BİZİM KÖŞE
BİRLİĞİN VE BİLGİNİN MEKANI
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

A'dan Z'ye Allah dostları, evliyalar....<<H>>
Sayfaya git 1, 2  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    BİZİM KÖŞE Forum Ana Sayfa -> İSLAM ALİMLERİ ve TASAVVUF BÜYÜKLERİ
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:33 am    Mesaj konusu: A'dan Z'ye Allah dostları, evliyalar....<<H>> Alıntıyla Cevap Gönder

Nur taneleri, insanlığın bir taneleri, Allah dostları, evliyalar.... Evliyâ-yı kirâm, Allahü teâlânın ve Peygamberinin (s.a.v) emir ve yasaklarını öğreterek, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için uğraşmışlardır.

Evliya; Allahü teâlânın rızâsını kazanmış, sevdiğini Allahü teâlâ için seven ve her işi O'nun rızâsı için yapan, her an Allahü teâlâ ile bulunan, gafletten uzaktırlar. Bütün bu Allah Dostları, aynı kaynaktan fışkıran nûrları, olduğu gibi göstermektedir. Hangisine bakarsanız bakın hepsinde aynı nuru göreceksiniz.

Bizlere elsiz bir böcekten ipekleri giydiren Rabbimiz,zehirli bir böcekten de balı yedirir ve yine bizlere ihsan ettiği akıl nimeti ile kendisini tanımamızı ister.

Hep dua ediyorduk:
"Allah'ım İslam ümmeti için birer rahmet olan âdil,muttaki ve mücahit ulemayı Sen koru!Onlara sıhhat ve afiyet ver...Onları başımızdan noksan etme!...Çünkü alimin ölümü âlemin ölümüdür.Yâ Rabbi!Sen mü'minlere güç ve kuvvet şuur ve feraset ver..."

Bu isimlerin hazırlanmasında Emeği geçenlerden Allah c.c. razı olsun.

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:34 am    Mesaj konusu: HABÎB-İ ACEMÎ Alıntıyla Cevap Gönder

HABÎB-İ ACEMÎ

Evliyânın büyüklerinden. Aslen Acem'dir (İranlıdır). Künyesi, Ebû Muhammed'dir. 738 (H.120)'de vefât etti. Vefât târihi hakkında başka rivâyetler de vardır. Habîb-iAcemî hazretleri, hazret-i Hasan-ı Basrî, hazret-i İbn-i Sîrîn, hazret-i Bekir binAbdullah el-Müzenî, hazret-i Ebî Temîme el-Huceymî gibi büyüklerle sohbet etti. İlim öğrenip hadîs rivâyet etti. Hazret-i Süleymân et-Teymî, hazret-i Hammâd bin Seleme, hazret-i Mutemir bin Süleymân, hazret-i Osman binHeysem gibi büyükler kendisinden hadîs-i şerîf rivâyet ettiler.

Önceleri çok zengindi. Fâizle para verirdi.Her gün borç tahsîl etmeye çıkardı. Para olarak borcunu tahsîl edemediği zaman, ayak kirâsı alır, onunla da o günün rızkını temin ederdi. Bir gün borç tahsîl etmeye gitti. Aradığı şahsı evinde bulamadı. Borçlunun hanımı; "Sana verilecek bir şeyim yoktur. Sâdece bir koyun kellesi var. İstersen onu vereyim." dedi. Habîb-i Acemî teklifi kabûl etti. Onu evine götürdü. Hanımına; "Bunu pişir de yiyelim." dedi. Hanımı; "Evde odun ve ekmek yok." dedi.

Habîb-i Acemî aynı usûlle odun ve ekmek alıp geldi. Hanımı yemeği pişirip önüne koydu. Tam yemeği yiyeceği sırada, kapıya birisi geldi. "Allah rızâsı için bir sadaka." dedi.Habîb dilenciye; "Bunca zamandan beri sana o kadar şey veriyoruz. Sen zengin olmadın, ama biz fakir oluyoruz." diyerek yüzüne kapıyı kapadı. O kimse mahzun olarak gitti. Habîb-i Acemî, geri sofraya geldiğinde kabın içindeki yemeğin kan hâline dönmüş olduğunu gördü. O anda kalbinde bir değişiklik hissetti. Yerinde duramadı. Bir Cumâ günü Hasan-ı Basrî'nin evinin yolunu tuttu. Yolda giderken, oyun oynayan çocuklarHabîb-i Acemî'yi görünce birbirlerine; "Kaçın kaçın, fâiz yiyen Habîb geliyor. Ayağından kalkan toz bize gelir de, biz de onun gibi bedbaht oluruz!" dediler.

Çocukların bu sözleri kendisine çok ağır geldi. Hasan-ıBasrî hazretlerinin meclisine gelip elini öptü. Allahü teâlânın, sonsuz olan lütfu ve ihsânı ile tövbe-i nasûh eyledi ve onun talebelerinden oldu. Önceki yaptıklarına çok pişman oldu. Allahü teâlâya şöyle münâcatta bulundu: "YâRabbî! Ben çok günahkârım. Fakat senin magfiretin sonsuzdur. Beni affet. Senin her şeye gücün yeter. Kudretin sonsuzdur. Dilediğini yaparsın. Sen öyle büyüksün ki, benim dermanım ancak sendedir. Ben ancak sana sığınırım. Yâ Rabbî! Fermanına boyun eğdim ve sana teslim oldum. Beni affet!"

Oradan ayrılıp evine dönerken kendisine borcu olanlar onu görüp alacaklarını ister endişesiyle kaçmak istediler. Bu durumu görünce; "Kaçmayın! Bugün benim sizden kaçmam lazımdır." buyurdu.Yolda giderken yine oyun oynayan çocukların yanından geçiyordu. Çocuklar kendisini görünce birbirlerine; "Kaçın, kaçın! Tövbekâr Habîb geliyor. Üzerine bizden toz bulaşmasın. Bulaşırsa cenâb-ı Hakk'a âsî oluruz." dediler. Çocukların bu sözleri üzerine çok duygulandı, yüreği sızladı ve; "Yâ Rabbî! Bir tövbemle ismimi iyilerden eyledin." diye şükretti.

Habîb-i Acemî hazretleri, şehrin her tarafına tellâllar çıkararak; "Her kimin Habîb'e borcu varsa, bundan vazgeçti. Aldığı fâizleri de geri dağıtacaktır!" diye îlân ettirdi. Servetinin hepsini fakirlere dağıttı. Günün birinde bir kimse geldi. Dağıtacak malı kalmadığından, üzerindeki gömleği gelen kimseye verdi.

Sonra Fırat Nehrinin kenarında bir kulübe yapıp orada ibâdetle meşgûl oldu. Gündüz Hasan-ı Basrî'nin sohbetinde bulunup, gece ibâdet ederdi. Hasan-ı Basrî hazretlerinin sözleri kalbine öyle tesir ederdi ki, kendinden geçmiş olarak dinlerdi.

Ne zaman yanında Kur'ân-ı kerîm okunsa inleyerek ağlardı. "Sen Acemsin. Fârisî konuşursun. Arabî bilmediğin halde bu ağlaman hangi sebeptendir!" diye sorduklarında; "Evet, lisanım Acemîdir. Lâkin kalbim Arabîdir" buyururdu. Daha sonra Arabî lisânını öğrendi. Çok fasih (açık) Arabî konuşurdu.Kendisi, Terviye günü Basra'da, Arefe günü Arafat'ta görülürdü. Bir gün dervişlerden biri; "Habîb-iAcemî, Acem olduğu halde, Arabî bilmediği halde acaba bu çok yüksek mertebeye nasıl kavuştu?" diye kalbinden geçirdi. O anda hafiften bir ses "Evet o Acemîdir. Lakin Habîb (sevgili) ve âşıktır." diyordu.

Habîb-i Acemî hazretlerine; "Allahü teâlânın rızâsı hangi şeydedir?" diye sordular. "İçinde nifak tozu bulunmayan kalpte." buyurdu.

Hasan-ı Basrî, Dicle Nehri kenarında gemi bekliyordu. O sırada Habîb-i Acemî oraya geldi ve; "Ne bekliyorsun?" dedi. O da; "Gemiye bineceğim, onu bekliyorum." dedi. Habîb-i Acemî; "Gemiye ne hâcet, suyun üzerinden yürüyerek geçiniz." buyurunca Hasan-ıBasrî; "Suyun üzerinde gitmeye sebep gemidir. Biz sebeplere yapışarak hareket ederiz. Onun için gemiyi bekleyeceğiz." dedi. Habîb-i Acemî; "Siz, yakîn mertebesine ulaşmamışsınız." diyerek, su üzerinde yürüyerek karşıya geçti. Derecesi, kendisinden çok büyük olan Hasan-ı Basrî ise; "Sen de, ilm-ül yakîn derecesine kavuşamamışsın." dedi ve geminin gelmesini bekledi.

Horasanlı bir kimse, Basra'da yerleşmek için, Horasan'daki evini 10.000 dirheme satıp, hanımı ile berâber Basra'ya geldi. Hacca gidecekti. Basra'da, bu on bin dirhemi kime emânet edebilirim? diye sordu.Habîb-i Acemî hazretlerini gösterdiler. Horasanlı zât Habîb-i Acemî'ye geldi ve şöyle dedi: "Ben hanımımla berâber hacca gidiyorum. Bu on bin dirhem ile burada (Basra'da) bir ev almak istiyorum. Münâsip bir ev bulursanız, bu para ile alırsınız."

Horasanlı böyle dedikten sonra hanımı ile beraber Mekke'ye doğru yoluna devam etti. Bu sırada Basra'da kıtlık meydana geldi. Habîb-i Acemî dostlarıyla istişâre edip, bu parayla gıdâ maddesi almaya ve muhtaçlara dağıtmaya karar verdi. Bâzıları; "O kimse bu parayı, kendisine bir ev satın almanız için bırakmıştır." dedi. Buyurdu ki: "Bu parayla aldığım gıdâ maddelerini tasadduk ederim sonra, o kimse için, azîz ve celîl olan Rabbimden, Cennet'te bir köşk satın alırım. Eğer Horasanlı bu duruma râzı olursa ne âlâ, yok râzı olmazsa paralarını geri veririm." Böylece paraları muhtâc olanlara yiyecek temin etmekte kullandı.

Nihayet, Horasan'lı hacdan dönüp Habîb-i Acemî'ye geldi. "Ben, on bin dirhemin sâhibiyim. O para ile ev almış iseniz onu istiyorum. Yok almamış iseniz bana paraları iâde edin ben kendim alayım." dedi. Habîb-i Acemî hazretleri buyurdu ki: "Sana öyle bir köşk satın aldım ki, bahçesinde ağaçlar, meyveler, nehirler bulunmaktadır." Horasanlı hanımının yanına döndü ve; "Bizim için, sultanlara mahsus azamette ve güzellikte bir ev satın almış." dedi.

İki-Üç gün sonra Habîb-i Acemî'nin yanına gelip, evi sordu.Habîb-i Acemî hazretleri Horasanlıya, Basralıların çektikleri yiyecek sıkıntılarını, insanlara hizmet etmenin faydalarını, buna mukabil Cennet nîmetlerinin güzelliklerini münâsip bir lisanla anlattı ve sonra; "Senin için Rabbimden, Cennet'te bir köşk aldım ki, sofaları, nehirleri fevkâlâdedir." buyurdu.

Horasanlı bunları dinledikten sonra tekrar hanımının yanına döndü. Olanları anlattı. Her ikisi de bu duruma çok sevindiler. Adam, Habîb'in yanına gelip; "Bizim için satın aldığını kabûl ettik. Lâkin bize bunun senedini de yazsanız." dedi. Habîb-i Acemî; "Peki." buyurdu ve bir kâtip istedi. Şöyle yazdırdı: "Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Ebû Muhammed Habîb-i Acemî'nin, azîz ve celîl olanRabbinden, şu Horasanlı için satın aldığının senedidir. Habîb-i Acemî, bu kimse için Rabbinden on bin dirheme Cennet'te öyle bir ev satın aldı ki, o evin köşkleri, nehirleri, ağaçları, sofaları ve daha nice güzel sıfatları vardır. Allahü teâlâ bu güzel evi bu Horasanlıya verecek, böylece Habîb'i on bin dirhem borçtan kurtaracaktır."

Horasanlı bu yazıyı alıp hanımının yanına döndü. Böylece kırk gün daha yaşadı. Nihâyet vefât ânı geldi. Hanımına; "Beni yıkayıp kefenliyenlere bu yazıyı ver, kefenime koysunlar." diye vasiyet etti. Adam vefât edince vasiyeti yerine getirildi ve defnedildi. Sonra bu kimsenin kabrinin üstünde bir kâğıt buldular. Kâğıtta bulunan yazılar parlıyordu ve şöyle yazılıydı:

"Ebû Muhammed Habîb-i Acemî'nin, Allahü teâlâdan şu Horasanlı için on bin dirheme satın aldığı köşkün beratıdır. Şüphesiz ki Allahü teâlâ, Horasanlıya Habîb'in arzu ettiği köşkü verdi ve Habîb'i on bin dirhem borçtan kurtardı." Habîb-i Acemî mektubu alınca, hem okuyor, hem öpüyor, hem ağlıyor, hem de dostlarının bulunduğu yere doğru yürüyor ve; "Bu Rabbimden bana berâttır." diyordu.

