BİZİM KÖŞE
BİRLİĞİN VE BİLGİNİN MEKANI
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Fatih Sultan Mehmet

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> SELÇUKLU ve OSMANLI DEVLETİ,SULTANLARI ve PADİŞAHLARI
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
son osmanlı
er
er


Kayıt: 28 Ksm 2007
Mesajlar: 21
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 1:42 am    Mesaj konusu: Fatih Sultan Mehmet Alıntıyla Cevap Gönder

FATİH SULTAN MEHMED
1451 - 1481

Babası : İkinci Murad

Annesi : Huma Hatun

Doğumu : 29 Mart 1432

Ölümü : 3 Mayıs 1481

Saltanatı : 1451 - 1481

Devlet Sınırları : 2.214.000 km2

HAYATI


Fatih Sultan Mehmed 29 Mart 1432'de Edirne'de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Huma Hatun'dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir padişahtı. Devrinin en büyük ulemalarından birisiydi ve yedi yabancı dil bilirdi. Alim, şair ve sanatkarları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi.

Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed'in en çok değer verdiği alimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.

Fatih Sultan Mehmed okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça'ya çevrilmiş olan felsefi eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı.

Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul'a getirtirdi. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu kendi döneminde İstanbul'a geldi. Ünlü Ressam Bellini'yi de İstanbul'a davet ederek kendi resmini yaptırdı. Şair ve açık görüşlüydü.

Fatih Sultan Mehmed 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat 25 sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul'u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğunu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı.

Hz.Muhammed'in (S.A.V) hadisi şerifinde müjdelediği İstanbul'un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı.

Orta Çağ'ı kapatıp, Yeniçağ'ı açan Cihan İmparatoru Fatih Sultan Mehmed, Nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü Maltepe'de vefat etti ve Fatih Camii'nin yanındaki Fatih Türbesi'ne defnedildi.

_________________
YA SEV YA TERKET
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi Yahoo Messenger MSN Messenger
OğuzHan32
Başçavuş
Başçavuş


Kayıt: 03 Oca 2008
Mesajlar: 254
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Cum Oca 11, 2008 9:27 am    Mesaj konusu: Fâtih Sultân Mehmed Alıntıyla Cevap Gönder

Fâtih Sultân Mehmed

Fâtih Sultân Mehmed, 30 Mart 1432 tarihinde Edirne Sarayında Hüma Hâtun’dan dünyaya geldi. Annesi onun gerçek saltanatını görmeden 1449 yılında vefât eyledi. Bir görüşe göre 19 ve bir diğerine göre 21 yaşında babasının vefatı üzerine üçüncü defa saltanat koltuğuna oturdu ve sınırları Tuna’dan Kızılırmak’a kadar genişleyen Devletinin başşehri olarak İstanbul’u almak ve Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olmak en büyük ideali idi.

İstanbul’u almak için Boğaz’a hâkim olmanın şart olduğunu bilen Sultân Mehmed, 1452’de Boğazkesen Hisârı dediği Rumelihisârını inşa ettirdi. Karşısında Yıldırım’ın inşa ettirdiği Anadoluhisârı yükseliyordu ve artık Osmanlının izni olmadan boğazı geçmek mümkün değildi. 1 Eylül 1452’de Edirne’ye dönen Sultân Mehmed, hemen kendisinin planlarını çizdiği topların dökümüne başladı. Deneyler yapıldı ve dünyanın harp aletleri alanında harikaları vücuda getirildi.

Planı sezen İmparator zor durumdaydı; zira Bizans ikiye ayrılmıştı. Avrupa, yardım için Katolik olmalarını istiyor ve Ortodokslar ise hayır diyordu. 12 Aralık 1452’de Ayasofya’da Katolik ayini yapılması, Sultân’ın işlerini kolaylaştırıyor ve Bizans Başbakanı Notaras, “Bizans’ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim” diyordu. Bizans’lılar parlayan ateşlerine ve Hz. Meryem’e güveniyorlardı. Ancak 1453 Şubatında Edirne’den yola çıkan toplar 5 Nisanda İstanbul önlerine geldi. 6 Nisan’da muhasara başladı. 53 gün süren muhasara sırasında Fâtih’in ordusu, tarihe geçen kahramanlıklar yazdı. Bizans’ın Galata ile Sarayburnu arasına gerdiği zincirler, Osmanlı donanmasının karadan yürütülerek Haliç’e girmesiyle parçalanmıştı. Muhasaranın 53. Günü Hz. Peygamber’in müjdelediği fetih 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti ve Osmanlı ordusu tekbir sesleriyle Topkapı ve Eğrikapı yönlerinden İstanbul’a girdi. Ayasofya’ya sığınan on binlerce insanın burnu bile kanamadı ve İslâm Hukukunun bu konudaki hükümleri aynen uygulandı ve herkese temel hak ve hürriyetleri tanındı.

