| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
dedekorkut1 Kıdemli Çavuş


Kayıt: 24 May 2008 Mesajlar: 93
|
Tarih: Sal Tem 01, 2008 6:27 pm Mesaj konusu: EĞİTİMDE NERDEYİZ |
|
|
EĞİTİMDE NERDEYİZ
ALPEREN GÜRBÜZER
Biz mi çocuğun öğretmeni yoksa çocuk mu bizim öğretmenimiz? Sorusu hep sorula gelmiştir. Araştırıldığında gelinen nokta itibariyle çocukların öğrencisiyiz. Hele çağımızın bilgi çağı olması hasebiyle biz çocuğun kim olacağına değil, çocuk aslında kim olduğumuza karar vermektedir. Teknolojik gelişmelere adapte olmakta büyüklere taş çıkartacak kadar hızla çoğalan yarının bu büyükleri, aramıza katılmakla otoritemizin sarsılmasını istemezsek de kabüllenmemiz gereken durum sözkonusu. Kurulu düzenimizin bu yeni üyeler tarafından benimsenmemesi veya yeni bilgilerle donatılmasını istemelerini yadırgamamalı. Çünkü dünyadaki gelişmelerin seyrine saygı duymamız aklın gereği.
Eğitim insanın dünyaya adım atmasıyla başlar ve mezar kapısına kadar devam eden bir süreç... Eğitimin içinde aileden tutunda, karşılaştığımız veya karşılaşmadığımız hertür canlı cansız varlıklar eğitici konumdadır. Eşyanın bile kendi lisanı halle dili var çünkü.
Öğretim ise daha çok sonradan kazanılan durum. Yani sonradan bilgilendirmelerle sınırlı. İkisi arasındaki fark; biri ömür boyu devam eder, diğeri ise belirli mekânla hudutları çizilmiş bir olgu olmalarıdır. Öğretim için bugüne kadar gerek düşünce okulları, gerek Manastırlar ve Sinagoglar, gerekse Medreseler seferber olmuşlar. Bilindiği gibi Antik Yunan’ın eğitmenleri filozoflar ve sofistlerdi. Ancak Romada eğitim geneli kapsamıyordu, sadece seçkin azınlığın tekelinde yürüyen bir mekanizmaydı. Konfiçyüs ve Buda Uzak Doğu’nun eğitmeni olarak karşımıza çıkıyor. Yine Yahudiler de eğitim kuruluşları hahamlar kontrolünde, İsevilerde ise papazlar eşliğinde organize olmuşlardı. İslamiyet doğduğunda ilk eğitimini Suffe ehlinin merkezinde cerayan ettiğini görüyoruz. Selçukluda Nizamül Mülk’ün kurmuş olduğu Nizamiye Medresesi günümüzün üniversite niteliğinde bir eğitim yuvası. Batıda uzun süre kilisenin kontrolünde cerayan eden eğitim içlerinde yaşadığı birtakım sıkıntılar neticesinde, özellikle Katolikliğin katı kuralları Hiristiyanlıkta reforme sebep olmuş ve böylece Martın Luther gibi reformistler elinde laik eğitim dediğimiz süreç gerçekleşerek eğitim devletin eline geçer.. İslamiyette reforme gerek yoktu, zaten tek bozulmayan din olması dolayısıyla çağın önünde, aynı zamanda bilimsel gerçeklere ters düşmeyen bir din. Yüce Peygamberimiz ilim nerede olursa olsun alın buyuruyor. Zaten bütün Peygamberler hem rehber hemde eğitmendir. Batıda Kilise bilimi horlayarak giyotine vermiştir. Bundan dolayı reforme gitmek zorunda kalmışlardır.