Hasan-ı Basrî hazretleri,Habîb-i Acemî hazretlerini çok sever ve ona çok iltifât ederdi.Hattâ bâzan meclisinde Habîb'in sohbet etmesini söyler, Habîb de emredildiği için sohbet ederdi.Bâzı kimseler bu durumu merâk ederler; "Siz burada bulunduğunuz halde, onun sohbet etmesini istemenizin hikmeti nedir?" diye suâl ederlerdi. Hasan-ı Basrî hazretleri;"Habîb, kalbinden konuşur ve konuştuğunu insanların kalbine yerleştirir. Ben onun için onu konuşturuyorum." buyururdu.

Hanımı Umrete de sâlihâ bir kadındı. Kendisi ile berâber ibâdete devâm ederdi. Bâzan gece yarısı Habîb'i uyandırır; "Ey Efendim! Kalkınız. Gece geçiyor, önünde uzun bir yol var, azığımız ise az. Sâlihler kâfilesi gitti ve selâmete ulaştı. Biz ise geri kaldık." der ve berâber ibâdet ederlerdi.

Bir gün kapılarına bir fakir geldi. O sırada hanımı, hamur yoğurmuş ve ekmek yapmak için komşudan ateş istemeye gitmişti. Habîb gelen fakire; "Hamuru al!" buyurdu o fakir hamuru alıp gitti. Habîb'in hanımı gelip hamuru sorunca; "Hamuru ekmek yapmaya götürdüler." buyurdu. Biraz sonra bir kimse bir sepet dolusu ekmekle et getirdi. Habîb'in hanımı ekmekle eti aldı ve; "Hamurlar ne çabuk ekmek oldu?" diye hayretini bildirdi.

Habîb-i Acemî buyurdu ki:

Kıyâmet günü Allahü teâlâ bana; "Ey Habîb! Şeytanın vesvesesinden uzak olarak, bir gün namaz kıldın mı? Bir gün oruç tuttun mu? Bir rekat olsun namaz kıldın mı? Bir tesbih çektin mi?" diye sorarsa; "Evet yâ Rabbî." demeye gücüm yetmez. "Evet yâ Rabbî." demeye yüzüm olmaz, böyle bir söz diyemem.

Bir kimse beş vakit namazından birini kılmasa ve hangisini kılmadığını bilmese ne yapması îcâb eder?" diye suâl edildiğinde; "Bu gibilerin kalbi Hak'tan gâfildir. Cezâ olarak beş vakit namazın hepsini kazâ etmelidir.

Boş oturmayınız. Çünkü ölüm peşinizdedir.

Zâhirî ilimler kâlden (sözden), bâtınî bilgiler ise hâlden başka bir şey değildir.

İŞİNİ ARTIRSIN

Bir gün hanımı, nafakalarının bittiğini, ev için erzâk lâzım olduğunu bildirdi. Habîb-i Acemî bir şey demeyip sustu. Sabahleyin; "Çalışmaya gidiyorum." diyerek evden çıktı. Kulübesine gidip ibâdetle meşgûl oldu. Akşam eve gelince hanımına: "Öyle bir zâtın işinde çalışıyorum ki gâyet cömerttir. O zâtın kereminden utandım da bir şey isteyemedim. On günde bir ücret vereceğini söylüyorlar. On gün sabret. On günlük olunca kendisi verecektir." dedi. Onuncu gün olduğunda, kulubesinde öğle namazını kıldıktan sonra, "Bu akşam hâtuna ne söyleyeyim." diye düşünüyordu.

Tam bu sırada Habîb-i Acemî'nin hânesine beyaz elbiseli kimseler geldi. Birisinin sırtında un çuvalı, birisinin sırtında yüzülmüş koyun, birisinin sırtında, içinde yağ, bal, baharat, vb. eşyâların bulunduğu bir tulum ve birisinin elinde, içinde 300 gümüş bulunan bir kese vardı. Habîb'in hânesinin kapısını çaldılar. Hâtun kapıyı araladı. Gelenler ellerindekilerini bıraktılar ve; "Bunları, efendinizin çalıştığı yerin sâhibi gönderdi. Eğer, Habîb işini artırırsa biz de ücretini artırırız diye söyledi." deyip gittiler.

Habîb-i Acemî, akşam mahzun ve mahcûb bir şekilde evine döndü.Daha eve girmeden, içeriden tâze ekmek ve yemek kokuları geldi. Hanımı kendisini karşıladı ve şöyle söyledi: "Efendi! Kime çalışıyorsan, hakîkaten o çok iyi bir kimseymiş, ikrâm ve ihsân sâhibi bir zâtmış. Bugün öğle vaktinde şunları göndermiş. Ayrıca, Habîb'e söyle, eğer işini artırırsa biz de ücretini artırırız, diye haber göndermiş." Bunun üzerine Habîb, hayretle; "Allah Allah, on gün çalıştım. Bana bu ihsânlarda bulundu. Demek daha çok çalışırsam kim bilir neler verecek." dedi ve kendini tamâmen Hak teâlâya ibâdete verdi. Böylece Allahü teâlâya ibâdet edip, Hasan-ı Basrî hazretlerinin kalplere tesir eden sohbetleri ile yükselerek duâsı makbûl büyük zâtlardan oldu. Edebi ve anlayışı fevkalâde olup, ilm-i siyâseti çok iyi bilirdi.

ÜÇ YÜZ DİRHEM ALACAK

Bir gün bir kimse, Habîb-i Acemî hazretlerine gelip; "Sende üç yüz dirhem alacağım vardır." dedi. Habîb; "Ben hatırlayamadım. Nerede, ne zaman borcum oldu?" buyurdu. O kimse; "Ben de bilmiyorum. Fakat benim sende üç yüz dirhem alacağım vardır." dedi. Habîb, o kimseye; "Bugün gidin de yarın gelin." buyurdu.

Gece olunca, abdest alıp iki rekat namaz kıldı ve namazdan sonra şöyle duâ etti: "Yâ Rabbî! Eğer o kimse doğru söylüyorsa, borcumu ona ödememde bana yardım et. Şâyet yalan söylüyorsa sen bilirsin." Sabah olunca o kimsenin, bir tarafının felç olduğunu gördüler. Habîb o kimseye; "Sana ne oldu?" diye sordu. O kimse, "Tövbe ettim, tövbe ettim. Ben sizden alacağım olmadığı halde üç yüz dirhem istedim. Bunun için bana bu hastalık geldi. Ben tövbe ettim." dedi. Habîb; "Peki niçin böyle yaptın?" dedi. O kimse "Kendi kendime; "Habîb Allahü teâlâdan ve kullardan çok utanır. Ben bu parayı istersem bana verir." dedim.

Habîb-i Acemî merhametinin çokluğundan o kimseye acıdı ve; "Yâ Rabbî! Doğru söylüyorsa ona şifâ ihsân eyle." diye duâ etti.Allahü teâlâ o kimseye şifâ verdi ve hiç felç olmamış gibi ayağa kalktı.

1) Müjdeci Mektuplar; c.1, s.216
2) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye (49. Baskı); s.1079
3) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.387
4) Hilyet-ül-Evliyâ; c.6, s.149
5) Risâle-i Kuşeyrî; s.379, 687, 720
6) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.2, s.189
7) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.33
8 ) Keşf-ul-Mahcûb; s.208
9) Min-A'lâm-il-Ârifîn; s.91
10) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.2, s.184

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:35 am    Mesaj konusu: HABÎB ÖMERÎ KARAMÂNÎ Alıntıyla Cevap Gönder

HABÎB ÖMERÎ KARAMÂNÎ

Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. Şeyh Habîb'in soyu, baba tarafından hazret-i Ömer-ül-Fârûk'a ve anne tarafından hazret-i Ebû Bekr Sıddîk'a ulaşır.

Doğum târihi belli değildir. Niğde'ninOrtaköy kasabasında doğdu. İlk tahsîline burada başladı. Sultan Rükneddîn Medresesine müderris oldu. Şerh-i Akâid kitabını okuduğu sıralarda, daha çok ilim tahsîl etmek ve mânevî feyizlere kavuşmak arzusuyla İran taraflarına gitti. Orada bulunan SeyyidYahyâ Şirvânî'nin dergâhına gelince, kapının önünde talebelerinden bâzısı ile karşılaştı ve onlara; "Şeyhiniz beni bir günde Hak teâlânın sevgisine kavuşturabilir mi?" diye sordu. Talebelerinin önde gelenlerinden Hacı Hamza, onun bu suâline çok kızıp; "Senin bunda şüphen mi var?" diyerek öyle bir vurdu ki, Şeyh Habîb'in aklı başından gitti, uzun süre kendine gelemedi.

Bu durumu haber alan Seyyid Yahyâ hazretleri, hemen Şeyh Habîb'i çağırtıp; "Dervişler gayretli olur. Sen onların kusûruna bakma ve sakın huzursuz da olma! Hem hüküm, senin îtikâd ettiğin, inandığın hâl üzeredir." diyerek onu tesellî etti ve gönlünü alan güzel sözler söyledi. Ayrıca ona; "Şu pencerenin yanına gidip otur, orada gördüklerini gelip bize anlat!" diye emretti. Şeyh Habîb bu emre uydu. İşâret ettiği yere varır varmaz, hakîkat âleminin bütün sırları kendisine açıldı. Melekler âleminin nice manzaraları gözleri önüne serildi. O, bambaşka bir insan oluvermişti. Kalbinde dünyâ sevgisine dâir bir şey kalmamış, yüksek mârifetlere kavuşmuş, dergâha geldiğinde gönlünden geçenlere erişivermişti. Bir anda fenâ makâmına yükseldi. Bu hâdise ile hocasının büyüklüğünü anlayan Şeyh Habîb, on iki yıl onun hizmetinde bulunarak, daha nice yüksek hâllere kavuştu.

Sonra hocasından izin alarak Anadolu'ya geri döndü. Bir süre Ankara'da kaldı ve Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerinin nûrlu kabirlerini sık sık ziyâret ederek çok feyzlere kavuştu. Akşemseddîn hazretlerinin sohbetlerine de devâm etti. Kayseri'de Şeyh İbrâhim ve evliyânın büyüklerinden Emîr-iKayserî ile sohbetlerde bulundu. Mekke-i mükerremeye giderek Zeyniyye yolunun büyüklerinden Şeyh Abdülmu'tî ile dostluğunu ilerletti. Bu büyükler sâyesinde nice feyzlere kavuştu ve herbirinden pekçok istifâde etti.

Şeyh Habîb, takvâ ehli bir zât olup, dört mezhebe de riâyet ederdi. Üç defâ hacca gitti. Seyâhati çok severdi. Aydın, Sivas ve Anadolu'nun daha birçok şehrini gezdi. Bir ara İskilip'te oturdu ve orada Ebüssü'ûd Efendinin babası Şeyh Muhyiddîn-i İskilîbi ile dostluk kurdu. Çeşitli ilimlerde derin ve ince bilgilere sâhipti. Çok kerâmetleri görüldü. Hiç kimse, onun bir yere uzanarak veya dayanarak uyuduğunu görmemiştir. Yalnız hastalığının çok ağırlaştığı bir hâldeyken, bir yere dayandığı görüldü.

Sultan İkinci Bâyezîd Hânın şehzadesi Şehinşâh Bey'in nişancısı şöyle anlatır: Şeyh Habîb ile berâber akşam namazını kılıyorduk. Bir akrep, secde yerinden geçip, safın bir tarafına gitti. Ne olduğunu bilemediğimden aklım karmakarışık oldu. Namazda huzûrum kaçtı. Namazdan sonra yemek getirdiler. Fakat akrep sanki kafamın içini sokuyordu. Hep onu düşünüyordum. Bir türlü yemeği yiyemiyordum. Gönlümden geçirdiğim bu düşünceyi Allahü teâlâ, Şeyh Habîb'in kalbine ilhâm edince, bana; "O zavallı akrep bizim yanımıza geldi.Peygamber efendimizin; "İki karayı (yılan ve akrebi) gördüğünüzde öldürünüz!" hadîs-i şerîfine uyarak, onu namazda iken öldürdük. Gönlünüzü meşgûl etmesin!" dedi. (Namazda yılanı ve akrebi öldürmek namazı bozmaz.) Böylece zihnimdeki endişe ortadan kalkmış oldu. Benim âdetlerimden olduğu için, gönlümden geçirerek; "Eğer yemek helâl ise Bismillâh." diyerek yemeğe başladım. Bunun üzerine Şeyh Habîb; "Helâldir, şüphen olmasın!" dedi.

