günü o gözyaşları içinde Hz. Hüseyin (R.A.)’i öldürmeye gelen komutan zulmünden önce öğle namazını da ihmal etmez.
Hz. Ali (R.A.)’yi hançerleyerek şehit eden Abdürrahman ibni Mülcem, çok fazla namaz kıldığından alnında namaz izi varmış. (3)
Hz. Hasan (R.A)’den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bizi şöyle uyarır:
“Sakın kişinin namazı ve orucu sizi aldatmasın. Dileyen namaz kılsın, dileyen oruç tutsun. Emaneti olmayanın dini olmaz” (4)
Gönülleri Müslümanlarla olan, kılıçları kafirlerle olan insanlarımız, makamların, mevkilerin, unvanların tadına varmak için kafire gözyaşları arasında hizmet ederken döktükleri gözyaşı cehennemdeki ateşine benzin görevi yapar. Bu dünyada Müslüman’ı biraz daha fazla öldürsün diye kafire petrol taşımasına katkıda bulunanlar kendi ateşlerinin yakıtını taşırlar.
Ömer b. Sa’d’ın sancağıyla gelip ilk oku atması üzerine başlayan savaş birbirine denk olmayan bu kuvvetler arasında tam bir dram şeklinde devam etti ve Hz. Hüseyin’in savaşa başlarken yirmi üç süvariyle kırk piyadeden oluşan askerleri kısa sürede azaldı. Savaşın sonlarında artık sıcak ve susuzluktan bitkin hale düşen bu az sayıdaki insanın başında piyade olarak cesaretle dövüşen Hz. Hüseyin’e Şemir b. Zülcevşen’in emriyle her taraftan hücum edildi. Sinan b. Enes en-Nehaî önce bir harbe saplayıp onu yere düşürdü, sonra da atından inerek saçlarını ve daha sonra başını kesti; oradakiler de cesedini soyup her şeyini, ardından da çadırları yağmaladılar. Bir avuç insan, yine kendileri gibi Müslüman olduğunu söyleyen bir ordu karşısında kahramanca Hakk’ı müdafaa etti; ama âlemdeki “hikmet” kanunu gereği ekseriyet zulmünde galib oldu. Allah Resulü (S.A.V.)’in gözbebeği torunu ve yakınları hunharca şehid edildi. Tertemiz kanları Kerbelâ toprağına döküldü. Asırlardır şenlik sembolü olarak kutlanan Aşure günü de hüzne bulandı. Şehidlerin cesetleri ertesi gün Beni Esed mensuplarının ikamet ettiği Gadiriye köylülerince toprağa verildi.
Artık Kerbelâ, İslâm değil, cahilî-Arap asabiyyeti kokuyordu artık. Resûlullah (S.A.V.)’in torununu öldürmeye koşarken ayet, Kur’an duymak istemiyor, tanrılaştırdıkları kimselere kulluklarını ifa ediyorlardı, Yezid’in askerleri.
Mehmet Talü _________________ BAKIP SENİ GÖREN AŞIK
BAŞKA CEMÂLİ NEYLESİN
DOSTLUĞUNA EREN SADIK
BAŞKA VİSÂLİ NEYLESİN. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cmt May 31, 2008 12:47 pm Mesaj konusu: Kerbela ve Hüseynî duruş |
|
|
Kerbela ve Hüseynî duruş
Muharrem ayı ile birlikte Müslümanların sinesine ok gibi saplanan; duyanın, okuyanın gönlünü pare pare eden Kerbela olayları, özellikle de Hazreti Hüseyin (ra) efendimizin yaşadığı zulüm ve işkence kıyamete kadar unutulacak cinsten değildir.
M. Asım Köksal merhumun “Kerbela faciası” adlı eserinde güzel bir ifade ile genel bir kanaat ortaya koymuştur;
“Kanâatimize göre, bu facianın belli başlı sorumluları; kendisinden başlıca İmam ve önder tanımadıklarını, yoluna baş koyduklarını ve her hususta Kendisine yar ve yardımcı olacaklarını, ard arda gönderdikleri elçiler, yağdırdıkları mektuplarla bildirerek Hz. Hüseyin’i Küfe’ye ısrarla davet ettikten sonra, İbn–i Ziyad’a harar ve çuvallar dolusuna satılıp Hz. Hüseyin’den yüz çeviren ve bu ihanetleri yetmiyormuş gibi, Onu, Kerbelâ’da kuşatarak şehit eden ve ettiren Küfe Eşrafıdır”...
Yani dünya menfaati için satılmışlığın ve kalleşliğin son noktası (!)