Bizdeki Süleymaniye, Selimiye, Fatih gibi medreseler ve Enderunlar asırlardır ışık vermiş, bu eğitim ocaklarından mezun olanlar üç kıtada cihangir devlet doğuracak tarzda idareciler yetiştirebilmiştirler. Bu arada dillere destan Ahilik ocağının önemine bir iki cümle ilave etmeden geçemeyiz, kelimenin tam anlamıyla ahilik ocağımızda mesleki yönden eğitim ifa etmiş bir mesleki okuldur. Öyleki, ahiliğin bugün bile konuşulması etkisinin büyük olduğuna işaret eder.
Eğitimde batıya yönelişimiz 1773 tarihinde başlamış, 1856 Islahat fermanı ile Anayasa da yerini almıştır. Bugün Mekteb-i Sultan dediğimiz Galatasaray Lisesi o yıllarda Fransa’ dan örnek alınmış eğitim sistemimizin bir parçasıdır. Cumhuriyet dönemi ile çeşitli aşamalarla günümüze gelinen noktada dünya sıralamasında eğitim yönden iyi bir konumda olduğumuz söylenemez. Hala eğitim modelleri üzerinde tartışmaların devam etmesi, kalıcı bir eğitim modelinde karar kılamamız içine düştüğümüz handikap maalesef. Osmanlı’daki mahalle Sibyan Okulları Cumhuriyetle isim değiştirerek ilkokul adını almıştır. Mevcut ilkokullarımız beş yıldan 8 yıla çıkartılarak taşımalı eğitim manzaralarının yaşandığı eğitim uygulamalarına şahit olduk. Eğitimde herdefasında fırsat eşitliğinden bahsedilmesine rağmen, uygulamada daha baştan kazananların belli olduğu eğitimin yürürlükte olduğu gözlemleniyor. Türkiye de ilköğretimde okuyan yaklaşık on milyon çocuğun üç milyonu orta öğretimde okuyabilmekte ve bu üçmilyon genç insanında ancak bir milyonu üniversitede okuma fırsatı bulabilmektedir. Üstelik YÖK ortada mevcut rakamları görmezden gelerek hükümetin yeni üniversitelerin açılması yolunda ki iradeyi engelleme yoluna giderek gençlerin geleceğini kararttığının farkında değil galiba. Çünkü Türkiye insanının onda biri ancak üniversitede okuma şansını yakalayabiliyor, diğerleri ise heba edilmektedir. YÖK bilimsel üs olarak fonksiyon icra etmesi gerekirken, ideolojik reflekslerle hareket etmektedir. Türkiye de her defasında YÖK’ün uygulamaları eleştirilmesine rağmen bu konuda adım atılamıyor. Kapalı toplumlarda uygulanan baskıcı sistemlere rahmet okutturacak sözde akademik kurul var karşımızda. Gençler kol kola okul kantinlerinde, bahçelerinde beraber güle eğlene gezdikleri halde YÖK gençleri ayırıma tabi tutması, özel ikna odaları kurup beyinlerini yıkama uygulamalarına başvurması çağımızda yaşadığımız trajik bir olaydır. Oysa çağdaş eğitim insanın şekli ile uğraşmaz, direk beyni ile ilgilenir. İnsanımız, yapılan bu muameleyi hak etmiyor. Zira bizim insanımız necip bir milletin neslinden geliyor, biz ceddimizden hürriyet içinde eğitimin verimli olabileceğini öğrenmiş kuşaklarız. Vesselam. |
|
| Başa dön |
|
 |
Bahadır_32 er


Kayıt: 28 Mar 2008 Mesajlar: 18 Konum: Isparta
|
Tarih: Sal Tem 01, 2008 11:44 pm Mesaj konusu: EĞİTİMDE NERDEYİZ |
|
|
Memleketimizde eğitim konusunda geriyiz ve ilerlememek içinde baya bir güç sarfediyoruz.Çünkü eğitimin en doruk noktası olan üniversiteler (YÖK) bilimsel üs olarak fonksiyon icra etmesi gerekirken, ideolojik reflekslerle hareket etmektedir.Buda eğitimde ki kalitesizliğimizi ve ne durumda olduğumuzu gözler önüne sermektedir. _________________ Kul fanidir yol mukaddes
Birgün verilecek son nefes
Ne makam kalıcı nede boş heves
Yaradana kulluktur gerçek adres |
|
| Başa dön |
|
 |
KURTBEY_32 onbaşı


Kayıt: 07 Nis 2008 Mesajlar: 42 Konum: ISPARTA
|
Tarih: Çrş Tem 02, 2008 12:21 am Mesaj konusu: EĞİTİMDE NERDEYİZ |
|
|
Eğitimde nerdeyiz diye kendime çok sormuşumdur.Aslında liseden üniversiteye okullarımızda ki yaşanan olaylar göz önünde duruyor.