Habîb Ömerî Karamânî 1496 (H.902) senesinde Amasya'da vefât etti. Mehmed Paşa Câmiinin batı tarafında Nezir Mehmed Paşa ile oğlunun kabirleri arasında defnedildi.


1) Tâc-üt-Tevârih; c.2, s.540
2) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.282
3) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.58
4) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.14, s.49
5) Lemezât; (Üniversite Kütüphânesi, No:1896) v.148

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:35 am    Mesaj konusu: HABÎB-İ RÂÎ Alıntıyla Cevap Gönder

HABÎB-İ RÂÎ

Sekizinci yüzyılda Bağdât'ta yaşayan büyük velîlerden ve Tâbiînden. Koyun otlattığı için Râî diye tanınmıştır. Râî, çoban demektir. Doğum târihi bilinmemektedir. Bahreyn'de doğdu. 748 (H.130) senesinde Bağdât'ta vefât etti. KabriBağdât'tadır.

Çocukluğu ve tahsil çağı Bağdât'ta geçen Habîb-i Râî, zamânının âlimlerinden ilim tahsil etti.Eshâb-ı kirâmdan (aleyhimürrıdvân) Selmân-ı Fârisî'nin sohbetinde bulunmakla şereflendi.Zâhirî ve mânevî ilimlerde yetiştikten sonra, uzleti, yâni insanlardan uzak yaşamayı tercih etti.

Fırat Nehri kenarında dağlarda ve çöllerde koyunlarını otlatırdı. Görünüşte çobanlık yapmasına rağmen, bir an olsun Allahü teâlâyı anmaktan gâfil olmazdı. Farzları, vâcipleri, sünnetleri ve edepleri yerine getirerek, kelime-i tevhîdle zikre devâm ederek Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalıştı. Cumâ namazlarından başka zamanlarda şehre inmeyen ve insanlardan uzak yaşayan Habîb-i Râî hazretleri, mânevî yönden yükselerek büyük bir velî oldu. Birçok halleri ve kerâmetleri görüldü.

Emevîler zamânında, yaşadığı beldenin hâkimlerinden birisi Habîb-i Râî'yi haksız yere hapse attırdı. Sağlam kapılarla ve yüksek duvarlarla çevrili olan hapishânenin vazîfelileri sabah olunca, Habîb-i Râî'nin bulunduğu kısma gittiklerinde, orada bulunmadığını gördüler. Bütün kapılar kilitli olduğu halde, Habîb-i Râî'nin içeride bulunmadığını gören vazîfeliler hayret ettiler. Onun büyük bir velî olduğunu kabûl ettiler.

Çobanken bir ağaç çanağı vardı. Birgün bu çanağı bir taşın altına tuttu, biri bal, biri süt olmak üzere iki çeşme akmaya başladı. Yanındakilerden biri onun yüksek kerâmetini görerek; "Efendim! Bu dereceye ne ile kavuştun?" diye sordu. Habîb-i Râî; "Muhammed Mustafa'ya (sallallahü aleyhi ve sellem) uymakla." buyurdu. Devâm ederek; "Mûsâ aleyhisselâmın kavmi kendisine karşı oldukları halde hâre taşı (granit veya sert mermer) onlara su verdi. Derecesi Mûsâ aleyhisselâmdan yüksek olan Resûlullah efendimize uyduktan sonra taş bana süt ve bal vermez mi?" buyurdu. Soran kimse; "Bana nasihat et." dedi. Habîb-i Râî; "Kalbini hırs kutusu ve mîdeni haram kabı etme. Bunlara dikkat eden kurtulur." buyurdu.

Allahü teâlâ, Habîb-i Râî hazretlerine öyle kerâmetler ihsân etmişti ki, otlattığı koyunlara kurtlar hiç zarar vermezdi. Hattâ koyunları kurtlar otlatırdı. Namaz vakitleri güttüğü koyunları bir yere toplar, koyunların bulunduğu yerin etrâfına asâsiyle bir dâire çizerek namazını kılar veya Cumâ namazını kılmak için şehre gidip halkla birlikte bulunurdu.

Evliyâdan birisi Habîb-i Râî'yi ziyârete gitmişti. Habîb-i Râî hazretleri namaz kılıyordu. Koyunlarını ise kurtlar otlatıyordu. Namazını bitirdikten sonra o zât, Habîb-i Râî'ye selâm verdi.Habîb-i Râî selâma cevap verdikten sonra o zâta; "Ey oğul! Ne için geldin?" diye sordu. O da; "Efendim ziyâretinize geldim. Allahü teâlâ size hayırlar versin. Kurtlarla koyunları bir arada görüyorum." dedi. Habîb-i Râî hazretleri; "Koyunları güden Hak'la berâberdir de onun için böyledir." buyurdu.

Pekçok yüksek halleri ve kerâmetleri görülmüş olan ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için çırpınan Habîb-i Râî hazretleri 748 (H.130) senesinde vefât etti.Halîfe Mervân bin Muhammed bin Mervân el-Hakem devrinde Bağdât'ta defnedildi. Kabri, sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.

ASLANIN KILAVUZLUĞU

Habîb-i Râî hazretleri, Süfyân-ı Sevrî ile birlikte hacca gitmek üzere yola çıkmıştı. Yanlarında rehberleri olmadığı gibi, içecek suları da yoktu. Yolculuk esnâsında bir akşam vakti, yorgun ve açtılar. Yiyecek bir şeyler araştırıyorlardı. Âniden bir arslan karşılarına çıktı. Arslan yavaşça gelip önlerinde durdu. Habîb-i Râî'ye doğru başını çevirip gelmesi için işâret etti. Habîb-i Râî ve yanındakiler arslanı tâkip ederek bir mağaraya ulaştılar. Arslan tekrar işâret ederek bir tarafa doğru yürüdü. Onun gittiği yere giden Habîb-i Râî ve arkadaşları mağara içinde temiz bir su kaynağı ile, yeterli mikdârda ekmek buldular. Ekmeği yiyerek açlıklarını giderdiler ve kaynaktaki sudan doya doya içtiler.

1) Lemezât; c.2, s.201
2) Şevâhidün NübüvveTercümesi; s.281
3) Eshâb-ı Kirâm; (6. Baskı) s. 323

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:36 am    Mesaj konusu: HÂCE EVLİYÂ-İ KEBÎR Alıntıyla Cevap Gönder

HÂCE EVLİYÂ-İ KEBÎR

Abdülhâlık-ı Goncdüvânî'nin yetiştirdiği evliyânın büyüklerinden. Aslen Buhârâlıdır. On üçüncü asrın ortalarında vefât etmiş olup, kabri Buhârâ yakınlarında Hakrîz Hisârında Ayyâr Burcu yakınındadır.

Önceleri Buhârâlı bir âlimden ilim tahsîl ediyordu. Bir gün, Buhârâ çarşısında nûr yüzlü bir zât gördü. Elinde bir paket olduğu halde yürüyordu. Gönlü bu zâta meyletti. Hemen yanına yaklaşarak; "Efendim! Müsâade buyurursanız, bu paketi evinize kadar ben taşımak istiyorum." dedi. Bunun üzerine nûr yüzlü zât, taşıması için paketi ona verdi. Eve kadar birlikte geldiler. Bu zât, Ehl-i sünnet âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden olan Abdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretleriydi. Evin önüne geldiklerinde Abdülhâlık hazretleri ona; "Teşekkür ederim. Bir saat sonra gelin! Yemeği berâber yiyelim." buyurdu.

Hâce Evliyâ oradan ayrıldıktan sonra, gönlünün önceki hocasının derslerinden soğumuş, yeni karşılaştığı bu nûrlu zâta meyletmiş olduğunu hissetti. Bir saat sonra Abdülhâlık-ı Goncdüvânî'nin huzûruna koştu. Abdülhâlık-ı Goncdüvânî, bu sohbette onu oğulluğa kabûl etti.Bundan sonra eski hocasının derslerine hiç gitmeyip, Abdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretlerinin sohbetlerine devâm etti.

HaceEvliyâ'nın önceki hocası, onu Abdülhâlık-ı Goncdüvânî'nin sohbetlerinden vazgeçirmeye, bu yolda ilerlemesine mâni olmaya çalıştı ise de başaramadı. Bunun için her gördüğü yerde kendisine hakâret ediyor, ayıplıyor, dil uzatıyor ve ağır sözler söylüyordu. Hâce Evliyâ ise hiç cevap vermeyip sabrediyordu. Bir gece, kendisine hakâretlerde bulunan bu eski hocasının, çirkin bir günâh işlediğini, keşif yoluyla gördü. Ertesi gün karşılaştıklarında, o hoca yine ağır sözler söylemeye başladı. Bunun üzerine HâceEvliyâ, o hocaya hitâben; "Ey üstâd! Utanmaz mısın ki, gece şu çirkin günâhı işlersin, gündüz olunca da bizi hak yolundan döndürmeye çalışırsın!" dedi. O kimse, mahcûb oldu, utandı, kızardı, hiçbir şey söyleyemedi. Hâce Evliyâ'nın, Abdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretlerinin sohbetinde bulunmakla, bu keşif ve kerâmet hâline kavuştuğunu, kendisinin, buna mâni olmaya çalışmakla çok büyük hatâ ettiğini anladı. Hâline tövbe etti ve hemen, Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin sohbetlerine koştu. Eski hâline pişmân olup, gayretle, sohbet ve hizmete devâm ederek evliyâlık hallerine kavuştu.

Hâce Evliyâ-i Kebîr, HâceAbdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretlerinin huzûrunda, sohbet ve hizmetinde bulunmakla çok yüksek derecelere kavuştu. Onun, Ahmed Sıddîk'tan sonra ikinci halîfesi oldu. Pekçok talebe yetiştirdi.

Vefâtına yakın, kendisine halîfe olarak talebelerinden dört tânesini seçerek bildirdi. Bunların isimleri; Hâce Dehkân-ı Kılletî, Hâce Zekî Hudâbâdî, HâceSukümânî ve Hâce Garîb'dir.

1) Hadâik-ül-Verdiyye; s.118
2) Reşehât Ayn-ül-Hayât (Osmanlıca); s.44
3) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.8, s.302

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:37 am    Mesaj konusu: HÂCE HASAN ATTÂR Alıntıyla Cevap Gönder

HÂCE HASAN ATTÂR

Evliyanın büyüklerinden. İsmi, Hasan bin Alâeddîn Muhammed bin Muhammed Buhârî olup, Hâce Hasan Attâr diye tanınır. Silsile-i aliyye büyüklerinden Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin oğludur. Anne tarafından dedesi, Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretleridir. Buhârâ'da yetişen Hâce Hasan'ın doğum târihi tesbit edilememiştir. 1423 (H.826) senesi Zilhicce ayının onunda kurbân bayramı gecesi Şîrâz'da vefât etti. Daha sonra Buhârâ'nın Çağanyân nâhiyesine nakledilerek, babası Hâce Alâeddîn'in yanına defnolundu.

Dedesi Şâh-ı Nakşibend hazretleri küçük Hasan'ı çok severdi. Ona husûsî bir sevgisi vardı. Bir gün Hasan Attâr, mezarlık yanında diğer çocuklarla birlikte oynarken, dedesi Behâeddîn-i Buhârî oradan geçiyordu. Hasan Attâr bir buzağıya binmiş, diğer çocuklar da onun etrâfında koşup, böylece eğlenmekteydiler. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri durup küçük Hasan'a teveccüh etti ve; "Yakın bir zamanda, bu çocuk bir bineğe biner, şevketli hükümdarlar, atının üzengisini tutarak yanında yaya yürür." buyurdu.

Aradan zaman geçti. Hace Hasan Attâr, zâhirî ve bâtınî ilimlerde yükselerek, âlimlerin ve evliyânın büyüklerinden oldu. Herkes tarafından sevilir, hürmet edilirdi.

Bir zaman Bağ-ı zâgân taraflarına gitmişti. Orada Mirzâ Şâhruh'u ziyâret etti.Mirzâ, Hâce hazretlerine olan muhabbet ve bağlılığının çokluğu sebebiyle kendisine çok ikrâmlarda bulundu ve bir at hediye etti.Koluna bizzat kendisi girip, ata bineceği yere kadar getirdi. Ata bindirdi. Sonra üzengisinden tutarak biraz yürüdü ve uğurladı.

Bu halde giderken, HâceHasan Attâr durup, Buhârâ taraflarına dönerek dedesinin rûhâniyetine duâ etti ve Allahü teâlâya şükretti. Sonra Sultana, dedesi Hâce Muhammed Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin senelerce önce söylediği sözü anlattı. Onun kerâmetinin gerçekleştiğini bildirdi. Bu hâli işiten Sultan ve yanındakilerin Muhammed Behâeddîn-i Buhârî, HâceHasanAttâr ve diğer evliyâya olan muhabbet ve bağlılıkları daha da arttı.