Hz. Hüseyin, her yönüyle örnek bir insandı, örnek bir Müslüman’dı. Hz. Hüseyin kendine biçilen ömür sermayesini Allah’ın istediği şekilde yaşamış, Peygamber efendimizin övgüsüne mashar olmuştur. ‘’Hüseyin Bendendir ve Ben Hüseyin’denim”, “Hasan ve Hüseyin Cennet Gençlerinin efendileridir” sözleri onun ve mübarek kardeşi Hz. Hasan Efendimiz için söylenmiştir.
Tarihte olmuş olayların tarafları, Allah (cc) huzurunda hesap vermekten asla kurtulamayacaktır. Bize düşen buradan çıkarılması gereken derslerdir. Biz onun ahlaki özelliklerinden bahsederek onun yüce şefaatinden nasiptar olmanın yoluna bakmalıyız.
İşte Onun hayatından kesitler;
İbn–i Şehraşub Menakıb kitabında Ruhayni’den şöyle nakl ediyor:
“İmam Hasan ve İmam Hüseyin (alehim’es selam) abdest almakla meşgul olan yaşlı bir adamın yanından geçerken onun doğru abdest almadığını gördüler, onu rahatsız olmayacak bir şekilde hidayet etmek için abdest konusunda tartışmaya başladılar, onlardan her biri diğerine; senin abdest alman doğru değildir diyordu. Yaşlı adama: “Kimin doğru abdest aldığına sen karar ver” deyip abdest almaya başladılar. “Hangimizin abdesti daha doğrudur?” dediklerinde yaşlı adam şöyle dedi: “Sizin ikiniz de güzel abdest aldınız, ama bu cahil ve yaşlı kişi doğru abdest almadı.” Böylece yaşlı adam rahatsız olmaksızın doğru abdest almayı öğrenmiş oldu.
İbn–i Asakir, Tarih–i Dimaşk kitabında şöyle naklediyor: “Bir gün İmam Hüseyin (a.s), abalarını yere sermiş kuru ekmek yemekle meşgul olan bir grup fakir ve yoksulların yanından geçerken İmam’ı yemeğe davet ettiler. İmam (a.s) atından inip; “Allah mütekebbirleri sevmez” buyurup onlarla yemek yemeğe meşgul oldu.
Sonra onlara; “Ben sizin davetinizi kabul ettiğim gibi siz de benim davetimi kabul edin “ buyurdu. Onlar da bu daveti kabul ettiler. İmam (a.s) onları evine götürüp cariyesi Rubab’a şöyle dedi: “Azık olarak topladığın şeyleri misafirlere getir.” İmam (a.s) onları iyice ağırladıktan sonra bir takım hediyelerle onları uğurladı.
Hz. Hüseyin efendimizin, Küfeye gitmesine engel olmak isteyenlerin hepsine söylediği tek söz;
“Küfeliler, bana yazdılar. Hak ve gerçek yolun alâmet ve belirtilerini diriltmek, bid’at ve dalâletleri yok etmek üzere yanlarına gelmemi istediler”
Aslında Hz. Hüseyin küfelilerin onu öldürmeye yelteneceklerini biliyordu. O gelecek nesillere bir duruş sergilemek, hak olan davanın mutlak şekilde fedakarlıklara göğüs germekle savunulacağını ispat etmek istiyordu. Evet onun duruşu sonraki nesillere örnek olmuştur. Asırlar sonra bile onun duruşundan bahisle “Hüseynî duruş” tabirini kullanıyoruz.
Dünya durdukça Hüseyni duruş sahipleri de olacak, kendini dünya menfaatine satan alçaklar da (!) Bize düşen şehit kanlarıyla sulanan kutsal vatan topraklarını “Hüseynî bir duruşla“ korumak ve kollamak olmalıdır. Bence, Kerbela’dan millet olarak çıkarmamız gereken derslerden biri bu olmalıdır. Başta Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz olmak üzere Kerbela ve vatan şehitlerini rahmetle anıyoruz...
Uğur Kepekçi _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
<<ÜLKÜM>> Üstçavuş


Kayıt: 15 Arl 2007 Mesajlar: 121 Konum: KONYA
|
Tarih: Cmt May 31, 2008 12:51 pm Mesaj konusu: HZ. HÜSEYİN'E VÂRİS OLMAK |
|
|
HZ. HÜSEYİN’E VÂRİS OLMAK
Her yer bir Kerbelâ’dır… Her devirde “yezit”ler olduğu gibi “Hüseyin”ler de vardır. Asıl babayiğitlik ise Hz. Hüseyin’e varis olmaktır; işte o zaman Hz. Hüseyin ‘bir semboldür, bir örnektir’; örnek alınacak onun davranışıdır, duruşudur.