Örneğin;
- Odasında ders çalışıyor sandığınız kızların İnternet'te tanımadığı birine soyunuyor olmaları...
Önce, liseli genç kızın nasıl tecavüze uğradığına ilişkin kamera görüntülerinin internette yayınlanması.
Sonra, okul tuvaletinde göğsünü açıp gösteren ve kara tahtanın önünde striptiz yapan liseli kızların görüntüleri...
16 yaşındaki liseli kızın, 26 yaşındaki sevgilisinden ayrılınca, çırılçıplak görüntüleri internete düşmesi...
Liseli kızların porno görüntüleri bir ilimizde sokaklarda satılmaya başlanması.
13 yaşındaki ilköğretim okulu öğrencisine tecavüz eden 2 lise öğrencisiyle tecavüzü cep telefonu kamerasıyla görüntüleyen 4 liseliden az mı utanç duyduk?
Etek altı görüntüler
Lise öğrencilerinin şimdilerdeki porno eğlence aracı, kameralı cep telefonları...
Erkek öğrencilerin cep telefonlarını, kız öğrencilerin ve kadın öğretmenlerin eteklerinin altından çekilmiş fotoğraflar süslüyor.
Erkek öğrenciler bunu yapar da, kız öğrenciler altta kalır mı hiç? Onların kameralı cep telefonlarında da erkek öğrencilerin klozete oturmuş fotoğrafları var.
Daha kimbilir neler var.
Uyuşturucudan, şiddetten sonra, şimdi de porno!
Bakire kızların ve kız arkadaşı olmayan erkek öğrencilerin alay konusu olduğu liseler, nereye gidiyor?
Evet bu olanlar bile eğitimde nerede olduğumuzu gösteriyor.Daha kim bilir neler var.İnsanın yüreği sızlıyor Yapmayın, etmeyin çocuklar... Bari siz kendinizi ve geleceğinizi düşünün diye nasihat etmekten başka işimiz kalmadı artık desem yeridir. _________________ Toprak Bize VATAN Oldu. |
|
| Başa dön |
|
 |
Alperen Admin


Kayıt: 12 Ksm 2007 Mesajlar: 1370 Konum: ISPARTA/KONYA
|
Tarih: Çrş Tem 02, 2008 12:41 am Mesaj konusu: EĞİTİMDE NERDEYİZ |
|
|
Gerçekten haklısın KURTBEY_32 eğitimde içler acısı bir durumdayız.Bende,Nihan Kaya'dan Memleketimden insan manzaraları adlı yazısından eğitimin ve kılık kıyafet sorununun acı hikayesini paylaşmak istiyorum.
. Sene 1999. Boğaziçi Üniversitesi’nde E.Ç. isminde başarılı bir kız öğrenci vardı. Psikoloji bölümünde okuyan E.Ç. bu bölümdeki başarısının da etkisiyle aynı zamanda okulun Sosyoloji bölümünde de okumaya hak kazanmıştı. Başka bir deyişle çift ana dal programını götüren E.Ç., hem Psikoloji, hem de Sosyoloji bölümlerini birincilikle bitirdi. Ne var ki 1999, Boğaziçi’nde örtü yasağının uygulanmaya başladığı bir yıldı. Her iki bölümden de üstün başarı ödülü alması gereken E.Ç.’nin, mezuniyet töreninin yapıldığı sahaya girmesine müsaade edilmedi. (Söylemeyi mi unuttum? Evet, E.Ç. örtülü bir öğrenci idi ve törenin yapıldığı alanın kapısından alınmayışının gerekçesi buydu.)