Hâce Hasan Attâr hazretleri, zamânındaki evliyânın en büyüklerindendi. Her kim ihlâs ile Allahü teâlânın rızâsı için ona talebe olmak niyetiyle gelse, müsâfeha ettiği anda tesirini görürdü. Talebe o anda kendinden geçer, aşka ve dünyâdan soğuma hâline kavuşurdu.

Güzel ahlâkın bütün kemâlâtını kendisinde toplamış olan Hâce Hasan Attâr, herkese hüsn-i muâmelede bulunur, hiç kimseyi gücendirmezdi. Talebelerinin mânevî terbiye ve yetişmeleri yükünü aldığı gibi, onların maddî ihtiyaçlarını da kendisi karşılardı. Başkalarının, hele talebe ve sevdiklerinin sıkıntıda olmaları, ona daha çok sıkıntı verirdi. Bu sebeple talebelerinden birisi rahatsızlanıp hasta olduğunda, onun sıhhate kavuşması, ondaki hastalığın kendisine geçmesi için duâ eder ve sıkıntıyı çekmeye râzı olurdu.

Bir defâsında, hacca giderken Şîrâz'a uğramıştı. Şîrâz'ın ileri gelenlerinden bir zât da Hâce Hasan'ın talebelerindendi ve o günlerde çok ağır hastaydı. Hazret-i Hâce bu talebesini ziyâret etti. Onun, hastalığın tesiri ve elemi ile hâlsiz olduğunu görüp, çok üzüldü. Allahü teâlâya duâ edip, bu hastalığın talebesinden alınıp kendisine verilmesini istedi. O ânda, hastada iyileşme ve sıhhat alâmetleri görülmeye başladı, sonra büsbütün iyileşti. Diğer taraftan Hâce Hasan hazretleri hastalanıp yataklara düştü. Yola devâm edemeyip, Şîrâz'da kaldı. Bu hastalıktan sonra vefât etti. Daha sonra Buhârâ'nın Cağanyân nâhiyesine nakledilerek, mübârek babası Alâeddîn-i Attâr'ın yanına defnolundu.

Hâce Hasan Attâr'ın, Hâce Yûsuf isminde bir oğlu olup, o da âlim ve velî bir zâttı.

HAKK'A ULAŞTIRAN EN KISA YOL

Hâce Hasan Attâr hazretleri, babası ve aynı zamanda hocası olanAlâeddîn-i Attâr hazretlerinin tasavvuftaki yolunu anlatan bir eser yazmıştır. Bu kitapta buyuruyor ki: "Biliniz ki, Alâeddîn-i Attâr'ın ve onların silsilesi olan mübârek büyüklerimizin yolu Hakk'a ulaştıran yollar arasında en kısa olanıdır. Bunların yolunda, dünyâya âit bütün hicâblar, perdeler kaldırılmıştır. Allahü teâlâ onlar için, mâsivâ denilen, dünyâya âit şeylerin muhabbet ve sevgisini celâl sıfatıyla yakıp kül eder. Bunlar öyle büyüktür ve Allahü teâlânın öyle yüksek velîleridir ki, başka yollarda, uzun zamanlarda ve çok zahmetlerle yolun sonunda ele geçen şeyler, bu yolda başlangıca yerleştirilmiştir.

Bu yolda bulunmak arzusunda olanlar, kendisinden bu yolun edeplerini öğrendikleri zâtı çok sevip, ona ve diğer büyüklere karşı her zaman edepli olmalıdır. Bu yolda ilerlemek için çok gayret etmelidir. İlerleme devâm ettikçe, Allahü teâlâdan başka şeylere alâka ve bağlılık azalır. Bu hâlin meydana gelmesine, yokluk ve kendinden geçme denir. Bu alâka ve bağlılığın azala azala yok olması hâlinde de, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmaz. İşte bu hâle de fenâ denir.

Kalbe gelen vesveselerden kurtulmaya çalışarak tövbe ve istigfâr edip zikre devâm etmelidir. Hiç gaflette bulunmamalıdır. Bir ân için gaflet gelecek olsa bile, hemen kendini toparlayıp, gafleti gidermelidir. Yolda yürümekte, alış-veriş etmekte, yemekte, içmekte, yatmakta, uyumakta, hep gafleti terkedip, kalbi uyanık tutmalıdır. Bu hâller kendiliğinden hâsıl oluncaya kadar böyle uğraşmalı, her işi Allahü teâlâ için yapmaya gayret etmelidir. Böylece yapılan her iş, her hareket, zikr olur ve insan gafletten kurtulur."

1) Reşehât Ayn-ül-Hayât (Arabî); s.75
2) Reşehât-ı Ayn-ül-Hayât (Osmanlıca); s.138
3) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.12, s.36
4) El-Hadâikü'l-Verdiyye; s.612

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:38 am    Mesaj konusu: HÂCE MEVDÛD ÇEŞTÎ Alıntıyla Cevap Gönder

HÂCE MEVDÛD ÇEŞTÎ

Evliyânın büyüklerinden. Çeşt'de dünyâya geldi.Doğum târihi belli değildir. Babası Ebû Yusuf Çeştî zamanının en büyük evliyâsından olup, Kutbuddîn, Şems-i Sûfiyân, Çerâg-ı Çeştiyân, Yegâne-iRüzgâr, Mahbûb-i Perverdigâr, Sâhib-ül-Esrâr ve Mahzen-ül-Envâr gibi lakapları vardı. Mevdûd Çeştî, daha yedi yaşındayken Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. On altı yaşında zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil etti. Yirmi dört yaşında babasını kaybetti. Babasının vefâtından sonra onun yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı.

Mevdûd Çeştî hazretleri, babası Ebû Yûsuf, Ahmed-i Nâmıkî ve Necmüddîn Ömer'den ilim öğrendi. Ayrıca ilim tahsil etmek için; Kudüs, Buhârâ, Belh ve daha birçok yere gitti. İlm-i zâhir ve ilm-i batında yetişmiş bir âlim ve büyük bir velîydi. Binlerce talebe yetiştiren Mevdûd Çeştî'nin; OğluHâceEbû Ahmed, Hacı Şerîf Zendenî, Şeyh Şencan, Ebû Nâsır, Şekîbân Zâhid Hüseyin Tibetî, Ahmed Bedrûn, Serpûş Azerbaycânî, Osman Rûmî, Ebü'l-Hasan Bânî önde gelen talebeleriydi.

Talebelerinden birisi, nerede olursa olsun bir güçlükle karşılaşıp Mevdûd Çeştî hazretlerinden yardım isteyince, onun mânevî yardımları ile müşkilleri çözülürdü.Vefâtından sonra kabrine gidip inanarak duâ edenin ne dileği varsa ekseriya yerine gelirdi.

Mevdûd Çeştî, babasının sağlığında mektebe gidiyordu. Henüz daha çocuk yaştaydı. Bir bahar günü halk, şiddetle gürleyip akan bir seli uzaktan seyrediyordu. Gürleyerek akan bu şiddetli sel, taşları kaldırıp sürüklüyordu. Selin şiddetinden hiç kimse karşıya geçemiyor, kendinde karşıya geçecek gücü de bulamıyordu. Mevdûd Çeştî ortaya çıkıp; "Ben bu selden geçerim." dedi. Orada bulunanlar şaşırdılar. Mevdûd Çeştî şiddetle kükreyip akan suya birden daldı. Bir ânda şimşek gibi karşıya geçti. Sonra tekrar sel üzerinde yürüyerek geri döndü. Bu hâlini ve kerâmetini görenler, onun mübârek ve büyük bir insan olduğunu anladılar.

Mevdûd Çeştî hazretleri daha mektep çağlarındaydı. O sırada bulunduğu beldede bir kıtlık oldu. İnsanlar huzuruna toplanarak, gelip Mevdûd Çeştî'den yardım istediler. Mevdûd Çeştî elini yere koydu. O ânda, elini koyduğu yerden meyveler, çeşit çeşit şekerler ve bitkiler çıkıyordu. Orada bulunanlar toplamakla bitiremiyorlardı. Hâce Mevdûd, elini fitne korkusuyla yerden çekti. Bu haber muhterem babalarına ulaşınca, onu huzûruna çağırdı. Kendisini böyle hâllerden şiddetle men etti ve; "Bizim hocalarımız kerâmetlerini göstermekten çok utanırlardı. Sana ne oluyor ki, kerâmet gösteriyor, açığa vuruyorsun. O büyüklere muhâlif olmaktan korkmuyor musun? Onlar yardım etmezse, kıyâmette huzûr-i ilâhîde ne cevap vereceksin?" buyurdu. Çocuk yaşta olmasına rağmen Hâce Mevdûd'un bu kerâmeti her tarafa yayıldı ve Kutb-ül-Aktâb olarak anıldı.

Hâce Mevdûd Çeştî, pederi vefât ettiğinde yirmi dört yaşındaydı. Pederinin yerine geçerek, talebe yetiştirmeye başladı. Babasının talebeleri, onu hoca kabûl ettiler. Hâce Mevdûd'un babasının vefât haberi, Şeyh-ül-İslâm Ahmed-i Nâmıkî Câmî'ye ulaşınca, Ahmed-i Nâmıkî: "Hâce Mevdûd, büyüklerin yetiştiği bir âiledendir ve daha çok gençtir. Bunun için, onun yanına gidip onun yetişmesini, terbiyesini tamamlıyayım. Onun vilâyetinde bir payım bulunsun. Eğer böyle yapmazsam, onun mübârek âilesine karşı vazifemi yapmamış ve onlara ihânet etmiş olurum." buyurdu.

Ahmed-i Nâmıkî Câmî, yanında talebelerinden kalabalık bir grup ile Câm'dan Çeşt'e doğru yola çıktı. Herat'a vardığında bâzı münâfıklar, HâceMevdûd'a gittiler ve "Şeyh-ül-İslâm Ahmed-i Nâmıkî Câmî babanızın vefâtını işitmiş. Sizin için ise, o daha çok gençtir, gidip onun vilâyetine müdâhale edeyim demektedir." dediler. Münâfıkların bu sözleri üzerine, Hâce Mevdûd bir müddet murâkabe etti.Sonra başını kaldırarak onlara: "Sizin söylediklerinizin hepsi yanlıştır ve işitilmemiş şeylerdir. Ahmed-i Nâmıkî Câmî, muhabbet ve ihlâsla bizi kuvvetlendirmeye geliyor." buyurdu. Bu sırada Ahmed-i Nâmıkî Câmî hazretlerinin yakına geldiğini haber verdiler. Bunun üzerine Hâce Mevdûd Çeştî onu karşılamaya çıktı. Orada bulunan ard niyetli münâfıklar:

"Şâyet Şeyh onu ister istemez karşılayacak ise, çok kalabalık bir grup ile karşılamamalıdır." dediler. Hâce Mevdûd, bu sözlere hiç îtibâr etmedi. Dört bin talebesi ile yola çıktı. Yolda Herat'a kadar kiminle karşılaştı ise, hepsi ona talebe oldu. O kadar kalabalık görülmemişti.

Her iki büyük âlim Tunük Nehrinin kenarında durdular. Ahmed-i Nâmıkî Câmî bir arslan üzerinde duruyordu. Hâce Mevdûd Çeştî ise, nehir kenarındaki duvarın üstündeydi. Hâce Mevdûd; "Siz uzak yerden geldiniz. Bizim, sizin yanınıza gelmemiz uygundur." dedi. Besmele çekerek havada uçtu ve Ahmed-i Nâmıkî Câmî'nin yanına geldi.Ahmed-i Nâmıkî Câmî dostlarına, "Hâce Mevdûd hakkında korktuğumuza uğramadık. Hâce Mevdûd, veliyyi kâmillerdendir. Onu görmekle şereflendik." dedi. Sonra Hâce Mevdûd ile berâber oturdular ve uzun uzun konuştular. Hâce Mevdûd ona, "Garibhânemizi şereflendirirseniz bizi memnun edersiniz." dedi. Ahmed-i Nâmıkî Câmî; "Bizim maksadımız sizinle görüşmek idi. Bu da elhamdülillah en güzel şekilde hâsıl oldu." dedi.

Hâce Mevdûd ile Ahmed-i Nâmıkî Câmî bir müddet daha sohbet ettikten sonra, Hâce Mevdûd'un talebelerinden AliHakîm isimli bir zâtın evine gittiler. Orada üç gün sohbet ve Allahü teâlâyı zikr ettiler.

Bir gün bu iki zât, Allahü teâlâyı zikr ederek kendilerinden geçmiş bir hâldeyken, ellerinde hançer bulunan iki münâfık içeri girdi. Maksadları her ikisini öldürmekti. O sırada Hâce Mevdûd'un nazarları onlara isâbet etti.Onlar derhal düşüp bayıldılar. Bir müddet sonra ayılınca, Ahmed-i Nâmıkî Câmî: "YâHâceMevdûd! Bu ne hâldir? Bunlar kimlerdir?" diye sorunca, Hâce Mevdûd olanları ona anlattı. Bunun üzerine Ahmed-i Nâmıkî Câmî; "Ben onları affettim. Fakat kurtulmaları için senin de affetmen lâzımdır." buyurdu. Bunun üzerine HâceMevdûd; "Ben de affettim." dedi. Bu sözden sonra adamların titremeleri geçti ve tövbe edip sâlih talebelerden oldular.