Fâtih’in fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul’un maddi ve manevi imar edilmesidir. Bu işi tamamladıktan sonra Belgrad hariç bütün Balkanları Osmanlı Devleti’ne ilhak eyledi. Batıyı emniyete aldıktan sonra, kendisine pürüz çıkaran Karamanoğulları ve İsfendiyaroğulları Beyliklerini tamamen ortadan kaldırdı. Bu arada Bizans’ın artığı olan Trabzon’daki Pontus İmparatorluğu da 1461 yılında tamamen tasfiye edilmiş oldu. Komutanlarından Gedik Ahmed Paşa, Kırım’ı aldı.

Bütün bu fetihler, başta Abbasî Halifesi olmak üzere herkes tarafından takdir edilirken, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Fâtih’e kafa tutuyordu. Bunun üzerine Erzincan civarındaki Otlukbeli denilen yerde 1473 tarihinde bu sıkıntı da bertaraf edildi ve artık Osmanlı devleti Toroslara kadar genişledi. Fâtih Sultân Mehmed, yeni bir harbin hazırlığında iken, 1481 yılında 51 yaşında Gebze’de vefat etti. 28 yıllık padişahlığı süresince 2 İmparatorluk, 14 devlet ve 200 şehir fethederek Fâtih ünvanını Hz. Peygamber’den alan Sultân Mehmed, devletin sınırlarını 2.214.000 km2’ye genişletmişti ki, bu 3 Türkiye Cumhuriyeti eder demektir. Balistikteki keşifleri, Matematik ilmindeki dehası, dinî ilimlerde büyük bir âlim olması, Arapça, Farsça, Yunanca, Sırpça, İtalyanca ve benzeri önemli dünya dillerinden dokuzuna vâkıf olması, onu Osmanlı tarihinin en büyük askeri, devlet adamı ve âlimi olduğunu, düşmana ve dosta söyletmiştir.

Ona bu büyük fetihte yardımcı olan devlet adamları arasında, Çandarlı Halil Paşa, Mahmûd Paşa, Rum Mehmed Paşa, İshak Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Zağanos Mehmed Paşa, Balaban Bey, Bali Bey ve benzeri çok sayıda devlet adamı ve komutanları saymak mümkün olduğu gibi, manevi komutanlar arasında ise, asrının büyük âlimlerinden ve maneviyât erenlerinden, Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Molla Zeyrek, Akşemseddin, Hızır Bey, Hocazâde Efendi, Molla Vildân ve Molla Şeyh Vefâ ve benzeri zatları zikretmek icabeder.

_________________
Dün şehit kanıyla sulanan sensin

Bugün alkollere belenen sensin

Düşmandan sadaka dilenen sensin

Oy güzel vatanım, oy Anadolu..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Turaneli
Üstçavuş
Üstçavuş


Kayıt: 13 Ksm 2007
Mesajlar: 150
Konum: Tunceli

MesajTarih: Prş Oca 17, 2008 11:43 am    Mesaj konusu: Keşişin Fatih-e söylediği Alıntıyla Cevap Gönder

Keşişin Fatih’e söylediği

Kritovulos, 15. yüzyılda yaşamış Bizanslı bir tarihçidir. İstanbul’un fethini ve diğer önemli olayları, savaşları yazıp Fatih Sultan Mehmed’e takdim etmiştir. Ve Fatih’in takdirini kazanmıştır. tarih-i sultan mehmethan-ı sani. yazarı: kritovulos yıl: 1328 fatih sultan mehmet bu tarihi yazan kritovulos u imroz adasına kral yaparak ödüllendirmiştir.
Kritovulos’un Fatih dönemindeki on yedi yıllık olayları yazdığı, İstanbul’un Fethi adlı kitabında İstanbul’un nasıl elden çıkacağını bir falcının gözünden anlatmakta ve sanki bu günlere nazire yapmakta.