E.Ç. LES’e (Lisansüstü Eğitim Sınavı) örtülü girdiği için sınavı geçersiz sayıldı, bu yüzden, Boğaziçi Üniversitesi’nde istediği yüksek lisans programına başvuramadı. Ne var ki dünyanın başka köşelerinde, Türkiye’nin en parlak öğrencilerinden birini kaçırmayacak kadar basiret sahibi pek çok üniversite vardı. Biz burada öğrencilerimizin giysilerini ölçüp biçerken, onlar E.Ç.’ye tüm masraflarını karşılayacak burslar önermekte vakit kaybetmediler. E.Ç. Michigan State University’de burslu olarak yüksek lisans, arkasından University of Missouri-Columbia’da doktora yaptı. Şu anda da Amerika Birleşik Devletleri’nde, University of Rochester Medical Center’da çalışıyor.
2. Sene 2000. İngiliz bir arkadaşım vardı. Bu İngiliz arkadaşım E.U. Londra Üniversitesi’nde okurken Müslüman olmuş ve başını örtmeye başlamış. E.U. halen Londra Üniversitesi’nde öğrenciyken okul tarafından bir sene için Boğaziçi Üniversitesi’ne gönderilmişti. Boğaziçi’nde Türkçe öğreniyordu. Boğaziçi’ndeki öğretmenlerinden biri, E.U.’nun başındaki örtüden rahatsız olmuş. E.U. o hep vakur, sözünü sakınmayan, hatta biraz sert ve dik konuşmasıyla,
- Ben İngiliz’im, diyordu. Ona da söyledim, ‘Ben İngiliz’im. Siz benim örtüme karışamazsınız’ dedim. O kim oluyor ki bana nasıl giyineceğimi öğretmeye kalkıyor? Bu nasıl bir terbiyesizlik? Baktım laftan anlamıyor, ‘Haddinizi bilin. Yoksa haddinizi size vatandaşı olduğum ülkenin kanunları hatırlatacak’ dedim ona.
E.U. kendisinden, arkasındaki Büyük Britanya devletinden o kadar emindi ki E.U.’nun örtüsünü kendine dert edinen öğretmen kısa zamanda pes etti. E.U.’nun, kimsenin onun kılık kıyafetiyle uğraşmaya cesaret edemeyeceğinden zaten şüphesi yoktu, hiçbir zaman olmamıştı. Zira E.U., vatandaşını koruyan, kollayan, insan yerine koyan, onun haklarını gözeten bir ülkeden geliyordu. Devletin, ilk önce vatandaşı için var olduğu sisteme alışıktı. E.U.’nun yaşadığı yerde vatandaşlar arasında cinsiyet, ırk, din, dil ayrımı yapılmıyor, insan haklarından bahsederken hiç kimse ‘Başörtülüler de insandır’ deme gereği duymuyordu.