Ahmed-i Nâmıkî Câmî, Hâce Mevdûd'a ilim tahsilini kuvvetle tavsiye ettikten sonra: "İlimsiz evliyâlık bir hiçtir. Her ne kadar mârifet ilimlerini kemâl derecesinde biliyorsan da, zâhir ve bâtının bir olması için, ilm-i zâhirde de kemâl derecesinde olman lâzımdır." dedi.

Hâce Mevdûd bu nasîhata göre hareket etti. SonraMevdûd Çeştî oradan ayrılıp Çeşt'teki evine dönerken, yolun kenarından bir şahsın, "Yâ Mevdûd! Yâ Mevdûd!" diye bağırdığını duydu. O şahsın yanına giderek hâlini ve neden böyle seslendiğini sordu. O kişi de uzun zamandan beri gözlerim görmüyor. İyileşmem için Allahü teâlâya duâ ediyorum. Hafiften bir ses duydum. "Mevdûd Çeştî bizim sevgili kulumuzdur. Onu vesîle ederek duâ etmen gerekir. Onun buraya gelmesiyle gözlerin açılacaktır." diye bir nidâ geldi, dedi. Onun bu sözlerinden sonra Mevdûd Çeştî, elini o kişinin gözlerine sürdü. O kişinin gözleri derhal açıldı. Aynı sene zâhirî ilimlere devâm etmek için Belh'e gitti.

Hâce Mevdûd, Belh'e geldiğinde, herkes onu karşılamaya çıktı. Ona hürmette ve tâzimde çok ileri gittiler. Sohbetleri ile bereketlendiler. İşleri güçleri hased olan bâzı kimseler, kıskanıp onu imtihan etmek, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derecesini anlamak istediler. Aralarından dört yüz kişi topladılar. Bir Cumâ günü Belh Câmiinde namazdan sonra, Mevdûd Çeştî'ye bu dört yüz kişiden her biri, zâhir ilimlerin en zor meselelerinden çeşitli sorular sordular. Hâce Mevdûd herbirine öyle cevaplar verdi ki, hiçbirinin konuşacak hâli kalmadı. Bunun üzerine onlar, "Siz bu kadar ilim sâhibi olduğunuz hâlde kasîde dinliyorsunuz?" diye sordular. O da, "Bizim hocalarımız, zâhirî ve bâtınî ilimlerin hepsini kendilerinde toplamışlardı. Onlar dîne muhâlif hiçbir şey yapmadılar ve yapmazlar. Kasîdeyi onlar da dinlediler. Sonra Evliyânın büyüklerinden İbrâhim binEdhem de kasîde dinler ve böyle yapanlara da mâni olmazdı. İbrâhim bin Edhem, müctehid, mürşid-i kâmildi. Aynı zamanda sizin imâmınızdır. Size ne oluyor ki, kasîde dinlemeye karşı çıkıyorsunuz?" buyurdu.

Bunun üzerine oradaki âlimler, "İbrâhim bin Edhem, aynı zamanda havada uçardı.Eğer siz de havada uçarsanız, ona tâbi olduğuna, uyduğuna inanacağız." dediler. Daha sözlerini bitirmeden, HâceMevdûd duvarın üzerine sıçrayarak uçmaya başladı ve gözden kayboldu. Bir müddet sonra geri geldi. Orada bulunanlar; "Bu yaptığını Cûkî denilen Hind Brehmenleri de yapıyor. Senin bu yaptığının Rahmânî mi, şeytânî mi olduğunu nasıl anlarız?" diye sordular. Sonra; "Eğer şu mescidin kenarındaki taş senin isteğinle gelir, sana şâhidlik ederse kabûl ederiz." dediler. Bunun üzerine HâceMevdûd, Allahü teâlâya duâ ederek taşa işâret etti. Taş yuvarlana yuvarlana yaklaştı ve taştan şöyle bir ses işitildi: "Ey müslümanlar! Hâce Mevdûd, vilâyet ve kerâmet sâhibidir. Onun fiilleri dîne uygundur. Onun hâllerinin hepsi Rahmânî'dir." Bu taş, üç defâ aynı sözleri tekrâr edince, orada bulunanların hepsi Hâce Mevdûd Çeştî'nin büyüklüğünü anladılar ve tövbe ettiler.

Hâce Mevdûd, Belh'den talebeleriyle Buhârâ'ya doğru yola çıktı. Bir nehir kenarına geldiler. Bu nehirde bir kayık çalışıyor, yolcuları ücretle karşıya geçiriyordu. Hâce Mevdûd ve talebelerinin yanında hiç para yoktu. Kayık sâhibi onlara, "Para almadan sizi karşıya geçirmem." dedi. Bunun üzerine kayık ile geçilmeyeceğini anlayan Hâce Mevdûd, Besmele çekerek nehre yürüdü ve talebelerinin de kendisini tâkib etmelerini istedi. Onlar da Hâce Mevdûd'un peşini tâkib ettiler. Göz açıp kapayıncaya kadar selâmetle karşı kıyıya geçtiler. Bunu gören kayık sâhibi pişman olup, özür diledi ve talebelerinden oldu.

Buhârâ'ya varan Hâce Mevdûd, orada ilim tahsili ile meşgûl olmaya devâm etti. Daha çok Necmeddîn Ömer'in derslerine devâm etti. Ondan fıkıh ilmini öğrendi. Necmeddîn Ömer de ona şefkat ve merhamet gösterdi. Bu dersleri dinlemeye binlerce cin de gelirdi. Bu esnâda cinlerle aralarında dostluk peydâ oldu. Cinler, Hâce Mevdûd soyundan gelenlere bu dostlukdan dolayı kötülük yapmamaktadır."

Mevdûd Çeştî, ölüm döşeğinde hastalığı iyice artınca, sık sık yatağından başını kaldırıp kapıya bakıyordu. O esnâda nûrânî yüzlü, temiz elbiseli bir zât içeriye girdi. Selâm vererek, üzerinde birkaç satır yeşil yazı bulunan bir ipek parçasını Mevdûd Çeştî'ye verdi. O da yazıya biraz baktıktan sonra, onu gözlerinin üzerine koyarak 1133 (H. 527) senesinde Çeşt şehrinde 97 yaşındayken vefât etti.

Cenâzesi yıkanıp, kefenlenip, musalla taşına kondu. Tam cenâze namazı kılınacağı zaman, müthiş bir ses duyuldu. Sesi duyanların büyük bir kısmı oradan kaçtı. Bunun üzerine, birçok velînin ruhları ve binlerce cinnî onun namazını kıldılar. Bunlar her ne kadar görülmüyorsa da duâ ve sesleri orada bulunanlar tarafından duyuldu. Daha sonra talebeleri ile halk, cenâze namazını kıldı. Namazdan sonra tâbut, Allahü teâlânın izni ile kendi kendine hareket ederek kabre kadar gitti. Bu kerâmeti gören binlerce gayr-i müslimden birçoğu müslüman olmakla şereflendiler.

Mevdûd Çeştî, Minhâc-ül-Ârifîn ve Hülâsa-i Şerîat isimli iki eser yazmıştır.

BÜYÜK KÜÇÜĞE SELÂM VERİR

Mevdûd Çeştî, herkese tevâzu ve hürmet gösterirdi. Büyük küçük herkes istifâde etmek için onu ziyâret ederdi. O da gelenlerle, büyük, küçük, hizmetçi demeden ilgilenir, dertlerini dinlerdi. Huzûruna gelenlere önce selâm verir, ayağa kalkardı. Kendisine: "Yâ Hâce! Büyük ve küçükten ilk defâ selâm verecek kimdir?" diye suâl edildi. Buyurdu ki: "Büyük, küçüğe selâm verir. Allahü teâlâ da, Peygamber efendimize mîrâcda önce selâm verdi ve "Es-selâmü aleyke eyyühennebiyyü" buyurdu. Peygamber efendimiz de, karşılaştığı kimseye önce kendisi selâm verirdi. Peygamber efendimiz böyle yaparken, biz, nasıl olur da O'na muhâlefet ederiz. Sonra Resûlullah'a uymak, bize farz-ı ayndır."

1) Hadîkat-ül-Evliyâ; kısım-2, s. 146
2) Nefehât-ül-Üns; s.364
3) Siyer-ül-Aktâb; s.77
4) Nesâyim-ül-Mehâbbe; s.206
5) Sefînet-ül-Evliyâ; s.90
6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s.91
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1111

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:38 am    Mesaj konusu: HÂCE OSMAN HÂRÛNÎ Alıntıyla Cevap Gönder

HÂCE OSMAN HÂRÛNÎ

Hindistan'ın büyük velîlerinden. On ikinci yüzyılda yaşadı. Künyesi Ebü'n-Nûr'dur. Hâce Osman, zamânının imâmıydı. 1116 (H.510) senesinde doğdu. Ömrünün yetmiş senelik bir kısmını riyâzet ve mücâhede nefsin istediklerini yapmayıp istemediklerini yapmak ile geçiren Hâce Osman, 1220 (H.617) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti. Oraya defnedildi. Hâce Osman, İran'ın Nişâbur şehrine bağlı Hârûn isimli beldede yaşadı.

Osman Hârûnî, Hâce Hacı Şerîf Zendenî'den edep ve ilim öğrendi. Osman Hârûnî, ilk defâ hocasının huzûruna gelip tövbe edince, hocası ona; "Şu dört şeyi terk etmelisin: 1) Dünyâyı ve dünyâ ehlini, 2) Arzularını ve hırslarını, 3) Nefsin neyi hatırlayıp isterse onu, 4) Allahü teâlâyı zikretmek için, gece uykuyu. Netice olarak Allahü teâlâdan başka her şeyi terk etmelisin. Herkesi kendinden iyi bil ki, hepsinden iyi olasın. Tevâzu sâhibi ve alçak gönüllü ol ki, evliyâlık makâmına ulaşasın. Böyle olmayanın bizim yolumuzla ilgisi yoktur." buyurdu.

Osman Hârûnî, hocasının bu nasîhatına uyarak çok riyâzet çekti. Üç yıl sonra, hocası tarafından ona vekil olma izni verildi. İsm-i a'zama kavuştu. Zâhirî ve mânevî ilimleri öğrendi. Hocası vefât edince, yerine geçti. Hâce Osman Hârûnî'nin dört büyük talebesi vardı. Bunlar; HâceMuînüddîn Çeştî, Hâce Necmüddîn Sugrâ, Şeyh Sa'dî Tenkuhî ve Şeyh MuhammedTürkî'dir.

Osman Hârûnî devamlı nefsi ile mücâdele ederdi. Hiçbir zaman doyuncaya kadar yiyip içmezdi. Geceleri çoğunlukla uyumaz, ibâdet ederdi.Çok acıktığı zaman, sâdece bir-iki lokma yemek yerdi. Duâsı makbûldü. Âhireti düşünerek çok ağlardı.

Bir gün Hâce Osman namazdayken gâipten bir ses; "Ey Osman, namazını beğendim ve kabûl ettim. Dileğini iste vereyim." dedi. Namazdan sonra; "Yâ Rabbî! Ben senden seni istiyorum." dedi. Yine; "Ey Osman! İsteğini kabûl ettim. Başka ne istersen iste ki vereyim." deyince, Osman Hârûnî; "Yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden olan bütün müslümanların günahkârlarını affet." diye niyazda bulundu. Bunun üzerine o ses; "Onlardan otuz bin günahkârı sana bağışladım." dedi. Osman Hârûnî bundan sonra her namazının arkasından hep böyle duâ eder ve aynı cevâbı işitirdi. Onun duâsı ile affolanların sayısını ancak cenâb-ı Hak bilir.

Osman Hârûnî çok seyâhat ederdi. Bir gün halkı mecûsî, ateşperest olan bir yerin yakınına geldi. Bir ağaç altında namaz kılmaya başladı. Yemek pişirmek için Fahreddîn isimli yardımcısı ateş almak için mecûsi köyüne gitti. Köylülerden ateş yakabilmek için kor istedi. Fakat halk, ateşe tapındıklarından, istediğini vermedi.Ateş almadan geri dönüp, durumu arz edince, Osman Hârûnî abdestini tâzeleyip bu defa kendisi gitti ve halkı ateşe tapar buldu. Başkanlarının yedi yaşındaki oğlu da oradaydı.