Fatih, İstanbul’a girip Ayasofya önüne geldiği zaman, derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği yöne bir adam gönderdi. Sakalları uzamış, perişan durumda bir keşiş bulup getirdiler. Huzura çıkardılar. Korktu, teskin ettiler. Neden zindana atıldığını sordular.
Keşiş, Türklerin kuşatma hazırlıkları sırasında Kostantin’in kendisini çağırıp İstanbul’u Türklerin alıp alamayacağını bildirmek için remil açmasını söylediğini; remilde İstanbul’un Türklerin eline geçtiğini bildirmesi üzerine, Kostantin’in kızarak kendisini zindana attırdığını anlattı. Keşiş sonra, “demek remilim doğru imiş” diye ekledi.
Bunun üzerine Fatih de İstanbul’un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil açmasını ve doğruyu söylerse armağanlar vereceğini bildirdi. Keşiş yeniden, bu defa Fatih için remil açtı. Ve remili şöyle yorumladı:
– İstanbul, Türklerin elinden savaş ile çıkmayacak. Lakin öyle bir zaman gelecek ki ellerindeki emlak ve toprak azalacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak.
Bu falın bildirdiği sonuçtan ileri derecede meteessir olan Fatih, ellerini gökyüzüne kaldırarak: “İstanbul’da edindiği yerleri yabancılara satanlar, Allah’ın gazabına uğrasınlar” diye beddua etti.

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
*AYYILDIZ*
er
er


Kayıt: 27 Arl 2007
Mesajlar: 27
Konum: Tunceli

MesajTarih: Cum Oca 25, 2008 10:04 am    Mesaj konusu: Ayosofyada İlk Cuma Alıntıyla Cevap Gönder

Fetih salı günüdür. Cum’aya kadar mimarlar hummalı bir çalışma ile Ayasofya’yı, namaz kılınabilir hâle getirmişlerdir. Surlar üzerinde okunan fetih ezanından sonra Ayasofya’da da Ezan-ı Muhammedî ve cum’a hutbesi okunacaktır… Bu ruha inşirah veren hadiseyi Ahmet Muhtar Paşa’nın kaleminden okuyalım: “Fethin diğer mühim hâdisesi, Ayasofya’da ilk cuma namazıdır. Mimarlar ve işçiler geceyi gündüze katıp çalışarak salı günü fetholunan şehrin en büyük kilisesinde cumaya kadar lüzumlu değişikliği yaptıktan sonra, pâdişah, emîrleri, mücâhidleri, gazîleri büyük bir alay ve erkânla gelip içeri adımını atar atmaz, mâbedin içinde ilâhî bir gulgule yükseldi, hâfızlar okumaya, müezzinler salâlara, ezanlara başlamışlardı. Cemâat bir ağızdan tekbir alıyor ve kubbe aksisadâlarla uğulduyordu. Nice dem bu ilâhî sesler sürüp gittikten sonra, müezzinler. “İnn-Allahe ve melâiketehû” âyetini yanık seslerle okumaya başlayınca, Akşemseddin Hazretleri, Sultan Mehmed Hân-ı Sânî Hazretleri’nin koltuğuna girip hürmetle kendisini minbere çıkardı. Etrâfa hidâyet nûru saçan seyf-i Muhammedî, elinde parıl parıl parlıyordu. Hazret-i Fâtih minberde yüksek ve heybetli bir sesle “Elhamdülillâh, elhamdülillâh” diye hutbe okumaya başlayıp, nîmet ve ihsânların hakikî sahibi Cenâb-ı Hakk’a yönelerek şükür ve hamdeylediği zamanda idi ki, câmide mevcut bütün gazîler, İslâm mücâhidleri bir acâib ferahlık, neş’e ve zevk ile kendinden geçme derecelerine gelip feryâd ve şâdümânî ile gözlerinden sel gibi yaşlar dökmeğe başladılar. Hazret-i Fâtih, bir hatib uslûb ve edâsı üzre hutbeyi okuyup bitirdikten sonra minberden inerek Akşemseddin Hazretleri’ni imâmete geçirip, cuma namazını ol vaktin icâbâtına göre İslâm mücâhidleri safları önünde ifâ eyledi."

_________________
Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Mehmet Akif Ersoy
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yesevi Torunları
Üstçavuş
Üstçavuş


Kayıt: 01 Oca 2008
Mesajlar: 138
Konum: Kahramanmaraş

MesajTarih: Cum Oca 25, 2008 10:58 am    Mesaj konusu: Fatih Sultan Mehmetin Bedduası Alıntıyla Cevap Gönder

Fatih Sultan Mehmetin Bedduası

Süheyl Ünver'in İstanbul Risaleleri kitabından

''Fatih İstanbul'u alıp da alayla Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi.

Sakalları uzamış, hali perişan bir keşiş bulup getirdiler. Huzura çıkardılar. Korktu, teskin ettiler.