3. Sene 2001. Aylardan henüz Haziran bile olmamasına rağmen İstanbul’u ani bir sıcak bastırmıştı. Boğaziçi Üniversitesi’nin kampüsü havlularını almış, ayaklarında terlikleriyle okulun yüzme havuzuna koşan öğrencilerin görüntüleriyle doluydu. Arkadaşım T.A. da o gün derse bikinisinin üzerine giydiği file elbisesiyle geldi. Dersten sonra havuza girmek niyetindeydi. Hocamız ‘Hava çok güzel. Neden dersi çimlerde yapmıyoruz?’ deyince hep beraber dışarı çıktık. Güzel havalarda yaptığımız gibi, Güney Kampüs’ün ortasındaki alanda kendimize boş bir yer seçip daire şeklinde çimlerin üstüne oturduk. Boğaziçi’ni gören herkes bilir; okulun merkezi sayılabilecek bu çim alan özellikle güneşli günlerde hep kalabalıktır. Kampüs, gelip geçen başkalarının yanında her zamanki gibi eğlenen, şakalaşan, frizbi oynayan, gitar çalıp şarkı söyleyen pek çok öğrenciyle o gün de hayli kalabalıktı ki bu kalabalığa o gün çimlerde mayolarıyla güneşlenen birkaç kimse de dahildi. T.A. da çimlere çıktığımızda üzerindeki file elbiseyi çıkarıp dersi dinlerken bir yandan da bikinisiyle güneşlenmeye karar verdi. Bu, kampüste daha önce rastlamadığım bir görüntü değildi. Üniversitenin kütüphanesinde çalışırken sıkılıp tişörtünü çıkartan, yurt penceresinde üstsüz sigara içen kızları ve benzeri örnekleri burada geçirdiğim dört sene boyunca görmüştüm. T.A.’nın çimlerdeki dersimizde bikiniyle oturmasını da o gün hiçbirimiz yadırgamadık. Çok değil, bundan sadece iki yıl önce, örtülü arkadaşlarımız da T.A. gibi yarı çıplak arkadaşlarımızın yanında çimlerde oturuyorlar, T.A.’nın tenini yakan güneşin altında farklı şekillerde de olsa birlikte terliyorlardı ve kimse birbirinin kıyafetini yadırgamayı aklından geçirmiyordu.
T.A. çocukluğunun ve yetişme döneminin önemli bir kısmını yurt dışında geçirmişti. Okulda kendisini nispeten rahat hissetse de dışarıda üzerine dikilen bakışlardan şikayetçiydi.
- Ben … şehrinde de aklıma esince uç şeyler yapıyordum, diyordu. Ama orada herkesten farklı giyinince, farklı davranınca kimse dönüp bakmıyordu bana. Burada ise sürekli izleniyorum.
4. Sene 2003. İngiliz arkadaşım E.U.’nun kardeşi S.U. çok merak ettiği Türkiye’ye geldi. S.U. önceki yıl ablasından etkilenerek Müslüman olmuş ve o da ablası gibi başını örtmeye başlamış. S.U. Cambridge Üniversitesi’nin, monoteistik dinleri inceleyen Dinler Bilimi bölümünde okumaktaydı ve başını örtmesi 11 Eylül’den sadece bir hafta öncesine rastlamasına rağmen etraftan olumsuz hiçbir tepki almamış olmasını sevinçle anlatıyordu. Ablası E.U. da şimdi İngiltere’de bir devlet lisesinde öğretmenlik yapmaktaydı ve giyimi okuldaki kimseyi rahatsız etmiyordu.
Ne var ki 11 Eylül sonrasını İngiltere’de sorunsuz yaşayan S.U. Türkiye’de sokağa daha çıkar çıkmaz, yargılayan bakışlarla karşılaştı. Gittiğimiz yerlerde de kınayıcı bakışlar devam edebiliyor, hatta bazen sözlere dökülüyorlardı. S.U.’nun üstüne başına eleştirici gözlerle bakan bu insanlardan bizimle konuşanlar onun İngiliz olduğunu öğrenince birden değişiyorlar, S.U.’yu küçümsemek yerine bu sefer şaşkın, bazen de hayran bakışlarla süzüyorlardı.