Osman Hârûnî onlara; "Allahü teâlânın önemsiz bir mahlûku olan ve az bir su ile sönebilecek ateşe tapmaktan maksadınız nedir? Ateş, cenâb-ı Hakk'ın âciz bir yaratığıdır. Onun ve her şeyin sâhibi yalnız Allahü teâlâdır. Niçin O'na tapmıyorsunuz? O'na taparsanız ebedî kurtuluşa kavuşursunuz." dedi.Mecûsîlerin başkanı; "Ateşin, bizim dînimizde yeri büyüktür. Biz ona kıyâmet günü yakmasın diye ibâdet ediyoruz." deyince, Osman Hârûnî ona; "Bu kadar kıymetli yıllarını kendisine tapmakla harcadığın ateşe bir uzvunu koy da yakmasın." dedi.Başkan; "Ateşin âdeti yakmaktır. Buna kim karşı gelebilir?" deyince, Osman Hârûnî; "Ateş de, bütün âlemin yaratıcısı olan Allahü teâlânın emrindedir. O'nun izni olmadan bir saç teli bile yakamaz." dedikten sonra yaşlı adamın kucağındaki çocuğu aldı. Besmele çekerek; "Ey ateş! İbrâhim'in üzerine serin ve selâmet ol." (Enbiyâ sûresi:69) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyarak ateşin içinde kayboldu.

Bir müddet sonraOsman Hârûnî kucağında çocuk ile ateşin içinden çıktı. Yaşlı râhib ve etrâfındakiler çocuğu sağ sâlim görmekten memnun oldular ve ona ateşin içinde ne gördüğünü sordular. Çocuk; "Şeyhin sâyesinde bir bahçede oynadım." diye cevap verdi. Mecûsilerin hepsi bu duruma hayran kalarak, müslüman oldu. Başkanın ismini Abdullah, oğlununkini İbrâhim koyan OsmanHârûnî bir süre orada kalarak, onlara İslâmiyeti öğretti. Söz konusu ateş mâbedinin yerine bugün de mevcûd olan çok güzel bir câmi inşâ edildi.

Muînüddîn Çeştî anlatır: "Bir gün Osman Hârûnî ile birlikte bir seyâhate çıkmıştık. Dicle kenarına geldiğimizde, karşıya geçebilmek için bir kayığın bulunmadığını gördük. Osman Hârûnî bana dönerek; "Gözlerini kapa!" buyurdu. Birkaç sâniye sonra; "Aç!" dedi. Gözlerimi açtığımda karşı sâhile geçmiş olduğumuzu gördüm. Bunun üzerine Allahü teâlâya şükrettim.

Yine birgün hocam Osman Hârûnî ile Sevastan'a gitmiştik. Bir müddet Sadrüddîn Ahmed Sevastânî'nin dergâhında kaldık. Hocama birisi geldiği zaman, görülmez kaynaktan Allahü teâlânın izniyle bir şey gelirdi. O da bunu yeni gelene verir ve ondan Allahü teâlâya ve Peygamber efendimize olan îmânla mezara gitmesi için duâ etmesini ricâ ederdi. Kabir azaplarından bahsedilince, bir yaprak gibi titrerdi. Bâzan günlerce ağlardı.

"Bir gün öleceğim. Kıyâmette yaptıklarının hesâbını verecek olan kimse, nasıl gülebilir ve günlük işlere dalabilir. Eğer insanların akrep ve yılanların kabirde verecekleri sıkıntıdan birazcık haberi olsa, tuz gibi erirler." buyururdu."

Muînüddîn Çeştî yine şöyle anlatır: "Bir komşum vardı. Osman Hârûnî'nin talebelerindendi. Bu komşum vefât etti. Cenâzesinde bulundum. Cenâze kabre konunca herkes gitti. Ben biraz kalıp, murâkabeye daldım. O anda azap melekleri geldi. O sırada Osman Hârûnî de orada hazır oldu. Onlara; "Bu benim talebelerimdendir. Ona azâb etmeyin." dedi.Melekler gittiler, sonra hemen geri geldiler ve cenâb-ı Hak; "Bu şahıs senin hilâfına iş görürdü." buyurdu, dediler. Osman Hârûnî onlara; "Evet! Fakat bize intisâb edip talebe olmuştu." dedi. O anda cenâb-ı Hak'tan şu emir geldi: "Ey melekler!Osman Hârûnî'nin talebesinden elinizi çekiniz. Ben onu, Osman Hârûnî'nin dostluğuna bağışladım." Ben de ümîd ederim ki, Osman Hârûnî'nin hürmetine bizi de affeder.

Osman Hârûnî buyurdu ki: "Hesaplaşma günü geldiğinde, bütün peygamberler, velîler ve müslümanlar, Allahü teâlâ tarafından namaz husûsunda sorguya çekilecektir. Zamânında bu görevi yapanlar kurtulacaklar. Ancak yapmayanlar Veyl denilen ve azâbı çok ağır olan Cehennem kuyusuna atılacaktır. Allahü teâlâ Veyl kuyusunun, namazı vaktinde kılmayan için olduğunu bildirmiştir."

O SİZDİNİZ...

Bir gün Osman Hârûnî'nin huzûruna bir şahıs gelerek; "Uzun zamandır kayıp oğlumdan bir haber alamadım." deyip, Fâtiha ve duâ taleb etti. Osman Hârûnî bir müddet murâkabeye daldı. Sonra orada bulunanlara; "Niyet edip Fâtiha okuyun da bu zâtın oğlu bulunsun." buyurdu. Oradakilerin hepsi denileni yaptılar.

Osman Hârûnî bir müddet daha murâkabeye daldı. Sonra o zâta; "Git, oğlun inşâallah evine gelmiştir. Onu beni görmeye getir." buyurdu. O zât evine yaklaşınca, oğlunun döndüğü müjdelendi. Hasret giderdikten sonra, Osman Hârûnî'nin huzûruna gittiler. Osman Hârûnî o zâtın oğluna nerede olduğunu ve başına gelenleri sordu. O da; "Bir gemide esir alınıp adalardan birinde zincirle bağlı iken, bir zât gelip zincirleri çözdü, gözünü kapat ve aç deyince kendimi evde buldum. Sonra da o pîr kayboldu ve o sizdiniz." diye anlattı. Daha sonra bu zâtın oğlu, Osman Hârûnî'nin hâlis talebelerinden oldu.

1) Siyer-ül-Aktâb; s.93
2) Hadîkat-ül-Evliyâ; 3. kısım, s.157
3) Sefînet-ül-Evliyâ; s.93
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.218

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:39 am    Mesaj konusu: HÂCEGÎ MUHAMMED İMKENEGÎ Alıntıyla Cevap Gönder

HÂCEGÎ MUHAMMED İMKENEGÎ

Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka dâvet eden; doğru yolu göstererek, saâdete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi birincisidir. 1512 (H.918 ) senesinde Buhârâ'nın İmkene kasabasında doğdu. 1599 (H.1008 ) senesinde İmkene'de vefât etti. Evliyânın büyüklerinden Derviş Muhammed hazretlerinin oğlu ve Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hocasıdır. Zâhirî ve bâtınî ilimleri babasından öğrendi. Babasından feyz alarak tasavvufta yetişip kemâle erdi. Tasavvuf ilminin ve hallerinin mütehassısıydı. Bütün ömrü; İslâmiyete hizmetle ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkını insanlara duyurmakla ve öğretmekle geçti. Çok velî yetiştirdi.

Yetiştirdiği velîlerin en başta geleni talebesi ve kendisinden sonra halîfesi olan Muhammed Bâkî-billah'tır. Muhammed Bâkî-billah bir gece rüyâsında Hâcegî Muhammed İmkenegî hazretlerini gördü. Hocası ona; "Ey oğul! Senin yolunu gözlüyorum." buyurdu.Bâkî-billah hazretleri buna çok sevindi. Hemen huzûruna gitti. Huzûruna varınca ona çok iltifât gösterip, yüksek hâllerini dinledi.Sonra üç gün üç gece birlikte bir odada başbaşa kalıp, sohbet ettiler. Hâcegî hazretleri ona feyz verip, yüksek faydalara kavuşturdu. Sonra Bâkî-billah hazretlerine; "Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yüksek yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyeleriyle tamâm oldu.Tekrar Hindistan'a gitmeniz lâzım. Çünkü bu silsile-i aliyyenin, orada sizin sâyenizde parlıyacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden çok istifâde edip, büyük işler yapacak kimseler gelecek." buyurdu.

Hâce Bâkî-billah kendilerini bu işe lâyık görmediğinden, özür dilediyse de, Hacegî İmkenegî, ona istihâre yapmasını emretti. Rüyâlarını İmkenegî hazretlerine anlattığı zaman, şu karşılığı aldılar: "Derhâl Hindistan'a gidiniz. Orada sizin bereketli nefeslerinizden bir azîz meydana gelecek, bütün dünyâ onun nûruyla dolacak. Hattâ, siz de ondan nasîbinizi alacaksınız."

Hâce Bâkî-billah hazretleri Hindistan'da Serhend şehrine geldiği zama, kendisine; "Kutbun etrâfına geldin." diye ilhâm olundu. Bu kutb, İmâm-ı Rabbânî hazretleriydi. Demek ki, bu kıymetli tohum, Semerkand ve Buhârâ'dan getirilmiş, Hindistan toprağına ekilmiş oluyordu.

Hâcegî Muhammed İmkenegî hazretleri, ömrünün sonlarına doğru şu şiiri çok okurlardı:

"Zaman zaman ölümü hatırlarım,
Bugün ne olacak ben de bilemem.
İsteğim Rabbime yakın olmaktır
Başka ne olursa ona râzıyım."

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir mektûbunda Hâcegî Emkenegî hazretlerinden bahisle şöyle buyurmuştur: "Hâcegî Emkenegî kuddise sirruh Hak âşıklarını hakîkî mahbûba kavuşturmak için sıkıntılara katlanarak ve zâhiren kırıklık içerisinde senelerce rehberlik yaptı. Bir gün talebelerinin bir kısmı ile dikenlik bir yerden geçiyorlardı. Bir talebesinin ayakları yalın idi. Hemen her adımda bir diken batıyordu. İçinden gizlice âh çekiyor ve ayağını da hocasının İzinden ayırmıyor, tâkib ediyordu. Hocası Emkenegî hazretleri onun bu hâli üzerine iltifât edip; "Kardeşim ayağa elem dikeni batmadıkça, murâd gülü açılmaz." buyurdu. Bu söz üzerine talebenin gönlü pek ziyâde hoşnûd oldu..."

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1079
2) Umdet-ül-Makâmât; s.83
3) Hadâik-ül-Verdiyye; s.177
4) Reşehât Zeyli; s.6
5) Zübdet-ül-Makâmât; s.14
6) Tezkar-i Hâlid; s.7
7) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.15, s.246
8 ) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.5, s.63

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:40 am    Mesaj konusu: HACI ABDULLAH EFENDİ Alıntıyla Cevap Gönder

HACI ABDULLAH EFENDİ

Seydişehir'de yaşayan büyük velîlerden. Bozkır'ın Karacahisar köyünde 1806 (H.1222) senesinde doğdu. Babası Müderris Yeğen Mehmed Efendidir. Âilesinin tek çocuğu olan Abdullah Efendi, küçük yaşta annesini kaybetmesine rağmen tahsîlini aksatmayıp, sıbyan mektebinden mezun oldu. Bu arada babasını da kaybetti.Tahsîline devâm etmek için babasının talebelerindenMehmed Kudsî Efendinin yanına gitti. Mehmed Kudsî Efendi Nakşibendiye yolunun büyüklerindendi. Bu büyük zâtın yanında ilim ve edep öğrenen Abdullah Efendi, hocasının vefâtı üzerine yerine geçti.

Abdullah Efendi, hocasının işâreti üzerine Seydişehir'e yerleşerek, buradaki medresede talebe yetiştirmeye başladı. Kendisine başvuranların dertleriyle ilgilenir ve çâre bulurdu. Namazlarını SeyyidHârûn-ı Velî Câmiinde kılardı. Devlet erkânı sık sık sohbetlerinde bulunur, onun hayır duâsını alırdı.

Bir gün Konya Vâlisi Ferîd Paşa, Hacı Abdullah Efendinin ziyâretine geldi. Birkaç gün Seydişehir'de kalan Paşa, Abdullah Efendinin sohbetlerine katıldı. Paşa ayrılmak üzere izin isteyince, Abdullah Efendi, işlerinin hayırlı olması için Paşaya duâ etti. Paşa ayrılırken; "Duâ buyurun efendim! İlk fırsatta ziyâretinize tekrar geleceğim." deyince, Abdullah Efendi; "Seydişehir'e son gelişiniz, bir daha görüşemeyeceğiz." buyurdu. Bu sözlerden Ferîd Paşa üzülünce,Abdullah Efendi; "Merak etmeyin netice hayırlıdır." dedi.Seydişehir'den ayrılan Ferîd Paşa AntalyaSancağına teftiş için gitti. Burada sadrâzam olduğuna dâir telgraf alarak hemen deniz yoluyla İstanbul'a gitti. Bir daha Seydişehir'e gelmek nasîb olmadı.