Niçin hapsedildin diye sordular? Keşiş fala baktığını ve kuşatma hazırlıkları sırasında Konstantin'in kendisini çağırıp İstanbul'u Türklerin alıp almayacağını bildirmek için remil atmasını söylediğini, remilde İstanbul'un Türklerin eline geçeceğini söylemesi üzerinde de Konstantin'in kızarak onu zindana attırdığını hikâye etti. Ve şimdi karşınızda bulunuyorum, demek ki falım doğru imiş.

Bunun üzerine Fatih de İstanbul'un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse ödüllendirileceğini bildirdi.

Keşiş remil attı ve şöyle dedi:

- İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak, lakin öyle bir zaman gelecek ki emlak ve arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak.

Bu falın bildirdiği sonuçtan büyük üzüntü duyan Fatih ellerini kaldırarak 'İstanbul'da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasınlar!' diye beddua etti.''

Sami Ofer'in yatının Bodrum açıklarına geldiğini, X kişinin kardeşinin de içinde bulunduğu bir grubun helikopterle yata gittiğini ve orada Salıpazarı ihalesi işini bağladıklarını söylenmişti. yani diğer adıyla galataport alışverişi

İstanbul'un bu değerli bölgesinin yabancı iş adamlarına, yat buluşmaları ve gizli gece yarısı görüşmeleri ile satılması yıllarca konuşulacak.

Ne dersiniz?

Fatih Sultan Mehmet'in laneti onca yüzyılın ardından gelip bu insanları bulur mu?

Aslında bu soruyu her yıl İstanbul'un fethini kutlayıp yatlarda yabancı iş adamlarına semt pazarlayanlara (!) sormak gerekir.

Ne de olsa onların aklı bu işlere daha çok eriyor.

_________________
GeLDiGiN ZaMaN BoŞLuKLaRı DoLDuRaN DeĞiL... GiTTiĞiN ZaMaN YeRi DoLDuRuLaMaYaN OL...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ulubatlı Hasan
onbaşı
onbaşı


Kayıt: 18 Oca 2008
Mesajlar: 41
Konum: Sivas

MesajTarih: Cum Oca 25, 2008 11:05 am    Mesaj konusu: Fatih-in Fetih Siyaseti Alıntıyla Cevap Gönder

Fatih'in Fetih Siyaseti

Fatih Sultan Mehmed Han, gayesine, harb etmeden erişmeyi tercih ederdi... Çünkü böylece, kendi kuvvetlerini korumuş olduğu gibi; fethettiği memleketin mâli kaynakları da zedelenmiyordu.
Ancak ilk (tekliflerin reddi) halinde, harb etmek zaruri idi... Bilindiği gibi Müslüman-Türk orduları, düşmanla karşılaştıkları zaman; mutlaka şu teklifde bulunma sünnetini terk etmemişlerdir.

''Gelin Müslümanlığı kabul edin, kardeş olalım...

Kabul etmezseniz, hâkimiyetimize girip cizye (vergi) verin; sizi koruyalım...

Bu tekliflerin reddi üzerine, mecburen harb edilirdi. Taarruzdan önce askere anlatılırdı ki: ''Bu fetih müyesser olursa, ele geçecek ganimetin 1/5 [beytül-mâl] hissesi ayrıldıktan sonrası, gâziler arasında taksim edilecektir.'' İstanbul, Sırbistan, Bosna ve Mora'da birçok kalenin zaptı böyle olmuştur.

Fatih Sultan Mehmed Han, ekseriya veziriâzam vasıtasıyla, can ve mal emniyetini garanti ederek, Hükümdar veya kale komutanına valilik ve ''Dirlik'' (devlet arazisi) vaadiyle; harpsiz teslimi temin ederdi. Enez limanı, 1456'da Mora'nın ekseri kaleleri 1460'da, Güğercinlik kalesi ile Semendire 1459'da, böyle fethedilmiştir.

Emniyet gâyesiyle, teslim olan Müslüman Beylerine; Rumelinde ''Dirlik'' verirdi. Kastamonu (Candarlı) Beyi İsmail Beye, Filibe'de bazı yerleri; Alâiye Beyi Kılıç Arslan'a Gümülcüne'yi, Karamanoğlu'na Çirmen Sancağını; Şebin-Karahisar Beyi Dârâb beye aynı sancağı, timar olarak vermiştir.

Bu usul, kalelerin zaptına umumiyetle, yardımcı olmuştur.

Harp daima, son çare; daha doğrusu (çaresizlik) halinde başvurulan bir yoldu...

Fatih Sultan Mehmed Han daima, İslâm- Türk Hukukunun (harp ve sulh) kaidelerine tâbi olmuştur.