S.U. daha önce hiç, üzerindeki kıyafetle yargılandığı bir ortamda bulunmamıştı. Türkiye’de onu bazen yeren, bazen alkışlayan, ama nereye gitse hep giyimiyle değerlendiren, hep kıyafetini konuşan şekilci zihniyetten kısa zamanda bunaldı. S.U. Türkiye’ye geldiğinde ablası gibi Türkçe’yi sökmeye hevesliydi. İngiltere’ye döndükten sonra da Türkçe çalışmaya devam etmeyi planlıyordu. Ama Türkiye ve Türkçe’ye ilgisini S.U. ülkemize geldikten bir süre sonra kaybetti. Bilmediği kelimeleri, gramer kurallarını, Türkçe’ye dair öğrendiği her şeyi kaydettiği defterini İngiltere’ye dönerken evimde bıraktı. (Bu defteri hâlâ saklıyorum.)
5. Sene 2005. Kanadalı arkadaşım P.M. Türkiye’ye beni ziyarete geldi. İlk kez geldiği bu ülkeyi, insanlarını merak ediyor, bu yüzden İstanbul’u toplu taşıma araçlarıyla gezmek, burada geçireceği süre boyunca Türklerle mümkün olduğunca yakın olmak istiyordu.
Bir akşam durakta otobüs beklediğimiz sırada hava serinleyip sertçe bir rüzgar esmeye başlayınca P.M. çantasını açıp, o gün satın aldığı oyalı Türk yemenisini çıkardı, bunu üçgen şeklinde katlayarak başına örttükten sonra, Rusya, Kanada gibi soğuk yerlerde birçok kadının yaptığı gibi, çenesinin altından bağladı. Beklediğimiz otobüs hayli dolu gelmişti. P.M. ile otobüsün ön tarafındaki boş yerlere sıkıştık. Başka yer bulamayan P.M. otobüsün akbil kutusuna sıkı sıkı tutundu. Ben ondan biraz daha geride, koltukların arasında duruyordum. Otobüse binenler P.M.’yi öyle itip kakıyorlardı ki aramıza birkaç yolcunun girmesine mani olamamıştım.
İrlanda kökenli P.M.’nin yüzü otobüsteki yolculara görünmüyordu. P.M. arkası dönük olduğu için bu yolculara görünen sadece, şimdi P.M.’nin başına kulaklarını soğuktan korumak için bağladığı dallı güllü yemeniydi. Otobüs artık hareket etmiş olsa da, P.M. işlevini henüz tam çözemediği akbil kutusunun önünü fark etmeden kapatmaktaydı. P.M.’nin arkasında dikilen genç bir kız P.M.’ye - Çekilsene ordan teyze, akbilimi basacağım, diye bağırdı.
P.M.’ye adıyla seslensem de o gürültüde beni duymadı, çünkü genç kızla birlikte etraftan bir iki kişi daha ona yüksek sesle bağırıyorlardı.
- Çekil diyorum sana be!
- Çekil be kadın! Duymadın mı kızı?!
- Babanın yeri sandın herhalde burayı.
P.M. Türkçe anlamadığı için bu bağırışlara anlam verememişti. Zaten sesler bir anda, ne onun anlamasına, ne de benim müdahaleme veya P.M.’ye sert çıkanlara bir açıklama yapmama hiç ama hiç fırsat vermeden yükselmişlerdi. Genç kızın sesinin çıktığı ilk anda yolcuların arasından sıyrılıp, iki adım ötemdeki P.M.’ye doğru davransam da, ben daha yetişemeden onu omzundan tutup itmişler, azarlayarak diğer yolcuların arasına göndermişlerdi. Bunların hepsi ancak altı yedi saniye içinde olmuştu.