Daha önce yazdığımız “Kerbelâ ve Hüseynî duruş” adlı makalemizde dünya menfaati için satılmışlığın ve kalleşliğin son noktasını merhum M. Asım Köksal’ın şu ifadeleriyle dile getirmiştik: “Kanâatimize göre, bu facianın belli başlı sorumluları; kendisinden başka imam ve önder tanımadıklarını, yoluna baş koyduklarını ve her hususta kendisine yâr ve yardımcı olacaklarını, ard arda gönderdikleri elçiler, yağdırdıkları mektuplarla bildirerek Hz. Hüseyin'i Küfe’ye ısrarla davet ettikten sonra, İbn-i Ziyad'a harar ve çuvallar dolusuna satılıp Hz. Hüseyin'den yüz çeviren ve bu ihanetleri yetmiyormuş gibi, Onu, Kerbelâ'da kuşatarak şehit eden ve ettiren Küfe eşrafıdır” (M. Asım Köksal, ‘Hz. Hüseyin Ve Kerbela Faciası’ adlı eserden…). Bu tespitten de anlaşılacağı üzere Kerbelâ vakası, elde ettikleri iktidarlarını korumak için dünya menfaati uğruna bizzat Yüce Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav) tarafından ''Hüseyin Bendendir ve Ben Hüseyin'denim”, “Hasan ve Hüseyin Cennet Gençlerinin efendileridir” övgülerine layık olan Ehlibeyt ve taraftarlarının dünyada eşine az rastlanır işkencelerle katledildiği olaylar bütünüdür.
Hz. Adem’den bu yana ve kıyamete kadar iyi ile kötünün, hak ile batılın temsilcileri, yar ve yarenleri mutlaka olacaktır. Önemli olan; yaşadığımız zaman ve şartlarda duracağımız saftır, sergileyeceğimiz duruştur. Kıyamete kadar “yezitlerin” de “Hüseyinlerin” de varisleri bitmeyecektir. Her fert sergileyeceği davranışla mutlaka bir safta yer almıştır; kendisi safını bilse de bilmese de (!) safından hesaba çekilecektir.
Ateş ateştir; ister bilerek, ister bilmeyerek olsun, içerisine düşeni yakar… Kişinin safını belirlemesi de bundan dolayı çok önemlidir; Hz. Hüseyin’i katledenler ve o safta yer alanlar, hesap gününde ‘ben bilmeden yaptım’ deme şansına asla sahip değildir.
Peki, gelelim bugünümüze…
Dünyada kan, zulüm ve işkencelerin diz boyu olduğu bir dönemi yaşıyoruz. İşkence kamplarında Hz. Hüseyin’e reva görülen eziyetler, yine devam etmektedir…
Zulmü yapanın, dinine ırkına bakılmaz. Zalim, zalimdir! Zalimin safında yer alan da zalimdir; adı, ırkı, dini, rütbesi, şartları ne olursa olsun değişmez. Bugün iktidar uğruna yapılanlar dünden farklı mıdır ki..! Sadece ülkemizde değil, küresel güçlerin kontrolünde iktidar edilen ve “Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz. (Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)” (Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63) nebevî ikaza rağmen zalimin safında yer alanların konumu dünden daha mı farklıdır?.. Asıl üzerinde düşünülmesi gereken de işte burasıdır bence.
Hıristiyanların kutsal saydıkları Noellerini en resmi ağızdan kutlayıp, Hicrî yılbaşını unutanlar…
İnsanlığın yüzkarası işkence kampı Guantanamo'da en ağır şartlarda zulüm uygulayanlarla, 22 İslam ülkesine getirmek istedikleri demokrasi (!) için en sadık dost ve müttefik olduğunu tekrar tekrar dile getirip, her zeminde ortak davranış sergileyenler…
ABD ile Müslüman kanının dökülmesinde (BOP Eş Başkanlığı dahil) ortaklık kurup, Türkiye’de “gelin canlar bir olalım” tiyatrosu sergileyenler…
Bu tiyatroda rol alanından, seyirci olanına, bu iktidarın devamına katkı sağlayanına varıncaya kadar herkes ama herkes safına bakmak zorundadır!
Şimdi herkesin vicdanında sorgulaması gereken, dünya ve ahiretini ilgilendiren soru şudur: “sahiden siz ‘yezit’in mi, ‘Hz. Hüseyin’in mi safındasınız?”
Uğur Kepekçi _________________ HEPİMİZ BİR KİLİMİN DESENLERİYİZ. |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|

|