Avrupa'da ''anveten'' (zorla) yapılan fetihlerde; kanuna göre toprak ve emlâk, devlet malı oluyor. Halk da devlet himâyesine giriyordu. Müslüman olanlar, Osmanlı vatandaşlığının bütün hak ve vecibelerine sahip sayılıyordu. Gayrimüslim tebaa ise, sadece cizye (cüz'i bir vergi) ödemek şartıyla, canını ve malını Osmanlı himâyesine kavuşturuyordu. Bunlara İslâmî (emân) hükümleri tatbik ediliyordu.

(Aman) verilenlerin, hayatına dokunulamazdı. Bu sebeple Sadrazam Mahmud Paşa'nın ''aman'' verdiği Bosna Kralı; Fatih sultanın arzusuna rağmen, idam edilemedi... Kendi vatandaşlarının ihbarıyla bu kralın, öz babasını katlettiği ortaya çıkınca; ''kısas'' teklif edildi. Fakat Sultan Mehmed Han, bu şartlarda ''kısas'' tatbikinde bile tereddüt ediyordu. Meşhur Müfti El- Bistâmi'nin fetvâsı üzerine, mesele hallolabilmiştir.

Osmanlı Gâzilerinin zaman zaman, sert hareket ettiğini söyleyenlere de, şu cevap verilebilir: Burada gâye, sadece İlây-i kelimetullah'tır. Allah'ın ismini ve hâkimiyetini, dinini yaymaktır. O yerlerin fethi ve dolayısıyla İslâm'a kavuşturulması gerçekleştirilmek istenmiştir.

''Dârülharp'' (düşman memleketleri) içinde, Osmanlı akınları yapılırken; ancak ''Dârülislâm''a geçmekle, sulh ve adâletin gerçekleşebileceği anlatılmak isteniyordu.

Fatih Sultan Mehmed Han da, diğer birçok Osmanlı sultanları gibi, sertlikten nefret etmiştir. Sertliği, akıllı bir hareket de kabul etmezdi. Nitekim Mora'da fazla sert davrandığı için, düşmanı; ümitsiz ve canını dişine takarak mukavemete sevk eden, Zağanos Paşa'yı azletmiştir...

Kaleler sertlikle alınabilir. Ancak adaletle muhafaza edilebilir. O, böyle düşünüyordu.

_________________
VATAN NAMUSTUR SATILMAZ
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Turaneli
Üstçavuş
Üstçavuş


Kayıt: 13 Ksm 2007
Mesajlar: 150
Konum: Tunceli

MesajTarih: Cum Hzr 06, 2008 9:46 am    Mesaj konusu: Fatih Sultan Mehmedin Sözleri Alıntıyla Cevap Gönder

Fatih Sultan Mehmedin Sözleri

Sultan İkinci Mehmed henüz yedi yaşlarında iken hocası Molla Ak Şemsüddin kulağına eğildi ve başarının en önemli kuralını fısıldadı:

“Hedefini tespit etmelisin.”

Önce hedef belirlendi: “Kostantiniyye mutlaka fethedilecektir.”

Ak Şemsüddin hedef tespitinden sonrasını da söyledi:

“Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.”

“Hocam, ya şartlar elverişli olmazsa?” diye sordu. Ak Şemsüddin hiç duraksamadan cevap verdi:

“Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir, sana teslim olurlar. Çok çalışır, çok dua eder ve çok istersen Allah’ın rahmeti tecelli eder, rahmet tecelli ettiğinde nice olmazlar tahakkuk eder. (gerçekleşir)”

Ve günü gelince, çocuk yaşına bakmadan Bizans’ın fethini düşünmeye başladı.

Çandarlı Halil Paşa, gencecik padişahın niyetini duyar duymaz telaşlandı. Sadrazamdı. Sadrazam olarak genç padişaha yol göstermek gibi bir sorumluluğu vardı. Bu çocuk (Padişah) bir çocukluk edip Bizans’ın üzerine yürümeye kalkarsa, alimallah Osmanlı mülkü pâymâl olabilir, hatta elden gidebilirdi. Ümmet-i Muhammed’i bir aceminin acemiliğine kurban etmeyecekti. İkaz görevini yapacak, kelle pahasına olsa bile Padişahı bu maceradan vaz geçirecekti.

Bir gün hışımla genç padişahın huzuruna girdi ve selamı bile unutup sordu:

"Sen ümmet-i Muhammed’i hisar önünde telef etmek mi istersün?"

Genç Hünkâr, baba yadigârı Sadrazamının öfkelenmesinin sebebini az çok tahmin etmişti. Fakat ağzından duymak istiyordu:

“Kangi sebepten ümmet telef olubdur koca vezirum?”