P.M.’ye akbil kutusunun önünde durduğunu söylediğimde anlayışla başını sallayarak özür diledi. Başımda şapka olduğu ve İngilizce konuştuğum için etraftakiler yabancı olanın ben olduğuma vehmettiler. Hemen önümü açmaya, bana yer vermeye yeltendiler. P.M.’ye karşı ters, küçümseyici bakışları ise değişmiyordu. Onu hiç de nazik sayılamayacak tavırlarla kolundan çekiştirmeye, bir yandan da Türkçe laflar atmaya birkaç durumda daha devam ettiler. P.M.’nin yüzü, Kanada aksanlı İngilizce’si, hareket ve mimikleri yabancı olduğunu bana kalırsa apaçık ortaya koysa da, P.M.’nin başındaki yemeniye odaklanmışlardı bir kere. Yemeni imgesi gözlerini çoktan kalıplaşmış çağrışımlarla öyle kaplıyordu ki onun içindeki zarif, hassas, her an özür dilemeye hazır, üç yabancı dili ana dili gibi konuşan, piyano çalmayı çok iyi bilen, Kanada’daki bir üniversite rektörünün kızı olan, kendisi de akademisyen kadını bir türlü göremiyorlardı.
P.M. kendisine neden böyle muamele edilmiş olduğunu muhtemelen anlamamış ve zannederim biraz incinmiş olsa da, her zamanki nezaketiyle gülümsemekle yetindi, konu hakkında hiçbir şey sormadı, söylemedi. Otobüsten indiğimiz Ortaköy’de ona sergiden kendi başımdakine benzer bir şapka aldım. P.M. aynı P.M. idi, ama onu yemeni ve şapkayla gören insanlarımız bunu zannederim anlayamıyorlardı.
6. Sene 2002, 2004, 2006. Avrupa’nın, Amerika’nın değişik yerlerinde çok sayıda üniversite gördüm, bu üniversitelerin bir kısmında kendim de öğrenci olarak bulundum. Bu kampüslerin hepsinde de öğrenciler başlarında Sih dinine mensup olduklarını belli eden türbanlarıyla, o veya bu gruba ait kıyafetleri, bazen de simge niteliğindeki aksesuarlarıyla; başörtüleriyle özgürce dolaşıyorlardı. Birinin kılığını kıyafetini sorun etmek kimsenin aklına bile gelmiyordu. Türkiye’de özgürlükler konusu açıldığında bu insanlar hemen bana dönüyorlar, çoğu zaman Merve Kavakçı olayını örnek veriyor, hatta Merve Kavakçı’nın ismini bile doğru telaffuz ediyorlardı.
- Türkiye’de bir kadını başında örtü olduğu için Meclis’e almadılar, değil mi, diye soruyorlardı. Ülkenizde devlet dairelerinde, üniversitelerde de böyle bir sorun olduğu gerçekten doğru mu? Türkiye’de kapalı bir kadın hakikaten de öğretmenlik yapamıyor, okula gidemiyor mu?
Soruları böyle devam ediyordu. Şaşırıyorlar, Türkiye’de süregelen yasakların gerekçelerini anlamaya çalışıyorlardı.
- Ama neden, diyorlardı ısrarla. Sebebi ne bu yasakların? Nasıl oluyor da bir insanın giyiniş biçimi, hem de bu derece ciddiyetle, sorun olabiliyor?
Onlara istedikleri gibi açık, kısa bir cevap veremiyordum.
7. Sene 2008. Arkadaşım J.H. ile telefonda konuşuyoruz. J.H. Amerika’da oldukça prestijli bir üniversitede öğretim üyesi. Kendisi 77 yaşında ve ömrünün çoğunu üniversitelerde geçirmiş; akademisyenliği hiç bırakmamış.
- Türk üniversitelerindeki şu örtü sorununu gazetelerden okuyorum, diyor bana. Ülkenizin tartıştığı şeyler çok saçma. İlim insanı oldukları varsayılan bazı öğretim üyelerinin öğrencilerin saçını başını mesele etmesi, bunlarla uğraşılması akıl alacak gibi değil. Milletçe tuhaf bir hezeyanın içindesiniz. Bu hale nasıl geldiniz siz?
Utanıyorum, hem de çok uzun zamandır, utanmaktan artık yorularak utanıyorum; ama yukarıda suçlular gibi isimlerinin sadece baş harflerini yazdığım insanlardan değil.
Evet EĞİTİMDE NERDEYİZ? _________________ Zalime ALP Mazluma EREN |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|

|