Talebelerinden fukara babası ve çok yardım sever olarak bilinen Hacı Mehmed Efendi, icâzet aldıktan sonra memleketine dönmüştü. Babası ve kayınpederi hacda vefât edince, Mehmed Efendinin işleri bozuldu. Her hafta hocasını ziyâret için Seydişehir'e gelirdi. Hac mevsimi yaklaştığı sırada yine hocasını ziyârete gelmiş, duâsını almıştı. Elini öpüp ayrıldığı sırada, Abdullah Efendi oturduğu minderin altından bir bohça çıkarıp Mehmed Efendinin boynuna dolayıp; "Mehmed Hacca gideceksin, niyet et!" dedi. (O zamanlar hacca gitmek isteyenler boyunlarına bir bohça bağlamak sûretiyle hacca gideceklerini belli etmeleri âdetti.) Maddî durumu iyi olmayan Mehmed Efendi çok şaşırdı, fakat hocasına bir şey diyemedi.Medreseden çıkarken, bohçayı boynundan çıkarıp, koynuna koydu ve hâdiseyi kimseye söylemedi.

Ertesi hafta tekrar hocasını ziyârete geldiğinde, medresenin kapısından girerken bohçayı boynuna bağlamayı unutmadı. Hocasının elini öperken, hocası; "Mehmed iki kapı arasında bohçayı boynundan çıkarsan da hacca gideceksin, niyet et!" buyurdu. Hocasının bu ihtârı üzerine Mehmed Efendi, hacca niyet etti ve hazırlıklarını tamamladı.

Yola çıkılacağı gün bütün hacı adayları ile birlikte Mehmed Efendi de, Abdullah Efendinin medresesinin önüne geldi. Abdullah Efendi bütün hacı adaylarına hayır duâ eder, onlar da elini öperek vedâlaşırlardı.Sıra Mehmed Efendiye gelince, Hacı Abdullah Efendi cebinden çıkardığı beş kuruşu vererek; "Bunu kesenin dibine dik!" diye tenbihte bulundu.

Kâfile uzun yolculuktan sonra Cidde'ye vardı. Cidde'de rehberler yüksek sesle ve memleketlerinin isimlerini söyleyerek hacı adaylarını ararlardı. Seydişehir rehberi de misâfirlerini buldu ve; "İçinizde Mehmed Efendi var mı?" diye sordu.Mehmed Efendiyi kendi evine götürdü. Akşam namazından sonra rehber, Mehmed Efendiye; "Oğlum! Baban ve kayınbaban hacca geldiler ve burada vefât ettiler. Hacı Abdullah Efendi sık sık rüyâma girerek; "Emânetleri sâhibine ver!" diyor." dedikten sonra para dolu iki kemer verdi. Mehmed Efendi bu paralardan orada harcadığı gibi, memleketine dönünce de durumu düzeldi.

Şimdi Etibank Alüminyum Tesislerinin voleybol sâhasının bulunduğu yer üzüm bağı, meyve ve sebzelikti. Bu bahçenin suyu olmadığından sâhibi çok sıkıntı çekiyordu. Bir yaz mevsiminde bahçenin sâhibi, Hacı Abdullah Efendi olmak üzere şehrin ileri gelenlerini dâvet etti. OğlunuAbdullah Efendiyi alması için gönderdi. Bahçeye gelen Abdullah Efendi, bir süre misâfirlerle sohbet ettikten sonra bahçe sâhibine; "Ahmed! Bize bahçeyi gezdir." buyurdu. Ahmed Efendi ile bahçeyi gezerken üzüm bağının olduğu kısma geldikleri sırada, HacıAbdullah Efendi bir müddet durduktan sonra; "Ahmed! Şurayı kaz aradığını bulursun." buyurdu. Ahmed Efendi oraya üç-beş taş koyarak yerini belli etti. Yatsı namazından sonra misâfirler dağılınca, Ahmed Efendi bir fener ışığında işâret edilen yeri kazdı. Yarım metre kazdıktan sonra, berrak ve tertemiz bir su çıktı. Âile efrâdı o gece bayram yaptı.

Hacı Abdullah Efendi, bir ara hac farizasını yerine getirmek için Hicaz'a gitti. Medîne'de Peygamber efendimizin kabr-i şerifinin bulunduğu Hücre-i Saâdetin etrafındaki Şebeke-i Seâdete girmek istedi. Ravza-i Mutehheranın muhâfızlarına; "Burayı açın ben içeri girmek istiyorum." dedi. Muhâfızlardan biri; "Buranın anahtarları bizde yok. Burada bir meşâyih heyeti vardır. Onlar toplanır, karar verir ve ancak onların kararıyla burası açılır. Babam da bu heyetin başkanıdır." dedi. Abdullah Efendi; "Öyleyse babanıza haber verin." buyurdu. Muhâfız gidip durumu babasına söyleyince babası; "Meşâyih heyetinin herbiri bir yerde. Şu anda onları toplamak mümkün değildir." cevâbını verdi. Muhâfız durumu Hacı Abdullah Efendiye bildirince, ellerini kaldırıp; "Essalâtü Vesselâmü aleyke yâ Resûlallah, Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Habîballah." derken kapının kilidi düştü ve kapı açıldı. Şebeke-i Saâdette tam yedi saat ayakta durdu. Bu arada meşâyih heyeti de toplanıp, geldi. Muhâfızlardan durumu öğrenince, Abdullah Efendiye tâzim ve hürmet ettiler.

Hacı Abdullah Efendi talebelerine sık sık şöyle buyururdu:

"Başkalarını himâye edin, kendinizi beğenip kibirli olmayın."

"Kalp uyanıklığı ile ibâdet etmeyen kimse ile Allahü teâlâ arasında mâni vardır."

"Yapılan ibâdetleri muhâfaza edip, âhirete götürmek, ibâdetlerden hâsıl olan amellerin muhâfaza meyvesi olan mânevî zevki kazanmaktan güçtür."

"Helal yemek lâzımdır. Dîn-i İslâma uygun kazanmak lâzımdır. Çünkü din, hakîkat ancak helâl yemekle meydana gelir. Tehlikenin başı haram yemektir. Bir insan haramdan sakınır ise, onun için ibâdet ve tâat kolaylaşır. İbâdetten tad alır."

Hayâtının otuz dört yılını müderrislik ve şeyhlik gibi iki yüce makâmı hakkıyla ihyâ ederek Hak yolunda hizmetle değerlendiren Hacı Abdullah Efendi, 1903 (H.1319) senesinde vefât etti. Çok kalabalık bir cemâatle Seyyid Hârûn-ı Velî Câmiinde kılınan cenâze namazından sonra vasiyeti üzerine Hıdır Mescidi denilen bugünkü türbesinin olduğu yere defnedildi.

ET, HELVA VE PİRİNÇ PİLAVI

Talebelerinden Bergamalı İbrâhim Efendi, ziyâret maksadıyla Seydişehir'e geliyordu. Eskişehir'de bir gece bir arkadaşında misâfir oldu. Hacı Abdullah Efendiyi ziyârete gittiğini söyleyince ev sâhibi; "Ben de seninle ziyâret için gelip, o mübârek zâtın hayır duâsını alayım." dedi. Ertesi gün birlikte yola çıktılar. Abdullah Efendi o gün talebelerinden birine; "Oğlum! Kasaptan et al eve götür. Hacı anneye söyle, eti topluca pişirsin. Helva ile pilav da yapsın. Akşam üzeri misâfirlerimiz gelecek. Onlar gelinceye kadar hazır olsun. Geldiklerinde yemekleri aldırırız." dedi. Talebe bu emri yerine getirdi.

Akşam üzeri iki misâfir geldi. Abdullah Efendi hizmetlerini gören talebesine; "Oğlum! Misâfirlerimiz aç, yemek getir." dedi. Biraz sonra ağızları kapalı yemekler tepsi üstünde önlerine konulunca, Eskişehirli olan hemen yemek tabaklarının kapaklarını açıp, baktı. O anda derhal ayağa kalkıp, Abdullah Efendinin elini öpüp, af diledi ve şöyle dedi: "Yolda hayli acıkmıştım. Şehre yaklaşınca; "Şeyh Efendi olgun bir zât ise, et, bir helva, bir de pirinç pilavı hazırlatır. Bize ikrâm eder." diye kalbimden geçirdim. Aynı yemekleri önümde bulunca çok şaşırdım. Beni bağışlayın."

Hacı Abdullah Efendi de; "Bizde bir şey yok. Her şeyi Allahü teâlâ emreder, kulları yapar. Karnınızı doyurmaya bakın, buyrun âfiyet olsun." dedi.

1) Seydişehir Târihi (Abdurrahmân Ayaz); s.64
2) Konya Velîleri (Dr. Hasan Özönder); s.243
3) Seydişehir Târihi (Mehmed Önder); s.163

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:41 am    Mesaj konusu: HACI AHMED EFENDİ Alıntıyla Cevap Gönder

HACI AHMED EFENDİ

Malatya'da yaşayan velîlerden. Doğum târihi belli değildir. Babasının adı Mahmûd'dur. Aslen Medîneli olup, Seyyid olduğu söylenir. Hazret-i Ömer'in soyundan geldiği de rivâyet edilmiştir. Hicaz'daki karışıklıktan dolayı âilesi Şam'a göç etti. Ahmed Efendi Şam'da doğdu ve burada zamânın âlimlerinden ilim öğrendi. Bir ara âilesi ile birlikte Şam vâlisi tarafından Harput sancağında bilinmeyen sebepler yüzünden mecbûrî ikâmete tâbi tutuldu. Ahmed Efendi burada evlenerek, Harput'a yerleşti. Sonra Malatya'ya göçtü. Hacı Ahmed Efendi Malatya Medreselerinde ders verdi ve Ulu Câmide imamlık yaptı. İnsanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatan vâzlar verdi.

Bir gün Ahmed Efendi şimdiki Malatya şehir merkezindeyken bir tanıdığı ile karşılaştı. Biraz konuştuktan sonra Ahmed Efendi Battalgâzi'ye (Eski Malatya) gideceğini söyledi. Ahbabı, saatini göstererek; "Hocam Cumâ vaktine yedi dakika kaldı. Oysa gideceğiniz yer iki saatlik yol. Birlikte burada kalalım." dedi. Ahmed Efendi ise; "Vazifemde aksaklık yapıp kazancımı haram edemem." diyerek yürüdü, Arkadaşı; "Bunda bir hikmet vardır." diyerek Ahmed Efendinin peşine takıldı ve birlikte gitmek istediğini söyledi. Battalgâzi'ye yaklaştıklarında karşılarına ihtiyar bir zât çıktı. Üstü başı biraz kirliydi. ahmed Efendi; "Esselâmü aleyküm Sultanım." diye selâm verdi.

Bir müddet daha yürüdükten sonra o zâtın bu kere daha heybetli geldiğini gördüler. Yanlarına gelince; "Kardeşim Ahmed! Bu yanındaki adam kimdir? Onu nereye götürüyorsun?" diye sorunca Ahmed Efendi; "Himmetinize muhtâc efendim!" karşılığını verdi. İhtiyar zât oradan uzaklaşınca Ahmed Efendi arkadaşına dönerek; "İçinden kötü bir şey mi geçirdin ki, bu zât bize böyle söyledi." dedi. Arkadaşı da; "Evet sizin böyle pejmurde kıyâfetli bir fukarânın önünde egilmeniz garibime gitmişti." dedi. Hacı Ahmed Efendi; "O pejmurde kıyâfetli gördüğün zât zamânın kutbudur. Böyle kişilere hor bakmamalı." ddi. Arkadaşı hemen tövbe etti. Câmiye geldiklerinde saatine bakan arkadaşı Cumâ vaktine yine yedi dakika olduğunu gördü. Allahü teâlânın izniyle iki saatlik yolu bir anda almışlardı. Arkadaşı Ahmed Efendinin büyüklüğünü o anda anladı.

Ahmed Efendi 1884 (H. 1301) senesinde 60 yaşlarında vefât etti. Battalgâzi ilçsinde imâmlık yaptığı câminin mihrâbı önündeki mezarlığa defnedildi. Ahmed Efendinin hâlen İstanbul kütüphânelerinde üç eseri olduğu tahmin ve rivâyet edilmektedir.

1) Malatya Gönül Sultanları; s.21

_________________
Zalime ALP Mazluma EREN
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alperen
Admin
<font color=blue>Admin</font>


Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 1290
Konum: ISPARTA/ŞIRNAK

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 8:42 am    Mesaj konusu: HACI BAYRAM-I VELÎ Alıntıyla Cevap Gönder

HACI BAYRAM-I VELÎ

İstanbul'u, Fâtih Sultan Mehmed Hanın fethedeceğini müjdeleyen büyük velî. Nûmân bin Ahmed bin Mahmûd, lakabı Hacı Bayram'dır. 1352 (H. 753)de Anakra ilinin Çubuk Çayı üzerindeki Zülfadl (Sol-Fasol) köyünde doğdu. 1429 (H. 833) senesinde Ankara'da vefât etti. Türbesi, Hacı Bayram Câmiinin kenarında ziyârete açıktır.