“Bizans’ı feth itmeğe and virmişsün. Ümmetun telefatine başkaca sebep ne lâzım?”

“Beli, and virdük. Ya biz Bizans’ı, ya Bizans bizi alacak dedük! Bir mahzuru mu var?”

“Elbette!” diye cevap verdi Sadrazam, konuşurken uzunca sakalı titriyordu: “Elbette ki mahzuru var, olmayacak duadır ki, akl-ı selim olmayacak duaya hiç bir vakit amin dimez.”

Sultan İkinci Mehmed gülümsedi:

“Kangi duayı kabul edeceğini ancak Hak Tealâ bilür. Biz sadece arzımızı yapar hükm-i İlâhiyi bekleriz.”

Kalktı, Sadrazamına doğru birkaç küçük adım attı. Gözlerine baktı:

“Her daim dimez misin ki, kul kısmı gaza yolunda elinden geleni yapmakla mükelleftur. Biz dahi muştunun (fetih müjdesinin) tahakkuku cihetinde say edeceğiz. İnşaallah-ü Tealâ fetih mukarrerdir.”

“Nereden belli ki?”

“Doğru, henüz belli değil. Zaten teşebbüs olmadan tahakkuk olmaz. Biz dahi teşebbüs üzereyiz.”

Koca Sadrazamın aklı bu işe bir türlü yatmıyordu. İkna olmamıştı.

“Baban alamadı, ondan öncekiler de alamamıştı, sen nasıl alacaksın?” dedi hafiften alaycı.

Genç hükümdar hışımla pencereye döndü. Bir süre yeniçerilerin koşturmasını seyretti. Onlar fethe inanıyordu. Ama yaşlı Sadrazamını henüz inandıramamıştı.

Yüreğine ince bir sızı girdi. Bir an için endişelendi. Ne de olsa yaşlı Sadrazamın müthiş bir tecrübe birikimi vardı. Onbeş yaşından beri devlet hizmetindeydi. Kendisi ise onbeş yaşını geçeli ancak birkaç yıl olmuştu. Bu açıdan şartlar aleyhine görünüyordu.

Fakat şartlara teslim olmayacaktı. Çandarlı’ya döndü:

“Bak a vezirim” diye söze başladı, öfkesini tereddüdüne sarıp yutkunarak; “ben ne babama benzerim, ne babamdan öncekilere. Şimdiki zaman başkaca zamandır. Çaresi yok fetih olacak.”

İhtiyar Sadrazam, tezini savunma kararlılığı içinde tek geri adım atmadı:

“O zaman bil ki, bunun mes’uliyeti tamamiyle sana aittur, çünkü akıbeti hayır görmüyorum. Bizans İmparatoru ünvanını alayım derken, korkarım padişahlıktan da olacaksın. Bu ne hırs!”

Padişah ilk defa öftkelendi:

“Hırs değil iman!..” diye bağırdı, “dedik ya biz onu, ya o bizi! Hakikatli hükümdar olmanın başkaca çaresi yoktur.”

“Elinde olanla yetinsene.”

“Elimdekiyle yetinirsem elimde olan da gider Çandarlı, ne belledin. Zirvede durulmaz, ya devamlı tırmanırsınız, ya da aşağı kayarsınız. Ben gencim, tırmanacağım.”

Çandarlı çıkmak için toparlanırken:

“Ben söylemiş olayım, Hak Tealâ ve kulu nezdinde mes’uliyetten kurtulayım da, sen yine ne ki istersen yap, padişah sensin.”

“Şükrolsun biz padişah-ı cihanız ve Kostantiniyye’yi feth edeceğiz.”

“İmkânsız” diye dudak büzdü Çandarlı Halil Paşa.

“Neden koca vezir?”

“Çünkü surlar çok muhkemdir, muhkem surları yıkacak cesamette (büyüklükte) topumuz yoktur.”

Genç hükümdarın karşısına yine şartlar ve sebepler çıkmıştı. Ak Şemsüddin Hoca’nın sözlerini hatırladı. Gülümseyerek sordu:

“Surları yıkacak toplar günün birinde yapılacak mı?”

“Evet” dedi Sadrazam, “günün birinde herhal yapılır.”

Genç hükümdar kükredi:

“İşte bu gün o gündür vezirim! Topları kullanarak surları tar ü mar edecek Padişah da karşında duruyor.”

Ne demişti Ak Hoca:

“Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir, sana teslim olurlar. Çok çalışır, çok dua eder ve çok istersen Allah’ın rahmeti tecelli eder, rahmet tecelli ettiğinde nice olmazlar tahakkuk eder. (gerçekleşir)”

Şartlar değişti, Bizans teslim oldu, çünkü rahmet inmişti. Bakın nasıl?

Bizans İmparatoru Konstantin Dragazes’in hizmetinde Macar asıllı bir top dökümcüsü (mühendis diyebiliriz) vardı: Urban Usta. Tam o sırada, İmparatorla arasında küçük bir ücret anlaşmazlığı oldu. Bu yüzden Urban Usta pılısını-pırtısını topladı ve Edirne’ye gitti. Padişah’la görüşmek istedi. Topçu olduğunu söyleyince, Padişahın bu işle çok ilgilendiği bilindiğinden, hemen huzuruna çıkardılar. Urban Usta yanında getirdiği plânları Padişahın önüne koydu:

“Bunlar” dedi Bizans’ı koruyan surların plânıdır, tarafımdan en zayıf noktalar tespit edilmiş ve işaretlenmiştir.”

Ardından başka bir deri heybe açtı.

“Bunlar da işaretlenmiş yerleri yıkacak kuvvette gülleler atabilen topların plânlarıdır. Bana imkân ve fırsat verirseniz sizin için bu topları dökerim. Siz de surları yerle bir edersiniz.”

Rahmet tecelli etmişti: Geriye şükür ve gayret kalıyordu.

Müverrih Tursun Bey, kendi adını taşıyan tarihinde der ki:

"Çün erkân-ı devlet vü mülâzımân-ı hazret kal'anun kapularun açdılar, Sultan Mehemmed-i Gazî, Hazret-i Muhammed-i Arabî aleyhi efdalü's-salavât, Burâka binüp seyr-i cennet ider gibi, ulema ve umerâsı ile kal‘ayı teşrif buyurdu." Mübarek fethin 549. yıldönümünde, “cevher insan” modeline hasret oluşumuzu da dikkate alarak, Fatih Sultan Mehmed'in kimliği, kişiliği ve yetişme tarzı üzerinde dikkatle durmak lâzım.

Öncelikle belirtmeliyim ki, Sultan İkinci Mehmed’in doğduğu dünyada, bir fatihin yetişmesi için gerekli maddi-manevi tüm şartlar hazırdı. Osmanoğlu'nun elinde, Malazgirt zaferinden itibaren oluşan aynı kıble eksenli, Kur'an orjinli insan kaynakları vardı. Mesela hocaları: Tarih, Molla Gürani gibi, Ak Şemsüddin gibi, Molla Hüsrev gibi cevherlerin aynı dönemi paylaşmalarına pek nadir şahit olmuştur. Bu bilim ve yürek adamları ise sadece aynı dönemi paylaşmakla kalmamış, aynı çocuğu aynı anda beslemek gibi İlâhî bir tevafukun unsuru olmuşlardır.

Dikkat: “Fetih ekseni” bir birini tamamlayan üç "âbide insan"dan oluşuyor. Biri Fatih Sultan Mehmed, ikincisi Ak Şemsüddin, üçüncüsü Ulubatlı Hasan...

Ulubatlı Hasan toplumsal terbiyenin cihad ruhunu, Ak Hoca, Kur'an ve Sünnet gibi dinin temel kaynaklarını, Sultan Mehmed ise adâletli, kifayetli ve liyakatlı yönetimi temsil ediyor.

Millet bu üçlüyü yetiştirdiği zaman fetih yolları tekrar önünde açılacaktır.

Sihirli formül şudur: İnsan+Hedef+ Gayret=Zafer

Fatih Sultan Mehmed Han, iki tarafında hocaları, hocalarının yanında vezirleri, beyleri, komutanları, arkasında peygamber müjdesine mazhar bir cennet ordusu ile 549 sene önce Roma’nın yüreğine girdi. Atını doğruca Ayasofya'ya sürdü ve o tarihte Ayasofya'nın içi henüz resim dolu olduğu için avlusunda iki rekat "şükür namazı" kıldı.