Nûmân, küçük yaşından îtibâren ilim tahsîline başladı. Ankara'da ve Bursa'da bulunan âlimlerin derslerine katılarak; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi din ilimlerinde ve o zamânın fen ilimlerinde yetişti. Ankara'da Melîke Hâtun'un yaptırdığı Kara Medresede müderrislik yaparak talebe yetiştirmeye başladı. Kısa zamanda, halk arasında sevilip sayılan biri oldu.

İlimdeki bu üstünlüğüne rağmen Müderris Nûmân'ın rûhunda bir sıkıntı vardı. O, bu sıkıntıdan ancak bir mürşid-i kâmilin huzûruna varmakla kurtulabileceğini biliyor ve bir fırsat gözlüyordu. Nitekim bir gün dersten çıktığında yanına birisi geldi ve; "Ben Şücâ-i Karamânî'yim. Kayseri'den senin için geliyorum. Sana bir haberim ve dâvetim var." dedi. Nûmân, bu sözlerin sonunda kendisi için mühim bir haberin olduğunu anlamıştı. "Hoş geldin, safâlar getirdin. İnşâallah hayırlı haberlerle gelmişsindir. Anlat! Anlat!" diyerek hayretle sordu. "Beni şeyhim ve mürşidim Hamîdeddîn-i Velî hazretleri gönderdi ve; "Git Engürü'de (Ankara'da) Kara Medresede Nûmân adında bir müderris vardır. Ona selâmımı ve dâvetimi söyle. Al getir. O bize gerek..." dedi. Ben de bu vazîfe ile huzûrunuza gelmiş bulunuyorum."

Müderris Nûmân bu sözleri dinler dinlemez; "Baş üstüne, bu dâvete icâbet lâzımdır. Hemen gidelim." diyerek müderrisliği bıraktı. Şücâ-i Karamânî ile Kayseri'ye gittiler. Kayseri'de Somuncu Baba diye meşhûr Hamîdeddîn-i Velî ile bir kurban bayramında buluştular. O zaman Hamîd-i Velî; "İki bayramı birden kutluyoruz." buyurarak, Nûmân'a Bayram lakabını verdi.

Hamîd-i Velî, Nûmân ile başbaşa sohbetlere başlayarak, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona; "Hacı Bayram! Zâhirî ilimleri ve bu ilimlerde yetişmiş âlimleri ve derecelerini gördün. Bâtınî ilimleri ve bu ilimlerde yükselmiş evliyâyı ve derecelerini de gördün. Hangisini murâd edersen onu seç!" buyurdu. Hacı Bayram da, velîlerin yüksek hallerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Hocasının teveccühleri ile zamânının en büyük velîlerinden oldu.

Hacı Bayram-ı Velî, hocası ile hacca gitti. Hac vazîfelerini yaptıktan sonra Aksaray'a geldiler. Orada hocasının 1412 (H. 815) senesinde; "Halîfem, vekîlim sensin." emri üzerine, bu ağır vazîfeyi üzerine aldı. Aynı sene hocası vefât edince, defn işleriyle meşgûl olup, cenâze namazını kıldırdı. Aksaray'da vazîfesini bitirdikten sonra Ankara'ya döndü. Ankara'da dînin emir ve yasaklarını insanlara anlatmaya, onlara doğru yolu göstermeye, yetiştirmeye başladı. Her gün pekçok kimse huzûruna gelir, hasta kalplerine şifâ bularak giderlerdi. Talebeleri gün geçtikçe çoğalmaya, akın akın gelmeye başladılar. Kısa zamanda ismi her tarafta duyuldu.

Bilâhare İstanbul'un mânevî fâtihi olacak olan Akşemseddîn de Osmancık'ta müderrisken şeyhin evliyâlık derececsini duymuş ve ona talebe olmak üzere Ankara'ya gelmişti. Fakat şeyhin dükkan dükkan dolaşıp para topladığını görünce, yanına varıp hikmetini sormadan "Evliyâ para mı toplar, buralara boşuna gelmişim." diyerek oradan ayrıldı. Zeynüddîn Hafî hazretlerine talebe olmak üzere Mısır'a doğru yola çıktı. Haleb'e vardığı gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında, boynuna bir zincir takılmış ve zorla Ankara'da Hacı Bayram-ı Velî'nin eşiğine bırakılmıştı. Zincirin ucu ise Hacı Bayram'ın elindeydil. u rüyâ üzerine, Akşemseddîn yaptığı hatâyı anlayarak derhal Anakra'ya geri döndü. Şehre ulaştığında Hacı Bayram-ı Velî'nin talebeleriyle ekin biçmeye gittiğini öğrendi. Tarlaya gitti. Fakat Hacı Bayram hazretleri ona hiç iltifat etmediler. Akşemseddîn, diğer talebelerle birlikte ekin biçmeye başladı. Yemek vakti geldiğinde, insanların ve orada bulunan köpeklerin yiyecekleri ayrıldı. Hacı Bayram-ı Velî, talebeleriyle yemek yemeye başladı. Yine Akşemseddîn'e hiç iltifat etmeyip, yemeğe çağırmadı. Akşemseddîn yaptığı hatâyı bildiği için, kendi kendine;

"Ey nefsim! Sen, Allahü teâlânın büyük bir velî kulunu beğenmezsen, işte böyle yüzüne bile bakmazlar. Senin lâyık olduğun yer burasıdır." diyerek, köpeklerin yanına yaklaşıp, onlarla berâber yemeye başladı.

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Akşemseddîn'in bu tevâzuuna dayanamayarak; "Köse! Kalbimize çabuk girdin, yanımıza gel." buyurup iltifât etti, kendi sofrasına oturttu. Sonra ona; "Zincirle zorla gelen misafiri, işte böyle ağırlarlar." diyerek, onun gördüğü rüyâyı, kerâmet göstererek anladığını bildirdi.

Akşemseddîn bundan sonra hocasının yanından hiç ayrılmadı. Sohbetlerini kaçırmayarak, kalplere şifâ olan nasihatlarını zevkle dinlemye başladı. Hacı Bayram-ı Velî'nin teveccühleri altında, kısa zamanda bütün talebe arkadaşlarının önüne geçti. Nefsini terbiye etmekte herkesten ileri gitti.

Akşemseddîn'e icâzet, diploma verdiğinde, bâzıları; "Efendim! Sizde yıllarca okuyan talebelere hilâfet vermediğiniz hâlde, bu yeni gelen Akşemseddîn'i kısa zamanda hilâfet ile şereflendirdiniz?" dediler. Hâcı Bayram-ı Velî de; "Bu öyle bir kösedir ki, bizden her ne görüp duydu ise hemen inandı. Gördüklerinin ve işittiklerinin hikmetini de bizzât kendisi anladı. Fakat yanımad yıllardır çalışan talebeler, gördüklerinin ve duyduklarının hikmetini anlayamayıp bana sorarlar. Ona hilâfet vermemizin sebebi işte budur." diye cevap verdi.

Hacı Bayram-ı Velî, bu şekilde hem talebelerini yetiştiriyor, hem de belli saatlerde câmide insanlara vâz ve nasîhat ediyordu. Herkes Hacı Bayram-ı Velî'nin vâzlarına koşuyor, bâzı kerâmetlerini görünce, ona daha çok bağlanıyorlardı. Bu şekilde Hacı Bayram'ın etrafında pekçok kimsenin toplandığını gören bâzı hasetçiler, Pâdişâh İkinci Murâd Hana; "Sultânım! Ankara'da Hacı Bayram isminde biri, bir yol tutturarak halkı başına toplamış. Aleyhinizde bâzı sözler söyleyip saltanatınıza kasdedermiş. Bir isyân çıkarmasından korkarız!" diyerek iftirâlarda bulundular. Bunun üzerine sultan, durumun tetkik edilmesi için iki kişi vazifelendirip; "O kimseyi hemen gidiphuzûrumuza getirin. Emrimize baş kaldırıp isyân ederse, zincire vurarak getirin!" emrini verdi.

Vazifeli çavuşlar, ellerinde pâdişâhın fermânı olduğu hâlde, Edirne'den kalkıp psüratle Ankara'ya gittiler. Şehre yaklaştıklarında önlerine, yaşlı, nûr yüzlü bir kimse ile bir genç çıktı. Selâmlaştıktan sonra ihtiyâr zât; "Evlâtlarım! Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?" diye sorunca, onlar da; "Ankara'da Hacı Bayram isminde biri, etrâfına adamlar toplayıp, Pâdişâhımıza başkaldırmış. Onu yakalayıp pâdişâhın huzuruna götüreceğiz." dediler. Çavuşların bu sözünü bekleyen ihtiyâr zât; "O aradığınız Hacı Bayram bu fakîrdir." diyerek, kendisini gösterdi. Çavuşlar bir fermâna baktılar, bir de Hacı Bayram-ı Velî'ye. Aradıkları isyâncı bu olamazdı. Bu nûr yüzlü, hoş sözlü zât, hiç isyân edecek birine benzemiyordu. Hacı Bayram-ı Velî'ye tekrar tekrar dikkatle baktıktan sonra, birbirlerine; "Gidelim, Sultanımıza gidelim. Bu zâtın mâsûm olduğunu, söylenilenlerin yanlış olduğunu bildirelim." dediler.

Hacı Bayram; "Evlatlar! Sizin geleceğinizi biliyorduk. Onun için yola çıkıp sizi bekledik. Pâdişâhımızın fermânı başımız üzerindedir. Haydi durmayınız, elimi zincirle bğlayınız ve bir an önce buradan gidelim." buyurdu. Bu sözlere iyice hayret eden çavuşlar; "Sizi yanlış anlatmışlar efendim. Size karşı edepsizlik etmeye hayâ ederiz. Hele zincire vurmak hiç aklımızdan geçmez. Mâdem ki emrediyorsunuz, buyurunuz gidelim." dediler.

Hacı Bayram ile yanındaki genç talebesi Akşemseddîn, çavuşlarla birliket Edirne'ye doğru yola koyuldular. Hacı Bayram-ı Velî, yol boyunca çavuşlarla sohbetler etti, onlar nasîhatlerde bulundu. Günler sonra Çanakkale Boğazından geçip, Edirne'ye geldiler. SArayda Sultan İkinci Murâd Han, söylentilere göre devletin selâmetine kasdeden ve tahtına göz diken bir eşkıyâ beklerken, karşısında; nûr yüzlü, kâmil bir velî gördü. Hayretini saklamayarak, onu baş köşeye oturttu. Utancından bu büyük velînin yüzüne bakamadan; "Yolculugunuz zahmetli oldu herhalde." dedi. Hacı Bayram-ı Velî ise tebessümle; "İyi bir vesîle oldu. Birçok yerde ve buralarda epeyce mâneviyât âşıkları gördük ve tanıştık." diyerek, pâdişâhı rahatlattı. Sohbete başladılar. Sultan Murâd, şehzâdeliğinden beri ilme pek meraklıydı ve büyük bir âlim olarak yetişmişti. Hacı Bayram-ı Velî konuştukça, ilminin yüksekliğini daha iyi anladı. Tâ Ankara'dan buraya kadar getirttiğine çok üzüldü, tanışmakla şereflendiği için de çok sevindi. Tasavvuftaki bâzı müşkillerini Hacı Bayram-ı Velî'ye sordu. Aldığı cevaplardan ziyâdesiyle memnun oldu. Pekçok ihsânda bulunup, hediyeler verdi. Fakat Hacı Bayram-ı Velî; "Sultânım! Bizim dünyâ malında gözümüz yoktur. Siz onları, ihtiyâcı olanlara veriniz." diyerek nâzikçe reddetti. Pâdişhâh ısrar edince de; "Mutlaka ihsânda bulunmak istiyorsanız, talebelerimizin, devlete vereceği vergilerden muaf tutulmasını arzu ederiz." dedi. Pâdişâh da memnuniyetle kabûl etti. Hacı Bayram-ı Velî'yi günlerce sarayda misâfir etti, izzet ve ikrâmda bulundu.

Başbaşa sohbet ettiği günlerden birinde; konu İstanbul'un fethine gelmişti. Murâd Han Gâzi; "Allahü teâlânın izniyle, evliyânın himmet ve bereketleriyle İstanbul'u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bâyezîd Han bu işe girişti. Fakat bir netice elde edemedi. Devlet-i âl-i Osman'ın toraklarının ortasında bir Bizans Devletinin olmasına hiç gönlüm râzı değil. Sevgili Peygamberimizin de fethini müjdelediği bu İstanbul bize lâzım. Bunu almak için de himmetinizi, yardımınızı bekliyorum." dedi. Murâd Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayram-ı Velî derin bir tefekküre dalmış, onu dinliyordu. Sultanın sözü bittikten bir süre sonra şöyle konuştu: "Sultânım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasîb olacak. İstanbul'u almak, şu beşikte yatan Muhammed'e (Fâtih Sultan Mehmed Han) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddîn'e nasîb olsa gerektir." müjdesini verdi. Sonra geleceğin Fâtih'ini kucağına