Hemen sonra hıristiyan halka hitaben bir “Amannâme-hak ve özgürlükler belgesi” yayınladı... Altında Sadrazam olarak Zağanos Paşa’nın “Elfakir Zağanos” şeklinde imzası, (kendisini tüm beşeri ünvanlardan soyutlayıp fakrinde aczini rütbe yapması o günkü insanın karakteri hakkında temel bir fikir verir sanıyorum) üstünde ise Fatih’in tuğrası bulunan “Amannâme”, “Biz ki, emir-i âzam Sultan-ı muazzam Murad Han oğlu pâdişah-ı muazzam ve emiri âzam Sultan Muhammed Han’ız! Yerleri ve gökleri yaratan Allah adına, büyük Peygamber’imiz Muhammed Mustafa Aleyhimüsselâm adına, yüce kitabımız Kur’an-ı Azimüşşan adına, Allah’ın yüz yirmi dört bin peygamberi adına, büyük babamız, babamız ve oğullarımız adına, kuşandığımız kılıç adına yemin ederiz ki...” diye başlıyor, Fatih Sultan Mehmed, inanmayan, ayrı dinden, ayrı dilden, ayrı kılık kıyafetten, üstelik birkaç gün öncesine kadar kılıç kılıca savaştığı bir halka, bugün bile ulaşmaya çalıştığımız bazı temel hak ve özgürlükler bahşediyor.

Sadece kendi çağını değil, bugün “demokratik” geçinen bazı ülkelerdeki insan hakları uygulamalarını bile çok çok aşan meşhur “Amannâme”siyle, Fatih’in, hıristiyan halka verdiği hak ve özgürlükleri beş ana maddede özetleyebiliriz:

1. İnanç özgürlüğü,

2. İbadet özgürlüğü,

3. Kıyafet özgürlüğü,

4. Seyahat özgürlüğü,

5. Ticaret özgürlüğü.

Gerisine siz karar verin.

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yalvaç
onbaşı
onbaşı


Kayıt: 15 Oca 2008
Mesajlar: 35
Konum: ISPARTA

MesajTarih: Cum Hzr 06, 2008 9:59 am    Mesaj konusu: Fatih'in Gayesi Alıntıyla Cevap Gönder

Şu yaşanan hadise Fatih Sultan Mehmet Han’ın fetihlerini hangi gaye ile yaptığını gösteren açık bir delildir.

Tursun Bey’in ‘‘Tarih-i Ebul Feth’’ inde kaydedildiğine göre; Fatih Trabzon üzerine sefere çıktığında, ordusuyla birlikte dağlık ve ormanlık bir araziden geçiyordu. Yol geçişe uygun olmadığından, bazen baltacılar önden yer açıyorlardı. Yolun hiç bulunmadığı kayalık ve dağlık bir yerde, Fatih’in atı kaydı ve sarp bir yere doğru yuvarlandı. Fatih o an bir kayaya tutunmaya çalışırken elleri sıyrıldı ve kanamaya başladı. Trabzon Rum İmparatorluğu ile akrabalık bağı kurmuş olan Uzun Hasan, daha önce annesi Sara Hatun’u bu seferden vazgeçmesi için Fatih’e elçi olarak yollamıştı. Fatih’in içine düştüğü bu zor durumu fırsat bilen Sara Hatun, tam zamanı olduğunu düşünerek;

— Ey oğul! Han oğlu hansın, bir ulu hükümdarsın! Trabzon gibi küçük bir kal’a için bunca meşakkat niye?
Elleri sıyrıklarla dolu olan Fatih, Sara Hatun’a hayretle bakarak şöyle dedi:

—Ey koca analık! Bilmez misin ki, elimizde tuttuğumuz din-i İslam’ın kılıcıdır. Sen zanneyleme ki, bizim çektiğimiz bunca zahmetler, kuru bir toprak parçası içindir. Bilesin ki, bütün gayretlerimiz, Allah’ın dinine hizmet ve insanların hidayete kavuşmasına vesile olmaktır. Yarın Huzur-u Hakk’a vardıkta, yüzümüz kara olmasın diyedir. Elimizde İslam’ı tebliğ ve ta’zize imkân varken, zahmete katlanmayıp ta ten rahatını tercih edersek, bize gazi denmesi yalan olmaz mı? Ehl-i küfrün üzerine İslam la gitmez, onların azgınlıklarına mani olmaz isek, huzur-u İlahi ye hangi yüzle çıkarız?

_________________
Ulu Hakan 2.ABDÜLHAMİD HAN'ı anlamak her şeyi anlamak olacaktır.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> SELÇUKLU ve OSMANLI DEVLETİ,SULTANLARI ve PADİŞAHLARI Tüm zamanlar GMT + 3 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Geçiş Yap:  

Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız



BİZİM KÖŞE



Powered by phpBB © 2001 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu
Chronicles phpBB2 theme by Jakob Persson (http://www.eddingschronicles.com). Stone textures by Patty Herford.

Abuse - Report Abuse
Powered by forumup.com forum gratis free, create open your free forum!
Created by Raulken of Hyarbor S.r.l.
TOS & Privacy.

Page generation time: 0.07